EGE TELGRAF SÖYLEŞİSİ

~~Türk romanında Kurtuluş Savaşı
-Sayın Akçam, ortak iletişim grubunuzda paylaştığınız yazıda Talip Apaydın’ın Toz Duman İçinde, Vatan Dediler, Köylüler üçlemesinin değerlendirmeye alınmamış olmasını eleştiriyorsunuz. Bununla birlikte eksik de olsa bu yazıların edebiyatımızdaki bazı tartışmaları canlandırması adına sevindirici değil midir?
Kuşkusuz… Her tartışma, her itiraz, konuya ilişkin farklı bakış açılarını da açığa çıkartacak, ayrıntıların görünür olmasını sağlayacaktır. Bir konu hakkındaki farklı düşünce ve bakış açılarının yan yana, karşı karşıya durması, diyalojik okumalar, gerçeğin daha da aydınlanmasında çok önemli bir işleve sahiptir. Sorun, itiraza konu olan yazı ile yanıt niteliğindeki yazının ulaşılabilirlik ölçülerinde ortaya çıkıyor. Eksik bir anlatım ya da tanımlamaya verilen yanıt, o ilk metin kadar yaygın okunabilecek midir, sorun burada…
-Aynı yazıda Tarık Buğra’nın “Küçük Ağa” romanının baskı sayısı ve adedi konusunda çok daha önde olduğunu söylüyorsunuz. Şüphesiz “Küçük Ağa” edebiyatımız açısından başarılı bir romandır; ancak baskı sayısı ve adedini Talip Apaydın gibi yazarlar karşısında bir başarı ölçütü olarak alabilir miyiz?
Hiçbir yapıtın başarısı satış sayısı veya okura ulaşılabilirliği ile koşut tutulamaz. Ancak kültümüzdeki etkisi, ülkemizin geleceğine yönelik düşüncelerin belirlenmesindeki yeri açısından değerlendirildiğinde, yaygın dağıtımı yapılan bir kitabın olumsuz bir etki bırakmış olmasının giderilebilmesi de oldukça zordur. Kitabın başarısı ile etki gücü aynı şeyler demek değil… Bir konuyu dar bir bakış açısıyla anlatan bir yapıtın çokça dağılmış ve okunmuş olması konu hakkındaki genel bakış açısını da sınırlamış olacaktır.
Edebi başarının bir ölçüsü yoktur ama yapıtın yaşanan gerçeklikle ilişkisi, sahihliği, olgulara ve insanlara yaklaşımdaki sanatsal tarzı ayrıştırılabilir. Eleştirinin işi de budur. Benim itirazımın nedeni de…
-İkinci sorumdan devamla, “Küçük Ağa” 12 Eylül sonrasında TRT tarafından dizi olarak çekiliyor. Devlet bürokrasisi, eleştiri ortamındaki dayanışmalar ve hatta devlet içindeki dengelerin değişmesinin de bazı yazarları öne çıkardığını ya da unutturduğunu söylememiz mümkün mü? “Küçük Ağa”nın en fazla baskıyı 1981’den bugüne yaptığını siz de belirtiyorsunuz…
Bu noktada da yönetim erkinin kendi gücünü edebiyatın sahihliğinden, yazınsal gücü ya da gerçeklikle ilişkisinden çok siyasal etkileri bakımından değerlendirdiğini, bu nedenle de Kurtuluş Savaşı konusunda olduğu gibi genel olarak da iktidar ve piyasa ilişkileri aracılığıyla, edebiyatın retorik gücünün kullanımı sonucu kimi istendik toplumsal koşullandırmalara kapı açılmış olduğunu, bunun bilerek ve istenerek yapıldığını söyleyebiliriz. Ne yazık ki, sanat ve edebiyat da çoğu kez hegemonik amaçlarla kullanılır olmuştur. 
Benim bu konudaki itirazımın ana nedeni, söz konusu yazının yönetim erkine muhalif duruşlu, Cumhuriyet geleneğinden geldiğini söyleyen bir yayın organında yayımlanmış olmasınadır. Kendilerini uyarmak zorunda kaldım.
