SÜZGEÇ GAZETESİ YAZILARI
Kars ve Ardahan yaylalarında, içişleri bakanlığının ve yerel yetkililerin yeni başlattıkları bir uygulamayla hazine arazisi otlaklar ihaleyle büyük sürülere kiraya verilmeye başlandı. Büyükbaş hayvancılıkla geçinen yöre otlaklarında, yaylalarda, sarıçam ormanlarında güneyden gelmiş derebeylerin koyun sürüleri otluyorlar. Yöreye, Iğdır ve diğer güney bölgelerden gelen büyük koyun sürüleri akıyorlar. Yöredeki köylüler bu otlakları onlarca, yüzlerce yıldır kullanmaktaydılar, kullanmaları zorunluydu. Tek geçim kaynakları, her kapının önüne üçer beşer dağılmış büyükbaş hayvandır çünkü. Ve bu hayvanlar, bölge koşulları gereği, uzun kış aylarını ahırlarda geçirdiklerinden, hazır ot ve saman yediklerinden, bahar ve yaz dönemlerinde dışarda, otlaklarda karın doyurmak zorundadırlar. Otlakların bir kısmı ellerinden alınmıştır şimdi. Güney bölgelerden gelen binlerce koyunluk sürüler, otlakların bir yandan bugününü kullanırken, bir yandan koyun otlamasının gereği, otun kökünü yok etmekte, yörenin geleceğini zora sokmaktadırlar. Yöredeki Yerli köylüleri, Türkmen köylüleri, Terekeme köylüleri, Azeriler, yaylaların diğer kültürleriyle yöreye yeni gelen koyun sürüsü sahipleri, adamları ve yöredeki aynı kültürden insanlar arasında giderek bir gerginlik büyümektedir. Belki bir kardeş kavgasıdır yöreyi bekleyen!
Kars ve Ardahan yaylalarında, içişleri bakanlığının ve yerel yetkililerin yeni başlattıkları bir uygulamayla hazine arazisi otlaklar ihaleyle büyük sürülere kiraya verilmeye başlandı. Büyükbaş hayvancılıkla geçinen yöre otlaklarında, yaylalarda, sarıçam ormanlarında güneyden gelmiş derebeylerin koyun sürüleri otluyorlar. Yöreye, Iğdır ve diğer güney bölgelerden gelen büyük koyun sürüleri akıyorlar. Yöredeki köylüler bu otlakları onlarca, yüzlerce yıldır kullanmaktaydılar, kullanmaları zorunluydu. Tek geçim kaynakları, her kapının önüne üçer beşer dağılmış büyükbaş hayvandır çünkü. Ve bu hayvanlar, bölge koşulları gereği, uzun kış aylarını ahırlarda geçirdiklerinden, hazır ot ve saman yediklerinden, bahar ve yaz dönemlerinde dışarda, otlaklarda karın doyurmak zorundadırlar. Otlakların bir kısmı ellerinden alınmıştır şimdi. Güney bölgelerden gelen binlerce koyunluk sürüler, otlakların bir yandan bugününü kullanırken, bir yandan koyun otlamasının gereği, otun kökünü yok etmekte, yörenin geleceğini zora sokmaktadırlar. Yöredeki Yerli köylüleri, Türkmen köylüleri, Terekeme köylüleri, Azeriler, yaylaların diğer kültürleriyle yöreye yeni gelen koyun sürüsü sahipleri, adamları ve yöredeki aynı kültürden insanlar arasında giderek bir gerginlik büyümektedir. Belki bir kardeş kavgasıdır yöreyi bekleyen!
Kaba görüntüde herşey yasalara uygundur! Hazine arazisi olan otlaklar, yerel yetkililerce, ihaleyle, isteyenlere devredilmekte, en çok parayı veren de, otlağı kullanım hakkını alabilmektedir. Ancak, bu yeni uygulama yöre köylülerini zor duruma düşürmüştür. Köylerinin çevresindeki hazine arazilerini, otlakları onlarca yıldır, yüzlerce yıldır kullanan yoksul köylüler örgütsüzdür. Bırakınız ihaleye katılmayı, milyarlar ödemeyi, yiyecek ekmeği zor bulmaktadırlar. Güneyden gelenlerse varsıl derebeyleridir! Parayı bastırmakta, binlerce, onbinlerce koyunluk sürülerini yaylalara sürmektedirler. Ve bu iki ayrı taraf arasında çoğunlukla bir etnik ayrılık, kültür ayrılığı da vardır! Kars- Ardahan yöresi bir kültürler, halklar harmanıdır, karmaşasıdır. Aralarında bir sorun, bir aykırılık çıkmamıştır bugüne değin. Kız alıp kız vermişler, acıyı, sevgiyi, ezgiyi paylaşmışlar, dışardan gelen ayrılıkçı teröre kucak açmamışlar, dostluğu, kardeşliği seçmişlerdir. Ama bugün olayın rengi değişiktir. Yöre halkının tek geçim kaynağı olan hayvancılık, otlakların derebeylerce kapatılması sonucu zor duruma düşmüştür. Iğdırdan ve diğer güney bölgelerinden gelenler, Kars ve Ardahandaki Kürt gruplarıyla, köyleriyle ilişkilidirler. Otlak ve geçim kavgası, bir etnik kavganın, yıllardır acısını çektiğimiz terör ateşinin hazırlayıcısı, kışkırtıcısı olabilecektir. Ayrıca göz göre göre koyun otlayan otlaklar ve sarıçam ormanlarının geleceği yok edilmektedir. Bu ateşe, bu kıvılcıma dikkat çekiyoruz! Gelenler, bir de şap hastalığı getirmişlerdir. Kuzeydoğuda hayvan kırımı yaşanmaktadır!
YAYLALARDA, YABANCI SÜRÜLER VE ŞAP HASTALIĞI YANGIN HAZIRLIYORLAR!
Gelen büyük koyun sürüleri gezicidirler. Bir ayakları İranda, bir ayakları güneydoğuda, bir ayakları yaylalardadır. İrandan gelen ve Anadolunun şimdiye değin karşılaşmadığı, değişik, aşırı patojen Şap virus suşları, onlarca, yüzlerce büyükbaş hayvanın ölmesine neden olmuştur. Bazı bölgelerde karantina uygulamasına karşın hastalık hızla yayılmaktadır.
Yöre köylüleri güç durumdadırlar. Koyun sürülerine, sürü sahiplerine, onlarla ilişkiye geçmiş, onlarla işbirliği yapan eski komşularına, otlakları onlara kiralayan, muhtarlarını, yöre köylülerini dinlemeyen yöredeki devlet yetkililerine öfkelidirler!
Kurak bir mevsim yaşanmaktadır! Herşey üstüste gelmiştir. Bu yörenin insanına değer verilmeli, sözü dinlenmelidir. Herşeyi paraya çeviren, çıkar ilişkileriyle yönlendiren toplumsal yapımız, otlakları da paraya çevirince ateş düşmüştür yöreye.
