MAKALELER

AĞLAMAK DA BİZE, GÜLMEK DE…

9. Dursun Akçam Kültür Sanat Günleri için Ardahan’daydım. Fotoğraflar yüklüyordum etkinlik sayfalarına… Dostlarımızla, halaylarımızı, müzik akşamlarımızı, tiyatrolarımızı, fidan dikimlerimizi, açık oturumlarımızı paylaşmalıydık. 

Bilgisayar ekranında karşıma çıkan tabloyla sarsıldım; afalladım. Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde patlamalar olmuş, onlarca yurttaşımız canını yitirmiş, yüzlercesi yaralanmış, birçok yapı yıkılıp harabeye dönmüştü. Acı, ağıt, duman, kan, ölümdü havada dolaşan… 

EĞİTİME YÜKLENEN SİYASAL İŞLEVLER VE KÖY ENSTİTÜLERİ (II)

Ülkemizde, 12 Eylül 1980 sonrasında özel bir işaret verilmiş gibi başlayan emperyalist kültür saldırısı, 20. Yüzyılın son yılları ve 21. Yüzyıl başında daha büyük bir hız kazandı. Yerli liberal aydınların ve çok uzaklardan gelen işaretin kendileri için de bir fırsat olduğunu sanan kimi edebiyatçıların balıklama atladığı bu saldırının ana öğelerinden birisi “Erken Cumhuriyet Dönemi Kültür ve Eğitim Politikaları”nın bir otopsi masasına yatırılmasıydı… Arka arkaya yayınlanan kitaplarda, dergi yazılarında, Ulusal Kurtuluş Savaşı’yla onu izleyen dönemdeki anti-emperyalist söylem ve uygulamaların birer “faşist” girişim, “darbeci” ve “tepeden inmeci” bir hareket tarzı olduğu gösterilmeye çalışıldı; ulusalcı tutum ile faşizmin aynı paltodan çıkmış olduklarını kanıtlayabilmek için tarihsel gerçekliğe kırk takla birden attırıldı…  

GÜNLÜK POLİTİKA, EĞİTİME YÜKLENEN SİYASAL İŞLEVLER VE KÖY ENSTİTÜLERİ (I)

Türkiye, çok önemli bir tarihsel dönemeçten geçiyor.

Kurtuluş Savaşı’nda dişimizle tırnağımızla yurdumuzdan attığımız emperyalizm, kendine açtığı farklı bir yoldan, ekonomi ve politika ortakları ile yeniden gelip oturdu topraklarımıza… Ülkemizde, yer altı ve yerüstü zenginliklerimiz, dereler, tepeler, tarihi yapılarımız satışa çıkarılıyor. Türkiye’ye emperyalizmi ve bölgedeki çıkarlarını koruması için Patriot sistemleri yerleştiriliyor.

HAYAT BİR BIÇAK SIRTI GİBİDİR…

Hayat bir bıçak sırtı gibidir; kimi iyiye, sevince, neşeye, umuda keser, kimi kötüye, acıya, karamsarlığa… Arka arkaya yaşadıkların arasında duygu karmaşası içinde kalakalırsın, o incecik, kıldan ince kılıçtan keskin çizgide...

Televizyon ekranından karanlık görüntüler geçiyor... Cep telefonuyla kayda alınmış bir gecede, cama çarpan taş sesleri; dışarıdan haykırışlar:

“Tekbiir!”,

“Allahü Ekber!”

TOPRAKTAN BOŞLUĞA… “TARIM-SANAYİ İKİLEMİNDE EĞİTİM-KÜLTÜR VE EDEBİYATIMIZ”

Kültür ve edebiyat, kimilerine göre özdeksel yaşamın bir izdüşümüdür, yaşamın gerçekliğini yansıtır, ya da öyle olması gerekir... Kimilerine göre, gerçekliğin ötesine geçmeyi başarabilen imgesel gücüyle tansıksı bir öngörüye sahiptir. Başka bir görüşe göre, özellikle de edebiyat, yalnızca bir dil uğraşıdır ve ancak kendi içine dönük olarak çözümlenebilir, yorumlanabilir… Bu birbiriyle çelişir görülen bakış açılarının varlığından da anlaşılacağı üzere, bireyle birey, bireyle toplum arasındaki ilişkileri düzenleyen, olanaklı kılan, dil, kültür ve edebiyatta kullandığımız söylem, her zaman gönderisi olan nesneyle örtüşmeyebilir. Her şeye karşın, yaşamla onun düşünsel koşutlukları arasında her ilişki kurmaya kalkıştığımızda, kendi duyusal yetilerimiz ve yaşam olanaklarımız için yeni sayfalar açmayı da başarabileceğimizi görürüz. Bu sayfa, kimi yanılsamaları kapsıyor olsa da, bir başkası için de çözülüp dağıtılması gereken bir hedef tahtası gibi işlevsellik kazanabilecektir.  

GÜNCEL SORUNUMUZ: “BİLİMDE, SANATTA, ADALETTE VE HATTA AHL KTA İKİYÜZLÜLÜK…”

Televizyonlarda gördük, gazetelerde okuduk... Ankara Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısı Kemal Çetin soruşturmasını tamamlamış, 12 Eylül darbesinin mimarlarından Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya paşalar, “iki kez ağırlaştırılmış müebbet hapis” ile yargılanacakmış! 12 Eylülcü diğer paşalar çoktan bu dünyadan göçmüş olduklarından, bu yargılamadan da kurtulmuş olmuşlar!  

Bu habere, “gecikmiş adalet” diyen çıkmadı …  Diyemezdi de... Belki ironik bir gülmece olabilirdi... Özellikle de 12 Eylül’ü oluşturan koşulların hiç üstüne gidilmezken, anne karnındaki bebeklerin şişlendiği, seksen yaşındaki insanların gözlerinin çıkarıldığı, evlerin ve otellerin içindeki insanlarla birlikte ateşe verilip yakıldığı, kardeşin kardeşe düşman edildiği, Maraş, Çorum, Sivas katliamlarının arka plandaki sorumluları ve kışkırtıcıları hakkında en küçük bir işlem yapılmazken, hem de dönemin içişleri bakanlığını yapmış bir kişi, bu işlerin içinde MİT vardı diye açıklama yaparken, cezaevlerinden birinde “faili meçhul cinayetleri biz işledik” diyen bir eski özel kuvvetçi polis bağırıp dururken… “12 Eylül’ü bizim oğlanlar yaptı” diyen CİA’nın Kissinger’i, Baba Bush ve ardılları binlerce kilometre öteden ülkemize kin, ateş, öfke tohumları atmayı sürdürüyorken, “ahı gitmiş vahı kalmış” iki “defteri dürülüp bir kenara atılmış adam”ın yalandan yargılanmaya kalkışılması, ancak kargaları güldürebilir…

SEÇME HAKKIMIZI NASIL KULLANIYORUZ?

Bu yazı yayınlandığında, ülkemiz bir genel seçimden çıkmış olacak. Sonuçları şimdiden kesin olarak bilmek olası olmasa da, seçim öncesinde yaklaşık tahminler yapılabiliyor... Seçimlerden açık arayla birinci olarak çıkması beklenen iktidardaki partinin seçim söylemleri, “seçim”, “bilinç” ve “demokrasi” kavramları üzerine konuşabilmek için epeyce bir olanak sağlıyor.

ÜMİT KAFTANCIOĞLU’NU ANARAK ÇOĞALTACAĞIZ, ANARKEN ÇOĞALACAĞIZ…

Asıl adı GARİP TATAR olan Ümit Kaftancıoğlu, Ardahan'ın Hanak ilçesine bağlı Koyunpınar(eski adı Saskara) köyünde yedi çocuklu yoksul bir köylü ailesinin beşinci çocuğu olarak doğdu.  Halk âşıklarını izleyerek,  destan, masal, türkü, efsane dinleyerek büyüdü. Okuma-yazmayı çok küçük yaşta öğrendi. Köyündeki okula başladığında diploma alacak durumdaydı. İlkokulu bitirdikten sonra Köy Enstitüsüne girmek için yollara düştü; iki günlük yolu yayan yürüdü. Ancak ikinci başvurusunda Enstitü’ye girmeyi başardı. Cilavuz Köy Enstitüsü'ndeki eğitimini tamamladıktan sonra üç yıl kadar Mardin'in Derik ilçesinde ilkokul öğretmenliği yaptı. Balıkesir Necatibey Eğitim Enstitüsü Edebiyat bölümünü bitirdi (1961). Bir süre Türkçe öğretmeni olarak çalıştı.  Türlü soruşturmalardan sonra öğretmenlikten uzaklaştırıldı. Dönemeç adlı hikâyesiyle, 1970 TRT Büyük Ödülü'nü aldı. TRT'de çalışmaya başladı (1974). Köy Odası programlarını hazırlayan ekibin sorumlusu oldu. Hakullah adlı röportajıyla 1972 Ali Naci Karacan Birincilik Armağanını aldı. 

KÖY ENSTİTÜLERİ’NİN YAKTIĞI IŞIK SÖNMEYECEK !

  Nisan ayı boyunca tüm ülkede Köy Enstitülerinin 70. Kuruluş-Kutlama
çoşskusu yaşanacak. Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği (YKKED) ve diğer
demokratik kitle örgütleri, ülkenin her bir köşesinde enstitülerin
kazanımlarını, günümüz kültüreleğitim sorunlarını, eğitim hakkını  ve niteliğini, “ne
yapmalı?” sorusunun yanıtlarını arayacaklar;, tartışacaklar. Siyaset
kurumundan da eğitim reformu talep edecekler.

EDEBİYATIMIZDA OLAN OLUYOR!

Noam Chomsky, "hayattan öğrendiğimiz gibi edebiyattan da öğreniriz"(1) diyordu. Bu söyleyişle edebiyatta anlam ve içerik peşinde koşanları edebiyat dışına atmaya çabalayan yerli postmodernistlerimizi (2) susturmuş olsa da, başkalarına parlak fikirler sunuyordu Chomsky... Daha edebiyata gerek kalmadan, binlerce kilometre uzaktan geldi, hemen de konuşmaya başladı. Uçağının merdivenlerinde, toplantı salonlarında, mahkeme kapılarında, Batılı "dost"larımızın yokluklarını, yoksunluklarını, binlerce yıldır derebeylerince kullaştırılmış olduklarını zerre kadar umursamadıkları, ama biraz ayrı düşmüş kendi içinde de dağınık dilleriyle parça parça oldukları, siyaset ve coğrafya sevgileriyle (!) el üstünde tutup biryerlere ulaştırmak istedikleri "Diyarıbekir" kentinde... "Ulus devlet bitecek" diyordu Chomsky. "Gelecekte Avrupa bir bölgeler federasyonu haline gelecektir. Bunu Osmanlı İmparatorluğu'na da benzetmek mümkün. (....) Bir gün özerk bir Kürdistan kurulacak..." (3) 

EDEBİYAT İKTİDARI SALLANIYOR*

Merdiven Basamaklarını Kim Sarsıyor? 

    "Edebiyatın Topluma Dönük Yüzü"nde gündem değişti! Medyanın edebiyat iktidarında oturan yazarlarımızın iktidarları sallanıyor sanki. Merdiven basamaklarını sarsan birileri var!

MEDENİYETLER YAKINLAŞMASINDAN DİN SAVAŞLARI’NA

Papa 16. Benediktus

Almanya kundaklamaları, Başbakan açıklamaları

ABD’de Başkan’a bağlı “Dış Ülkeler Din Hürriyetleri Danışma Kurulu”

Zürcher ve Koçak’ta gelenek ile din arasında kurulan bağlantı

Demokratik bir toplum

Ne kadar duyarlı, ne kadar demokratik bir toplum olduk! İnsanın inanası gelmiyor.

Darbe ve demokrasi konusunda bu kadar duyarlılık insanı ağlatacak artık!

Yalnız, bir türlü çözemediğimiz bir sorun kurcalıyor kafamızı.

Darbe niyetlileri için ortalığı yakıp yıkanlar, en ulaşılamayacak sanılan yerlere bile ellerini gözlerini uzatmayı her nasılsa başarıp her öğün yeni bir darbe planını kamuoyuna açıklayarak bizi şallak mallak duruma getirenler, darbeye niyetlenmiş olanları değil de, darbe yapmış olanları neden hiç söz konusu etmiyor.

Bir milyonun üzerine insanı gözaltına almış, onbinlercesini işkenceden geçirip yüzlercesini işkencede onlarcasını idam sehpalarında, yargısız infazlarda öldürmüş, Türkiye'nin kültürünü, eğitimini, ekonomisini emperyalist saldırganlığın gözetim ve denetimine vermiş, inanç ve kültür ayrılıkları üzerinden birbirine diş bileyen kavgalı bir toplumun temellerini atmış, inanç istismarına dayalı politikanın, tarikatçılığın, Ortaçağ doğmalarının yolunu sonuna kadar açmış, işsizlikten pahalılıktan bunalmış olmasına karşın kafadan gayrımüsellah kılınarak başındaki lidere itaat ve şükrü hep baş tacı etmiş kitleler yaratmış 12 Eylül faşist cuntasının neden dokunulmazlığı var?

ABDli ağbilerinin kayıtsız koşulsuz emirerliğini yaptıkları için mi? 

CUMHURİYET, KADIN VE EDEBİYAT

Toplumsal olguları edebiyat üzerinden okumaya kalkışmak çok doğru bir yöntem olmasa da toplumsal olguların edebiyata düşen izleri üzerinden tarihe yönelteceğimiz bir bakış açısının geniş bir perspektif kazandırabileceğini de göz ardı etmemeliyiz.

SÖZ ORHAN PAMUK’UN: ”YIKILAN MANEVİ DEĞERLERİMİZ”…

Kültürel birlikten ya da süreklilikten söz açılınca, kaçınılmazca, günümüzde de önemli bir tartışma konusu durumuna gelmiş Cumhuriyet kuruluş yılları eğitim ve kültür politikaları üzerine konuşma gereği de hemen doğmaktadır. Genç Türkiye Cumhuriyeti de o içinden çıkıp geldiği Doğu derebeyliklerinin tarihi ve kültürü kendisiyle başlatma hastalığına yakalanmış olmasındı sakın?

GELİN, BİRLİKTE DÜŞÜNELİM...

Kaddafi'nin ölümden önceki son sözleri: "Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu biliyor musunuz?" oldu...
Ve sonra, arka arkaya darbeler, kurşunlar gelmeye başlayınca: "Günahtır..." dedi.
Görüntüleri tüm dünya izledi. Bu esnada birileri çılgınca bağırıyordu "Allahüekber!"; diğerleri de boğazlanını yırtarca çığlıklar atıyordu.
Bir önceki haber bülteninde, Libyayı bombalamaya giden Nato uçağının Fransız pilotu vardı ekranda. Yanılmıyorsam ciklet çiğniyordu. Atacağı bombalarla kaç günahsızın ölümüne yol açacağı umrunda bile değildi. Aynen Nagazaki ya da Hiroşima'yı bombalayan USA pilotu gibi...
O Fransız pilot, ya da Kaddafi'yi linç edenler Libya petrolleri üzerinde yapılan pazarlıklardan haberdar mıydılar?
Ya da Kaddafi'nin sorduğu şekliyle, "Neyin doğru neyin yanlış olduğunu kim biliyor?"
Anadolu'nun tüm derelerine HES- Leş kargası finans kapital saldırganlığı sürerken, Güneydoğu'da ölen iki gencimizden birinin evinde parası ödenmediğinden elektrik kesikti, diğerinin oturduğu evde zaten elektrik yoktu.
Enerji açığının birinci sorumlusu devasa alışveriş merkezlerini kuranlardan, kaymak asfaltlarda trilyonluk jiplerle dolaşanlardan ya da onların politik sözcülüğünü yapanlardan kaç tanesinin çocuğu bu kardeş kavgasında can verdi acaba?
Bildiğim tek yalın ve korkunç gerçeklik, dünyanın tüm doğal kaynaklarını pervasızca sömüren emperyalit-kapitalis sistemin son eseri, "Canavar İnsan" karşısında duyduğum ürküntüdür. 

KUŞATAN DA BEN KUŞATILAN DA...*

    Kuzey'den girmelisiniz Bursa'ya, Yalova yönünden... Tam karşınızdan okşamalı yüzünüzü Uludağ. Onun ve eteklerinde oturan Bursa kentinin görüntüsüyle daha ilk karşılaşmanızda, kanınızın oraya doğru çekildiğinizi, yüreğinizin oraya vurduğunu duyumsayacaksınız. Bursa'nın Uludağ'ın karlı zirvelerinden başlayarak kartal uçuşlu kayalıklarına, gün vurmuş doruklarına, daha aşağıda pusun altında yatan çam, kayın, kestane, gürgen ormanlarına, kentin içinde yüz yıllara meydan okuyan çınarlarına, yeşiline, suyuna,  havasına, bire bin katan toprağına, kenti bir tül perde gibi örtüp duvak takınmış nazlı bir geline benzeten pusuna işlemiş tarihin, aşkın, coşkunun, belki de  hüzünlü ölümlerin anıları ürperecek içinizde. Uludağ, karşınızdaki görüntünün arkasında, tüm geçmişi ve bugünü kavrayan bir simge gibi durmaktadır. Elinin altındaki ovayı, cennet sulu vadilerini yurt seçmiş ayrı soyların, halkların tarihin sisli ve dumanlı karanlıklarında gezinen hikâyelerini anlatır size, "Yüz bin yıllardır ben burdayım, sen gelir geçersin, ben dururum, bilmediklerini bilirim, görmediklerini görürüm, sen ölümcülsün, ben öldürür, koynumda saklayıp kuşaklar sonrasına aktarırım öykünü..." diyen heybetli duruşuyla... 

SEKSEN YILIN SESİ

“Seksen yılın sesi”nde, seksen yıldır varlığını bildiğimiz ama anlamını bir türlü kavrayamadığımız, ya da anlamak istemediğimiz bir seste, insani bir özellik yüklemeyi pek sevdiğimiz bir şehir olarak Bursa’yı ve kuruluş yıllarındaki bunalımlarını bu şehirde sınavlardan geçirmiş bir yönetim biçimini anlamaya ya da çözümlemeye çalışmak olası mı?

BİZE Mİ SORDUNUZ…

Bize mi sordunuz insanlarımız karın doyuracak ekmek bulamazken şehirlerimizin dört bir yanını devasa alışveriş merkezleriyle doldururken?

BİTMEYEN ŞARKI: CİLAVUZ’UN KARGALARI

Annemin ve babamın yetiştiği, yaşamla kavgaya tutuştuğu yerdir Cilavuz. Orada öğrendiler doğayı ve kendilerini sorgulamayı… Orada özgürlüğün korkulardan kurtulma olduğunu gördüler, orada yaşamın değişkenliğinin ve üretkenliğinin ayrımına vardılar…

"BİN YILIN TÜRKÜSÜ", ANADOLU KÜLTÜRÜNÜN ÖYKÜSÜDÜR

"Bin Yılın Türküsü"nü dinledik, önce Almanya'da, sonra İstanbul'da... Alevi Birlikleri Federasyonu vardı düzenlemenin, derlemenin arkasında. Türkülerin yüreğimizde uyandırdığı coşkunun ve yüzlerce yıllık acının yangınında kültür öykümüz kıpırdanıyordu. "Bin Yılın Türküsü", bir yandan geçmişimize ışık tutarken bir yandan toplumcul kültür uğraşlarımızın yönünü, yolunu aydınlatıyordu.

BEN OLSAM ALMAM!*

“Çocuk Gözüyle Avrupa Birliği” adlı bir kitap derlemiş Ali Bolat. Cumhuriyet Gazetesinin 18 Temmuz Pazartesi günkü arka sayfasından öğrendiğimize göre, “Türkiye AB’ye girebilir mi?” sorusuna, çocuklar, “Giremez, çünkü yurttaşlarımız yolda kötü yürüyorlar, yollara tükürüyorlar” diye yanıt vermişler. “Çocuktan al haberi” demişler ya, yerden göğe doğru söz...

AYDINLANMA MI, “YENİDENDOĞUŞ” MU?

(Alper Akçam’ın “Anadolu Rnesansı Esas Duruşta” adlı yapıtından alınmıştır)

“Erken Cumhuriyet Dönemi” kültür ve eğitim politikalarının baştan sona bir program çerçevesinde yol almadığını, tekil bir yönelimle oluşmuş bir düşünce-davranış bütünlüğü içinde görülemeyeceğini birçok kez dile getirmek zorunda kaldık… 

ARDAHAN’IN NEYİ EKSİK?