Sevinerek belirteyim ki, hem yazıyı kaleme alan Oğuz Demiralp, hem de Cumhuriyet Kitap Eki yayın sorumlu Turgay Fişekçi, eleştiri ve itirazlarıma haklılık payımı göz önünde tutarak olumlu bir yaklaşım gösterdiler. Oğuz Demiralp, sonrasında gönderdiği  e postalarla farklı konulardaki düşüncelerimi ve önerilerimi de sordu. Mutlu oldum. Turgay Fişekçi de, konuya ilişkin yıllar önce yazdığım “İki Romanda Bir Kurtuluş Savaşı,” başlıklı yazımı Sözcükler Dergisi’nde yayımlamak üzere istedi. Yeniden gözden geçirerek kendisine gönderdim. Yazı derginin sanırım Kasım 2020 tarihli sayısında yayımlanacak…
-Siz Köy Enstitüleri üzerine önemli araştırmalar yaptınız. Bu okuldan yetişmiş edebiyatçılarımız Kurtuluş Savaşı, Osmanlı Devleti ve Cumhuriyet olgularına genel olarak romanlarında nasıl yaklaşmışlardır ve Kurtuluş Savaşı’nı gündemde tutmak adına neler yapmışlardır?
Köy Enstitüsü çıkışlı yazarlarda genel bir tutum vardır. Onlar, gerçekliğe olan saygılarıyla, sanatsal seçkilerini ve çözümlemelerini gerçekliği tahrif etmeden kurguya oturtmalarıyla öne çıkarlar. Bahtin’in deyişiyle, kültürün derin dip akıntılarını görür, kendi anlatıcıları aracılığıyla ahkâm kesmek yerine o dip akıntısının öz karakterlerine, halk kahramanlarına kendi anlatıcı düzlemlerinde adaletle söz hakkı verirler. Araştırmadan, uzaktan bir bakış açısıyla, kimi önyargılarla, Tanrı katında bir anlatıcı ağzıyla yazmazlar. Bu nedenle de Talip Apaydın’ın “Toz Duman İçinde”, “Vatan Dediler” ve “Köylüler” adlı üçlemesi Kurtuluş Savaşı konusunda ayrıcalıklı bir yapıt olarak görünür bana. Halkın içinde yaşamış, halkın nabzını tutmuş bir edebiyat yapıtı olarak okunabilir.
Köy Enstitülü yazarlar, içinden geçtikleri eğitim süreci boyunca içselleştirmiş oldukları diyalojiyi yapıtlarına taşımayı da başarmışlardır. Sokratik Diyalog’un ana ilkeleri olan Sinkrizis ve Anakrizis’i metin işleyişlerinde ustaca kullanırlar.
Kurtuluş Savaşı’nın edebiyat aracılığıyla gündemde tutulabilmesi, Köy Enstitülü yazarların tümünü birden üçlemesiyle temsil etmeyi başarmış Talip Apaydın yapıtlarının daha yaygın okunabilmesi ve üzerlerinde tartışılabilmesi ile mümkündür. Talip Apaydın şimdi Literatür Yayınevi tarafından basılıyor ve dağıtımı çok daha başarılı oluyor.
-Kurtuluş Savaşı’nın sürdüğü ve hemen ertesi yıllarında romanımız bu konuyu ele almış mıdır? Ben sadece Halide Edip’in  “Türk’ün Ateşle İmtihanı” romanının 1928’de yayımlandığını biliyorum….
Konuya ilişkin çok sayıda roman var… Benim eleştirimi dile getirdiğim Cumhuriyet Kitaep Eki’ndeki yazıda bu kitaplardan hemen tümünden söz edilmiş, yalnızca Talip Apaydın’ın üçlemesinin adı anılmamıştı. En başta söz edilmesi gerekirdi.
Bu romanların bir kısmı, savaş gerilimi içinde, kendilerince (ki nesnel olarak da öyledir), haklı taraftan olaya bakarak, milliyetçi yaklaşımları önde tutarak yaklaşırlar… Talip Apaydın’ın yapıtı böyle bir ön yargıyla yola çıkmıyor… Kurtuluş Savaşı gerçekliğine ve dönemin yaşam biçimine, tarihi ortama en yakın roman bu üçlemedir. Bunlar çok önemli savlar…
Diğerleri üzerine uzun boylu bir yorum yapmak istemem.
-Bu sorudan devamla örneğin Hasan İzzettin Dinamo 1922’den neredeyse yarım asır sonra “Kutsal İsyan” ve “Kutsal Barış” gibi önemli eserleri kaleme alıyor. Dinamo’nun eski TKP’li olduğunu da unutmadan bu romanı Kurtuluş Savaşı’nın edebi birikimi içinde nasıl ele almak lazım?
Hasan İzzettin Dinamo’nun yapıtlarını birer edebiyat yapıtı saymak ne kadar doğru olur, bilemem. Konumuz “Kurtuluş Savaşı ve Edebiyat” olunca işin rengi değişiyor. Edebilatı bir söz ve yazı sanatı olarak, dilin kendi içine dönüklüğüyle, şiirsel biçemiyle de değerlendirmek gerekir. Araştırma kitapları, belgesel boyutlu anlatılan farklı kategoriler içinde değerlendirilmeli.