Yöre köylüleri yoksul ve örgütsüzdür. Ortalama iki, üç inek saklayan, yiyecek ekmeği zor bulan köylünün birleşip ihaleye girebilmesi, binlerce, onbinlerce koyunu olan derebeyleriyle, Iğdırlı sürü sahipleriyle rekabet edebilmesi olası değildir.
SÜTTEN AĞZIMIZ YANDI AMA KAYNAR SÜTÜ ÜFLEMEDEN İÇİYORUZ!
İçişleri bakanlığı yetkililerinin, yöredeki valilerin, diğer yetkililerin yukarda açıklamaya çalıştıklarımızı bilmeleri gerekir! Uygulama, bir kardeş kavgasının ilk dumanlarına karşın sürüyor. Yerel idarecilerimiz, kaynak sıkıntılarını, otlak satarak sağlıyar olabilirler. Birkaç on milyar için, dışardan gelenlerle yöre halkı arasına düşmanca duygular yerleştirmenin anlamı var mıdır? Bir tek canın, bir tek yurttaşımızın, bir tek askerimizin canının, kanının karşılığı parayla ölçülebilir mi?
Bir yandan kuraklık, bir yandan şap hastalığı, bir yandan otlakları kurutan, ormanları, fidanları yok eden koyun sürüleri insanların yüreklerini yakıyor. Yöre insanını dinleyelim... Dostluk ve sevgiyi hiçbir para satın alamaz! Aymazlık, küçük çıkar hesapları, gösteriş çabaları, "Herşeyi ben bilirim!" pozları Anadolu insanının kötü yazgısı olmamalıdır!
Bölge insanı genelde büyükbaş hayvancılıkla beslenmektedir. Koyun sayısı çok azdır. Ve yörede dünyaca ünlü Sarıçam Ormanları bulunmaktadır. Büyükbaş hayvanlar, ormanlara koyun kadar zararlı değillerdir. Koyun sürüleri aynı zamanda Sarıçam Ormanlarının geleceğini yok ediyorlar.
Koyun sürüleri, Ardahan ve Sarıkamışta, dünyada eşi benzeri bulunmayan, Pyrus Silvestris çamlarının süslediği, 1992 Dünya Çevre Konferasınca korunması kararlaştırılmış, koruma sözleşmesini hükümetimizin de imzaladığı Sarıçam Ormanlarını yok ediyorlar. Bir yandan Avrupa Birliği'ne girme çabaları sürerken, bir yandan imzaladığımız uluslararası sözleşmeleri çiğnemenin, tersine davranmanın gelişmiş ülkeler ve dünya ulusları karşısında utanılacak işler yapmanın mantığı olabilir mi?
Kuzeydoğu Anadolu'daki otlak kiralama uygulaması an geçmeden durdurulmalıdır! Herşeyi paraya çevirmeyi düşünen çıkarcı anlayış, kardeşliği, dostluğu yok etmektedir! Sevgi, dostluk ve kardeşliği satın alabilecek para henüz basılamamıştır! Güneydoğuda, yirmi yıla yakın bir süredir terörü önlemek için akan ülke kaynakları da kendi zenginliğimizdir, kendi paramızdır. Zamanında, yörede, dostluğu, kardeşliği, özgür birey olabilmeyi sağlayamadığımızdan, aşiret yapısını kıramadığımızdan, toprak reformunu yapamadığımızdan, doğru tarım politikasını sağlayamadığımızdan doğmuştur ayrılıkçı terör... Ve para konusunda akıl almayı sürdürdüğümüz, ülkemizi yönelttirdiğimiz batılı "dost"larımızın eseridir! Güneydoğuda yaşanmışlar ders olmalıdır.
ARDAHAN ALTAŞ VE ÖLÇEK KÖYLERİNDE,
SARIÇAM ORMLANLARININ GÖBEĞİNDE
KOYUN SÜRÜLERİ OTLUYOR!
İnanmayanı ilk Kars uçağına binmeye, Ankaradan iki saatlik bir yolculuktan sonra Kars- Hanak yolunun hemen sağında, Kür nehrinin kenarındaki güzel ormanları izlemeye çağırıyoruz! Bu ormanların göbeğinde de koyun sürüleri otlamaktadır!
Onlarca yıl önce Cumhuriyet Hükümetince bölgeden uzaklaştırılmış beylerin mirasçıları, iki köyün otlağını, ormanını, Kür nehrinin güzellikler dolu yamaçlarını sahiplenmektedir. Orman İşletmesiyle beylerin tapuları arasında çelişkiler vardır. Yasal süreç bitmemiştir ama bölgedeki otlaklar ve ormanlar, Iğdırlı sürü sahiplerine kiraya verilmiştir; bölgeye yüzlerce koyun girmiştir. Çoktan korunmaya alınmış olması gereken Altaş, Ölçek ormanlarında, Hazar'a Anadolu'nun ezgisi, öyküsünü taşıyan Kür nehri kenarlarında, Maranın Deresinde, Kalecikte, fidanlıklarda, Çıldır yolunun hemen altındaki güzelliklerde, yer, sınır tanımayarak otlamaktadır koyunlar. Otlakların, ormanların, insanların, yörenin geleceği göz göre göre yok edilmektedir. Bu kadar mı sahipsizdir bu ülke?
Ormanların belki de ilk büyük düşmanı, yıllardır çamları tek tek kesip yot eden, satan, ağaç gördükçe eli kaşınan, ağacı kesip kumara yatıran, evinin üstünü örten, çam fidanını tarım aracına sap olarak olarak kullanan, göçebe gelenekli yöre köylüsünün yanında çok daha güçlü, dişli orman düşmanları vardır bugün... Ormanların devletçe korunmasının çok daha gerisinde, çok daha ümitsiz durumlardayız. Ormanları koruması gerekenler ormanların yok edilişine sanki yardımcı olmakta, yol açmaktadırlar.
Dünyada eşi bulunmayan, yapay olarak oluşturulamayan ve yanmayan tek orman cinsi olan, elli altmış ayaklık, yalnız sarıçamın barındığı, altı çimen, çiçekle kaplı, gelecekte bir gezgin cenneti, ülke için bir büyük gelir kaynağı olabileceğini düşündüğümüz güzel ormanlar, aymazlığın, yasak savmanın, küçük çıkarların kurbanı olmaktadırlar! Bir yandan kardeş kavgasına, insanlar arasında ayrılıklara, aykırılıklara yol açabilecek uygulamalar sürerken, bir yandan ülke zenginliklerimiz, doğal güzelliklerimiz yok edilmektedir! Rio de Jenerio'da, 1992 yılında katıldığı çevre toplantısına karşın, bölge ormanlarını tüccara, ağaç hırsızına yem yapmayı sürdüren yetkililerimizin son başarıları, ormanlara koyun sürüleri sokmak olmuştur! Ülke ve yöre geleceği üç kuruş için satılmaktadır!