Ardahanlılar’a soracağınız “Ardahan’ın neyi eksik” sorusuna verilecek yanıtları toplamaya kalkarsanız, birbirinden çok farklı yüzlerce yanıt karşısında şaşkına döneceğinize emin olabilirsiniz. Bu sorunun yanıtları arasındaki ayrımlar ve çeşitlilik de, Ardahan’ın en büyük sorununa işaret edecektir zaten: Bilinçli Kamuoyu Yoksunluğu…

HER ENAYİYE GEREKTİR BİR “SANAYİ”…

Kendimi bildim bileli, bir “sanayi” masalıdır duyarım. İlkgençliğimin, 68li yılların “Morison Süleyman”ı, Demirel’in yuvarlak dudaklarından hiç düşmezdi “sanayileşme” ve “muasırlaşma” sözcükleri… Yıllar yılların üzerine eklendi. Sanayi diye diye, Bursa ovasını sulayan, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “bembeyaz safiyet”, “beyaz ve munis teslimiyet”, “evrenin kendisini seyrettiği kadim aynası” diye tanımladığı Nilüfer çayını içine köpüklü zehirlerin karıştığı kanalizasyon akıntısına dönüştürdük, değil içinde kendini seyretmek, yüzüne bakılamaz oldu; daha Bursa’ya girerken pis kokusu burunlara vuruyor; koca Sakarya nehrinde balık kalmadı; güzelim Trakya ovaları baştan aşağıya yıkık dökük fabrika kalıntılarıyla kaplandı, şehirler birbirine girdi… Bir ucu İstanbul’a varan, “sanayi”lerde sendikasız ve sigortasız, boğaz tokluğuna çalıştırılan gencecik insanlarımız patlamalarla parçalandı, kot beyazlatanlar silikozisten, asbestle çalışanlar kanserden öte dünyayı boyladı, bereketli yeşilliğiyle anımsanan Dilovası’nda, halılarıyla ün yapmış Hereke’de insanlar nefes alamaz duruma geldi… 

ARDAHAN ve HAYVANCILIK*

Dursun Akçam Kültür Sanat Günleri için 3-4-5 Haziran 2005 tarihinde Ardahan’da bulunduğumuz günlerde, memleketimizi kıskanan (!) bazı konuklarımızın “neredeymiş bu zengin flora?” yollu takılmalarından usanç duymuştuk. Güneş henüz yeterince ısıtmamıştı Ardahan yaylalarını; çiçeklerimizin pek çoğu,  tohum kabuklarının içinde, kara toprağın derin katmanlarında sıcağı bekliyor olmanın sabırsızlığı içindeydiler. Etkinlikler bitti, güneş sonra açtı... Ardahan kırları, Kültür Sanat Günleri tanıtım broşüründe de yazıldığı gibi, dünyanın en zengin kır çiçeği örtüsüyle bezendi. Aldım elime fotoğraf makinesini, doymak bilmeyen bir açgözlülükle saldırdım... Giden konuklardan benimle dalga geçmenin hesabını sorabileceğim fotoğraflar çekmeliydim.

ARDAHAN DOĞASINA SAYGI GÖSTERELİM

Güneybatı Kafkasya coğrafyası içinde yer alan Ardahan doğasının en bilinen öncelliği, dünyanın en zengin kır çiçeği florasına sahip olmasıdır. Yeryüzünün hemen hiçbir yerinde bulunmayan çeşitlilikte ve güzellikteki bu kır çiçeği örtüsünün canlılığını da birçok akarsuyun çıkış noktasını oluşturan su kaynakları sağlamaktadır. Kır çiçeği örtüsünün ve su kaynaklarının hemen arkasında yer alan güvence ve dayanak noktası ise, bölgedeki eşsiz güzellikteki, seyrelmiş olmasına karşın varlığını sürdüren sarıçam ormanlarıdır.  

ANKARA’YA AİT OLMAK...

Ankara’ya ait olmak, bundan tam kırk buçuk yıl önce, 1964 yılının Şubat’ında, öğretim yılı dönem arası taşınılmış yeni ve kocaman bir kente, İçcebeci sırtlarındaki bir evin buğulu pencere camından bakmakla başlar. Sekiz yaşında ayrıldığı  Güneybatı Kafkasya’nın Ardahan yaylasından sonra Kırıkkale’nin Makine- Kimya yığıntısı çukurunda dört yıl geçirmiş, nereye ait olduğu konusunda kafası karmakarışık olmuş bir çocuk, parmağıyla camın buğusuna adını yazıyor... Buğudaki yazı kadar uçucu, camdaki görüntü kadar dolayımlı kendi kimliğine ait bilinci. Kaygan, ürkek, kırılgan...

ANKARA’NIN TAKSİLERİ, ANKARA’NIN MİNÜBÜSLERİ…

YAŞASIN ALABİLDİĞİNE ÖZGÜR VE SON DERECE SİVİL KENT YÖNETİMİ!

Ankara’nın taksileri, Başkent çağdaş uygarlığımızın ve bugünlerde çok moda bir söylemi çağrıştıran “sivil ve demokrat” kent yönetiminin birer başarı imgesi olarak sarı fırtılanalar estiriyor Ankara caddelerinde…

Boykotçuluk Üzerine… İyi, güzel...

1798'de Mısır'ı işgal için İskenderiye'ye çıkarken “nous sommes les vrais Musulmans” (biz gerçek Müslümanlarız)" diyen, El-Ezher Üniversitesinden 60 bilim adamına Büyük Ordu nişanı verdiren, Paris'te kurulu Doğu Enstitüleri aracılığı ile Mısır'ın Tasviri adlı 23 ciltlik, Mısır tarihi ve yapısıyla ilgili ilk büyük yapıtın yayınlanmasını sağlayarak ülke kültürünü de kendi "Şarkiyatçı" bakış açılarıyla yapılanmasını sağlamaya çalışmış, selefi Kleber'e de "fanatik İslamcılar" ve Şarkiyatçı dil-kültür bilimciler ile işbirliği yapmasını öğütlemiş Napolyon'un Fransız emperyalizminin, o günlerin diğer egemen gücü İngiliz Emperyalizmi'nin politikasını ve Orta Doğu petrollerinin jandarma-ağalığını II. Dünya Savaşı'ndan sonra teslim alan ve önce "Yeşil Kuşak", arkasından direk ABD Başkanına bağlı ACRFA (Dış Ülkeler Din Hürriyeti Danışma Kurulu) ile yeryüzünün tüm kültürlerini din temeli üzerinden ayrışmaya götüren, çift pasaportlu kimi "türbanlı parlamenter"leri ülke ülke dolaştırıp Türkiye'deki "laik totaliterizm"  üzerine nutuklar attırtan, Georgetown'daki Turkish Studies'te ve sayıları düzinelere ulaşmış Orta Doğu araştırma merkezinde çözülmesi güç düğümlerle kitleleri siyaset mekanizmasının arkasına bağlamayı becererek kendine Asya ve Yakın Doğu politikalarında kültürel öncü kıldığı "Ilımlı İslam"ı tüm İslam ülkelerinde iktidar yapan ABD emperyalizminin neden ve kimden yana olduğunun hiç önemi yok mudur?

AKSARAY’IN VİRÜSÜ…

Mayıs ayının üçüncü haftası Aksaray’dan gelen salgın hastalık haberiyle başlamıştı. İlk gün yüzlerle ifade edilen hasta sayısı ikinci gün binin üzerine çıkmış, üçüncü gün ikibin üzerine çıkılmıştı. 

23 Mayıs 2008 Cuma günü Aksaray’da hasta sayısı 10.000’e çıktı diyor Aksaray’ın yerel gazetesi.

AKÇAM OĞUL OLMANIN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI…

Son günlerde, gazete manşetlerinde sıkça yer aldı Akçam kardeşler… 

Önce baba Dursun Akçam, sonra Akçam soyadı taşıyan kardeşler, 12 Eylül 1980 öncesi Türkiye solunun önemli adları olarak duyulmuşlardı. 

Adalet Ağaoğlu ödül konuşması

Adalet Ağaoğlu, elli yıllık yaşamını yazınsal bir çabayla değerlendirirken Türkçe’nin zenginleşmesi için bir tür iz açıcı, bir mimar görevi üstlenmek durumunda olmuştur.

Cumhuriyet sonrası kendi dilini yazıda kullanma olanağını bulabilmiş Türkçe kültür ortamı, onlarca yıldır önemli tartışmalar içerisindedir. Bu tartışmalarda çoğunlukla öne çıkan, ne yazıktır ki, yalnızca yapısal yön, sözcelemin kuruluş biçimiyle ilgili, soyut yandır. 

LACİVERT…

Hani bir okyanus rengi, adım adım koyulaşan, adım adım derinleşen bir imgelem dünyası… Kimi sakin koylarda, araştırma dosyalarında usulca duygu ve düşünce alanlarına uzanan; kimi şiirlerde, öykülerde fırtınalarla ayaklanan…

En başta, sabır, umut, inat, azim… Emek ki inanması güç; erişmesi mümkün olmayan…

EĞİTİMİMİZ VE EDEBİYATIMIZ

İnsanlık tarihinde ve doğal yaşam içinde, kuşaklar arasındaki beceri ve deneyim birikiminin dışında ve üstündeki kimi sembol ve simgeler üzerine eğitim ve öğretim kavramlarının tarihinin toplum içinde kültürel farklılıkların başladığı tarihle birlikte olduğunu söyleyebiliriz. Yazının da temelini oluşturan ilk işaretleri kullananlar tüketim fazlası ürünlerin biriktirme ve toplum adına değiştirme sorumluluğunu üstlenenler, aynı zamanda tapınak görevlisi olan damgarlardı. Toplumda çalışanlarla yönetenler arasında ilk farklılıklar da böyle başladı. Bu farklılaşmaya bağlı olarak binlerce, hatta on binlerce yıl bu işaretlerin kullanımı ve gereği durumda başka bireylere öğretim işini üstleneler din adamları oldular. Başlangıçta bireyci bir yönelimi ve kâr güdüsü olmayan bu kutsal kişilerin sonraki süreç içinde daha da farklılaştıklarını, birikmiş emeği toplum üzerine bir baskı unsuru olarak kullandıklarını söylemek de çok yanlış olmayacaktır.

CUMHURİYET, KADIN VE EDEBİYAT

Burada iki meslek grubunun tarihinde çok önemli yeri olan bir günde, sizlerin arasında olmak mutluluk verici…

14 Mart 1827, modern tıp bilimini kendisine izlenecek ilke edinin ilk Tıp Okulu kuruluşu tarihidir. İlk kez, 1. Dünya savaşı sonunda, İstanbul'un işgal edildiği günlerde, yabancı işgal kuvvetlerine karşı tıp öğrencilerinin bir tepkisi olarak 1919 yılında kutlandı. Günümüze kadar gelen bu 14 Mart kutlamaları, artık içinde bulunduğu haftayı da kapsayacak şekilde, “Sağlık Haftası” olarak kutlanıyor.

CUMHURİYET, KADIN VE EDEBİYAT

Toplumsal olguları edebiyat üzerinden okumaya kalkışmak çok doğru bir yöntem olmasa da toplumsal olguların edebiyata düşen izleri üzerinden tarihe yönelteceğimiz bir bakış açısının geniş bir perspektif kazandırabileceğini de göz ardı etmemeliyiz.

BEYAZ ZAMBAKLAR ÜLKESİ’NDEN TÜRKİYE’NİN KARAÖZÜ’NE…

Toplumla birey arasındaki ilişkiler, bireyin toplumsal yapı içindeki yeri, bireyin hem içine doğduğu, hem iradesi ile yön vermeye çalıştığı toplumsal koşulları belirleyen etkenler, eskiden beri toplum bilimin de felsefenin de en çok tartıştığı, edebiyatın da severek kendine tema olarak seçtiği konular arasındadır. Bireyi çevreleyen toplumsal koşullar, diyalektik maddeci bir bakış açısıyla incelendiğinde, üretici güçler ve üretim ilişkileri öncelikle tartışma konusu yapılır. Teolojik, inanca dayalı bakış açısında ise, bireyin yaşadığı ve yaşayacağı kendi yazgısıdır; kişi dünyaya belirli bir konumda ve sınanmak için gelmiştir. Sınavı iyi sonuçla kapatır, hesabını verebilirse, öte dünyada cennete ulaşacaktır… 

CUMHURİYET, KADIN VE EDEBİYAT…

Toplumsal olguları edebiyat üzerinden okumaya kalkışmak çok doğru bir yöntem olmasa da toplumsal olguların edebiyata düşen izleri üzerinden tarihe yönelteceğimiz bir bakış açısının geniş bir perspektif kazandırabileceğini de göz ardı etmemeliyiz.

“TÜRK VE ERMENİ!” PEKİ, EMPERYALİZM NEREDE?

Radikal gazetesi, 12 Kasım 2006 tarihinde, kardeşim Taner Akçam’ın “Türk ve Ermeni” başlıklı bir yazısını yayınladı. Taner bu yazısında, yeterli soruşturma yapılmadan kendisine sataşıldığından, Mustafa Kemal’in 1. Dünya Savaşı yıllarında işlenen cinayetler karşısında takındığı tutumun tamamıyla unutturulduğundan yakınıyor ve kendi tarih anlayışının “revizyonist tarihçilik” olarak adlandırılmasını istiyordu.

BELLEKSİZ İNSANIN TOPLUMSAL ACISI

Sıcak sobaya rastgele elini uzatan çocuk, elini yaktıktan sonra bir daha kolay kolay uzanmaz oraya… Belli oranda düşünme yetisi sahibi birçok hayvanda da “bellek” aracılığıyla bu “öğrenme” sürecini gözlemleyebiliriz.

Ancak insan, hele de kapitalizmin, piyasanın, küçük mülk sahibi olabilme hırsının kışkırttığı, yeryüzünün en “akıllı” yaratığı olan insanoğlu, eleştirel aklının ve bellek yetisinin kendisine sağladığı öğrenme ve uygun davranış belirleme yerine “yanlış” olanı yapmayı sürdürüyorsa, sorumluluk, bilinemez bir yazgının değil, “toplumsal suç ortaklığı”nın olmalıdır. 

TOKMAK KİMİN ELİNDE?*

Bedeninin üzerinde kendine ait bir kafa taşımayı başarmış tüm namuslu aydınların toprağı bol olsun… A. B. D. Üniversitelerinde yıllarca öğretim görevlisi olarak çalışan, bir gün olsun küçük çıkarlar için düşüncelerinden ödün vermeyi ve kıvırmayı düşünmemiş Edward Said, Şarkiyatçılık adlı yapıtında, “Doğu, Batı’dan yazılan metinler durumuna geldi” demişti. Yeri geldiğinde Filistinli çocukların yanında, elinde taş, antiemperyalist mücadelede boy gösteren, yeri geldiğinde kendi ekmek kapısı Amerikan iktidarına kafa tutan Said’in ne kadar haklı olduğunu gün gün yaşayarak görüyoruz.

TEKEL İŞÇİLERİNİN DİRENİŞİ VE KEMALİZM’E ŞAŞI BAKIŞ

Tekel işçilerinin karakışın ayazına, soğuğuna, polisin jopuna, biber gazına karşın sürdürmekte oldukları direniş, Şarkiyatçı Batı kaynaklı Ortaçağ dogmalarını kullanan postmodern rüzgârlarla yelkenlerini doldurmuş, ekonomi, üretim, üleşim kavramları, soğan ekmek kavgası yerine kültür ve inanç ayrılıklarını öne çıkararak, insanları üç kuruş karşılığı, eskilerin deyimiyle kafadan gayrımüsellah kılarak, yani akıl silahından arındırarak, siyah ipekten türban ve ultralüks jiplerle donatılmış sırça saraylardaki saltanat koltuklarında sonsuzluğa kadar oturmak niyetinde olanların inanç şekerine bulayarak halka yutturmakta oldukları ezberi bozan bir yıldırım ışığı gibi düştü topluma. 

KUZEYDOĞUYA DİKKAT! SARIÇAM ORMANLARI YOK EDİLİYOR!

Kuzeydoğuya, Ardahan ve Kars yaylalarına dikkat! Bir kötü devinim, bir aymazlık kıpırtısı, yangın öncesinin huzursuzluğu var oralarda. Doğal varlıklarımız, güzelliklerimiz, insanlarımızın geleceği yok edilirken, kardeşlik, dostluk ve sevgi de öldürülüyor!

SÜZGEÇ SÜZMEYİ SÜRDÜRECEK!

Bir önceki sayımız Ardahan gündemini karıştırdı. Alkışlayan da oldu, gücenip kırılan da... En azından uyandırdık insanları, tartışmaya yönlendirdik. Ardahan aydınının üzerindeki ölü toprağını silkeledik. 

SÜZGEÇ’İN SÜZDÜKLERİ...

Haziran sonlarıydı... Yeni gelmiştim Ardahan'a. Bir raslantı sonucu tanıştığımız  Kemal Gültekin, Ardahan aydınlarından yakınıyordu. Yeni bir gazete çıkardığını, yazı desteği bulamadığını söylüyordu. Yazdım. Birkaç gün içinde, şöyle duyarlı bir gözle görülebilecek herşeyi yazdım. Eksik bilgilenme de oldu, yanlışa varan anlatım da. Yanlışları, bir sonraki sayılarda düzeltmeye çabaladık. Ama özü doğruydu yazılanların... "Ardahan Sevgisi Üzerine" diye başlamış, sarıçam ormanlarının kötü yazgısından, kirlenen Kür nehrinden, otlakların kurutulmasından, hayvan hastalıklarından Damal Festivali'ne kadar eleştiriler yapmıştım. Daha iyiye, daha güzele varabilmek için.

GÖZÜN AYDIN ARDAHAN!

Gözün aydın Ardahan! Senin sahiplerin var!

    Gözün aydın Ardahan! Senin, dürüst, yurtsever, hukuktan, demokrasiden yana bir Valin var. 

    Ardahan otlakları üzerindeki oyunlar bitti! Kazanan Ardahan ve Ardahanlılardır. Kutluyoruz sayın Valimizi... Sayın Hasan Özdemir, Ardahan otlaklarının dışardan gelecek sürülere satılamayacağını açıkça belirtti ve bir kötü tarih sayfasını kapattı. Şimdi aydınlık günler bekliyor Ardahan'ı...

ÇÜRÜK ELMALAR BİTER Mİ?

Televizyon karecamlarında, gazete başlıklarında; haberler... Yeni çıkar çeteleri, içi boşalmış bankalar, hayali ihracatlar. Sonra yenileri. Hergün bir çete, hergün bir operasyon... Tanıdık yüzler, bildik isimler. Çürük elmalar seçiliyor. Arınıyor muyuz?

    İşveren örgütlerinin, sanayi, ticaret odalarının toplantılarında, duvarlarındaki duyurularda suçluların kendilerinden olmadığını açıklamaya çalışan anlatımlar... 

GENE HUKUK, GENE DEMOKRASİ,

Bir önceki yazımızda "Önce Hukuk Devleti, Önce Demokrasi" demiştik. Hukukla sürdürüyoruz... Zorunluluk nedeniyle... Süzgeç gazetesine ve bu satırların yazarına yöneltilmiş bazı savlara yanıt olsun diye...            

    Konu:  Ahmet Acar başvurusuyla ilgili Dr. A.Alper Akçam ek ifadesinin benzeridir.

    Bursa Çekirge Polis Karakolu çağrısıyla, Ahmet Acar adlı şahıs tarafından savcılığınıza şikayet edildiğimi, hakkımda ağır suçlamalarda bulunulduğunu öğrendim. Daha sonra savcılığınıza ulaşacak ifademi polis aracılığıyla verdim. Ancak, polis karakolunun yığılmış işleri, kalabalık ortamı nedeniyle suçlamalara çok ayrıntılı, bir yanıt verememenin rahatsızlığını duydum. Bu ek ifadeyi sayın savcılığınıza ulaştırmak istedim.

ÖNCE HUKUK, ÖNCE DEMOKRASİ...

Ayrı şeyler bekliyor, ayrı şeyler umuyoruz yaşamdan. Yetmiş milyonluk, karmakarışık bir toplumuz. Kimin eli, kimin cebinde belli değil. Beklentiler, umutlar, düşler, yılgınlıklar, acılar... Umduğumuz birçok şey gerçekleşmiyor, ne kendimiz, ne de ülkemiz için...

    Gene de, bu ülkede artık birşeylerin değişeceğinin işaretleri var mı acaba? Umut! O, bitmemesi gereken şey! Yanılgı ve düş kırıklığının ikiz kardeşi olsa da... Nasıl mı umutlu olabiliriz? İki ad geliyor gözümün önüne. Ülkenin çok yetkin yerlerine ulaşabilmiş iki adın, herkese örnek olması gereken davranışları...

C. H. P'de NELER OLUYOR?

"Alavere, dalavere,/ Tüzük ve demokrasi sepete!" diye yapılmış bir özet çok aykırı kaçmıyacaktır. 

    Son seçimlerin yenik lideri Deniz Baykal'ın yeniden genel başkan olduğu kurultay, aslında bir tüzük kurultayı olacaktı. Böyle biliyordu ülke. Parti tabanı böyle biliyordu. Ardahan'dan Edirne'ye tüzük önerileri tartışıyordu parti tabanı. Sıkça, "Aday belirlemede koşulsuz ön seçim!", "Örgüt yönetimlerini görevden almaya, atamaya son!" gibi demokratik, taban eğilimlerinin belirleyici olmasını isteyen öneriler duyulmaya başlanmıştı. Delegeleri pek bilemeyiz ama, partinin en uzak örgütüne kadar, üyelerinin pek çoğunda, parti yapısının daha demokratik olmasını isteyen düşünceler gelişiyordu. Bunların bir kısmı belki onaylanacak, belki, kişiler yerine düşüncelerin egemen olacağı tartışmalar ön plana çıkacaktı.

SİZİ "SOYKIRIM"CILAR SİZİ!

