İSTANBUL'UN FETHİNİN 567. YILINDA İSTANBUL'U DÜŞÜNMEK

                                                                 

                                                                 

         İSTANBULUN FETHİ"NİN 567. YILINDA İSTANBUL'U DÜŞÜNÜRKEN...

         Başkalarına ait bir şehri bir tarih gerekliliği, belki de zorunluluğu olarak "ele geçirme"nin, olaydan tam beş yüz altmış yedi yıl sonra törenlerle kutlandığı bir günde tarihi düşünmenin yarattığı karmaşayı yaşıyorum İstanbul'u düşünürken.

         Yazıyı daha önce kullanmış, hatta tarihi istediği gibi yazmış Bizans antika medeniyetinin, çürümüş, derebeyleşmiş, yozlaşmış tekfurlar yerleşkesine tarihin zembereği gereği çağırdığı, insancıl tözünü, o güne kadar çok daha iyi saklamayı başarmış, kandaş özellikleriyle Anadolu’ya ve Urumeli’ne eşitlik, kardeşlik, eşitlik, özgürlük dağıtmış gaziler soyunu anarken kullandığı "barbar" sözcüğünün üzerime düşürdüğü gölgeyi taşıyorum İstanbul'u düşünürken..

         "Barbar"lardan biriymiş gibi görünmemek için, daha o günden başlayarak kendi gibi olandan ayrı kalmayı ve üst olana öykünmeyi kimliksiz bedenine giyinmiş, Batı'dan kendine bakanlara maymunca benzemeye çalışmış bir saray aydını onursuzluğundan, bir aşağılık kompleksinden sıyrılabilme direncime şaşıyorum İstanbul'u düşünürken...

         O "ele geçirme"yi izleyen süreçten bir süre sonra ele geçirdiğine benzeyerek kendi soyuna, kendi halkına, kendi diliyle yazmayı, kendi dilini kullanmayı bile çok görmüş bir saltanatın, kardeş ve oğul kanını hak gören acımasızlığı ve inancı mızrak ucunda taşıyan iktidar hırsı esiyor üstüme...

         İstanbul'u düşünüyorum... Kendi varoluş bilincimde, başkalarının varoluş haklarına ne kadar saygılı olabildiğimi sorgulayarak... Benim gibi yaşamayan, benim gibi düşünmeyen, benim gibi inanmayanlara bakarken, onların bana nasıl baktıklarını görüyorum sanki.

         Hani o "öteki" diye bildiğimiz, yazınımızın değişmez nesnesini kendi öznemde arıyorum öncelikle; başkalarına ait olanı, kimi piyasa oyunlarıyla, kimi zor kullanarak, kanla, bombayla, çocukları, yaşlıları parçalayarak, aşsız, ilaçsız bırakarak "ele geçirme" oyunlarının sıkça oynandığı bir dünyada...

         İstanbul’u düşünüyorum mehteranların savurduğu davul ve zil sesleri eşliğinde betona boğulmuş şehirde et üstünde et yaşayanların üzerine doğayı yok eden küller yağarken, kimin neyi fethettiğiyle fethetmekte olduğu birbirine girerken…

         Kendimi kendim gibi tanıyabildiğimde ve benim gibi olmayanı da sevebildiğimde, anlayabildiğimde ancak, özgürlükle yok etme serbestliği arasındaki anlam farkını ayrımsıyorum; İstanbul'u düşünmek dayanılmaz bir yaşam sevinci ve direnme gücü veriyor bana İstanbul'u düşünürken...

 

          30 Mayıs 2020, Alper AKÇAM,