Onlarca yıldır yöre ormanlarıyla ilgili bir sıklık, yoğunluk, verim, gelecek araştırması yapılmamış, onlarca yıl önceki haritalarla, masa başında alınan kararlarla bölgeye kesim emirleri gönderilmiş, yöre köylülerinin yağmaladığı, bilinçsizce yok ettiği ormanlara bir yandan da, devletin hesapsız, programsız, kuralsız, tüccarın yönlendirdiği kesim kararları inmiş ve en sonunda ormanlara koyun sürüleri sokulmuştur! Uluslararası konferansların, altına imza atılan sözleşmelerin, dışarda sözüne güvenilir bir ülke olmanın, onurun, sevginin yeri yoktur kitabımızda!
Kuvayımilliye ateşinin ilk yandığı yaylalara, mandaya, sömürge olmaya ilk başkaldıran Kars ve Ardahan yöresine ilgi ve dikkat istiyoruz. Adalet, sevgi, dostluk, kardeşlik ve yardım istiyoruz! Ülkemizi ve insanımızı seviyoruz! Hiçbir çıkar ilişkisi, hiçbir aymazlık, ülke geleceğini, doğal güzelliklerimizi, dostluğu, sevgiyi, kardeşliği yok etmemelidir! Dr. A.Alper Akçam 0224 5663411, 5663056, 2321045, 0532 7650723
A. Alper AKÇAM
SÜZGEÇ SÜZMEYİ SÜRDÜRECEK!
Bir önceki sayımız Ardahan gündemini karıştırdı. Alkışlayan da oldu, gücenip kırılan da... En azından uyandırdık insanları, tartışmaya yönlendirdik. Ardahan aydınının üzerindeki ölü toprağını silkeledik.
Süzgeç süzmeye devam edecek! "Dost acı söyler" demiştik Damal Festivali eleştirisinde. Sevgili belediye başkanımız Gülcemal Fidanla Damal kaymakamımızın gücendiklerini, kırıldıklarını duyduk. İnsanıyla, ülkesiyle ilgili yüreğinde köz taşıyan kimse gücenmesin bize! Daha çok yıllar, dostça yürünebilecek çok yollar var önümüzde. Halk kahramanımız Nasrettin Hoca'nın meşrebiyle, çekincesiz gittik olayın üstüne. Biraz da duygusal olduk. Amacımız kimseyi gücendirmek, küstürmek, yıpratmak değildi. Eski kavgaları, kırgınlıkları çağrıştırmakla suçlandık. Haksızdı eleştiriler. Bırakınız kavgayı, vurmayı, öldürmeyi, yaşamı boyunca eline silah almamış, kimseye öfke duymamış bir güzel Damal aydınının, sevginin, umudun sanatçısı Ümit Kaftancıoğlu'nun adı, önceden söz verilmiş olmasına karşın anılmadı yöresinin festivalinde diye duygulandık. Rabıtaların, Hizbullahların, otel dolusu onlarca aydını yakarken sevinç çığlıkları atanların kollayıcılarıyla, insanları diri diri gömenlerin, zorunlu din dersleriyle, imam-hatip seferberlikleriyle ülkeyi ortaçağ karanlığına götürmek isteyenlerin sahte Atatürkçülüğüyle Damal Atatürkçülüğünün, Damal dağlarına düşmüş kuvayımilliye aydınlığının ayrı olmalarını bekledik... Bunlara dayandırdık eleştirimizi. Geçmişten ders almıyacaksak, kardeş kavgalarının, aydın vurmanın, sanatçı yakmanın önüne nasıl geçeceğiz? "Atatürk İnkilabı" deyimindeki "İnkilap" sözcüğünün çağrıştırdığı karanlığı eleştirdik, "Atatürk Devrimleri" dersek kimi gücendirecektik acaba?
Süzgeç süzmeye devam edecek. Anadoluda yaşanmış kardeş kavgalarının yinelenmemesi için, öfkenin, kavganın sona ermesi için yolunu sürdürecek. O kavgaların arkasındaki karanlık güçlerin maskelerini indererek yaşayacak Süzgeç... Anadolu'yu kana, ateşe boğmuş, Ermeni kalkışmasından başlayıp ayrılıkçı teröre uzanan olayların birer "soykırım" değil, bize demokrasi dersi vermeye kalkan batılı "dost"larımızın gizli servislerinin kışkırttığı birer kan tuzağı, can tuzağı olduklarını bilerek yürüyecek... Kafkas petrollerine göz dikmiş emperyalistlere, dolarların, markların, suudi riyallerinin, İran mollalarının kışkırttığı inanç bezirganlıklarına, soykırım edebiyatı yapan şövenlere, aymaz kalemşörlere, direnerek, Kuvayımilliye aydınlığıyla ışıyarak yaşayacak süzgeç.
Ardahan'ı pisliğe, karmaşaya götüren fuhuşla savaşacak Süzgeç. Ardahan'ı etnik programlarla karıştırmak, sahiplenmek isteyenlerle mücadele edecek... Kenti bozan, çirkinleştiren yapılaşmalarla, yoksulluğumuza yakışmayan savurganlıklarla didişecek.
Doğal güzelliklerimizin, insanımızın yanında olacak Süzgeç... Sarıçam ormanlarının düşmanlarıyla savaşacak. Fuhuşa, kumara kaynak edilen güzelim çamları yazacak. Otlaklarımıza kıtlığı, hastalığı getirmiş yabancı koyun sürülerine çekecek dikkatleri. Balcılığımıza zarar verecek, Kafkas arı cinsini bozacak yabancı arıcılara, ayrı arı cinslerine karşı uyaracak insanları.
Süzgeç, çıkarcılarla, aymazlarla, kavgacılarla, fuhuşu kazanç kaynağı yapanlarla, köylünün emeğini sömüren bezirganlarla mücadelesini sürdürecek. Sevgiye, dostluğa, paylaşmaya, yardımlaşmaya çağıracak süzgeç.
Süzgeç, süzmeye devam edecek! Sizinle...
Dr. A. Alper AKÇAM
SÜZGEÇ’İN SÜZDÜKLERİ...
Haziran sonlarıydı... Yeni gelmiştim Ardahan'a. Bir raslantı sonucu tanıştığımız Kemal Gültekin, Ardahan aydınlarından yakınıyordu. Yeni bir gazete çıkardığını, yazı desteği bulamadığını söylüyordu. Yazdım. Birkaç gün içinde, şöyle duyarlı bir gözle görülebilecek herşeyi yazdım. Eksik bilgilenme de oldu, yanlışa varan anlatım da. Yanlışları, bir sonraki sayılarda düzeltmeye çabaladık. Ama özü doğruydu yazılanların... "Ardahan Sevgisi Üzerine" diye başlamış, sarıçam ormanlarının kötü yazgısından, kirlenen Kür nehrinden, otlakların kurutulmasından, hayvan hastalıklarından Damal Festivali'ne kadar eleştiriler yapmıştım. Daha iyiye, daha güzele varabilmek için.