Amerikan temsilciler meclisi, "Anadolu'da Ermeni Soykırımı"yla ilgili bir karar tasarısını kabul etti. Bizim Amerikancı partilerimizde, politikacılarımızda bir telaş, bir kırgınlık, bir dargınlık; sormayın! Öyle ya, onlarca yıldır, az mı ellerini, eteklerini öptük beylerin! Az mı, "Küçük Amerika olacağız!" diye nutuklar attık! Amerikan başkanları, bayan başbakanımızın hediye ettiği kravatı taktı, hem de elini omuzuna attı, hem de (İnanılmaz birşey!) onunla tam on dakika konuştu diye az mı zil takıp oynadık, göklere uçtuk! Az mı, onlar istedi diye demiryollarımızı paslanmaya terkettik! Az mı, onların petrol  şirketleri kazansın diye ülkemizin dörtbir yanını karayollarıyla, kamyon ve traktör hurdalıklarıyla doldurduk! Hergün onlarca insanımızı trafik terörüne doğrattık! Az mı, "Bir koyup üç alacağız!" diye, masum ve yoksul insanları bombalayan uçakları için göklerimizi, havaalanlarımızı emirlerine sunduk, komşularımızla düşman olduk. Az mı, onların beslediği ayrılıkçı terör örgütlerinin yanıbaşımızdaki ülkelerde, içimizde büyümelerini, ülkeye kan taşımalarını, can alışlarını izledik, "Federasyon olmalı!" diye nutuklar attık! Az mı, en Amerikancı politikacılarımızı, halk kahramanı diye duyurup anıt mezarlarla andık! 

ARDAHAN'IN YAŞAM KAVGASI MI? SOSYETE SAPLANTISI MI?

Sararmış, kurağın, yabancı koyun sürülerinin yaktığı, kuruttuğu dağlardan umutsuz rüzgarlar esiyordu. Toz vardı Ardahan sokaklarında. Koyun fiyatına, gözü gibi baktığı tosununu, dügesini satıyordu Ardahan köylüsü. Bir yıkımdı yaşanan. Ardahan bir yıkım yaşıyordu ve ellerini ovuştururarak geziniyordu mal meydanının tüccarları. Ardahan köylüsü gene onların elindeydi. Aracılar, vurguncular, tüccar kazanıyordu. Ve bir pet şişe su 250.000 lirayken Ardahan köylüsü sütü 90.000 liraya satıyordu. Suyu şişeleyenler, pazarlayanlar tepeden tırnağa örgütlü finans çeteleriydi çünkü. Ardahan köylüsü yalnızdı, örgütsüzdü.

ORMANLARIMIZ YOK EDİLİYOR!

Ardahan ve Sarıkamış çevresindeki Sarıçam Ormanları yok ediliyor. Kimi toplu kesimler iniyor güzel ormanlarımızın yüreğine, kimi, güpegündüz, tek tek devriliyor çamlarımız. Gündüz pazarlığı yapılan ağaçlar gece kesilip götürülüyor. Aymaz ve çıkarcı insanlarımız kendi elleriyle kendi geleceklerini, çocuklarının geleceğini yok ediyorlar. Ve çamların altında kalıyor insanlarımız, gelecekleri, yaşamları bitiyor. Üzülüyoruz. Düşünmeye, önlem almaya çağırıyoruz.

"MASALINI YİTİREN DEV"

Masalını Yitiren Dev, yazın ustası, eleştiri, deneme, dilbilim ustası Adnan Binyazar'ın ilk ve şimdilik tek romanı. 

    Koca şair Ahmet Arif'in, "peygamber kitabı" gülümsemeli yanıtını, tek kitap yazmış olmasını anımsatıyor... "Hasretinden Prangalar Eskittim" ölçütünde yoğun, duygu, ezgi, sevgi, inanç yüklü bir kitap... Diyarbakır küçelerinden, havuşlarından, Ağın bağlarından, Eğin dağlarından, Öküzgözü üzümlerinden, binbir çiçekli yayla ballarından, Haco, Zeko Bibi'lerden, Leylo'lardan, bağrıyanık anaların dağları inleten ağıtlarından, süzülmüş, arınmış, dupduru insan kokan bir kitap. Aydınım diyen, ülkesini, insanını seven, hatta okuryazar olan herkesin okuması gereken...

SİZİ "SOYKIRIM"CILAR SİZİ!

Amerikan temsilciler meclisi, "Anadolu'da Ermeni Soykırımı"yla ilgili bir karar tasarısını kabul etti. Bizim Amerikancı partilerimizde, politikacılarımızda bir telaş, bir kırgınlık, bir dargınlık; sormayın! Öyle ya, onlarca yıldır, az mı ellerini, eteklerini öptük beylerin! Az mı, "Küçük Amerika olacağız!" diye nutuklar attık! Amerikan başkanları, bayan başbakanımızın hediye ettiği kravatı taktı, hem de elini omuzuna attı, hem de (İnanılmaz birşey!) onunla tam on dakika konuştu diye az mı zil takıp oynadık, göklere uçtuk! Az mı, onlar istedi diye demiryollarımızı paslanmaya terkettik! Az mı, onların petrol  şirketleri kazansın diye ülkemizin dörtbir yanını karayollarıyla, kamyon ve traktör hurdalıklarıyla doldurduk! Hergün onlarca insanımızı trafik terörüne doğrattık! Az mı, "Bir koyup üç alacağız!" diye, masum ve yoksul insanları bombalayan uçakları için göklerimizi, havaalanlarımızı emirlerine sunduk, komşularımızla düşman olduk. Az mı, onların beslediği ayrılıkçı terör örgütlerinin yanıbaşımızdaki ülkelerde, içimizde büyümelerini, ülkeye kan taşımalarını, can alışlarını izledik, "Federasyon olmalı!" diye nutuklar attık! Az mı, en Amerikancı politikacılarımızı, halk kahramanı diye duyurup anıt mezarlarla andık! 

SAVAŞ BİR İNSANLIK SUÇUDUR! KARŞI ÇIKIYORUZ…

Yeryüzündeki  birçok haksızlığın, adaletsizliğin, yokluğun, yoksulluğun, sağlıksızlığın, bebek ve anne ölümlerinin, doğa yıkımlarının, felâketlerin sorumlusu olan;

kâr hırsının güdülediği emperyalist-kapitalist sistem, yer altı ve yer üstü zenginliklerine tamamen el koyabilmek, silah, petrol, otomotiv ticaret ve cinayetini sürdürebilmek için,

halklar ve milletler arasındaki kültür ve inanç farklılıklarını kışkırtarak savaşlar çıkarıyor…

SARIÇAM ORMANLARI VE ARDAHAN

u başlık, izin alınabilseydi, bir panelin de konusu olacaktı. Olmadı. 

    "Yine mi orman?" diye soracak şimdi birileri, başkaları, satır aralarında karanlık yüzlü bir "izm"in izlerini tarayacaklar.

    Elbet, yine orman! Çünkü, Sarıçam Ormanları, Ardahan ve çevresindeki yaşamın sigortasıdır, Ardahan'ın geleceğidir. Kars yerleşim merkezinin yıldan yıla çölleşen, diken basan çevresi ile Ardahan, Sarıkamış ve Göle'nin yeşili, çiçeği arasındaki ayrımın gizi, ormanlardadır. İlkokul çocuklarına öğretirler: Orman, yağış çekim alanıdır, orman, toprağı kökleriyle tutup erozyonu önler, orman, havadaki gaz dengesini düzenler... 

Tasavvuf ve Benzeri Düşünce Neden Güçleniyor?

Sufizm, tasavvuf düşüncesi, benzeri pre-modern düşüncelerin gelişip güçlenmesini, insanın doğasına ya da kendiliğinden gidişe, bir tüm toplumsal-düşünsel evrilmeye, hakikatin değişmesine bağlamaya çalışmak da oldukça safdilli bir yaklaşım olsa gerek.

1798'de Mısır'ı işgal ederek İskenderiye'ye çıkan Napolyon'un “nous sommes les vrais Musulmans” (biz gerçek Müslümanlarız) demesinden sonra da (Edward Said, Şarkiyatçılık, s 91) Batı'nın Şarkiyatçı bakış açısı, Doğu kültürünü din temeli üzerinden yapılandırma çabaları sürüyor.  

ÖNCE ONUR!

Üniversiteye hazırlığın herkesin gözünün önünde olup biten, kimsenin de üstünde durmadığı, aslında toplum olarak kişiliğimizi yansıtan bir büyük parçası var; asılsız okul raporları... Üniversite giriş yarışı ve karmaşası içinde, ilkbaharla birlikte, özellikle de lise son sınıf öğrencileri hastanelere, sağlık ocaklarına, hekimlere koşuyorlar: RAPOR! Sınıfta kalanlara da öğretmenler sesleniyorlar: Gidin rapor alın!

YİNE, HER YERDE VE HER ZAMAN: ÖNCE ONUR!

Tam on üç yıl önce yazmışım “Önce Onur” başlıklı yazıyı ve Cumhuriyet gazetesinin ikinci sayfasında yayınlanmış: Üniversiteye hazırlığın herkesin gözünün önünde olup biten, kimsenin de üstünde durmadığı, bir büyük yanı var; sahte okul raporları... Üniversite giriş yarışı ve karmaşası içinde, ilkbaharla birlikte, özellikle de lise son sınıf öğrencileri, hastanelere, sağlık ocaklarına, hekimlere koşuyorlar: RAPOR! Geride kalan üç beş kişiye de öğretmenleri sesleniyor: Gidin, siz de rapor alın!

MAHSUNİ ŞERİF / OZANIN ÖLÜMÜ*

Neden yadsıyalım ki içimizi, içselliğimizi? Çok uzaklarda bir köyde doğup büyümüş, bir kuzeydoğu kasabasında yaşamı adımlamış, İç Anadolu bozkırında orta öğrenimini tamamlamış birisiyim. Kentlerde geçen onca yaşam, öğretmen çocuğu olmamız, belki de kişiliğimize daha denk düştüğünden ya da gençliğimizden, çocuksuluğumuzdan kopamadığımızdan olsa gerek, köylülüğümüzün ağır basmasına engel olamamış. Şimdiki çağdaşlık başka şeyleri, kentsoylu beğenisini, klasik müziği, Batı Müziği'ni gerektirir, diye yalan mı söyleyelim? Hamurumuz onunla yuğrulmuş bir kez... Türkülerle, deyişlerle büyümüş, onlarla ağlamış, onlarla gülmüşüz. Işıksız, elektriksiz bir köy karanlığında, tepedeki örtmede yazları açık bırakılan o penceremsi delikten yıldızlara bakarken bir uzak ses gelip oturmuş içimize; "Sanki ömrüm bir bilmece/ Bitmez tükenmez geceler", "Bir çit öküz yeter mi; ahha Memmet emmi/ Böyle baca tüter mi; de ha Memmet emmi..." Bizim Kiziroğlu Mustafa Bey'lere, "Atlı Kaydası"lı, Kazaskalı, Kaf Dağları'nın yiğitlemesi, kavgacılığı ağır basan tarzımıza çok uymasa, benzemese de, insanı kendine çeken alıp düşlere götüren ayrı bir tınısı, ayrı bir yanıklığı olmuş o ilk kez tanıştığımız sesin. Öğretmen okullu akrabamız yeni almış plakçalarını. Bir küçük tahta çanta dolusu da plak; çoğu Mahsuni'den... 

NELER OLUYOR HAYATTA?

Şarkı sözü yol göstersin… Şöyle bir bakalım neler oluyor diye.

Doğa sonu bilinmeyen bir felâkete doğru sürükleniyor… Kutuplar hızla eriyor. 2045 yılında Kuzey Kutbu’nun tamamen eriyeceğini söyleyen bilim adamları var. Birçok yeryüzü  bölgesi (Anadolu da içinde) hızla çölleşiyor. Göller kuruyor, yaylalarda otlaklar tozlu topraklara dönüşüyor. Kuraklık ve sel baskınları arka arkaya geliyor.

NEFRETİ YARATAN HAYAT!

İnsan duygularının ne kadarı birey yaratılış-yetişme özellikleri ile ilgilidir, ne kadarı toplumsal iletişim ilişkilerinin sonucu olarak tabloya eklenir; yanıtı zor bir zoru olmalıdır…

Nefret duygusu da en az yaşam sevinci, coşkusu kadar önemli yer tutar yaşamımızda. Karşıtların birliğinden yola çıkılarak “büyük aşklar büyük nefretlerin ürünüdür” gibi çoğu kez saçmasapan bir deyişte kullanılan nefret ile sevgi sözcüklerinin uyuşabilmesi olası mı?

MEDYA TETİKÇİLERİ

Gazetecilik, modern toplumun oluşumunda, özgür düşüncenin gelişmesinde, tarih boyunca çok önemli bir işleve sahip olmuştu. Saçtıkları ışığın bedelini yaşamlarıyla ödeyen gazetecilerin adları insanlık tarihine altın harflerle yazıldı… Hepsinin anısı önünde saygıyla eğiliyoruz.

LİBERAL AYDINLARIN TARİH TAHRİFATI TUTKUSU

1990’lı yıllardan başlayarak Cumhuriyet tarihiyle ilgili eleştirel yapıtların arka arkaya yayınlandığını görüyoruz. Aynı tarihlerde ABD’nin Orta Doğu politikalarının da etkin girişim, asker çıkarma şeklinde bir değişim geçirmiş olması ilginç bir rastlantıyı işaret ediyor gibidir.

KÜRESELLEŞEN SOLUMUZ!*

Patron sınıfının, işçi sınıfı ve diğer yoksul halk yığınlarını yedekleyerek siyasi erkini tüm dünyaya duyurduğu 1789 Fransız Burjuva Devrimi, dünya için bir dönüm noktasıydı. Aristokrat egemenliğinin, binlerce yıl sürmüş antika medeniyetlerin, tarihsel devrimlerin sonu gelmiş, sosyal sınıflar kavgası, geleceğin zembereği olarak gün ışığına çıkmıştı. Üretimdeki sosyallik, politikada da sosyalliği kaçınılmazca yaratmıştı. Siyasi düşüncelerin arkasında, sosyal sınıflar, zümreler, ayrı çıkar grupları olacaktı o günden sonra. Fransız Burjuva Devrimi'nin meclisi, sonraki siyasal gelişmeler için de ipuçları veriyordu. Meclisin sol yanında, işçi sınıfının, yoksul halk yığınının yandaşları, devrimde süreklilik isteyenler oturuyorlardı. O dönüm noktasından başlayarak, kendi toplumunda değişiklik isteyenler, devrimlerden, halktan yana olanlar "solcu" olarak anılacaklardı.  

KÜLTÜR POLİTİKALARIMIZ VE TOPLUMSALLIĞIMIZ

Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlüğünün 1998 basımında kültür, “Tarihi, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki kuşaklara iletmede kullanılan insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü” olarak tanımlanıyor. Bu tanımdaki “insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliği” kavramı doğal ve toplumsal çevrenin insan üzerindeki egemenliği ya da etkinliği gözönüne alınmadan düşünülemez… Toplumcul ve bireycil kültürün oluşmasında bireyin ve toplumun kendi doğasıyla ilişkisi kadar içinde yaşadığı toplumsal koşulların ve doğal ortamını da etkisinin olduğu yadsınamaz…

Köy Edebiyatı Üzerine Kulak Dolması Üfürümler

AHMET OKTAY, Toplumcu Gerçekçiliğin Kaynakları

S 222: Entelektüel ilgiden korkmak ve onu en hafif deyimiyle duraklatıcı saymak 30 yıllık yazınımızda köycülüğe ve popülizme yol açmış…

227; 1940’larda ilericiliğin, hatta daha açıkçası solculuğun ‘alameti farikası’ köy romanının savunulması

228: Ama ilkel bir üretim tarzından kaynaklanan ve onlara denk düşen toplumsal ilişkiler içinde doğmuş bir yazınsal biçim ve biçemin daha gelişkin ilişkileri iletilmemeye uygun olup olmadığı sorunu üzerinde yeterince durulmadığı anlaşılıyor (Dino’nun).

KİMSE KİMVURDUYA GİTMEMELİ!

Temiz toplum istiyoruz. Ülkece, soyulmadan, kandırılmadan, aldatılmadan yaşamak istiyoruz artık. Bu yöndeki çabaları da ilgi ve beğeniyle karşılıyor, destekliyoruz.

    Bir koşulla ama... Kimse "kim vurduya" gitmemeli!

    

BİR SIRA NEFERİNİN, BİR DEVRİMCİNİN ANISINA,

“KEMAL GÜLTEKİN DOSTUMA”…

Ardahan’da yaşamın her alanında var olmuş bir devrimciydi Kemal Gültekin… Öğretmen mücadelesinden başlayan kavgasını gazeteciliğe, kooperatifçiliğe, arıcılığın örgütlü birliğine taşıdı. Yeri geldi partici oldu, yeri hayvan üreticisi köylü, yeri geldi arıcı, yeri geldi geldi İnat Hikâyeleri’nde sinema oyuncusu, yeri geldi Dursun Akçam Kültürevi tiyatro sahnesindeki Prut köyü atlısı…

KARABÜK OLAYI’NIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

27 Haziran 2008 günü Karabük “Kültür Sanat ve Sanayi Festivali” sırasında yaşanan olaylar değişik yorumlara, algılamalara, yargılamalara yol açtı…

Yazar Latife Tekin ile Karabük Belediye Başkanı Hüseyin Erer arasındaki tartışma ve sonrasındaki gelişmeler, Yazar Latife Tekin tarafından Sivas’ta yaşanmış Madımak olaylarına benzetilirken olaylardan sonra açıklama yapan Karabük Kültür ve Sanat Derneği, yazar Latife Tekin’i, neredeyse etkinliği “provake etmekle” suçlamıştı…

DÜNYA TARİHİNİN EN KAHREDİCİ İRONİSİNE TANIKLIK EDİYORUZ

İnsanlık düşmanı, kan emici kapitalizm ve emperyalizmin saldırdığı Anadolu topraklarında çıplak elle bir direniş destanı yazmış Mustafa Kemal’in fotoğraflarıyla, yeryüzünün ilk antiemperyalist savaşının sembolü olmuş Türk bayrakları Suriye’de yakılıyor.

Suriyeliler, Irak’ta başlayıp Mısır’a, Libya’ya uzanan, şimdi kendi kapılarına gelen, diktatörlerin elindeki yeryüzü zenginliklerini inanç istismarcısı politikaları kukla olarak kullanarak ele geçirme savaşını başlatmış emperyalist politikalara karşı kendi coğrafya ve iktidarlarını koruyabilme kaygısındalar… 

Amerikan ve AB emperyalistlerinin işbirlikçisi “Suriye Muhalefeti”ni Türkiye iktidarı arkalıyor. Suriyeliler de kendi ülkelerini kana bulayan oyunların tezgâhlandığı, silahların geldiği yere kafa tutacağız derken bizim kutsal sembollerimize saldırıyor.

Dünyanın en kahredici ironisi içimizi yakıyor.

Durmak yok, yola devam!

GALATASARAY HASTA MI?

Hiç kuşkusuz, evet! Galatasaray’da bir hastalık varlığı konusunda kimsenin kuşkusu yoktur da, hastalığın niteliği üzerine rivayet muhteliftir.

1964 yılı, Ankara’da Kızılay’daki Bulvar Otel önünde oturduğu sandalyeden kalkarak Anadolu’nun çatısı Ardahan’dan Kırıkkale’ye, Kırıkkale’den Ankara’ya yeni göç etmiş, içine kapanık bir öğrenciye, ben küçük taraftarına yerini veren Metin Oktay’la karşılaşmış olduğum gün, bir ad sıcaklığı olarak yüreğimde yer tutan Galatasaraylılık, bir takım ve forma aşkı olarak derinlerimde bir yerlere işlemişti. 

"ZÜĞÜRT TESELLİSİ"*

Bazı kavramlar ya da deyişler vardır ki, sanki bildirdikleri eylem ya da şey onlardan önce hiç olmamıştır. Eşyanın, olayın kendinden önce dildeki bildirişimi doğmuştur yeryüzüne... "Züğürt tesellisi" de bunlardan biri. Öylesine "cuk oturmuş" bir deyiştir. 

YOLUNUZ AÇIK OLSUN SAYIN CEBİROĞLU

Gönlümüz hep oralarda olsa da, yolumuz ancak zaman zaman uğruyor Ardahan’a… Kimlik kartımızdaki adını da tüm yaşamıma ışık tutmuş çocukluk, gençlik, yetişkinlik anılarını da, kişiliğimin tartışılmaz güzellikleri olarak hep onurla taşıdım. 

Gün geldi… Ardahanlı oluşumdan rahatsızlık duydum… 

Ne zaman? 

YAZIK SANA İNSANLIK!