Ayrıca yazarın siyasal kimliğinin yapıtın edebi gücü ya da edebi değeri için bir hareket noktası olarak ele alınmasını da doğru bulmuyorum.
- Samim Kocagöz”ün dışında Kurtuluş Savaşı’nı Ege merkezli anlatan pek az yazara rastlıyorum. Bununla beraber “Mustafa Kemal Paşa’nın Yunan’ı denize dökmesi” toplumsal hafızamızda ciddi bir yer tutar. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Talip Apaydın üçlemesinde Kurtuluş Savaşı yıllarında halkın yüzde seksenini oluşturan köylülük üzerinden bir bakış açısı ve değerlendirme olanağı buluruz. Orada da Akhisar ve çevresi, Ege bölgesi yoğun olarak temada yer alır. Daha çok halk çoğunluğunun yaşadığı köy boyutundan bölgeyi tanırız… 
Samim Kocagöz, şehir ve kasaba aydını bakış açısıyla, istilaya uğramış topraklarını kurtarmaya çalışan aydınlar cephesinden sorgular zamanın gerçekliğini ve savaşı. Oysa ki, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra halkın yaşamında çok önemli bir değişim olmamıştır. Talip Apaydın üçlemesi, bu bakımdan da eleştiri hakkını kullanmaktan kaçınmamış bir edebiyat yapıtı olarak okunmalıdır.
Samim Kocagöz yapıtlarında ve diğer romanlarda, emperyalistlerle ve onların Anadolu ayağı levanten burjuvaziyle belli sorunları ve çıkar çatışmaları olan “milli” burjuvazinin bakış açısını bulabilmek mümkündür. Kurtuluş Savaşı başarıyla tamamlanmış ve bu romanlar kahramanca bir coşkuyla kapaklarını kapatmışlardır. Talip Apaydın’ı okuduktan sonra, savaş sonrasını sorgulamayı sürdürürsünüz. Kendini tamamlanmış saymayan bir yapıt gerçek bir edebiyat yapıtıdır… Bu nokta da çok önemli…
-Samim Kocagöz’den devam edecek olursak “İzmir’in İçinde” romanında Kurtuluş Savaşı’nı ve 27 Mayıs Darbesi’ni karakterler aracılığıyla aynı tarihsel izlek içinde ele aldığını okuyorum. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Doğrudur… Tarihsel dizgelem içinde ülkemiz geçmişi belli bir bakış açısından romanda can bulur. Kendi mantığı ve bakış açısı içinde önemli bir tarihi roman olarak ele alınabilir. Bir karşılaştırma yapmak istemiyorum. Yeniden itiraz noktama dönersek, Kurtuluş Savaşı yıllarında toplumsal koşulları ve farklı bakış açılarını bir arada görebileceğimiz en önemli yapıt Talip Apaydın’ın o üçlemesidir. İşi 27 Mayıs’a kadar getirdiğimizde tartışma kendi çizgisinden çıkıyor. Samim Kocagöz de severek okuduğum bir yazardır, burada hemen vurgulamak isteri.
Söz Ege’den açılmışken, Kemal Bilbaşar’ı da anmak isterim. Onun Cemo ve Memo adlı yapıtları bütün çalakalem yazılmış kanısı veren dağınıklığa ve özensizliğe karşın Dersin olayına tam da has bir edebiyat ışığı düşürmeyi başarmış yapıtlardır. Sorun hakkında kafası bulanık olanlara okumalarını öneririm.

-Edebiyatımızın son çeyrek yüzyılında Kurtuluş Savaşı ne şekilde yer buluyor. Takip ettiğiniz kadarıyla paylaşır mısınız?
Son çeyrek yüzyılda okuduğum onca edebiyat yapıtı içinde Kurtuluş Savaşı’nı teması içinde ele alan bir roman ya da öyküye rastlamadığımı söylemeliyim... Belki de var ama ben bilmiyorum.
-Sizi özellikle eklemek istediğiniz bir şey varsa seve seve yer veririz. Teşekkür ederim.
Sizin bu söyleşi için hareket noktası kıldığınız, sözünü ettiğiniz o günkü yazımda neyi anlatmak istediğimi şimdi daha iyi açıklayabilme olanağı buldum. Ben teşekkür ederim.

Mazlum VESEK
Gazeteci-İzmir