Kimisi biraz kırılmış görünse de, dostça ve uygarca davrandı. Yazıya aynı gazetede yazıyla yanıt verdi. Damal Belediye Başkanımız Gülcemal Fidan gibi... Eleştirilerin haklı yönlerine katıldığını mertçe satırlarına döktü. Ardahan kent yapısıyla ilgili eleştirilerimizi, Teoman Güngör, davranışlarıyla yanıtlamaya çabaladı. "Has Bahçe"yi yeniden eski yapısına benzetebilmek için güzellikler kattı, pislikle, susuzlukla savaşmaya yöneldi.
Ama birileri köpürdüler! Sevgiyle başlayıp sevgiyle biten bir yazıdan korkunç anlamlar çıkardılar! Orman sevgisinin, Ardahan köylüsünün tek geçim kaynağı otlakların geleceğiyle ilgili ortaya koyduklarımızın arkasından kazanlar kaynattılar. Kişiliğimize yönelik karalamalar ve kamu görevlilerini yalan bilgilendirmeden tutun da, tehditlere kadar... "Ben derebeyiyim!" diyen bir ses Bursa'daki evimi aradı, eşimi tehdit etti. Çünkü kendilerini ayrı ve ayrıcalıklı görüyordular! Ormanlarda koyun sürüleri otlayabilir, çobanlar, yüzlerce çam fidanını doğrayabilir, orman işletmesinin onca tutanağına, kestiği para cezalarına karşın onlar en küçük bir geri adım atmayabilirlerdi! Adalet örgütünü yanıltabilmek için iftiraların çapını büyüttüler. Para karşılığı, önceki yıllarda ucuza otlak kiralayan yöre insanlarından edindiğim çıkarlar karşılığı yazılar yazdığımdan tutun, kışkırtıcı olduğuma, yasa karşıtı iş yaptığıma kadar...
Unuttular ki, Ardahanlı iyi tanırdı bu satırların yazarını. Sekiz yaşında çıktığı memleketine, baba ocağına, hemen her yaz döndüğünü, onlarca yıl, hotaklık yaptığını, tırpan çektiğini, bir köylü gibi çalıştığını, ellerindeki nasırlardan onur duyduğunu unuttular. Ve yıllarca, çantalar dolusu ilaçla, yaz ve kış köyüne geldiğini, daha o kalkmadan, konuk olduğu evin önünde sıraya girmiş, onlarca, yüzlerce köylüsüne, komşu köylülere baktığını, yaralarını sardığını, ilaç dağıttığını ve beş kuruş istemediğini unuttular.
Olanak bulanın arkasına bakmadan kaçıp göçtüğü, geride kalanların bir kısmının da yalnızca çıkınının dolmasını beklediği yöresinde, köyünde, hiçbir masraftan kaçınmayarak ev yaptırdığını, yöre sevgisinin örnek davranışlarına girdiğini unuttular.
Her insanın satın alınamıyacağını unuttular! Hiç önemli değildi birilerinin yasal süreci sonuçlanmamış, 300 yıllık orman olan bölgeleri de kapsayan topraklarının, kime, ya da kaça kiralandığı. Yeter ki, yörenin ormanına, insanına, otlağına ve kamu haklarına zarar verilmesindi!
"Önce hukuk devleti" diyen bir anlayışla, sorunları orman işletmesine, Jandarma Genel Komutanlığına (Otlak kiralama ve dışardan yabancı koyun sürülerinin geliyor olması ülke genelini ilgilendiren bir sorun olduğu için), Orman Bakanlığına, TEMA ve ÇEKÜL gibi vakıflara, yani kamunun resmi ve sivil örgütlerine aktaran, oralardan çözüm isteyen bir davranışın yasa karşıtı olduğunu söyleyebilmek için insanın biraz "insaf" taşıyor olması gerektir. Yazı içeriklerinin tümünü, Ardahan İl Jandarma Alay Komutanlığından ilgili tüm kamu görevlilerine kadar açıkça, yüzyüze konuştuğumuzu da bilmiyor olsalar gerektir.
Ve iftiranın boyutu öylesine trajikomik bir aşamaya ulaştı ki, Dursun Akçam da şikayet konusu edildi, olayın içine sokulmaya çalışıldı. Ölçek köyünden çarıklı bir köylü çocuğu olarak çıkmış, Cilavuz Köy Enstitüsünü bitirip öğretmen örgütlerinden yazarlığa, uluslararası bir üne ulaşmış, kabına sığmamış bir eğitimci, aydınlanma insanına da çamur atılmaya çalışıldı. Damal festivali için ısrarla çağrılıp öyle gelmişti. Çağrı yazın içeriğine, festival programına içi ısınmadı, katılmadı... Baba ocağında birkaç gün kalıp döndü. Şikayet edenlerle ilgili tek satır yazmadı, tek tümce konuşmadı. "Çamur at, izi kalsın!" olur da, bu kadarına pes doğrusu!
Hukuktan yardım isteyenlerin hukuk karşısında yurttaş eşitliğinden yana olmaları gerekir ve en önemlisi kamu yararından! Yalan mıdır, Çığıstan ormanlarında, çobanların yüzlerce çam fidanını doğradığı? Yalan mıdır, birçok kez orman ihlali nedeniyle tutanak tutulduğu, para cezası kesildiği? Yalan mıdır, dışardan gelen koyun sürüleriyle, kaçakçılığın, insanlar arasındaki ayrılıkların körüklendiği? Bir ayağı Gürcistan, bir ayağı İran olan bu sürülerle yöreye çeşitli hastalıkların geldiği? Yalan mıdır, yöredeki yoksul insanların binlerce büyükbaş hayvanının öldüğü? Ve yalan mıdır, geleceği büyükbaş hayvancılıkta olan yörenin otlaklarına, hele de bu yılki gibi bir kurak zamanda, koyun sürülerinin zarar verdiği?
İnsaf ediniz beyler! Gerçekten hukuktan, gerçekten millet ve kamu yararından yanaysanız, gelin hatanızı kabul edin! Kazanç için, küçük çıkarlar için zararın ortasından da olsa dönün! Ve zavgeçin bir kaşık suda fırtınalar koparmaktan.
Biz, memleketimize miras paylaşmak için, kazanç edinmek için, ya da, otlak kiralatmak için gelmiyoruz. Şurda burda dededen kalma biraz toprağımız varsa da, onların kullanım hakkını, yıllar önce rahmetli olmuş bir güzel insana, küçük amcamız Ebubekir Akçam'a ve onun çocuklarına bırakmışız. (Meraklısına, Merhaba Ebubekir Akçam öyküsünde destanlaşmış bir yaşam- Islaktı Gözleri adlı kitap, Onay Kitabevinde bulunur!) Bir yoksul yayla akşamında, bir kaşık kesme çorbasının hüznüdür Akçam'ları çağıran. Ve dostluğun, kardeşliğin, emeğin, paylaşmanın o bitimsiz tadı.