Parçalanmış, kan içinde bebek bedenleri vardı ekranda, ağlayan anneler, ilaçsız kalmış, hastanelerden taşmış yaralılar, açlıktan avurtları çökmüş yaşlılar, kendi vatanında esir düşmüş, başına torba geçirilmiş, korkudan titreyen elleri bağlanmış, üzerine doğrultulmuş namluların gölgesinde itelenip kakalanan, yerlerde süründürülen dal bedenli karayağız erkekler... Sonra, besili bedeniyle bir eski politikacımız "arz-ı endam" eyledi görüntüye. ABD'li dostlarımızla olan ilişkilerin hükümetin tutarsız davranışları nedeniyle zedelendiğini söylüyordu. Baştan söz vermeseydik bu kadar kaybetmiş olmayacaktık diyordu. Neydi yitirdiğimiz? Para denen o sefaletin ve ihanetin sembolü, kör olası nesne! Kimlerdi yitirenler? Baştan beri savaş tamtamları çalan, topraklarımızı Batılı bir sömürgecinin askerlerine peşkeş çekmemizi isteyen anlı şanlı, sanayiden başka her şeyle uğraşan büyük sanayicilerimiz! Savaş ekonomimizi felç etmişmiş, güneyli komşularımızla olan ilişkilerimiz, ticaretimiz bozulmuşmuş, tefecilikle değil üretimle uğraşan işletmelerimizin iş alanları daralacakmış, işleri bozulacakmış, işsizlik artacakmış, turizm gelirlerimiz güme gidecekmiş, halk savaş sonucu daha da yoksullaşacakmış, kimin umrundaydı? 

YAYINIMIZDAKİ GÖLGE YAZINIMIZI ÜŞÜTÜYOR*

Nesneler dünyasının egemenleri, yayın ve yazın dünyasında, yalnızca gölgeleriyle değil cisimleriyle, bedenleriyle de duruyorlar artık. Son İstanbul Kitap Fuarı’nın en görünen, en çarpıcı bölümlerinde, yayın ve yazın alanına uzanmış bankaların ve asıl etkinlik alanı yayın dışında bulunan çeşitli sermaye kuruluşlarının adları yükseliyordu. Yayın alanında, yalnızca yazın ve yayınla uğraşan, yalnızca sanat amaçlı kümeleri temsil eden adlar giderek azalmakta, piyasada değişik alanlarda etkinlik gösteren kazanç güdülü kuruluşların, büyük tekellerin sayıları hızla artmaktadır. Estetik kaygıyı önde tuttuklarını varsaydığımız özgün yayın kuruluşlarıyla tekelleri okura ulaşma olanakları, reklam ve satış ânında var olabilme güçleriyle ölçmeye kalkıştığımızdaysa, tekellerin üstünlüğü, yayın piyasasında giderek artan egemenlikleri tartışılmazdır. 

YASAKÇI, AYAĞA KALK!

    İntikam, suçu bağışlatamaz ki!

    İnsan, öldürmeyi, öfkeyi unutabildiğinde insan olacak ancak.

    Amerika'da ölenler,  savaşsız, silahsız, sömürüsüz bir dünya için anılacak!

ÜMİT KILIÇ’IN BIRAKTIĞI BOŞLUK…

2008 Haziranı’nın 21’i… Çiçekler açmış Anadolu’nun çatısında. Ardahan baharla ilkyazı buluştururken, kır çiçekleriyle bezetmiş dağlarını. Sarıçam ormanlarına aşağı pus iniyor. Yaylalarda davul zurna sesleri; Çıldır gölünde berrak dağ suları çalkalanıyor. Ah, gözünü sevdiğim umut, ah o mavi mineler gibi parlayan gözlerde yanıp sönen gülücükler… Neşenin, sevincin, Ümit’in Çıldırısın, Ardahanısın sen.

UYARILMADIK DEMEYİN!*

Tehlike tarlalarda, bahçelerde, seralarda... Tehlike pazar yerlerinde, manavlarda, tezgâhlarda... Tehlike mutfaklarımızda, sofralarımızda... Hatta, tehlike midelerimizde, bağırsaklarımızda, can damarlarımızda!

Sizler, son yıllarda sıkça karşılaştığınız o sıçan kuyruğuna benzer salatalık saplarının ne anlama geldiğini biliyor musunuz? Ya da domatesi kestiğinizde karşınıza çıkan tahta sertliğindeki beyaz dokuların, dokusuz boşlukların...

TÜRKİYE, BÖYLE NEREYE?...

28 Ekim 2007 günkü gazetede alt alta yer alan iki haber vardı: 

İstanbul’da yeni yerleşke: “Türbanlı Amerikan Üniversitesi”, Cumhuriyet, 1. sayfa… İngiltere’de konferans, “Lordların Gülen Sevgisi”, Cumhuriyet, 1. sayfa.

Gazetenin ön sayfasından başlayan haberler arka sayfalarda sürüyor. İstanbul’daki New York Alfred Üniversitesi İstanbul Yerleşkesi’nde, açılışta salonu dolduran kadınların çoğunluğunun türbanlı oluşunun yanında, yabancı kadın öğretim görevlilerinin de başları kapalı olarak ders verdikleri, kimi derslere öğrencilerin peçe ve çarşafla girdikleri, İngilizce dersinde bile öğretmenlerin kul hakkından, dinden söz ettikleri de gazetenin verdiği haberler arasındadır. 

“TÜRK VE ERMENİ!” PEKİ, EMPERYALİZM NEREDE?

Radikal gazetesi, 12 Kasım 2006 tarihinde, kardeşim Taner Akçam’ın “Türk ve Ermeni” başlıklı bir yazısını yayınladı. Taner bu yazısında, yeterli soruşturma yapılmadan kendisine sataşıldığından, Mustafa Kemal’in 1. Dünya Savaşı yıllarında işlenen cinayetler karşısında takındığı tutumun tamamıyla unutturulduğundan yakınıyor ve kendi tarih anlayışının “revizyonist tarihçilik” olarak adlandırılmasını istiyordu.

BELLEKSİZ İNSANIN TOPLUMSAL ACISI

Sıcak sobaya rastgele elini uzatan çocuk, elini yaktıktan sonra bir daha kolay kolay uzanmaz oraya… Belli oranda düşünme yetisi sahibi birçok hayvanda da “bellek” aracılığıyla bu “öğrenme” sürecini gözlemleyebiliriz.

Ancak insan, hele de kapitalizmin, piyasanın, küçük mülk sahibi olabilme hırsının kışkırttığı, yeryüzünün en “akıllı” yaratığı olan insanoğlu, eleştirel aklının ve bellek yetisinin kendisine sağladığı öğrenme ve uygun davranış belirleme yerine “yanlış” olanı yapmayı sürdürüyorsa, sorumluluk, bilinemez bir yazgının değil, “toplumsal suç ortaklığı”nın olmalıdır. 

TOKMAK KİMİN ELİNDE?*

Bedeninin üzerinde kendine ait bir kafa taşımayı başarmış tüm namuslu aydınların toprağı bol olsun… A. B. D. Üniversitelerinde yıllarca öğretim görevlisi olarak çalışan, bir gün olsun küçük çıkarlar için düşüncelerinden ödün vermeyi ve kıvırmayı düşünmemiş Edward Said, Şarkiyatçılık adlı yapıtında, “Doğu, Batı’dan yazılan metinler durumuna geldi” demişti. Yeri geldiğinde Filistinli çocukların yanında, elinde taş, antiemperyalist mücadelede boy gösteren, yeri geldiğinde kendi ekmek kapısı Amerikan iktidarına kafa tutan Said’in ne kadar haklı olduğunu gün gün yaşayarak görüyoruz.

TEKEL İŞÇİLERİNİN DİRENİŞİ VE KEMALİZM’E ŞAŞI BAKIŞ

Tekel işçilerinin karakışın ayazına, soğuğuna, polisin jopuna, biber gazına karşın sürdürmekte oldukları direniş, Şarkiyatçı Batı kaynaklı Ortaçağ dogmalarını kullanan postmodern rüzgârlarla yelkenlerini doldurmuş, ekonomi, üretim, üleşim kavramları, soğan ekmek kavgası yerine kültür ve inanç ayrılıklarını öne çıkararak, insanları üç kuruş karşılığı, eskilerin deyimiyle kafadan gayrımüsellah kılarak, yani akıl silahından arındırarak, siyah ipekten türban ve ultralüks jiplerle donatılmış sırça saraylardaki saltanat koltuklarında sonsuzluğa kadar oturmak niyetinde olanların inanç şekerine bulayarak halka yutturmakta oldukları ezberi bozan bir yıldırım ışığı gibi düştü topluma. 

KUZEYDOĞUYA DİKKAT! SARIÇAM ORMANLARI YOK EDİLİYOR!

Kuzeydoğuya, Ardahan ve Kars yaylalarına dikkat! Bir kötü devinim, bir aymazlık kıpırtısı, yangın öncesinin huzursuzluğu var oralarda. Doğal varlıklarımız, güzelliklerimiz, insanlarımızın geleceği yok edilirken, kardeşlik, dostluk ve sevgi de öldürülüyor!

SÜZGEÇ SÜZMEYİ SÜRDÜRECEK!

Bir önceki sayımız Ardahan gündemini karıştırdı. Alkışlayan da oldu, gücenip kırılan da... En azından uyandırdık insanları, tartışmaya yönlendirdik. Ardahan aydınının üzerindeki ölü toprağını silkeledik. 

SÜZGEÇ’İN SÜZDÜKLERİ...

Haziran sonlarıydı... Yeni gelmiştim Ardahan'a. Bir raslantı sonucu tanıştığımız  Kemal Gültekin, Ardahan aydınlarından yakınıyordu. Yeni bir gazete çıkardığını, yazı desteği bulamadığını söylüyordu. Yazdım. Birkaç gün içinde, şöyle duyarlı bir gözle görülebilecek herşeyi yazdım. Eksik bilgilenme de oldu, yanlışa varan anlatım da. Yanlışları, bir sonraki sayılarda düzeltmeye çabaladık. Ama özü doğruydu yazılanların... "Ardahan Sevgisi Üzerine" diye başlamış, sarıçam ormanlarının kötü yazgısından, kirlenen Kür nehrinden, otlakların kurutulmasından, hayvan hastalıklarından Damal Festivali'ne kadar eleştiriler yapmıştım. Daha iyiye, daha güzele varabilmek için.

GÖZÜN AYDIN ARDAHAN!

Gözün aydın Ardahan! Senin sahiplerin var!

    Gözün aydın Ardahan! Senin, dürüst, yurtsever, hukuktan, demokrasiden yana bir Valin var. 

    Ardahan otlakları üzerindeki oyunlar bitti! Kazanan Ardahan ve Ardahanlılardır. Kutluyoruz sayın Valimizi... Sayın Hasan Özdemir, Ardahan otlaklarının dışardan gelecek sürülere satılamayacağını açıkça belirtti ve bir kötü tarih sayfasını kapattı. Şimdi aydınlık günler bekliyor Ardahan'ı...

ÇÜRÜK ELMALAR BİTER Mİ?

Televizyon karecamlarında, gazete başlıklarında; haberler... Yeni çıkar çeteleri, içi boşalmış bankalar, hayali ihracatlar. Sonra yenileri. Hergün bir çete, hergün bir operasyon... Tanıdık yüzler, bildik isimler. Çürük elmalar seçiliyor. Arınıyor muyuz?

    İşveren örgütlerinin, sanayi, ticaret odalarının toplantılarında, duvarlarındaki duyurularda suçluların kendilerinden olmadığını açıklamaya çalışan anlatımlar... 

GENE HUKUK, GENE DEMOKRASİ,

Bir önceki yazımızda "Önce Hukuk Devleti, Önce Demokrasi" demiştik. Hukukla sürdürüyoruz... Zorunluluk nedeniyle... Süzgeç gazetesine ve bu satırların yazarına yöneltilmiş bazı savlara yanıt olsun diye...            

ÖNCE HUKUK, ÖNCE DEMOKRASİ...

Ayrı şeyler bekliyor, ayrı şeyler umuyoruz yaşamdan. Yetmiş milyonluk, karmakarışık bir toplumuz. Kimin eli, kimin cebinde belli değil. Beklentiler, umutlar, düşler, yılgınlıklar, acılar... Umduğumuz birçok şey gerçekleşmiyor, ne kendimiz, ne de ülkemiz için...

    Gene de, bu ülkede artık birşeylerin değişeceğinin işaretleri var mı acaba? Umut! O, bitmemesi gereken şey! Yanılgı ve düş kırıklığının ikiz kardeşi olsa da... Nasıl mı umutlu olabiliriz? İki ad geliyor gözümün önüne. Ülkenin çok yetkin yerlerine ulaşabilmiş iki adın, herkese örnek olması gereken davranışları...

C. H. P'de NELER OLUYOR?

"Alavere, dalavere,/ Tüzük ve demokrasi sepete!" diye yapılmış bir özet çok aykırı kaçmıyacaktır. 

    Son seçimlerin yenik lideri Deniz Baykal'ın yeniden genel başkan olduğu kurultay, aslında bir tüzük kurultayı olacaktı. Böyle biliyordu ülke. Parti tabanı böyle biliyordu. Ardahan'dan Edirne'ye tüzük önerileri tartışıyordu parti tabanı. Sıkça, "Aday belirlemede koşulsuz ön seçim!", "Örgüt yönetimlerini görevden almaya, atamaya son!" gibi demokratik, taban eğilimlerinin belirleyici olmasını isteyen öneriler duyulmaya başlanmıştı. Delegeleri pek bilemeyiz ama, partinin en uzak örgütüne kadar, üyelerinin pek çoğunda, parti yapısının daha demokratik olmasını isteyen düşünceler gelişiyordu. Bunların bir kısmı belki onaylanacak, belki, kişiler yerine düşüncelerin egemen olacağı tartışmalar ön plana çıkacaktı.

SİZİ "SOYKIRIM"CILAR SİZİ!

Amerikan temsilciler meclisi, "Anadolu'da Ermeni Soykırımı"yla ilgili bir karar tasarısını kabul etti. Bizim Amerikancı partilerimizde, politikacılarımızda bir telaş, bir kırgınlık, bir dargınlık; sormayın! Öyle ya, onlarca yıldır, az mı ellerini, eteklerini öptük beylerin! Az mı, "Küçük Amerika olacağız!" diye nutuklar attık! Amerikan başkanları, bayan başbakanımızın hediye ettiği kravatı taktı, hem de elini omuzuna attı, hem de (İnanılmaz birşey!) onunla tam on dakika konuştu diye az mı zil takıp oynadık, göklere uçtuk! Az mı, onlar istedi diye demiryollarımızı paslanmaya terkettik! Az mı, onların petrol  şirketleri kazansın diye ülkemizin dörtbir yanını karayollarıyla, kamyon ve traktör hurdalıklarıyla doldurduk! Hergün onlarca insanımızı trafik terörüne doğrattık! Az mı, "Bir koyup üç alacağız!" diye, masum ve yoksul insanları bombalayan uçakları için göklerimizi, havaalanlarımızı emirlerine sunduk, komşularımızla düşman olduk. Az mı, onların beslediği ayrılıkçı terör örgütlerinin yanıbaşımızdaki ülkelerde, içimizde büyümelerini, ülkeye kan taşımalarını, can alışlarını izledik, "Federasyon olmalı!" diye nutuklar attık! Az mı, en Amerikancı politikacılarımızı, halk kahramanı diye duyurup anıt mezarlarla andık! 

ARDAHAN'IN YAŞAM KAVGASI MI? SOSYETE SAPLANTISI MI?

Sararmış, kurağın, yabancı koyun sürülerinin yaktığı, kuruttuğu dağlardan umutsuz rüzgarlar esiyordu. Toz vardı Ardahan sokaklarında. Koyun fiyatına, gözü gibi baktığı tosununu, dügesini satıyordu Ardahan köylüsü. Bir yıkımdı yaşanan. Ardahan bir yıkım yaşıyordu ve ellerini ovuştururarak geziniyordu mal meydanının tüccarları. Ardahan köylüsü gene onların elindeydi. Aracılar, vurguncular, tüccar kazanıyordu. Ve bir pet şişe su 250.000 lirayken Ardahan köylüsü sütü 90.000 liraya satıyordu. Suyu şişeleyenler, pazarlayanlar tepeden tırnağa örgütlü finans çeteleriydi çünkü. Ardahan köylüsü yalnızdı, örgütsüzdü.

ORMANLARIMIZ YOK EDİLİYOR!

Ardahan ve Sarıkamış çevresindeki Sarıçam Ormanları yok ediliyor. Kimi toplu kesimler iniyor güzel ormanlarımızın yüreğine, kimi, güpegündüz, tek tek devriliyor çamlarımız. Gündüz pazarlığı yapılan ağaçlar gece kesilip götürülüyor. Aymaz ve çıkarcı insanlarımız kendi elleriyle kendi geleceklerini, çocuklarının geleceğini yok ediyorlar. Ve çamların altında kalıyor insanlarımız, gelecekleri, yaşamları bitiyor. Üzülüyoruz. Düşünmeye, önlem almaya çağırıyoruz.

ÇEVRE SÖZLEŞMELERİNE UYULMUYOR!

Türkiye Cumhuriyeti Orman Bakanlığı yetkilileri ve diğer görevliler imzalanan çevre sözleşmesine uymamaktadırlar! Verilen söz yerine getirilmemekte, ormanlar yeterince korunmamaktadır. Ülkemiz için, yöremiz için çok büyük ayıptır bu! Onlarca yıldır Sarıçam Ormanları ile ilgili en küçük bir araştırma, sayım, inceleme yapılmamıştır ve bakanlık yetkilileri, 1960'lı yıllarda çıkarılmış haritalar üzerinde sanal çalışmalarla, varsayımlarla, imzalanan uluslararası sözleşmeler yok sayılarak kesim kararları almaktadırlar! Bilinçsiz ve çıkarcı bazı köylülerimizin durmaksızın kestikleri, yok ettikleri ormanlarımız, çok sıklaşmış, güneş geçirmiyor olmuş, aşırı yaşlanmış, ekonomik ömrünü tamamlamış sanılarıyla davranılarak kesilmekte, tüccara, vurguncuya yem edilmektedir. Her yıl "kesim" emirleri yağdırılmaktadır kesilecek yanı kalmamış, ağlanılacak olmuş ormanlarımıza! Ve Avrupa Birliği'ne girme çabasındaki politikacılarımız, öncelikle sözünün eri olma, dürüst politika izleme ilkeleri olmadan kimsenin bizi adam yerine koymadığını görmezden gelmektedirler.

ORMANIN İLK DÜŞMANI ORMAN KÖYLÜSÜ!

Gariplikler, çelişkiler ülkesiyiz. Hemen köyünün yanı başındaki, yağmurunun, bereketinin, güzelliğinin, esintisinin kaynağı ormanının birinci düşmanı orman köylüsünün kendisidir. Ormanın yanından geçerken kaşınır elleri. Hangi ağacı keseyim, hangisini devireyim diye hesaplar yapar. Yüzlerce yıl geride kalmış göçebe genekleriyle, ormanları kesip otlakları kurutarak Orta Asyadan yöremize uzanmış davranış kalıplarıyla bakar ormana köylümüz. Bir de küçücük çıkarlarla yaşar. Ardahanda kumar parası, fuhuş parası yapmak için çam keser bazıları. Kimisi de meslek haline getirmiştir. Gündüz pazarlığı yapılır, gece lastik tekerli at arabalarıyla ormana yanaşılır.

ORMANLARDA KOYUN SÜRÜLERİ OTLUYOR!

Hayvan, özellikle de koyun, ormanın düşmanıdır. Fidanı koparır, yer, ormanın geleceğini bitirir. Ve Ardahan’da herkesin gözünün önünde koyun sürüleri otlamaktadır ormanlarda... Yeni otlak uygulamasıyla güneyden, Iğdır’dan gelmiş, Ardahan otlaklarına hastalık ve kuraklık getirmiş koyun sürülerinden bir kısmı orman çevresinde, hatta içinde otlamaktadırlar. İhaleyle Iğdırlılara verilmiştir otlaklar. Ardahan köylüsü yoksuldur, Ardahan köylüsü örgütsüzdür. Hangi güçle, hangi parayla girecektir ihaleye? Karşıdakiyse binlerce, onbinlerce koyunun, sürülerin sahibi derebeyidir. Parayı bastırır, alır Ardahan köylüsünün onlarca yıldır, yüzlerce yıldır kullandığı otlağı! Ve sürer koyununu ormanın kenarına, içine...

    Uygar, çağdaş bir insan için ağlanacak görüntüler sergilenir. Dünya güzelliklerinin bir aymazlığa yem edilmesi izlenir. Dünya Çevre örgütleri, imzalanan sözleşmeler için yüz karasıdır yapılanlar!

ARDAHAN KÖYLÜSÜNE KOYUN KREDİSİ?

Birileri Ardahan'ın geleceğiyle bilerek oynarlar sanki. Ardahanda köylüye koyun kredisi verilir. Yörenin bereket kaynağı ormanlar yok edilsin, büyükbaş hayvancılık için uygun düşen otlaklar kurutulsun diyedir çaba!

    Koyun, ormanda, orman kenarında fidanı yemekle kalmaz, otlaktaki bitkiyi de kırar geçirir. Otu köküyle yer, imanını söker. Ormanın korunmadığı, otlağın düzenli otarılmadığı bir yörede koyunculuğu desteklemek bölgeyi ölüme, kuraklığa götürmektir!

    Tüm yetkilileri uyanmaya, düşünmeye, Ardahan'ın yazgısını karaya çevirmemeye çağırıyoruz. Verilecek kredi, büyükbaş hayvancılık, arıcılık ve yöresel pansiyonculuğa hazırlanacak uygar, küçük, kır, yayla konutları için olmalıdır.

ORMANLARIMIZIN VE ARDAHANIN GELECEĞİ BÜYÜKBAŞ HAYVANCILIK, ARICILIK, ÜRETİCİ ÖRGÜTLENMESİ, DAĞ, ORMAN, YAYLA, GÖL TURİZMİNDEDİR!

Çarpık kentleşme, çevre kirliliği, sakat sanayileşme, orman kıyımına gün geçmeden dur demeliyiz. Geleceğimiz, güzel günlerimiz, ne fuhuş, ne orman kıyımı, ne mazot taşımacılığı, ne de Iğdırlılara kiralanan otlaklardadır! Güçlü bir yerli üretim, üretici örgütlenmesi olmadan yapılacak sınır ticareti de kurtarıcı olamıyacaktır!

"MASALINI YİTİREN DEV"

Masalını Yitiren Dev, yazın ustası, eleştiri, deneme, dilbilim ustası Adnan Binyazar'ın ilk ve şimdilik tek romanı. 

    Koca şair Ahmet Arif'in, "peygamber kitabı" gülümsemeli yanıtını, tek kitap yazmış olmasını anımsatıyor... "Hasretinden Prangalar Eskittim" ölçütünde yoğun, duygu, ezgi, sevgi, inanç yüklü bir kitap... Diyarbakır küçelerinden, havuşlarından, Ağın bağlarından, Eğin dağlarından, Öküzgözü üzümlerinden, binbir çiçekli yayla ballarından, Haco, Zeko Bibi'lerden, Leylo'lardan, bağrıyanık anaların dağları inleten ağıtlarından, süzülmüş, arınmış, dupduru insan kokan bir kitap. Aydınım diyen, ülkesini, insanını seven, hatta okuryazar olan herkesin okuması gereken...

SAVAŞ BİR İNSANLIK SUÇUDUR! KARŞI ÇIKIYORUZ…

Yeryüzündeki  birçok haksızlığın, adaletsizliğin, yokluğun, yoksulluğun, sağlıksızlığın, bebek ve anne ölümlerinin, doğa yıkımlarının, felâketlerin sorumlusu olan;

kâr hırsının güdülediği emperyalist-kapitalist sistem, yer altı ve yer üstü zenginliklerine tamamen el koyabilmek, silah, petrol, otomotiv ticaret ve cinayetini sürdürebilmek için,

halklar ve milletler arasındaki kültür ve inanç farklılıklarını kışkırtarak savaşlar çıkarıyor…

SARIÇAM ORMANLARI VE ARDAHAN

Bu başlık, izin alınabilseydi, bir panelin de konusu olacaktı. Olmadı. 

    "Yine mi orman?" diye soracak şimdi birileri, başkaları, satır aralarında karanlık yüzlü bir "izm"in izlerini tarayacaklar.

    Elbet, yine orman! Çünkü, Sarıçam Ormanları, Ardahan ve çevresindeki yaşamın sigortasıdır, Ardahan'ın geleceğidir. Kars yerleşim merkezinin yıldan yıla çölleşen, diken basan çevresi ile Ardahan, Sarıkamış ve Göle'nin yeşili, çiçeği arasındaki ayrımın gizi, ormanlardadır. İlkokul çocuklarına öğretirler: Orman, yağış çekim alanıdır, orman, toprağı kökleriyle tutup erozyonu önler, orman, havadaki gaz dengesini düzenler... 

Tasavvuf ve Benzeri Düşünce Neden Güçleniyor?

Sufizm, tasavvuf düşüncesi, benzeri pre-modern düşüncelerin gelişip güçlenmesini, insanın doğasına ya da kendiliğinden gidişe, bir tüm toplumsal-düşünsel evrilmeye, hakikatin değişmesine bağlamaya çalışmak da oldukça safdilli bir yaklaşım olsa gerek.

1798'de Mısır'ı işgal ederek İskenderiye'ye çıkan Napolyon'un “nous sommes les vrais Musulmans” (biz gerçek Müslümanlarız) demesinden sonra da (Edward Said, Şarkiyatçılık, s 91) Batı'nın Şarkiyatçı bakış açısı, Doğu kültürünü din temeli üzerinden yapılandırma çabaları sürüyor.  

ÖNCE ONUR!

Üniversiteye hazırlığın herkesin gözünün önünde olup biten, kimsenin de üstünde durmadığı, aslında toplum olarak kişiliğimizi yansıtan bir büyük parçası var; asılsız okul raporları... Üniversite giriş yarışı ve karmaşası içinde, ilkbaharla birlikte, özellikle de lise son sınıf öğrencileri hastanelere, sağlık ocaklarına, hekimlere koşuyorlar: RAPOR! Sınıfta kalanlara da öğretmenler sesleniyorlar: Gidin rapor alın!

YİNE, HER YERDE VE HER ZAMAN: ÖNCE ONUR!

Tam on üç yıl önce yazmışım “Önce Onur” başlıklı yazıyı ve Cumhuriyet gazetesinin ikinci sayfasında yayınlanmış: Üniversiteye hazırlığın herkesin gözünün önünde olup biten, kimsenin de üstünde durmadığı, bir büyük yanı var; sahte okul raporları... Üniversite giriş yarışı ve karmaşası içinde, ilkbaharla birlikte, özellikle de lise son sınıf öğrencileri, hastanelere, sağlık ocaklarına, hekimlere koşuyorlar: RAPOR! Geride kalan üç beş kişiye de öğretmenleri sesleniyor: Gidin, siz de rapor alın!

MAHSUNİ ŞERİF / OZANIN ÖLÜMÜ*

Neden yadsıyalım ki içimizi, içselliğimizi? Çok uzaklarda bir köyde doğup büyümüş, bir kuzeydoğu kasabasında yaşamı adımlamış, İç Anadolu bozkırında orta öğrenimini tamamlamış birisiyim. Kentlerde geçen onca yaşam, öğretmen çocuğu olmamız, belki de kişiliğimize daha denk düştüğünden ya da gençliğimizden, çocuksuluğumuzdan kopamadığımızdan olsa gerek, köylülüğümüzün ağır basmasına engel olamamış. Şimdiki çağdaşlık başka şeyleri, kentsoylu beğenisini, klasik müziği, Batı Müziği'ni gerektirir, diye yalan mı söyleyelim? Hamurumuz onunla yuğrulmuş bir kez... Türkülerle, deyişlerle büyümüş, onlarla ağlamış, onlarla gülmüşüz. Işıksız, elektriksiz bir köy karanlığında, tepedeki örtmede yazları açık bırakılan o penceremsi delikten yıldızlara bakarken bir uzak ses gelip oturmuş içimize; "Sanki ömrüm bir bilmece/ Bitmez tükenmez geceler", "Bir çit öküz yeter mi; ahha Memmet emmi/ Böyle baca tüter mi; de ha Memmet emmi..."

NELER OLUYOR HAYATTA?

Şarkı sözü yol göstersin… Şöyle bir bakalım neler oluyor diye.

Doğa sonu bilinmeyen bir felâkete doğru sürükleniyor… Kutuplar hızla eriyor. 2045 yılında Kuzey Kutbu’nun tamamen eriyeceğini söyleyen bilim adamları var. Birçok yeryüzü  bölgesi (Anadolu da içinde) hızla çölleşiyor. Göller kuruyor, yaylalarda otlaklar tozlu topraklara dönüşüyor. Kuraklık ve sel baskınları arka arkaya geliyor.

NEFRETİ YARATAN HAYAT!

İnsan duygularının ne kadarı birey yaratılış-yetişme özellikleri ile ilgilidir, ne kadarı toplumsal iletişim ilişkilerinin sonucu olarak tabloya eklenir; yanıtı zor bir zoru olmalıdır…

Nefret duygusu da en az yaşam sevinci, coşkusu kadar önemli yer tutar yaşamımızda. Karşıtların birliğinden yola çıkılarak “büyük aşklar büyük nefretlerin ürünüdür” gibi çoğu kez saçmasapan bir deyişte kullanılan nefret ile sevgi sözcüklerinin uyuşabilmesi olası mı?

MEDYA TETİKÇİLERİ

Gazetecilik, modern toplumun oluşumunda, özgür düşüncenin gelişmesinde, tarih boyunca çok önemli bir işleve sahip olmuştu. Saçtıkları ışığın bedelini yaşamlarıyla ödeyen gazetecilerin adları insanlık tarihine altın harflerle yazıldı… Hepsinin anısı önünde saygıyla eğiliyoruz.

Ya ellerindeki kalemi kullanırken iktidar tetikçiliği yapanlara, gazeteciliği sövmekle, iftira atmakla eş tutanlara, böylece bir yerlerden nemalanmaya ya da ün yapmaya kalkışanlara ne demeli? Onlar da, gazeteciliğin de insanlığın da yüz karası olarak kalacaklardır!

MARDİN KATLIAMI SONRASI

KINA YAKSIN KÖY ENSTİTÜSÜ DÜŞMANLARI…

Mardin ilimize bağlı Bilge köyünde 4 Mayıs 2009 günü yaşanan ve tam 47 yurttaşımızın ölümüyle sonuçlanan insanlık dramıyla dünya kamuoyunun gündemine bir kez daha girmeyi başardık!

LİBERAL AYDINLARIN TARİH TAHRİFATI TUTKUSU

1990’lı yıllardan başlayarak Cumhuriyet tarihiyle ilgili eleştirel yapıtların arka arkaya yayınlandığını görüyoruz. Aynı tarihlerde ABD’nin Orta Doğu politikalarının da etkin girişim, asker çıkarma şeklinde bir değişim geçirmiş olması ilginç bir rastlantıyı işaret ediyor gibidir.

KÜRESELLEŞEN SOLUMUZ!*

Patron sınıfının, işçi sınıfı ve diğer yoksul halk yığınlarını yedekleyerek siyasi erkini tüm dünyaya duyurduğu 1789 Fransız Burjuva Devrimi, dünya için bir dönüm noktasıydı. Aristokrat egemenliğinin, binlerce yıl sürmüş antika medeniyetlerin, tarihsel devrimlerin sonu gelmiş, sosyal sınıflar kavgası, geleceğin zembereği olarak gün ışığına çıkmıştı. Üretimdeki sosyallik, politikada da sosyalliği kaçınılmazca yaratmıştı. Siyasi düşüncelerin arkasında, sosyal sınıflar, zümreler, ayrı çıkar grupları olacaktı o günden sonra. Fransız Burjuva Devrimi'nin meclisi, sonraki siyasal gelişmeler için de ipuçları veriyordu. Meclisin sol yanında, işçi sınıfının, yoksul halk yığınının yandaşları, devrimde süreklilik isteyenler oturuyorlardı. O dönüm noktasından başlayarak, kendi toplumunda değişiklik isteyenler, devrimlerden, halktan yana olanlar "solcu" olarak anılacaklardı.  

KÜLTÜR POLİTİKALARIMIZ VE TOPLUMSALLIĞIMIZ

Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlüğünün 1998 basımında kültür, “Tarihi, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki kuşaklara iletmede kullanılan insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü” olarak tanımlanıyor. Bu tanımdaki “insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliği” kavramı doğal ve toplumsal çevrenin insan üzerindeki egemenliği ya da etkinliği gözönüne alınmadan düşünülemez… Toplumcul ve bireycil kültürün oluşmasında bireyin ve toplumun kendi doğasıyla ilişkisi kadar içinde yaşadığı toplumsal koşulların ve doğal ortamını da etkisinin olduğu yadsınamaz…

KÖY YAZININDA BİR GÖLGE: ARAÇSAL AKLIN ÖYKÜNMECİ DÜĞÜMÜ

Dünyamız döndükçe düğüm üstüne düğüm atmıyor mu kendine? Nesnel olanla bizim gerçeğimizin özdeşleşmesini ummak, boş bir çaba oluyor çoğu zaman. Gün geliyor, gözümüzle gördüklerimize inancımız olmuyor, gün geliyor dün tüm varlığımızla inandığımıza bugün gülüp geçiyor, kendimizi küçümsüyoruz. Algı ve yargı karmaşası büyüdükçe büyüyor. Ayaklarımızın altından toprak mı kayıyor, üstümüzdeki gökyüzü mü terk etti bizi, insan tarafından dışlanmış doğa mı intikam alıyor insandan, bilemiyoruz... Belki de, her şey milyonlarca yıldır aynı yerinde, aynı biçimde de, biz değişiyor, yeni ve başka bir türe dönüşüyoruz.

AHMET OKTAY, Toplumcu Gerçekçiliğin Kaynakları

S 222: Entelektüel ilgiden korkmak ve onu en hafif deyimiyle duraklatıcı saymak 30 yıllık yazınımızda köycülüğe ve popülizme yol açmış…

227; 1940’larda ilericiliğin, hatta daha açıkçası solculuğun ‘alameti farikası’ köy romanının savunulması

228: Ama ilkel bir üretim tarzından kaynaklanan ve onlara denk düşen toplumsal ilişkiler içinde doğmuş bir yazınsal biçim ve biçemin daha gelişkin ilişkileri iletilmemeye uygun olup olmadığı sorunu üzerinde yeterince durulmadığı anlaşılıyor (Dino’nun).

378: Köy Enstitüleri köyü pasifize etmek için kuruldu.

237: Tarihsel perpektifin yitirilmesinde ve geçmişin çözümleme düzleminden çıkarılmasında, harf ve dil devrimlerinin başlıca rolleri olduğu kesin. 


 

İnci Aral, 4 Ocak 2011 Tarihli Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde Necati Cumalı’yı anlattığı “Ay Büyürken” başlıklı yazısında şöyle diyor:

“Yazar, toplumsal konulara önem vermekle birlikte kaba bir toplumcu gerçekçilik çizgisine hiç düşmemiştir. Köy edebiyatı kalıplarına yüz vermeyişi, köylüyü kusur, zaaf ve erdemlerini abartmadan yazması, ‘Cumalı’yı özgün kılmış, yazarlığının estetik düzeyi ise adını parlak bir çizgiye taşımıştır.”

Sormak gerekir “İnci” hanıma, bu “köy edebiyatı kalıbı” nasıl oluyor. Ya da Necati Cumalı gibi orta sınıf bir Balkan geleneğinden gelen Necati Cumalı ile “köy edebiyatı”nın ne ilgisi olabilirdi?

Köyü yazan bir edebiyatın estetik dışı olacağını kimden duymuştu? 

Sözgelimi, Kaplumbağalar, ya da “Yoz Davar”da estetik yok mudur?

Aynı yazısında incilerini döktürmeyi sürdürüyor yazarımız: “Cinsellik, toplumsal edebiyatın ihmal ettiği bir konuydu”

Biz de, “İnci” hanımımızdan en kaba “toplumsalcı” yazından bir iki örnekle bu tezini örneklemesini istesek…

BİR SIRA NEFERİNİN, BİR DEVRİMCİNİN ANISINA,

“KEMAL GÜLTEKİN DOSTUMA”…

Ardahan’da yaşamın her alanında var olmuş bir devrimciydi Kemal Gültekin… Öğretmen mücadelesinden başlayan kavgasını gazeteciliğe, kooperatifçiliğe, arıcılığın örgütlü birliğine taşıdı. Yeri geldi partici oldu, yeri hayvan üreticisi köylü, yeri geldi arıcı, yeri geldi geldi İnat Hikâyeleri’nde sinema oyuncusu, yeri geldi Dursun Akçam Kültürevi tiyatro sahnesindeki Prut köyü atlısı…

KIRMIZI PAZARTESİ: ÖLÜMÜNE FİESTA

Kolombiyalı Garcia Marquez, Yüzyıllık Yalnızlık adlı yapıtla adını tüm dünyaya duyurmuş, 1982 Nobel Ödülü’nü almış bir yazardır. Hem Yüzyıllık Yalnızlık’ta, hem diğer yapıtlarında Latin Amerika kökenli Büyülü Gerçekçilik akımı içinde değerlendirilen groteskçi bir tarzı vardır.

YILDIZ ECEVİT / HASAN ALİ TOPTAŞ VE “KÖY ROMANI”

“Türk edebiyatının ‘köy romanı’, Anadolu köylüsünün ezilmişliğini sınıfsal bir eğilimle anlatmak gibi güdümlü bir amaçla yola çıkan siyasal renkli bir roman türüdür. Bu roman türü; başlangıçta toplumcu gerçekçi kuramcıların, yetmişlerde ise Türkçe’ye yeni çevrilmeye başlanan Lukacs’ın kuramsal desteğiyle Türk edebiyatını uzun yıllar ambargosu altına almıştır. Bireyin iç dünyasının göz ardı edildiği, biçimselliğin ise metindeki mesajın rahat alımlanmasını engelleyeceği düşüncesiyle estetik düzlemde bir ihanet olarak görüldüğü bir edebiyat ortamının ana türüdür geleneksel köy romanı.” (Yıldız Ecevit, Yok Olmanın Estetiği ya da Türk Romanında Bir Romantik, Varlık Dergisi, Mart 2006.)

DİLDE DEĞİŞİM, DÜŞÜNCEDE DEĞİŞİM…

24 Mayıs 2013 Cuma günü, Ankara’da, Çay Yolu’nda, dostların çağrısıyla katıldığımız bir etkinlikteyiz.

Parkın ortasına kurulmuş sahnenin iki yanındaki büyük kolonlardan sesler yankılanıyor. Sunucu sık sık tekrarlıyor duyuruyu; sesi çevredeki yapılarda da yankılanıyor:

“Çağdaş Ankara’nın aydınlık yüzü, 9. Çay Yolu Gençlik Festivali’ne hoş geldiniz!”

“Az sonra Line Dans Grubu’nu izleyeceksiniz; daha sonra Eurofit sahne alacak!”

ANADOLU’NUN KÜLTÜR ELİ, HAS DİLİ

İnsan bütün bir yaşam boyunca eksik bulduğu bir şeyleri tamamlamaya çalışan, kurcalayan, kuran, az ya da çok kıpırdayan, kendince yol alan bir yaratık… Ve yaşam son noktasını koymadan, düşünsel akış tamamen durmadan, hiçbir insanoğlu bütün eksikleri tamamladım, bütün aradıklarımı buldum diyememiştir…

HASAN ALİ YÜCEL’İN 57. ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE SOĞUKKANLI BİLİRKİŞİLER CANIMIZA OKUYOR!

Oğuz Atay, Tutunamayanlar’da kahramanı Selim Işık’ın ağzından “Soğukkanlı bir bilirkişi tavrıyla canıma okuyacaklar,” der.

Bugün, ölümünün üzerinden 57 yıl geçmiş olan Hasan Ali Yücel’in kimliğine ve bugün Türkiye coğrafyası ile Ortadoğu’da yaşananlara bakınca, hangi bilirkişilerin insanların canına nasıl okudukları da daha iyi anlaşılır olacaktır.

GROTESK YANARDAĞI İHSAN OKTAY ANAR’DA YEDİNCİ GÜN…

İhsan Oktay Anar 1995 yılından başlayarak “nevi şahsına münhasır” kitaplar yayımlıyor. Puslu Kıtalar Atlası’ndan başladı, Kitabül Hiyel, Efrasiyab’ın Hikâyeleri, Amat, Suskunlar, Yedinci Gün, Galiz Kahraman diye gitti…

Yıllardır üzerinde çalıştığım Mihail Bahtin’in karnavalcı roman kuramı ve onun Rönesansçı düşüncenin temelini üzerine kurduğu grotesk alanında yol alırken İhsan Oktay adına rastlamamak, onun adını anmamak yakışık alamazdı. Türk edebiyatında groteskten söz ettiğimizde ilk akla gelen adlardan biridir o…

KALAN’DA KARNAVALDAN KALAN…

Kalan; Leyla Erbil’in son yayınlanan kitabı. Yaşamöyküsel öğelerin Bahtinci bir karnaval şenliği biçemiyle novella türünde akışıyla yapılanan farklı bir metin.

Anadolu Rönesans’nın İşaret Fişeği : MAHMUT MAKAL

1789 yılının 14 Temmuzu’nda, otokratik ve teokratik ortaçağ zorbalığına karşı Fransa’da büyük devrim başlamıştır. Monarşik krallık ile onun ekonomik-politik ortağı kilise despotluğu ve soygunculuğuna karşı, burjuvazinin başını çektiği halk yığınları ayaklanmış, yeni bir çağın kapısını zorlamaya başlamıştır. Devrimin başladığı akşam, birbirinden haberi olmaksızın, Paris’te aynı anda birçok yerde saat kulelerine ateş açılmış, kulelerdeki saatler parçalanmıştır (Nurdan Gürbilek, 103).

YAZIKLAR OLSUN…

Mustafa Necati, Horasan kökenli, oradan gelip Darende’ye yerleşmiş Ahmet Han’ın onuncu karından torunudur. 1894 yılında İzmir’de doğmuş. Babası Darendeli Halit Bey, annesi Elbistanlı Mustafa Necati Efendi’nin kızı Naciye hanımdır. Mustafa Necati, doğumundan üç ay önce vefat etmiş dedesinin adını almıştır.

 

Kıbatek Nevşehir Gezi Edebiyatı Sempozyumu-Mart 2006

AH GÜZEL İNSANIM BENİM

YOLCULUĞUM SANADIR!