Hukuk devletinden, yasaların yaşama geçmesinden, yasa karşısında tüm yurttaşların eşitliğinden yanayım. Halen, Türk Tabipleri Birliği Genel Yönetim Kurulu, Atatürkçü Düşünce Derneği Danışma Kurulu, CHP Osmangazi İlçe Yönetim Kurulu, Türkiye Yazarlar Sendikası, Dil Derneği, Bursa Kent Konseyi, Bursa Tabip Odası'nda üzerine düşen görevleri yapmaya çalışan bir yurttaş olarak duyarlılığımın gereğini yaptım. Yazdım, yazacağım. TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı'nda, genelde, yöre insanlarını işlemeye çalıştığım bir yeni kitapla, 5. kitabımla "imza günü" ne katıldım.
"Bey"liğimle övünemesem de, 26 yılı sigorta hastanelerinde geçmiş, geceli gündüzlü hekimliğimle, yedeksubay olarak bulunduğum, 3. Ordu Komutanlığı'ndan aldığım, çerçevelettirip çalışma odamın baş köşesinde tuttuğum, "Konu: Takdir" yazılı belgemle, kitaplarımla, yazdıklarımla, emeğimle, yöreme, ülkeme ve vatanıma karşı sevgimle kıvanç duyuyorum.
Ardahanı ve Ardahanlıları seviyorum!
GÖZÜN AYDIN ARDAHAN!
Gözün aydın Ardahan! Senin sahiplerin var!
Gözün aydın Ardahan! Senin, dürüst, yurtsever, hukuktan, demokrasiden yana bir Valin var.
Ardahan otlakları üzerindeki oyunlar bitti! Kazanan Ardahan ve Ardahanlılardır. Kutluyoruz sayın Valimizi... Sayın Hasan Özdemir, Ardahan otlaklarının dışardan gelecek sürülere satılamayacağını açıkça belirtti ve bir kötü tarih sayfasını kapattı. Şimdi aydınlık günler bekliyor Ardahan'ı...
Üç kuruş için köyünün otlağını kurutan, ormanların yok edilmesine göz yuman, muhtarından tüccarına, kimse bir kez daha aynı şeyler olacak sanmasın! Olmayacak sözler verilmesin kimseye. Yetsin Ardahan'ın çektiği... Köyünden önce cebini, halkından önce kendi çıkarını düşünenlerin başımıza sardığı sorunlar bitsin artık! Bir yandan kaçakçılığın, bir yandan insanlar arasında gerginliğin, sürtüşmelerin kaynağı oldu koyun sürüleri. Ve binlerce büyükbaş hayvanımız öldü gezgin koyun sürülerinin getirdiği hastalıklarla... Bir kıtlık yazında yaylalarımızın, ormanlarımızın otlaklarımızın onlarca yıllık geleceğine uzandı doymayan ağızlar... Birileri para kazandı bu arada. Ne muhtarlar gördük, ne kamu görevlileri duyduk. Onlar adına biz utandık. Aynı oyunda diretmenin adı, Ardahan'a ihanet olacaktır.
Kutluyoruz Hasan Özdemir'i... Otlaklarla bitmedi, bitmeyecek etkinlikleri. Ardahan'da, ahlaksızlığa, çıkar oyunlarına yer yok diyor Valimiz. Kararlıdır. Birkaç ay içinde açıkça koymuştur tavrını. Hukuk devletinden, yurttaş eşitliğinden, demokrasiden, basın özgürlüğünden, açıklıktan ve çalışmaktan yanadır.
Gözün aydın Ardahan! Ardahan gençlerinin geleceğini düşünen bir Tugay Komutanın ve gençlere ücretsiz ders veren yurtsever subayların var! "Asker'den Örnek Davranış!" diye manşet atmıştı Süzgeç. Onur duyduk. Gözlerimiz doldu.
Ardahan yeniden otuz yıl öncelerinin çakmak gözlü, ateş yürekli gençleriyle çıkacak eğitim alanına! Üniversite sınavlarında nal toplamak, okul bitirmelerde sürünmek Ardahanlılara yakışmamıştı ki zaten. Bir kötü dönem, bir karabasandı yaşadığımız.
Birilerinin alelacele çalıp çırpmaya geldikleri, hukuku, demokrasiyi boşverdikleri bir yöre olamazdı Ardahan.
Cilavuz’da yanan aydınlanma ateşiyle, Damal dağlarına düşen Mustafa Kemal güneşiyle yeniden uyanıyoruz bugün!
Unutuldu sandığımız güzel duygular doluyor yüreklerimize. Kızlarımız yeniden imecede, halıda, kilimde türkü söyleyecekler. Kınalı elleriyle öreyecekler sevdayı. Alapaça atlara bineceğiz yeniden, davulun ve zurnanın yürek oynatan sesinde... Kolkola, omuzomuza duracağız karanlığa, yenilgiye, riyakarlığa karşı. Arılarımız bin çiçekten toplayacaklar balımızı. Bereket sağılacak ineklerimizin memelerinden.
Bir olacağız, birlik olacağız sevgide, işte, barışta... Kooperatifte, ziraat odasında, üretici birliğinde. Fırsatçılar, çıkarcılar değil yurtsever cumhuriyetçiler olacak önde!
Gözün aydın Ardahan! Süzgeç gazetesi başlattı otlak yağmasına karşı mücadeleyi. Çok sıkıntılar çektik, çok tehditler, uyarılar aldık. Yılmadık. Bedel beklemeden seviyoruz Ardahan'ı demiştik. Gerekirse üste bedel verecektik. Kazanan Ardahandır. Ve kazanacaktır.
Ardaha'da bir ilktir Süzgeç. Dürüst, yiğit, ödünsüz... Düşündüğünü açıkça söyleyen, kimseden buyruk almayan, kimseye hizmet etmeyen... Hep Ardahan ve Ardahanlılar için. Ve bu gazetenin aynı sayfasında, aynı köyden iki ad... Gelecek güzel günlerin muştusu... Bir kuşak geriden gelen Emrah kardeşim. Bu bayrak düşmeyecek yere! Ne denli kıvanç duysak azdır.
Valimizi, Tugay Komutanımızı, otlak kavgasında daha sonra bize omuz veren parlamenterimiz Faruk Demir'i, Ardahan'ı yürekten seven tüm kamu görevlilerimizi bir kez daha kutluyoruz.
Ve izin istiyoruz. Küçük puntolarla basılmış yazılarımızı okumaya çabalarken gözünden olacak Ardahanlıları düşünerek... Bin beş yüz kilometre öteden Ardahan gündemini izlemenin güçlüğünü bilerek...
Hoşça kal Ardahan! Başarılar diliyorum Süzgeç'e ve Kemal Gültekin'e...
Dr. A. Alper AKÇAM
ÇÜRÜK ELMALAR BİTER Mİ?
Televizyon karecamlarında, gazete başlıklarında; haberler... Yeni çıkar çeteleri, içi boşalmış bankalar, hayali ihracatlar. Sonra yenileri. Hergün bir çete, hergün bir operasyon... Tanıdık yüzler, bildik isimler. Çürük elmalar seçiliyor. Arınıyor muyuz?