“’Bütün bu yolculuklar geçmişini yeniden yaşamak için mi?’ diye sordu bu noktada Han. Şöyle de sorabilirdi aslında: ‘Bütün bu yolculuklar geleceğini yeniden bulmak için mi?’

Şöyle cevap verdi Marco: ‘Başka yer, negatif bir aynadır. Yolcu sahip olduğu tenhayı tanır, sahip olmadığı ve olmayacağı kalabalığı keşfederek.’”

                                                           İtalo Calvino, Görünmez Kentler

DÜNYA KADINLAR GÜNÜ ve TARİHÇESİ

8 Mart çok yaygın bir biçimde ülkemizde ve tüm dünyada kutlanmaya başladı. Arada bir “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” gibi farklı bir adlandırma duyuluyor olsa da, günün kadınların anımsandığı, kadınlara sevgi ve şefkat göstermek gerektiğinin öne çıkarıldığı sıradan bir tüketim günü olma yoluna girildi gibi…

OĞUZ ATAY’DA KARNAVALCILIK

Wittgenstein, Dil Felsefesi konusundaki yapıtlarıyla 20. Yüzyılın en önemli filozofları arasında yer alır. Onun Felsefi Araştırmalar’la başlayan olgunluk dönemi anlayışının temel kavramı “dil oyunları”ydı. Dille yaşam ve anlam arasındaki bağlantıyı “oyuna katılma” olarak tanımlayan Wittgenstein’e ait bu bakış açısıyla, insan türünü “homo ludens” (oynayan yaratık) olarak adlandıran Hollandalı tarihçi Huizinga’nın yorumu, birbirini perçinleyen bir bütünlük oluşturuyor gibidir.

FAKİR BAYKURT YAZININDA KARNAVALCILIK

İstanbul’da yaptığımız Dursun Akçam’ı anma toplantısında karşılaştığım bir yazar “Ah Türkiye Ah!” adlı bir kitabını o toplantıda bana verdi…  
Okudum. Yazar dostumuz Almanya’da yaşıyor olmalı; girişteki Almanca nottan da öyle anlaşılıyor. Kitabı okurken bazı bölümlerde gerçekten de çok rahatsız olduğumu söylemeliyim. Türkçülük ve Cumhuriyet tarihinde çok önemli yeri olan Yusuf Akçura’ya ait “Üç Tarz-ı Siyaset”i Azeri aydını Hüseyinzade Ali’ye mal etmiş (s 42)…
Bu nokta çok önemli görünmese de üzerinde her türlü kirli siyaset oyununun oynandığı günümüz Türkiye ortamı için insanı ağlatacak ölçüde ağır gelen bir yorumu var ki, sormayın… 11. Sayfada şöyle diyor: “Tek particilik, dayatmacı seküler düşünce tarzının halk tarafından bir süre kabul görüp sonra da reddedildiğini bir türlü anlamadı.”

 

KURA NEHRİ, SUYUMUZ, EKMEĞİMİZ, SÜTÜMÜZ, BALIMIZ, CANIMIZDIR,

CANIMIZI VERİRİZ; KURA'YI VERMEYİZ!....

“Hele ölmedik” dedik; çıktık yollara.

Ne bir avuç olduğumuza aldırdık,

Ne işim, gücüm, çoluğum, çocuğum, “çok yoğunum” dedik…

Kura Nehri ile, iki ineğin, bir kovan arının ekmeğini yiyen üç yüz bin Ardahanlı sessiz kalamazdı…

ANADOLU RÖNESANSI VE KÖY ENSTİTÜLERİ

Köy Enstitüleri, yarım kalmış bir Anadolu Rönesansı girişimidir.

Rönesans, sözcük anlamıyla yeniden buluş ya da bulgulayış anlamına gelir. Bir kültürün, bir anlık toplumsal uyanışın, geçmişte bulduğu bir altın çağ üzerinden kendini ileriye fırlattığı bir değişim ve dönüşüm anı olarak da tanımlanabilir.

ÖĞRETMEN OKULLARI; ÖĞRETMEN YETİŞTİRME POLİTİKALARI VE EDEBİYATIMIZ

(8. sayfada iki öğretmenden başla Sabahattin Ali, Rıfat Ilgaz, Gazi Eğitim, Necatibey Balıkesir, Köy Enstitüleri) 

MARKO PAŞA, HALK GÜLMECE KÜLTÜRÜ (Köy Enstitüleri)

İnsanlık tarihinde ve doğal yaşam içinde, kuşaklar arasındaki beceri ve deneyim birikiminin dışında ve üstündeki kimi sembol ve simgeler üzerine eğitim ve öğretim kavramlarının tarihinin toplum içinde kültürel farklılıkların başladığı tarihle birlikte olduğunu söyleyebiliriz. Yazının da temelini oluşturan ilk işaretleri kullananlar tüketim fazlası ürünlerin biriktirme ve toplum adına değiştirme sorumluluğunu üstlenenler, aynı zamanda tapınak görevlisi olan damgarlardı. Toplumda çalışanlarla yönetenler arasında ilk farklılıklar da böyle başladı. Bu farklılaşmaya bağlı olarak binlerce, hatta on binlerce yıl bu işaretlerin kullanımı ve gereği durumda başka bireylere öğretim işini üstleneler din adamları oldular. Başlangıçta bireyci bir yönelimi ve kâr güdüsü olmayan bu kutsal kişilerin sonraki süreç içinde daha da farklılaştıklarını, birikmiş emeği toplum üzerine bir baskı unsuru olarak kullandıklarını söylemek de çok yanlış olmayacaktır.

ÖĞRETMEN OKULLARI; ÖĞRETMEN YETİŞTİRME POLİTİKALARI VE EDEBİYATIMIZ

İnsanlık tarihinde ve doğal yaşam içinde, kuşaklar arasındaki beceri ve deneyim birikiminin dışında ve üstündeki kimi sembol ve simgeler üzerine eğitim ve öğretim kavramlarının tarihinin toplum içinde kültürel farklılıkların başladığı tarihle birlikte olduğunu söyleyebiliriz. Yazının da temelini oluşturan ilk işaretleri kullananlar tüketim fazlası ürünlerin biriktirme ve toplum adına değiştirme sorumluluğunu üstlenenler, aynı zamanda tapınak görevlisi olan damgarlardı. Toplumda çalışanlarla yönetenler arasında ilk farklılıklar da böyle başladı. Bu farklılaşmaya bağlı olarak binlerce, hatta on binlerce yıl bu işaretlerin kullanımı ve gereği durumda başka bireylere öğretim işini üstleneler din adamları oldular. Başlangıçta bireyci bir yönelimi ve kâr güdüsü olmayan bu kutsal kişilerin sonraki süreç içinde daha da farklılaştıklarını, birikmiş emeği toplum üzerine bir baskı unsuru olarak kullandıklarını söylemek de çok yanlış olmayacaktır.

LAİKLİK KAVRAMI VE ANADOLU HALK KÜLTÜRÜ…

“Laiklik,” son günlerde kulağımıza çok çalınan, çok kullanılan bir kavram… Aynı zamanda, değişik ve çelişkili anlamlarda kullanılan, toplumsal yapı içinde kimi yanlış anlamalara yol açacak boyutta istismar edilen bir sözcük… Dilimize Fransızca'dan "laic, laiquee" sözcüklerinden geçmiş. Kökü ise Latince'den "laicus" ve Yunanca "laikos"dan gelmekte. Laikos din adamı niteliği ve yetkisini taşımayan kişi anlamı taşıyormuş. Laikos, halk anlamına gelen "laos" kelimesinden türetilmiş. Türkçe'ye ''halk'' olarak çevrilmişse de gerçekte ''avam'' ya da ''ahali'' hatta ''reaya'' kavramlarına daha yakın olmalı. Anlam açılımı, dinsel olmayan; dine ait olmayan, din dışı unsurlara ait olan gibi yapılabilir. Osmanlı zamanı "La-dini'' (dinsiz) kavramıyla da bilinmiş olsa da sözcüğün tam karşılığını tanrıtanımamazlık olarak anlamamak gerek…   

CUMHURİYET KÜLTÜR VE EĞİTİMİNDE ÖZEL BİR DÖNEM: KÖY ENSTİTÜLERİ

öy Enstitüleri, 93 kuruluş yıldönümünü andığımız Cumhuriyet kültür ve eğitim politikaları içinde çok özel bir dönem olarak yer almış, kapatılmasının üstünden 62 yıl geçmiş olmasına karşın, bir sabahyıldızı gibi ışıklarını bugünlere ulaştırmayı başarmıştır.

Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet kuruluşu sonrasında, %90’ı okuryazar olmayan yoksul Anadolu toprağına ilk eğitimi ulaştırmayı amaçlayarak kurulmuş olan enstitüler, eğitimden kültüre tarımdan bayındırlığa, üretici örgütlenmesine kadar, yaşamın hemen tüm alanlarında var olmayı başarmış, ülke tarihini yerinden sarsmış ve kalıcı etkiler bırakmıştır. 

AH HALKIM AH

Halktan kopuk, hayatın içinde olmayan aydınlarımızda en çok rastlanan hastalık, halk adına konuşup ahkâm kesme, toplumsal olgulara yönelik ucuz yargılarında halkı temsil ediyor olma yanılgısına kapılmaktır.
İstanbul’da yaptığımız Dursun Akçam’ı anma toplantısında karşılaştığım bir yazar Orhan Aras…”Ah Türkiye Ah!” adlı bir kitabını o toplantıda bana verdi sanırım… 



 

DARBE DERSLERİ

Birinci Emperyalist paylaşım savaşını izleyerek çökkün Osmanlı İmparatorluğu toprakları üzerinde yoksul bir millet ve halk hareketi olarak kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti’ni emperyalist politikalar güdümünde zapturapt altına almaya yönelik, bu amaçla Şarkiyatçı Batı politikalarının kullanageldiği bir yöntemle, İslam dinini kültürel kılıf olarak tutan “Sızıntı” çalışmalarının en büyüğü, hatta sentezi sayılabilecek bir enfeksiyon, bir “bulaşma”nın yol açtığı koca çıban, 15 Temmuz günü büyük bir gürültüyle patladı. TBMM’nin bombalanmasından silahsız yurttaşlara kurşun sıkılmasına, tanklarla ezilmesine kadar birçok yönleri olan askeri kalkışma 250 civarında can kaybı, 2000’e yakın yaralı, yakılıp yıkılan binalar ve varlığı zaten epeyce tartışılır olmuş demokrasinin “Olağanüstü Hal” ile bir kez daha örselenmesiyle sonuçlandı.

KADIN SANA HELAL OLSUN!

Kadın sana helal olsun!
Ne o ha bire “açılım” yaptıkları ileri demokrasi kalmış memlekette, ne hukuk devleti... Hepsinin yerine geçip kocana kurşun sıkanın yakasına yapıştın ya!... Kadın sana helal olsun…
Bir ülke düşünün ki, demokrasiyle yönetildiği, hukuk devleti ilkelerinin geçerli olduğu iddia ediliyor. O ülkede, iki gazeteci manşetten duyurdukları, başka gazete ve televizyonlarda da az çok yer alan, ülkenin parlamentosunda da defalarca açık açık konuşulmuş “MİT TIRLARI” olayı nedeniyle, “CASUSLUK” suçlamasıyla ve müebbet hapis istemiyle yargılanıyor. Doksan küsur gün çoğu hücrede geçirdikleri zindan hayatından sonra Anayasa Mahkemesi’nin devreye girmesiyle tahliye ediliyorlar. 

UYAN EY ŞEYTAN TUZAKLARINDA KIRILAN İSLAM!…

İslamiyet, Hz. Muhammed öncülüğünde bir adalet arayışı, eşit-kardeş bir toplum için bir Tanrı sözü, bir inanç bildirimi olduğu kadar, bir hayat felsefesi gibi doğmuştu. Mekke ve Medine çevresine yerleşmiş, yoksul kabilelerin topraklarına el koymuş, ipotek altına almış, aralarında Yahudi derebeylerinin de bulunduğu zorbalara karşı kandaş toplum geleneklerini taşıyan bir tarihsel devrim olmuştu.

ARDAHAN’IN NEYİ EKSİK?

Ardahanlılar’a soracağınız “Ardahan’ın neyi eksik” sorusuna verilecek yanıtları toplamaya kalkarsanız, birbirinden çok farklı yüzlerce yanıt karşısında şaşkına döneceğinize emin olabilirsiniz. Bu sorunun yanıtları arasındaki ayrımlar ve çeşitlilik de, Ardahan’ın en büyük sorununa işaret edecektir zaten: Bilinçli Kamuoyu Yoksunluğu…

GİDENLER GELENLERDİ!

GİDENLER GELENLERDİ demiştim bir öykü kitabımın adına. 2006 yılında yayınlanmıştı sanırım. “Ustam / Nereden Gelir / Nereye Gidersin” başlıkları altında dörder öykü vardı. Tümü de birbirinden farklı, o bıraktıkları gölgeleri bile büyük bir iç acısı ve özlemle andığımız insanlara ait öyküler…

Yitirdiklerimizin, uğurladıklarımızın nöbet yerleri boş kalmasın istemiştim; gelenler gidenleri aratır olmasın…

KÖY ENSTİTÜLERİ’NİN 75. YILINDA TÜKENMEYEN KAYNAK ANADOLU’YLA YENİDEN KUCAKLAŞMAK…

Ben bir Köy Enstitülü çocuğuyum. Annem, Ardahan Orta Hanak’tan yetim Perihan ile on üç doğum yapmış, yarısını toprağa vermiş analar anası, bir lokmasını kırk komşuyla paylaşan yoksul Seyhat’ın oğlu babam, Ölçek köyünden Dursun, Cılavuz Köy Enstitüsü’nde tanışıp evlenmişler. Ardahan’dan ayrıldığımızda ben sekiz yaşındaydım. Hem çocukluk yıllarında, hem daha sonra kendimi kopmaz bir bağla bağlı olduğumu duyumsadığım o Kuzeydoğu yaylalarının kışın amansız soğuklar, göz alabildiğine uzanan kar yığınları ve tepeler arasındaki köylerden yükselen tezek dumanlı yaşam manzaraları ile kaplı, yazın yüzlerce renk ve çeşitte kır çiçeğiyle, çam ormanlarıyla donanmış, kar sularının aktığı nehirlerle işlenmiş coğrafyasına, imececi, özgür yaratılışlı yoksul insanlarının yanına her olanakta koşarak geri döndüğümde, giderek eskimekte, yıkılmakta olan ve toplumu yönetenler tarafından bir düşman tapınağı gibi anılan enstitü yapılarının bakımsızlığını gördükçe içim sızlardı. Ardahan-Kars yolu Cılavuz’dan, köy enstitüsü yapılarının yanı başından geçer…

“HEFSE’NİN SÜDÜĞÜ”, BAHTİN’İN DÜDÜĞÜ VE GÜLMENİN KATLİ

Paris’te Charlie Hebdo adlı dergiye yaptıkları baskınla on karikatür sanatçısı, iki polisi gözünü kırpmadan öldürürken Hz. Muhammedin intikamını aldığını sananlar yanılıyordu.
Onlar, kendi insanlıklarından arındılar, kendi özgürlüklerine ve hayatlarına kurşun sıktılar. Zaten davranış biçimleri, pervasızlıkları, profesyonel duruşları, insan kardeşliğiyle yollarını çoktan ayırmış ve ruhlarını bir karanlık kuyuya atmış olduklarını da işaret ediyordu. Büyük olasılıkla da Batılı istihbarat servislerinin ya da onların Orta Doğu uzantısı İsrail Mossad’ın bilgisi altında  yetiştirilmişler, eğitilmişlerdi.
Önemli bir noktayı unuttular; tüm Fransa ve Avrupa’ya, hatta ABD’ye haykırmalıydılar: “Bizi sizler yetiştirdiniz!”

“ÖTEKİ”Nİ ANLAMAK, YILBAŞINDA NOEL KUTLAMAK VE TÜRKİYENİN OKULLARI…

“Öteki”, aramızdan koparılıp uzaklaştırılan; hayatımızdan koparılan…
“Öteki” azınlıkta oluşuna, taşıdığı siyasal kimliğin dışlanmışlığına, baskılanmışlığına ve kendi adına silahla savaş veren birilerinin varlığına, gece gündüz gelen tehditlere aldırmadan, baskın görünenlere de elini uzatmış, barış istemiş bir hukuk insanı…
“Öteki”, onca polisin içinde enseden girip yüzden çıkan karanlık bir kurşunun aramızdan alıp götürdüğü… Geride çığlık çığlığa ağlayan bir genç kız, güvercinleri anan bir eş bırakarak…
“Öteki”, toplumda yoğun bir sevgi kucağı bulmuş, kitap fuarlarında önünde uzun kuyruklar oluşmuş, en güçlü kanalların televizyon ekranlarındaki haber spikerliğinde, büyük gazetelerin köşe yazarlığında kesesini ve baskılanmış duygularını doyurmaya kalkmamış, şanla, şöhretle, parayla satılmamış, gerçeği yazacağım inadıyla zindana atılmış bir gazeteci…

 

BU KAN ve ZULÜM ÇUKURUNDA KİMLERİN KAZMASI VAR?

Ülkemizin güney sınırı kan gölünde yitip gitti. Irak’tan Suriye’ye, yüzlerce kilometrede insan canının bini beş para bile değil… Bizden uzak olsun derken kan, kendi coğrafyamıza da sıçradı. 

Emperyalizmin soygun ve sömürü ağında yoksulluk içinde yaşayan insanlar bu kez de petrol ve iktidar savaşlarının kurguladığı, beslediği çetelerin ve etnik kimlikler, inançlar üzerinden kışkırtılan anlamsız öfkelerin saldırısı altında…
Kobani’de, Rojava’da, Sincar’da, Suriye ve Irak’ın birçok bölgesinde günahsız insanlar katlediliyor. Ülkemizin kardeş zenginliği olması gereken halklar birbirine düşman gözüyle bakmaya başladı. Ülke çapında çıkan olaylarda ölenlerin sayısı 16 Ekim 2014 günü 38’e ulaşmıştı.
Hiç tanımadığın, kendine yönelik kişisel bir kötülüğünü görmediğin bir insana kin beslemek kadar kötü bir duygu var mıdır? İnsanın soyutlama yetisinin ve toplumsal bilincin yol açtığı iyiliklerin tümünü birden silip süpürecek bir korkunç ironidir bu… 

EMEK, ÖZVERİ, ALINTERİ VE AT SİNEKLERİ

Hayatı kategoriler, kavramlar ve kaba görünüşlerle anlamlandırmaya çalışırken eleştirel aklı kullanmayı beceremeyenlerin düştükleri skolastik çukurda, emek, özveri ve alınterinin üzerinde her zaman at sinekleri de uçuşur.
Yakın geçmişin tarım toplumunda insanın can ve ter yoldaşı olan emektar atın, öküzün kanını emerek geçinen at sinekleri, günümüzde de insanın yakasına, etine, kanına, hatta ruhuna yapışarak asalaklığını sürdürmektedir. 

At sineklerinin büyük bir ustalıkla uçuşup ansızın damara girdikleri, emek ve alınteri sahiplerinin kanını emdikleri birinci alan, politikadır. Yahudi bezirgânların topraklarına el koyduğu Mekke ve Medine yoksulu için umut olmuş, kendini malda da düşüncede de halkından ayırmamış “Ömer adaleti” ile simgeleşmiş İslam dinini kendi iktidar basamaklarında riyakârca kullanan, ağzından ülkücü önderlerin kutsal kavramlarını hiç düşürmezken, karunları kıskandıracak mal varlıkları edinen, ülkenin altını üstünü, en ücra dağ başındaki deresini kâr için uluslararası sermayeye peşkeş çeken, ormanları, park alanlarını yakıp yıkan birileri, dini kullanarak milletin kanını emiyor, anasını ağlatıyor.

Ey halkım, ben kimim?

Benim oy kullandığım, Ankara’daki 4006 nolu sandıkta, CHP’ye 220, AKP’ye 46 oy çıktı; 14 oy MHP’nin oldu, diğer oylar dağıldı. Benim mahallemde kavga dövüş olmaz,  herkes birbirine saygıyla, sevgiyle bakar ey halkım…

Benim mahallemde, hemen herkes üniversite mezunu; çoğunluk evinde ya da bahçesinde bir hayvan besler; karlı kışlarda kuşlara yem atar; yaz sıcağında bir kapta su bırakır kapısına… 

Ben biraz farklı biriyim, ey halkım!

TÜRKİYE NEREYE?

AKP’nin apar topar kurulup altı ay içinde şıpın işi iktidar koltuğuna oturtulmasının üzerinden yaklaşık on bir yıl geçti. Bu iktidar değişikliği sonrasında, önce bir ileri iki geri gidilerek, 12 Eylül 1980 faşist darbesine rahmet okutacak 12 Eylül 2010 Anayasa Referandumu’ndan sonraysa, büyük bir ivme kazanan değişiklikler yaşandı. Bu dönem, AKP’nin “ustalık” manevralarıyla açılmıştı.

Doksan yıllık Türkiye Cumhuriyeti, deyim yerindeyse tepetaklak oldu.  