İşveren örgütlerinin, sanayi, ticaret odalarının toplantılarında, duvarlarındaki duyurularda suçluların kendilerinden olmadığını açıklamaya çalışan anlatımlar...
Bir anda tepetakla olan borsa, fırlayan banka faizleri, hazine bono faizlerinde tırmanış... Enflasyon mücadelesinde başarılı olunuyor derken karışan ekonomi, sorular, yeni sorular... Bankalar, hazinenin durmaksızın dolar satmasını istiyorlar. Yeni vergi yasaları çıkıyor da vergi vermeyen bir kesime pek dokunan yok. Ortadaki, namuslu serbest meslek bireylerini ezecek yeni önlemler... Sanki operasyonların sürmesi karşılığı yeni ödünler isteniyor; yeni vergiler...
Bir yol ayrımındayız... Bunu görüyoruz da... Arınacak, çürük elmalardan kurtulacak mıyız?
Çok zamanlar gerek bu sorunun yanıtını görebilmek için. İster, Uluslararası Para Fonu (İMF) yetkilileri istedi diye, ister Avrupa Birliği piyasamızı beğenmez diye, ister de namuslu bürokratlarımızın temiz toplum inancından... Nereden kaynaklanırsa kaynaklansın, yapılan bir arınmadır. Ülke insanının yüzde doksanı karşısındadır hırsızların. Tüyü bitmedik yetimlerin, halktan toplanan vergilerin gittiği adresler midelerimizi bulandırıyor. Artık temiz toplum istiyoruz!
Peki, çürük elmalar biter mi? Bu sistemle, üzülerek söyleyelim ki, hiç sanmıyoruz. İçişleri Bakanımızın kendi anlatımıdır, daha bu görünenler, işin küçük bir parçası... Kokuşmuş, çürümüş ekonomik ilişkilerle yöneltiliyor ülke. En büyük patronlarımızın, hangi meclis çatısını yeniden yeniden onartmalarla, bir mevsimde üç kez kaldırım değiştirmekle, devlek kasasından zengin edildiğini bilmiyor muyuz?
Biz, treni, birkaç on yıl önce değil. Birkaç yüzyıl önce kaçırmışız. Sonra da, bizde de batıdakine benzeyen bir patron sınıfı olsun diye beslemişiz birilerini... Halktan kaşıkla topladıklarımızı kepçeyle dökmüşüz adamların ağzına... Da... İşin bununla bitmeyeceğini görmemişiz. Batıdaki patron yüzlerce yıl sürmüş bir girişimci, kavgacı, devrimci kapitalizmin elediği patron... Bileğinin hakkına gelmiş yerine... Tekel olana, büyüyene değin anası ağlamış. Üretim maliyetini düşüren, tekniği geliştiren ayakta kalmış, birleşmiş, diğerleri batıp gitmiş. Bizdekilerse besleme... Devlet ihalesiyle, hayali ihracatla, yalanla, dolanla yemiş de, yemiş... Hem devlete, devletçiliğe karşı olmuş, hem ihaleler, hazine bono faizleri, ihracat indirimleri ve tüm kıyaklar azalmaya başlayınca, "Batıyoruz! Nerde bu devlet, nerde bu millet!" diye bağırmış. İlk fırsatta da bırakmış üretimi, ya, batıdaki büyük şirketin acentası olmuş, ya, devletten düşük faizle aldığı krediyi devlete üç kat faizle borç vererek yeni köşeler dönmüş.
Çürük elmaların ayıklanmasını hep istiyoruz. Arkasındayız, Cumhurbaşkanımızın, İçişleri Bakanımızın, tüm yürekli ve dürüst bürokratlarımızın... Ancak, sivrisinek öldürmekle sıtma hastalığının bitmeyeceğini de biliyoruz.
Bataklığı kurutmalıyız. Bir dediği iki edilmeyen bankalardan, gak deyince et, guk deyince süt verilen, ülke zenginliklerini alıp götüren zümrelerden bu millete, bu ülkeye hayır gelmeyecektir. Biz kapitalizm yarışında batıya yetişemeyiz artık.
Sanmayın ki, dürüst, namuslu girişimcinin karşısındayız. Asla! İsteriz ki, onların da istenciyle, gücüyle, yeni bir yol bulunsun.
Hani cumhuriyetin ilk yılları biraz aydınlanmış yollar gibi. Tüm ülke gücüyle davranalım. Kamunun, işçisinden işverenine, tümümüzün ortak olacağı üretimlere yönelelim. Köylerde kooperatiflerden, beldelerde birliklere, kentlerde birlik merkezlerine... Üreticinin de, tüketicinin de örgütlü olduğu, herkesin el birliğiyle bu ülkeye birşeyler katmaya çalıştığı bir sistem... Politikacıların karışamayacağı, yemlik yapamayacağı, torpilin, adam kayırmanın, millet varlığını iç etmenin olmayacağı...
Çürük elmaların sonu gelmeyecek yoksa!
Dr. A.Alper AKÇAM
GENE HUKUK, GENE DEMOKRASİ,
Bir önceki yazımızda "Önce Hukuk Devleti, Önce Demokrasi" demiştik. Hukukla sürdürüyoruz... Zorunluluk nedeniyle... Süzgeç gazetesine ve bu satırların yazarına yöneltilmiş bazı savlara yanıt olsun diye...
Konu: Ahmet Acar başvurusuyla ilgili Dr. A.Alper Akçam ek ifadesinin benzeridir.
Bursa Çekirge Polis Karakolu çağrısıyla, Ahmet Acar adlı şahıs tarafından savcılığınıza şikayet edildiğimi, hakkımda ağır suçlamalarda bulunulduğunu öğrendim. Daha sonra savcılığınıza ulaşacak ifademi polis aracılığıyla verdim. Ancak, polis karakolunun yığılmış işleri, kalabalık ortamı nedeniyle suçlamalara çok ayrıntılı, bir yanıt verememenin rahatsızlığını duydum. Bu ek ifadeyi sayın savcılığınıza ulaştırmak istedim.
İlgili suçlama dilekçesinde, Ahmet Acar, Altaş ve Ölçek köyleri arasındaki arazisini, bu yıla değin ucuz fiyatlarla, yöredeki insanlara kiralamış olduğunu, bu yıl, dışardan kiracı bulduğunu, eski yıllarda ucuza kiralama yapanların, bana da çıkar sağlayarak yazıları yazdırdığını iddia etmekteydi. Yaşamımın hiçbir döneminde, bencillik, çıkarcılık yapmadım. Hiçbir davranışımda, hiçbir yazımda bir kişisel çıkar gözetmedim. Ne bu satırların yazarını, ne de aynı dilekçede suçlanan babası, Dursun Akçam'ı satın alabilecek parayı basacak matbaa yoktur yeryüzünde... Ahmet Acar'ın arsalarını kime kiraladığı, kaça kiraladığı umurumuzda bile olamaz. Bir tek koşulla: Yöreye, ormanlara ve insanlara zarar vermemek! Kamu geleceğini tehlikeye sokmamak!