2013 yazı ise, farklı kollardan gelen değişikliklerin buluştuğu, kafaların iyice karıştığı bir olaylar karmaşasına tanıklık etti. Ne zaman biteceği henüz belli olmayan, siyasetin çöl sıcaklarını yaşıyoruz  

HAYAT BİR BIÇAK SIRTI GİBİDİR…

Hayat bir bıçak sırtı gibidir; kimi iyiye, sevince, neşeye, umuda keser, kimi kötüye, acıya, karamsarlığa… Arka arkaya yaşadıkların arasında duygu karmaşası içinde kalakalırsın, o incecik, kıldan ince kılıçtan keskin çizgide...

Televizyon ekranından karanlık görüntüler geçiyor... Cep telefonuyla kayda alınmış bir gecede, cama çarpan taş sesleri; dışarıdan haykırışlar:

“Tekbiir!”,

“Allahü Ekber!”

Malatya’nın Sürgü beldesinde, oruç tutmadığı anlaşılan Alevi bir yurttaşın evini basmış kalabalık. Öfkeyle, hınçla saldırıyorlar. Araya giren jandarma olmasa her şeyi yapacaklar. Yoksul insanların ahırını yakıyorlar az sonra.

Toplanan kalabalıkta kim daha çok inançlı acaba? Hangisi önce açacak cennetin kapısını? 

TOPRAKTAN BOŞLUĞA… “TARIM-SANAYİ İKİLEMİNDE EĞİTİM-KÜLTÜR VE EDEBİYATIMIZ”

Kültür ve edebiyat, kimilerine göre özdeksel yaşamın bir izdüşümüdür, yaşamın gerçekliğini yansıtır, ya da öyle olması gerekir... Kimilerine göre, gerçekliğin ötesine geçmeyi başarabilen imgesel gücüyle tansıksı bir öngörüye sahiptir. Başka bir görüşe göre, özellikle de edebiyat, yalnızca bir dil uğraşıdır ve ancak kendi içine dönük olarak çözümlenebilir, yorumlanabilir…

GÜNCEL SORUNUMUZ: “BİLİMDE, SANATTA, ADALETTE VE HATTA AHLÂKTA İKİYÜZLÜLÜK…”

Televizyonlarda gördük, gazetelerde okuduk... Ankara Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısı Kemal Çetin soruşturmasını tamamlamış, 12 Eylül darbesinin mimarlarından Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya paşalar, “iki kez ağırlaştırılmış müebbet hapis” ile yargılanacakmış! 12 Eylülcü diğer paşalar çoktan bu dünyadan göçmüş olduklarından, bu yargılamadan da kurtulmuş olmuşlar!  

KÜLTÜRÜMÜZDE ŞARKİYATÇILIK İZLERİ ve TORTUMLU KADINLAR

Ürdün asıllı ABDli bilim adamı Edward Said’in aynı adlı yapıtından sonra daha çok konuşulur ve tartışılır duruma gelen Şarkiyatçılık, bir tür dilbilim çalışması olarak doğmuştur demek çok da yanlış olmayacaktır.

Şarkiyatçılık, özellikle de dünya uygarlığının beşiği sayılan Sümer ve Mısır coğrafyalarında, toprağın altında kalmış uygarlık yıkılışlarını, yeryüzünde kullanımı kalmamış “ölü diller”i öncelikli konu seçmişti. Daha sonra, Batı için ekzotik-kışkırtıcı olan doğulu erotik ve mitolojik öyküler de birer “buluş” olarak dil çalışmalarına eklendi; Doğu dil ve kültürüne ilişkin imgesel yapılanmanın Batı’daki temelleri böylece atıldı.  

SEÇME HAKKIMIZI NASIL KULLANIYORUZ? YENİDEN İMECE 31. SAYI SEÇME HAKKIMIZI NASIL KULLANIYORUZ?

Bu yazı yayınlandığında, ülkemiz bir genel seçimden çıkmış olacak. Sonuçları şimdiden kesin olarak bilmek olası olmasa da, seçim öncesinde yaklaşık tahminler yapılabiliyor... Seçimlerden açık arayla birinci olarak çıkması beklenen iktidardaki partinin seçim söylemleri, “seçim”, “bilinç” ve “demokrasi” kavramları üzerine konuşabilmek için epeyce bir olanak sağlıyor.

İnsanoğlunun seçme etkinliği, tekil birey bilincinin oluşmaya başladığı, Lacan’ın “ayna dönemi” olarak tanımladığı gelişme çağında başlıyor olmalıdır. Bu dönemde, o zamana kadar anneyle bir bütün oluşturan yavrunun bütünlük algısı bozulmuştur ve artık geriye dönüş de olası değildir. Güvensizlikler, kuşkular, belirsizlikler dünyasına adım atılmıştır. Kendini diğer varlıklardan ayna aracılığıyla ayırmaya başlayan birey, nesne ve olgularla kendi arasına işaret sisteminin, dilin girmesiyle de başka bir burgaca sürüklenmiştir. Göstergelerin ve bir gösterge sistemi olan dilin gerçeklikle örtüşüp örtüşmediği sorunu, uslamlama yeteneğinin en belirgin çalışma alanı olarak kalacak, insanoğlu ömür boyu bir şeyleri seçmeyle uğraşacaktır.   

BİZE Mİ SORDUNUZ…

Bize mi sordunuz insanlarımız karın doyuracak ekmek bulamazken şehirlerimizin dört bir yanını devasa alışveriş merkezleriyle doldururken?

Bize mi sordunuz, bulvarlarımızın, caddelerimizin iki yanına koca çelik yığınları, çarşıların içine ışıl ışıl dükkânlar kurarken?

Bize mi sordunuz insan yerine yürüyen teneke yığınlarını, güneşi, rüzgârı tutuklayan beton yığınlarını, karşılığında ruhunuzu bile satışa çıkardığınız parayı severken?

“ANKARA’DA ANAYASO!”

“Ankara’da Anayaso”, 68 gençlik hareketleri ile birlikte ünlenmiş bir türküydü. Urfalı Babi’nin tok sesinden döndürüp döndürüp dinlerdik kırkbeşliği, 

“Yerin Yurdun Adresesin bilmirem,

Ankara’da Anayaso, 

ellerinden öpir Hasso;

ne olur yap bize de bir iltimaso…”

Yirminci yüzyılın başındaki yenilikçi hareketlere, uluslaşma sürecine ve Cumhuriyet kuruluşuna, önemli bir esin kaynağı olmuş “köycülük” ve “halkçılık” rüzgârları, altmışlı yılların ortalarından başlayarak, bir yenidendoğuşa uğramış gibiydi. 27 Mayıs 1960’ın ürünü olan 1961 Anayasası ile sağlık hizmetlerinde sosyalleşme, çalışan sınıflara grevli toplusözleşmeli sendika hakkı, sosyal devlet ilkeleri yaşama geçiyor, siyasal alanda yeni özgürlükler getiriliyor, işçi sınıfı ve halk yığınlarında o güne kadar görülmedik bir kıpırdanma başlıyordu. 

ÜMİT KAFTANCIOĞLU’NU ANARAK ÇOĞALTACAĞIZ, ANARKEN ÇOĞALACAĞIZ…

Ümit Kaftancıoğlu, özellikle halk anlatı geleneği üzerinde durmuş, halk hikâyeleri, halk türküleri derlemeleri yapmıştır.

Edebiyat alanında verdiği yapıtlarda da bu anlatı geleneğinin ve halk yaşam biçiminin izleri açıkça görülür. Kaftancıoğlu’nun kendi köyünü ve bir ölçüde yaşamını anlattığı Yelatan adlı roman, onun halk kültürünü kavrayış gücünü tek başına temsil edebilecek bir güce sahiptir. 

Yelatan, Bahtin’in “yarı ciddi yarı komik tür” bağlamında tanımladığı çokseslilik öğeleriyle örülüdür. Bir yanda mal mülk tutkunu, gözünü kardeşinin toprağına, hayvanına dikmiş aç gözlü köylü Üseyin, açlık, sefalet, yoksulluk, diğer yanda gülmeceli, şenlikli, imececi köy yaşamı vardır...

TEKEL İŞÇİLERİNİN DİRENİŞİ VE KEMALİZM’E ŞAŞI BAKIŞ

Tekel işçilerinin karakışın ayazına, soğuğuna, polisin jopuna, biber gazına karşın sürdürmekte oldukları direniş, Şarkiyatçı Batı kaynaklı Ortaçağ dogmalarını kullanan postmodern rüzgârlarla yelkenlerini doldurmuş, ekonomi, üretim, üleşim kavramları, soğan ekmek kavgası yerine kültür ve inanç ayrılıklarını öne çıkararak, insanları üç kuruş karşılığı, eskilerin deyimiyle kafadan gayrımüsellah kılarak, yani akıl silahından arındırarak, siyah ipekten türban ve ultralüks jiplerle donatılmış sırça saraylardaki saltanat koltuklarında sonsuzluğa kadar oturmak niyetinde olanların inanç şekerine bulayarak halka yutturmakta oldukları ezberi bozan bir yıldırım ışığı gibi düştü topluma. 

ARINDIRILAN CUMHURİYET!

26 Temmuz 2008 tarihli Taraf Gazetesinin manşeti: “1923’te kuruldu, 2008’de arınıyor”… Arınan, ya da “arındırılan” kim? 

Cumhuriyetimiz…

ARINDIRILAN CUMHURİYET!

26 Temmuz 2008 tarihli Taraf Gazetesinin manşeti: “1923’te kuruldu, 2008’de arınıyor”… Arınan, ya da “arındırılan” kim? Cumhuriyetimiz…

Taraf Gazetesi’nin yazdığı somut gerçekliğimizdir: Taraf’ın da tarafı olduğu emperyalist odaklar ile bir şekilde o kervana katılmış sözde aydınlarımız, Cumhuriyet’imizi el ve güçbirliği ile iyiden, güzelden, doğrudan, onurlu duruştan, özgür düşünceden arındırma çabasına girmişlerdir!…

CILAVUZ’DAN GEÇERKEN…

Çocukluk masalımın en sevdiğim uğrak yeriydi Cilavuz… 1950’ler sonlarıydı… Burunlu otobüslerin buğulu camlarında merakla beklerdim… Ya da karasöründe koyunların, kuzuların, eli dirgenli, başı tavşallı köylülerin arasında dağ rüzgârlarından korunmaya çalıştığım kamyonların soluk soluğa dönüp geldikleri bir derede, rengârenk kır çiçekleri arasında onlarca metre yüksekten düşen kar sularının berraklığından, “Suuçan”dan hemen sonra beliriverirdi önümde. Gözlerimi sonuna kadar açar, kırmızı saclı kocaman çatıları, üç katlı taş yapılarıyla, çevresindeki ulu söğütlerle karşımda duran o masalı an be an solumaya, her ayrıntısıyla belleğime yerleştirmeye çabalardım. Hep şen ve alaycı bir tınıyla seslenen yüzlerce karganın bitmeyen şarkıları eşlik ederdi tabloya…

KARABÜK OLAYI’NIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

27 Haziran 2008 günü Karabük “Kültür Sanat ve Sanayi Festivali” sırasında yaşanan olaylar değişik yorumlara, algılamalara, yargılamalara yol açtı…

Yazar Latife Tekin ile Karabük Belediye Başkanı Hüseyin Erer arasındaki tartışma ve sonrasındaki gelişmeler, Yazar Latife Tekin tarafından Sivas’ta yaşanmış Madımak olaylarına benzetilirken olaylardan sonra açıklama yapan Karabük Kültür ve Sanat Derneği, yazar Latife Tekin’i, neredeyse etkinliği “provake etmekle” suçlamıştı…

DEMOKRATİK DANGALAKLIK!

Ülkemiz geri döndürülemez gibi görülen bir yolda, hızla karanlık bir boşluğa doğru sürükleniyor.

ABDli sivil-darbeci milyarder Soros, ve ABD’nin CIA benzeri casus-danışmanlık örgütü NED (National Endowment for Democracy) görevlerini yerine getirmişlerdir! Soros, 2005 yılında “türban sorununu çözeceğim” dememiş miydi?

Dinsel bir sembol sayılsa bile, türbanın üniversitelerde serbest bırakılması toplumun çoğunluğu tarafından onaylanmış gibi… 

BİR SIRA NEFERİNİN, BİR DEVRİMCİNİN ANISINA, “KEMAL GÜLTEKİN DOSTUMA”…

Ardahan’da yaşamın her alanında var olmuş bir devrimciydi Kemal Gültekin… Öğretmen mücadelesinden başlayan kavgasını gazeteciliğe, kooperatifçiliğe, arıcılığın örgütlü birliğine taşıdı. Yeri geldi partici oldu, yeri hayvan üreticisi köylü, yeri geldi arıcı, yeri geldi geldi İnat Hikâyeleri’nde sinema oyuncusu, yeri geldi Dursun Akçam Kültürevi tiyatro sahnesindeki Prut köyü atlısı…

Alçakgönüllü, sessizce yürüyen, karıncayı incitmekten çekinen ve ne zaman patlayacağı belli olmayan bir yanardağı içinde taşıyan bir devrimciydi.  

YAŞASIN SİVİL DEMOKRASİ!...

22 Temmuz 2007 seçimlerinden AKP’nin %47’ye varan oy oranıyla büyük bir zafer kazanmasının hemen ardından, 23 Temmuz akşamı, neredeyse Türkçe’nin konuşulduğu tüm yeryüzü boyutunda yayın yapan, İslami sermaye ve ABD destekli olduğu söylenen, AKP politikalarının yayın organı sayılan Samanyolu televizyonunda, üzerinde özellikle durularak verilen çok özel bir haber vardı. Seçilmiş, hatta o gün için özel hazırlanmış bir gösteri gibiydi sunulan… Televizyon konuşmacısının “en sağından en soluna, her türlü siyasi fikirden” olduğunu söylediği bir grup genç, bir ellerinde pankartlar, bir ellerinde çiçek, bir anıt çevresinde demokrasi bayramı kutluyorlar ve Türkiye’de tam “yedi kez” demokrasi kesintisi yaratan darbe girişimlerini kınayan açıklamalar yapıyorlardı. “Darbeciler bir yana, tüm sivil güçler bir yana”ydı durum…

GEÇ KALDIN TATARAĞASI!

Engin Ardıç adlı “ne idüğü bellisiz” gazeteci bozması, yan kaykıldığı köşesinden, görmekten çok pislik atmaya yaradığı anlaşılan at gözlüklü bakışlarıyla buyurmuş: “Köy Enstitüsü Faşist Bir Müessesedir!” (29.04. 2007; Akşam Gazetesi)… Hızını alamamış zât-ı muhterem, manda tersi gibi bir laf daha etmiş; “Halkevi de Faşist Bir Kurumdur!” (29.04. 2007; Akşam Gazetesi).

BEN OLSAM ALMAM!*

“Çocuk Gözüyle Avrupa Birliği” adlı bir kitap derlemiş Ali Bolat. Cumhuriyet Gazetesinin 18 Temmuz Pazartesi günkü arka sayfasından öğrendiğimize göre, “Türkiye AB’ye girebilir mi?” sorusuna, çocuklar, “Giremez, çünkü yurttaşlarımız yolda kötü yürüyorlar, yollara tükürüyorlar” diye yanıt vermişler. “Çocuktan al haberi” demişler ya, yerden göğe doğru söz...

SEKSEN YILIN SESİ

“Seksen yılın sesi”nde, seksen yıldır varlığını bildiğimiz ama anlamını bir türlü kavrayamadığımız, ya da anlamak istemediğimiz bir seste, insani bir özellik yüklemeyi pek sevdiğimiz bir şehir olarak Bursa’yı ve kuruluş yıllarındaki bunalımlarını bu şehirde sınavlardan geçirmiş bir yönetim biçimini anlamaya ya da çözümlemeye çalışmak olası mı?

ANKARA’YA AİT OLMAK...

Ankara’ya ait olmak, bundan tam kırk buçuk yıl önce, 1964 yılının Şubat’ında, öğretim yılı dönem arası taşınılmış yeni ve kocaman bir kente, İçcebeci sırtlarındaki bir evin buğulu pencere camından bakmakla başlar. Sekiz yaşında ayrıldığı  Güneybatı Kafkasya’nın Ardahan yaylasından sonra Kırıkkale’nin Makine- Kimya yığıntısı çukurunda dört yıl geçirmiş, nereye ait olduğu konusunda kafası karmakarışık olmuş bir çocuk, parmağıyla camın buğusuna adını yazıyor... Buğudaki yazı kadar uçucu, camdaki görüntü kadar dolayımlı kendi kimliğine ait bilinci. Kaygan, ürkek, kırılgan...

"BİN YILIN TÜRKÜSÜ", ANADOLU KÜLTÜRÜNÜN ÖYKÜSÜDÜR

            "Bin Yılın Türküsü"nü dinledik, önce Almanya'da, sonra İstanbul'da... Alevi Birlikleri Federasyonu vardı düzenlemenin, derlemenin arkasında. Türkülerin yüreğimizde uyandırdığı coşkunun ve yüzlerce yıllık acının yangınında kültür öykümüz kıpırdanıyordu. "Bin Yılın Türküsü", bir yandan geçmişimize ışık tutarken bir yandan toplumcul kültür uğraşlarımızın yönünü, yolunu aydınlatıyordu.

KÖY YAZININDA BİR GÖLGE: ARAÇSAL AKLIN ÖYKÜNMECİ DÜĞÜMÜ

Dünyamız döndükçe düğüm üstüne düğüm atmıyor mu kendine? Nesnel olanla bizim gerçeğimizin özdeşleşmesini ummak, boş bir çaba oluyor çoğu zaman. Gün geliyor, gözümüzle gördüklerimize inancımız olmuyor, gün geliyor dün tüm varlığımızla inandığımıza bugün gülüp geçiyor, kendimizi küçümsüyoruz. Algı ve yargı karmaşası büyüdükçe büyüyor. Ayaklarımızın altından toprak mı kayıyor, üstümüzdeki gökyüzü mü terk etti bizi, insan tarafından dışlanmış doğa mı intikam alıyor insandan, bilemiyoruz... Belki de, her şey milyonlarca yıldır aynı yerinde, aynı biçimde de, biz değişiyor, yeni ve başka bir türe dönüşüyoruz.

ARDAHAN DOĞASINA SAYGI GÖSTERELİM

Güneybatı Kafkasya coğrafyası içinde yer alan Ardahan doğasının en bilinen öncelliği, dünyanın en zengin kır çiçeği florasına sahip olmasıdır. Yeryüzünün hemen hiçbir yerinde bulunmayan çeşitlilikte ve güzellikteki bu kır çiçeği örtüsünün canlılığını da birçok akarsuyun çıkış noktasını oluşturan su kaynakları sağlamaktadır. Kır çiçeği örtüsünün ve su kaynaklarının hemen arkasında yer alan güvence ve dayanak noktası ise, bölgedeki eşsiz güzellikteki, seyrelmiş olmasına karşın varlığını sürdüren sarıçam ormanlarıdır.  

MAHSUNİ ŞERİF / OZANIN ÖLÜMÜ*

Neden yadsıyalım ki içimizi, içselliğimizi? Çok uzaklarda bir köyde doğup büyümüş, bir kuzeydoğu kasabasında yaşamı adımlamış, İç Anadolu bozkırında orta öğrenimini tamamlamış birisiyim. Kentlerde geçen onca yaşam, öğretmen çocuğu olmamız, belki de kişiliğimize daha denk düştüğünden ya da gençliğimizden, çocuksuluğumuzdan kopamadığımızdan olsa gerek, köylülüğümüzün ağır basmasına engel olamamış. Şimdiki çağdaşlık başka şeyleri, kentsoylu beğenisini, klasik müziği, Batı Müziği'ni gerektirir, diye yalan mı söyleyelim? Hamurumuz onunla yuğrulmuş bir kez... Türkülerle, deyişlerle büyümüş, onlarla ağlamış, onlarla gülmüşüz. Işıksız, elektriksiz bir köy karanlığında, tepedeki örtmede yazları açık bırakılan o penceremsi delikten yıldızlara bakarken bir uzak ses gelip oturmuş içimize; "Sanki ömrüm bir bilmece/ Bitmez tükenmez geceler", "Bir çit öküz yeter mi; ahha Memmet emmi/ Böyle baca tüter mi; de ha Memmet emmi..."

GÜLE GÜLE DELİ ÇOCUK! Dr.Doğan İSTANBULLUOĞLU'nun anısına...

            Güle güle deli çocuk; güle güle! Biz ağlarken gülme sakın; biz yaşarken ölme bir daha... Bu son olsun!

            En çocuğumuzdun, en çoğumuzdun, en  delimizdin. 68 kuşağı dediler adımıza... Boşver sen benzetenleri de benzetildiklerimizi de... Biz, birbirimizi biliriz. Ne buhranlıydık, ne  bunalımlı... Ne esrar dumanı vardı kafamızda, ne kokain saptırması... Biz gibiydik yalnızca. Biz!

            Türkülerle sarhoş olmayı, bağlamayla ağlamayı bilirdik... Bir de yürekten gülmeyi, dost için, kardeş için ölmeyi...

            Yalnızca inançlıydık, yalnızca çocuktuk, yalnızca deliydik... 