Şikayet dilekçesi sahibinin bilmesi, ya da yöre insanlarından öğrenmesi gerekir! Bizler arsa kiralamaya, miras paylaşmaya, ya da birşeyler kazanmaya gelmiyoruz memleketimize. Dededen kalma topraklarımızın kullanım hakkını, onlarca yıldır, genç yaşta aramızdan ayrılan bir Ölçek köylüsüne, dünyanın en güzel insanına, rahmetli küçük amcam Ebubekir Akçam'a ve onun çocuklarına bırakmayı ilke edinmişiz. (Çınar yayınları- Islaktı Gözleri- Merhaba Ebubekir Akçam adlı öyküde destanlaştırılmış bir yaşam... Onay Kitabevi'nde meraklısına...)
Onlarca yıldır hemen her yaz, olanak bulursam kış; gelirim, sekiz yaşında ayrıldığım memleketime. Hekimsiz, olanaksız Ardahan yıllarında, yıllarca çantalarla ilaç taşıdım köylülerime. Daha ben kalkmadan, konuk kaldığım evin kapısında sıraya girmiş köylülerime, komşu köylülere, beş kuruş istemeden baktım, yaralarını sardım, ilaçlarını verdim. Son yıllarda gerek kalmadı böyle bir eyleme... Sağlık hizmetinin sürekli olması gerekliliği, Ardahanda da birçok hekimin iyiniyetle görev yapıyor olması nedenleriyle son yıllardaki Ardahan günlerimde hekimliğim geri plandadır.(Başarılı sağlık müdürümüz, Dr. Erkan Özdemir'e, bir satır arası selamı!)
Herkesin kaçtığı, kalanların bir kısmının da çıkın doldurmaya baktığı memleketime, hemen hiç ara vermeden geldim, şaşkın bakışlara aldırmayarak, köyüme, baba ocağının olduğu yere, büyük masraflarla ev yaptırdım. İmecesiyle, modgamlığıyla bana yaşamı paylaşmayı öğretmiş eli nasırlı yoksul insanların içinde yıkadım ruhumu.
Sayın savcılığınızı çok ilgilendirmeyen bir yaşam öyküsü anlatmak niyetinde değilim. Ancak, şikayet dilekçesi sahibinin uzun uzun aile övgüsüyle bir yerlere varma çalışması böyle bir yolu gerekli kıldı.
Aynı dilekçede, Dursun Akçam'ın da şikayet ediliyor olması, olaya trajikomik bir hava kazandırmaktadır. Ölçek köyünden çarıklı bir köylü çocuğu olarak çıkmış, Cilavuz Köy Enstitüsünden, ülke öğretmen örgütlerine, uluslararası üne, ödüller kazanmış yazarlığa uzanmış, kalıplara sığmamış bir yaşamın adamı olan Dursun Akçam, 2000 yazında, benim ısrarım ve Damal Belediye Başkanı Sayın Gülcemal Fidan'ın çağrısıyla Ardahan'a gelmişti. Gerek festival çağrı içeriğine, gerekse programına içi ısınmadı, festivale katılmadı. Baba ocağında üç beş gün geçirip gitti. Ahmet Acar'la, ya da başka bir kişiyle ilgili ne bir sözü oldu, ne de bir tek satır yazısı. Bir suçlama yapılırken azıcık da olsa, nesnellik, gerçekçilik gerekmiyor mu? "Çamur at, izi kalsın!" politikası kime ne kazandıracak?
Şikayet dilekçesi sahibi, daha iyi para verdikleri için arsalarını Iğdır'lılara kiraya verdiğini belirtiyor. Bir ayağı İran, bir ayağı Gürcistan gezen, kaçakçılığın, etnik gerginliklerin nedeni olan koyunların bölgeye getirdiği, binlerce büyükbaş hayvanı öldürüp Ardahan köylüsüne bir yıkım yaşatmış Şap ve diğer hastalıklara, otlakların uğradığı zarara ne diyorlar acaba? Koyun otlatanların kestikleri fidanlara, orman işletmesi dosyalarına girmiş orman ihlallerine, kesilmiş para cezalarına da bir diyecekleri olmalıdır. Kazanılan, edinilen paralar, yöreye verilen zarara değer miydi?
Ayrıca, dilekçe sahibine, evime "Ben derebeyiyim!" diyerek telefon eden, eşimi tehdit edenin kim olduğunun da mutlaka sorulması gerekir! Kimseyi "Derebeyi!" diye suçlamamıştım. İlk yazım dikkatli okunursa, "Derebeyilik anlayışına alkış tutanların..." eliştirildiği görülecektir. Kimdir bu eleştirilen anlayış ve davranışın sahipleri? Kamu görevlilerinin çabalarına karşın, orman ihlallerini, fidan kesmeleri sürdürenler, olaya duyarsız kalan politikacılar ve tüm Ardahanlılar... "Sarıçam ormanlarının ilk düşmanı, orman köylüsü!" satırları görülmemiş olmalı ki, benim belirli kamu görevlilerini suçladığım ileri sürülmekte, hatta daha ileri gidilmekte, iftiralar yağdırılmaktadır. Sevgiyle başlayıp sevgiyle bitmiş, dostluğa el uzatmış, herkesi dostluğa çağırmış bir yazıdan ürküten sonuçlar çıkarabilmek için, iyiniyet öngörüsünün bir kenara bırakılması gerekir.
Sayın savcılığınızın da bilmesinde yarar umuyorum. Yöre ormanlarının ve insanının geleceğini tehlikeye sokan, genel otlak kiralama olayı ve ormanlarla ilgili uğraşımı, kamu ve gönüllü örgütleri aracılığıyla sürdürdüm. Kimseyi kimseye karşı ne kışkırttım, ne de böyle bir niyetim oldu. Jandarma Genel Komutanlığı'na (Sayın Tümgeneral Osman Özbek'le bizzat görüştüm), Orman Bakanlığı'na, TEMA ve ÇEKÜL adlı vakıflara başvurularım oldu. Jandarma Genel Komutanlığı, başvuru yazımı, Ardahan İl Jandarma Alay Komutanlığına, gereğinin yapılması için gönderdi. Ağustos sonu, yöreye ikinci gelişimde de Alay Komutanımızı ziyaret ederek görüşlerimi aktardım. Başvuru yerim ve destek arayışımın adresi, kamunun kolluk güçleri, sivil toplum örgütleri oldu. Teröre, anarşiye, kavgaya prim verebilecek bir yapıda olmadığımı tüm yöre insanı bilir.
Özetçe, yasal yollarla, hukuk devletinden yana bir anlayışla, yöre ve ülke sevgisiyle düşündüm, davrandım. Dilekçe sahibinin iftiralarını hak etmedim. 300 yıldır orman olan bir bölgenin nasıl tapulu mal olabileceği, yahut yasal tartışması süren bir alanın kiraya verilmesinin nasıl olası olduğu gibi konulara, dilekçe sahibinin Ardahan'da, Jandarma Alay Komutanlığı ve heryerde hakkımda yürüttüğü karalama kampanyasına (son örneği savcılığınıza verdiği dilekçedir), canlı tanıkların Acar ailesiyle ilgili anlattıklarına hiç girmedim, girmeyeceğim. Kendisiyle kişisel hiçbir sorunum yoktur, olamaz da...
Saygılarımla arz ederim...
Dr. A. Alper AKÇAM
ÖNCE HUKUK, ÖNCE DEMOKRASİ...
Ayrı şeyler bekliyor, ayrı şeyler umuyoruz yaşamdan. Yetmiş milyonluk, karmakarışık bir toplumuz. Kimin eli, kimin cebinde belli değil. Beklentiler, umutlar, düşler, yılgınlıklar, acılar... Umduğumuz birçok şey gerçekleşmiyor, ne kendimiz, ne de ülkemiz için...
Gene de, bu ülkede artık birşeylerin değişeceğinin işaretleri var mı acaba? Umut! O, bitmemesi gereken şey! Yanılgı ve düş kırıklığının ikiz kardeşi olsa da... Nasıl mı umutlu olabiliriz? İki ad geliyor gözümün önüne. Ülkenin çok yetkin yerlerine ulaşabilmiş iki adın, herkese örnek olması gereken davranışları...
Önce, Cumhurbaşkanımız! Umulmadık bir yerden ve zamandan çıkıp gelen bir ad... Sayın Ahmet Nejdet Sezer... Benim Cumhurbaşkanım, benim gibi kırmızı ışıkta duruyor! Benim Cumhurbaşkanım, özel telefon görüşmelerinin bedelini cebinden ödüyor! Benim Cumhurbaşkanım, 2000 yılı bütçesinde, yüzde elliyi geçecek enflasyona karşın köşkün bütçesini arttırmıyor!
Cumhurbaşkanımı seviyorum. Siyasi ayrılıklarımız olabilir, benim gibi düşünmüyor olabilir... Orasını tam bilmiyorum bile. Yansız çünkü... Her neyse. Ben onu seviyorum. Bir yurttaşlık örneği veriyor. Hem de, otuzbeş yıldır bu ülkenin en başında, o şarkıdaki gibi, "...... hep Başbakan!", ya da başka yetkili yerlerde görmeye alıştığımız birinden sonra. Dilimizin dönmediği, Omdusmanlık çözümlerine kadar, haftalarca, aylarca aynı yerde kalması için Baykal'dan Ecevit'e, "sosyal demokratlarımızın" bile göklere çıkarıp yere inmesine razı olamadıkları birinden sonra... Yoksulluk sınırındaki ilkokul öğretmenlerinin kesintileriyle oluşmuş İLKSAN paralarının, eski şakşakçısı bir aileye peşkeş çekildiği anlaşılınca, "Vermişsem ben vermişimdir." diyebilen birinden sonra. Çarpık sanayinin öldürdüğü dünyalar güzeli İzmit körfezindeki bir fidanlığın, günde otuz canımıza kıyan otomotiv tekellerinden birine bedelsiz devrine karşı çıkanları, çocuklar gibi azarlamaya kalkan, "Orayı vermezlerse, ben, köşkün bahçesini veririm!" (Köşkün, devlet ve millet malı olduğunu bu arada anımsatmayı görev biliyorum!) diyebilen birinden sonra. Yeğenlere "Hamili kart!" uygulamasından "Hayali ihracat"a, çeteciliğe, terör odaklarının, saldırgan siyasi odakların korunmasına, dinin politikaya sokulmasına, ülkenin baştan aşağı imam-hatip liseleriyle donatılmasına kadar günümüzdeki çirkinliklerin temelini oluşturan uygulamaların arkasındaki adlardan sonra... "Benim memurum işini bilir!" onursuzluğunu yurttaşlarımıza yakıştıran, herşeyin paraya çevrildiği arsızlıklara kapı açan, "Bir koyup üç almak!" için savaş isteyen, yurtsever subaylarımızı istifaya zorlayan birilerinden sonra. "Dikili ağacı yoktur!" denilen çocukların, yeğenlerin karunlar kadar zengin oldukları anlaşıldıktan sonra. Amerikan pasaportlu, Amerikaya yatırım yapan, koyları, tarım alanlarını kendi çiftliğine çeviren işbilir politikacılardan sonra... Ve sonra, ve sonra... Sonsuz sonralar. Sonsuz... Onlardan sonra, ben Cumhurbaşkanı'mı daha çok seviyorum!
Sevdiğim ikinci insan, ikinci ad. Politik olarak ayrı düşündüğüm, şimdiki uygulamalarından birçoğunu da eleştirebileceğim bir ad... İçişleri bakanımız, Sayın Saadettin Tantan... İki tümcede bir, "Siyasi nüfuz" kullananlara cephe açmış bir ad!
İçişleri Bakanımı da seviyorum. Tüyü bitmedik yetimin paralarıyla oluşmuş devlet bütçesinden, zararları karşılanan batık bankaların arkasındaki adlar yargılanıyor! 8 Milyar dolar olduğu söyleniyor bankalardan uçurulan paranın. Rakamların diliyle konuşalım,
-17 Ağustos yıkımında, o koca depremde ülkenin uğradığı zararın üçte biri!
-Politikacıların "Kara delik!" diyerek saldırdıkları, elli milyon insana sağlık ve sosyal güvenlik sunan, Emekli Sandığı, SSK, Bağ-Kur için 1999 bütçesinden aktarılmış paradan çok daha fazla!
Ülkemiz için yadsıyamadığımız, alışageldiğimiz şeylerdi olanlar. Devletin, milletin, halkın parasını, politikacılar, ya da yakınları, alıp götüreceklerdi. Öyle ya, "Bal tutan parmağını yalar!"dı. Sayın Tantan, "Hayır! Siyasi nüfusa karşıyım! Kim olursa olsun bu işin içindeki, yakasında olacak ellerim!" diyor. Onu da seviyorum! Özerk üniversite isteyen üniversite öğrencilerinin yıllarca hapis yattıkları, zehirli altına çıplak bedenleriyle karşı koyan Kuvayımilliyeci Bergama köylülerinin yargılandıkları bir ülkede, devleti, milleti soyanların da yargılanması yüreğimize su serpiyor.
Bir Erdal İnönü örneği vardı geçmişte. Bu ülkeye yakışmayan bir politikacı, alçakgönüllü, temiz adam diye onu da seviyordum. Korumalarından kaçıp halkın arasına karışıyordu. Omuzlara alınmamak için yerlere yatıyordu. Sivas'ta 37 canı diri diri yakanlara, onları koruyanlara, kollayanlara karşı eli kolu bağlı duruşunu görünce soğudum...
Ben ülkemden umutluyum. Umudun sürmesi gerek. Benim ve herkesin. Ama, belki bira