BİLGİ TOPLUMUYLA FOSSEPTİK ÇUKURUNUN KIYISINDA!*

Sosyal bilimlerde, felsefede, insan davranışının yönlendiricisi bilincin geleceğinde olağanüstü karmaşalar, tartışmalar yaşıyoruz. Elimizin içinden, inandığımız bazı kavramların uçup gittiğini, kutsal bildiğimiz davranış biçimlerinin yadırganır olduğunu görüyoruz. Ummadık anda bunalımlar patlıyor. Belirsizlikler egemendir. Tek tek insan istençlerinin yaşamın şekillenmesindeki yetersizliği, çaresizliği ve metafizik inançlara yönelmeyi kışkırtıyor.

            Bilginin, tekniğin ulaştığı boyut, bilgisayarının başında yalnızlaşan insanı, ayrımında olmadığı bir kopuşa, küçülmeye yöneltiyor. Duyular, duygular, algılar değişiyor. Nesnel gerçekliğin yerini sanal saplantı ve yanılgılar alıyor. Düne kadar, insanı karşılaştığı olumsuzluklardan, düş kırıklıkları karşısında yıkımdan koruyan bilinç, oturacağı gerçeklik temelinden kopup gidiyor. 

YAŞAYAN BİR İMGE: ULUDAĞ...

"Arkam sensin, kalem sensin dağlar heeey!" diyor şair. Bursa gibi...  Öyle ulu, öyle güvenli, öyle gönençli bir duruşu var ki Uludağ'ın... Başında hiç eksik olmayan dumanlarla. Bir çağrıdır insana. Kara, tipiye, fırtınaya... Yeşile, berekete, güneşe, yıldızlara... Özgürlüğe... Bir tanımsız doğa tadı. Heybetli, kutsal bir anıt! 

    Gözün kesmediği, bulut sarmış yükseklerde seslenen söylenceler, sevda türküleri... Yüzlerce yıl öncesinden, tarih kapısından, boyların, Bursa dağlarına, yaylasına, ovasına akışı... Göçler, ayrılıklar, gönençler...

    Uludağ, Bursa'nın her şeyi... Yaşayan güzel düşü. 

YAŞAYAN BİR İMGE: ULUDAĞ...*

"Arkam sensin, kalem sensin dağlar heeey!" diyor şair. Bursa gibi...  Öyle ulu, öyle güvenli, öyle gönençli bir duruşu var ki Uludağ'ın... Başında hiç eksik olmayan dumanlarla… Bir çağrıdır insana. Kara, tipiye, fırtınaya... Yeşile, berekete, güneşe, yıldızlara... Özgürlüğe... Bir tanımsız doğa tadı. Heybetli, kutsal bir anıt!

            Gözün kesmediği, bulut sarmış yükseklerde seslenen söylenceler, sevda türküleri... Yüzlerce yıl öncesinden, tarih kapısından, boyların, Bursa dağlarına, yaylasına, ovasına akışı... Göçler, ayrılıklar, gönençler...

            Uludağ, Bursa'nın her şeyi; yaşayan güzel düşü... 

GÖZÜMÜZ AYDIN! KIYAMET YAKLAŞIYOR!

Ya fırının kapağını açık unutmuştu birisi, ya da saç kurutma makinasıyla üzerimize sıcak hava üflüyordular! Öylesi sıcaklar yaşadık. Soluksuz sıcaklar yaşıyoruz. Ve ardarda alevler parlıyor dünyanın ve ülkenin akciğerlerinden, ormanlarından. Yanmış ağaçların, kül olmuş zavallı yaban hayvanlarının iç burkan görüntüleri çıkıyor televizyon camlarına. Aynı anda onlarca yerden fışkırıyor orman yangınları. Ve bir yandan dünyanın bir başka yerini seller götürüyor. Yerleşim merkezleri, evler, insanlar çamurların altında kalıyor. Doğa çıldırmış olmalı diye düşünüyoruz. Yanılıyoruz. Çıldırmış olan insanın kendisidir!

GÖZÜMÜZ AYDIN! KIYAMET YAKLAŞIYOR!

Ya fırının kapağını açık unutmuştu birisi, ya da saç kurutma makinasıyla üzerimize sıcak hava üflüyordular! Öylesi sıcaklar yaşadık. Soluksuz sıcaklar yaşıyoruz. Ve ardarda alevler parlıyor dünyanın ve ülkenin akciğerlerinden, ormanlarından. Yanmış ağaçların, kül olmuş zavallı yaban hayvanlarının iç burkan görüntüleri çıkıyor televizyon camlarına. Aynı anda onlarca yerden fışkırıyor orman yangınları. Ve bir yandan dünyanın bir başka yerini seller götürüyor. Yerleşim merkezleri, evler, insanlar çamurların altında kalıyor. Doğa çıldırmış olmalı diye düşünüyoruz. Yanılıyoruz. Çıldırmış olan insanın kendisidir!

SARIÇAM ORMANLARI VE ARDAHAN

Bu başlık, izin alınabilseydi, bir panelin de konusu olacaktı. Olmadı.

            "Yine mi orman?" diye soracak şimdi birileri, başkaları, satır aralarında karanlık yüzlü bir "izm"in izlerini tarayacaklar.

            Elbet, yine orman! Çünkü, Sarıçam Ormanları, Ardahan ve çevresindeki yaşamın sigortasıdır, Ardahan'ın geleceğidir. Kars yerleşim merkezinin yıldan yıla çölleşen, diken basan çevresi ile Ardahan, Sarıkamış ve Göle'nin yeşili, çiçeği arasındaki ayrımın gizi, ormanlardadır. İlkokul çocuklarına öğretirler: Orman, yağış çekim alanıdır, orman, toprağı kökleriyle tutup erozyonu önler, orman, havadaki gaz dengesini düzenler... 

ÖNCE ONUR!

Üniversiteye hazırlığın herkesin gözünün önünde olup biten, kimsenin de üstünde durmadığı, aslında toplum olarak kişiliğimizi yansıtan bir büyük parçası var; asılsız okul raporları... Üniversite giriş yarışı ve karmaşası içinde, ilkbaharla birlikte, özellikle de lise son sınıf öğrencileri hastanelere, sağlık ocaklarına, hekimlere koşuyorlar: RAPOR! Sınıfta kalanlara da öğretmenler sesleniyorlar: Gidin rapor alın!

ERMENİ KONFERANSI VE TARİHİN “TEKERRÜR”Ü...*

İstanbul’da yapılan Ermeni Konferansı ve onun yarattığı karmaşa son günler ülke gündemine “cuk” diye oturdu. Yalnızca bir “Ermeni Soykırımı” savından yanaymış gibi görünenlerin çağrılı olduğu konferans önce mahkeme kanalıyla durduruldu, arkasından başka bir üniversiteye taşındı, salonda ilginç sözlü sataşmalar, atışmalar yaşandı, konferansı izlemeye gelenlerden bazı ünlü adlar toplantı karşıtı gruplar tarafından domates ve yumurta saldırısına uğratıldılar, başka bir grup “kana kan intikam” diye gösteri yaptı. Konferansı ülkede çektiği büyük ilgi üzerine üniversiteler yeni konferans hazırlıkları başladı!

EĞİTİMİN BİRLİĞİ…

Günümüz Türkiye’sinin en önemli sorunlarından birisi de Cumhuriyet tarihine yönelik yorumlardaki derin çelişkiler ve zaman zaman taraf çatışmalarına giden yüzeysel değerlendirmelerdir. 

“Erken Cumhuriyet Dönemi Kültür ve Eğitim Politikaları,” bir kesime göre döneme damgasını vurmuş tek adam yönetiminin geçmiş kültüre yönelik reddiyeci ve tepeden inmeci bir hamlesi olarak değerlendirilmelidir. Bu bakış açısı özellikle de 12 Eylül 1980 darbesi sonrası oluşturulmuş kültürel ortamda beslenmiş, Batılı başkentlerde yayımlanan doktora tezleri ve yine kimilerince “sivil” tarih araştırmaları tarafından bolca desteklenmişti. Süreç içinde arka arkaya yayımlanan kitaplarda, televizyonlarda düzenlenen açık oturumlarda, Londra’dan Georgtown’a, Abant’tan Yalıkavak’a düzenlenen sempozyumlarda bolca yandaş bulmuş, o dönem politikalarına, “Laklik”, “Eğitimin Bilriği”, “Kadın Hakları” gibi bazı konu başlıklarına yönelik eleştiriler, bazılarınca “demokratik”, “coğrafya temeline oturan kültürel bir çaba” olarak gösterilmişti. 

Dr.Doğan İSTANBULLUOĞLU'nun anısına...

GÜLE GÜLE DELİ ÇOCUK!

    Güle güle deli çocuk; güle güle! Biz ağlarken gülme sakın; biz yaşarken ölme bir daha... Bu son olsun!

    En çocuğumuzdun, en çoğumuzdun, en  delimizdin. 68 kuşağı dediler adımıza... Boşver sen benzetenleri de benzetildiklerimizi de... Biz, birbirimizi biliriz. Ne buhranlıydık, ne  bunalımlı... Ne esrar dumanı vardı kafamızda, ne kokain saptırması... Biz gibiydik yalnızca. Biz!

    Türkülerle sarhoş olmayı, bağlamayla ağlamayı bilirdik... Bir de yürekten gülmeyi, dost için, kardeş için ölmeyi...

    Yalnızca inançlıydık, yalnızca çocuktuk, yalnızca deliydik... 

ÇAĞDAŞ GEÇİNMEK KOLAY, ÇAĞDAŞ OLMAK ZOR!

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin adını ilk kez ne zaman yazdık bilinç sayfamıza; bilmesi bulması çok zor… Ama yüreğimize kan renkli acılarla işlenmesi, o anıt insan, değerli meslektaşım Türkân Saylan’ın evinin uyduruk bir dava gerekçesiyle aranmasının televizyonlara yansıması sırasında oldu sanırım. Aynı günlerde kanser tedavisi görüyordu ve evinin penceresinden kendisine destek olmaya gelmiş yurttaşlarını sakin olmaya çağırıyordu.

ÇAĞDAŞ GEÇİNMEK KOLAY, ÇAĞDAŞ OLMAK ZOR!

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin adını ilk kez ne zaman yazdık bilinç sayfamıza; bilmesi bulması çok zor… Ama yüreğimize kan renkli acılarla işlenmesi, o anıt insan, değerli meslektaşım Türkân Saylan’ın evinin uyduruk bir dava ve gerekçe ile aranmasının televizyonlara yansıması sırasında oldu sanırım. Aynı günlerde kanser tedavisi görüyordu ve evinin penceresinden kendisine destek olmaya gelmiş yurttaşlarını sakin olmaya çağırıyordu.

Burdur-2008

Cumhuriyet edebiyatını iki büyük bölümde ele almalıyız:

1 12 Eylül Öncesi,

2. 12 Eylül Sonrası

Halk kültürünün aydınları kavramış olması, Sebahattin Eyüboğlu’nun, Halikarnas Başıkçısının ortaya çıkışı, Sabahattin Âli’nin Yaşar Kemal’in Orhan Kemal’in yöneliş ve imgelem dünyasına taşıdıkları yenilikler.

BURDUR-2007

Kendi tarihimiz ve kültürümüz konusunda kaygılara düşüyoruz. Acaba ben mi bellek yitimine uğradım, diyoruz… Milliyetçilik, Ulusalcılık, Kemalizm, derin devlet, faşizm… Boğaziliçi hocalarımızının aradaki virgülü bile görmezden gelerek sıraladıkları sözcükler…

“Dinamik ve örgütlenmiş bir sivil toplumun oluşmasından ve çalışan sınıfların siyasal etkinliğinin gelişebileceğinden duyulan endişe döneme önemli ölçüde damgasını vurdu.” (Asım Karaömerlioğlu, Orada Bir Köy Var Uzakta, İletişim Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, 2006, s. 84). 

BİLGİ TOPLUMUYLA FOSSEPTİK ÇUKURUNUN KIYISINDA!*

Sosyal bilimlerde, felsefede, insan davranışının yönlendiricisi bilincin geleceğinde olağanüstü karmaşalar, tartışmalar yaşıyoruz. Elimizin içinden, inandığımız bazı kavramların uçup gittiğini, kutsal bildiğimiz davranış biçimlerinin yadırganır olduğunu görüyoruz. Ummadık anda bunalımlar patlıyor. Belirsizlikler egemendir. Tek tek insan istençlerinin yaşamın şekillenmesindeki yetersizliği, çaresizliği ve metafizik inançlara yönelmeyi kışkırtıyor. 

ARINDIRILAN CUMHURİYET!

26 Temmuz 2008 tarihli Taraf Gazetesinin manşeti: “1923’te kuruldu, 2008’de arınıyor”… Arınan, ya da “arındırılan” kim? Cumhuriyetimiz…

Taraf Gazetesi’nin yazdığı somut gerçekliğimizdir: Taraf’ın da tarafı olduğu emperyalist odaklar ile bir şekilde o kervana katılmış sözde aydınlarımız, Cumhuriyet’imizi el ve güçbirliği ile iyiden, güzelden, doğrudan, onurlu duruştan, özgür düşünceden arındırma çabasına girmişlerdir!…

ARINDIRILAN CUMHURİYET!

26 Temmuz 2008 tarihli Taraf Gazetesinin manşeti: “1923’te kuruldu, 2008’de arınıyor”… Arınan, ya da “arındırılan” kim? Cumhuriyetimiz…

Taraf Gazetesi’nin yazdığı somut gerçekliğimizdir: Taraf’ın da tarafı olduğu emperyalist odaklar ile bir şekilde o kervana katılmış sözde aydınlarımız, Cumhuriyet’imizi el ve güçbirliği ile iyiden, güzelden, doğrudan, onurlu duruştan, özgür düşünceden arındırma çabasına girmişlerdir!…

Köy Enstitüsü faşist bir müessesedir!

*Yazarlar* / Engin Ardıç      

Özdemir İnce gene sıvanmış, Kemal Tahir'den girmiş, Mehmet Barlas'ı ve İsmail Cem'i sıradan geçerek Tahir Alangu'ya kadar dayanmış. Barlas ile Cem'in Köy Enstitüleri konusunda "baştan çıkarıldıklarını" söylemekle yetiniyor (Kemal Tahir zamanında Ecevit'in bile "gözünü küllemiş", fakat ötekilere daha ağır konuşuyor: "Kişilik bozukluğu!"

POLİTİKADA ARDAHAN'I DÜŞÜNMEK

Dostlarıma...

    Çocukluğuma ya da gençliğime yönelmiş, kendi benliğimin bir eski beden ya da hoş anı arayışıyla ilgili değil "Ardahan'ı Düşünmek" düşüncesi. Sekiz yaşında ayrıldığım o uzak kasabanın, o yoksul köylerin, "ben"den önce "biz" demeyi öğrenmiş, imeceli, modgamlı yaşamını, yardımlaşmayı, dayanışmayı, paylaşmayı ve onurunu herşeyin üstünde tutan insanlarını arıyorum Ardahan'ı düşünürken. İçerde suyun donduğu buz tutmuş harabelerde köyden günlerce önce gelmiş taş gibi pağaçaları yemeye çalışarak karın doyuran, kırk yamalıklı yorganına sığnıp kitabına defterine sarılan, Ankara'nın İstanbul'un kolejlileriyle yarışan gençliğime özlemim... Yoksul insanına dost elini uzatmayı görev bilmiş, yöresinin ve ülkesinin gündeminden kopmamış, yurtsever, yaratıcı, ateş yürekli, mücadeleci aydınına... Yani geride kalanlara, düş ve düşlem olanlara...

ARDAHAN YAYLASINA BARAJ, BUYRUN CENAZE NAMAZINA

"Biz kimleriz?/ Biz, Altaylar'dan gelen yiğitleriz!" diyen dizelerle şişirirdik göğsümüzü çocukluğumuzda. Yiğitlik, akıncılık, dürüstlük pek övündüğümüz tarihimizin birer parçasıydı. Günler, aylar, yıllar, on yıllar geçti, duygular, yargılar değişti... Şimdilerde, "Biz kimleriz?" diye başladık mı şiire, "Biz, sorgusuz sualsiz yemeyi sevenleriz!" diyesimiz geliyor. Öyle tutkunu olduk ki küçücük çıkarların, öyle başıboş bir gidişin, serseri akıntıların önüne kaptırdık ki kendimizi...

BİREYDEN TOPLUMA SAĞLIK KÜLTÜRÜ…

Kimi soyut kavramların gerçekliğin aynasında sınanabilmesi, zamandizimsel bir gidiş içinde yaşam geçmişinin derinliğinden bugün ve yarın için somut dersler çıkarılabilmesi ile mümkün olur…

“HOŞ GELDİN YENİ ORTAÇAĞ!”

31 Mayıs günü gelen haberlerle donup kaldık. 30 Mayıs gecesi, İskenderun’daki Deniz İkmal Komutanlığı’na çevredeki dağlardan roketatarla saldırı düzenlenmiş, altı asker şehit olmuş, yedi asker de yaralanmıştı. Aynı gün ikinci bir şok haber göründü ekranlarda: 31 Mayıs sabaha karşı İsrail silahlı kuvvetleri Gazze’ye insani yardım götürmekte olan bir gemi konvoyuna saldırmış, en öndeki gemi Mavi Marmara’da dokuz Türk’ün ölümüne neden olmuş, yüzlercesi de yaralanmıştı. 

GÖZÜN AYDIN OLSUN, ÇOK LİBERAL KARDEŞİM!…

Sen, ABD ve Avrupa başkentlerinin, en lüks restoranlarında, kemali afiyetle indirirken midene

domuz etlerini… Devletin bakanı, elinde kesilmiş bir domuz fotoğrafıyla çıktı meclis kürsüsüne… Yemek üzere, dağda yaban domuzunu kesmiş birilerini halk şikâyet ediyordu. Parmağıyla da işaret ediyordu o ibadeti eksik olanları… Dilinde en kutsal kavramların arkasına sığamayan, dindirilmesi mümkün olmayan bir öfke… Hani “katli vaciptir bunların” diyecek gibi… 

HOŞ GELDİN YENİ ORTAÇAĞ!

31 Mayıs günü gelen haberlerle donup kaldık. Basındaki haberlere göre, 30 Mayıs gecesi, İskenderun Deniz İkmal Komutanlığı’na, çevredeki dağlık alandan teröristlerce roketatar ile saldırı düzenlenmiş, altı asker şehit olmuş, 7 asker de yaralanmıştı. Aynı gün gelen ikinci haber tuz biber ekti olanlara. 31 Mayıs günü sabaha karşı, İsrail silahlı kuvvetleri Gazze’ye insani yardım götürmekte olan bir gemi konvoyuna saldırmış, dokuz sivil Türk’ün ölümüne yol açmış, onlarcası da yaralanmıştı.

TARİHE DEVRİMCİ BAKIŞ

Günümüzde en ileri, en devrimci görünen aydınlarımızın bile içine düşmekten kurtulamadıkları şey, kalıpçı düşüncecilik, skolâstik davranma alışkanlığıdır. Skolâstizm ilk doğuşunda Orta Çağ’da Aristocu düşünceyi Hıristiyan inancıyla aynı göstermeye çalışır, yaşama ilişkin tüm bakış açılarını dinsel kalıplar içinde toplamaya, tekil bir dil oluşturmaya çabalardı. 

BU ÜLKENİN KADERSİZ AYDINLARI…

Kimi evinin ve altı yaşındaki kızının gözleri önünde kurşunlandı, kiminin aylar sonra cesedi yol kenarlarında bulundu, kimileri topluca yakılmak istendi, dumanlarda boğuldu… Kahpece arkadan kurşunlananlar oldu; zindanlarda atıldılar, iftiralara uğradılar; onların yaptıklarının hesabı çoluk çocuklarından soruldu…

İNSANDAN İNSANA, SALGINDAN AŞIYA…

Şu koskoca evrenin, insandan önce de milyon yıllar sürmüş doğal evrimin ve yaşamın en çirkin yüzü, akıl üstünlüğü ile yaşam sürecinde aklıyla çok farklı bir yer tutan insanın kötülüğü örgütlemesiyle çıkıyor karşımıza… Kötülüğü örgütleyin insan… İnsan, kendi türünün geleceğini karartan, üzerinde yaşadığı doğaya zarar veren, yalan dolan üzerine kurduğu politikalarla insanı insana düşman eden, savaşları çıkartan, masum çocukları yetim bırakan, savunmasız kadını kendi malı sayan, sokak ortasında bıçaklayan bir etken olarak kendini öne çıkarıyor… İnsan, yine insan… En yaban hayvan bile, aç değilken, kendisine saldırılmamışsa, kendisinden güçsüz de olsa başka bir canlıya kolay kolay zarar vermez. Ya şu örgütlü insan kötülüğünün yeryüzünde yaptıklarına bir bakın… Ormanlar kesiliyor, denizler ve akarsular kirletiliyor, otlaklar, park alanları katlediliyor, şehirlere beton ve teneke egemen oluyor… Nasıl? Hoyrat, acımasız ve doymak bilmeyen bir açgözlülüğün bir sisteme dönüşmesiyle, otorite hakkı kazanmasıyla, silahlı ordularla, basın yayın organlarının ele geçirilmesiyle, istihbarat örgütleriyle, kültürel saldırılarla… Soykırıma varan katliamlar uygulanıyor, ille de idam edeceğim inadıyla çocukların yaşı büyütülüp ipe çekiliyor… Günahsız bir genç sokak ortasında sopalarla dövüle dövüle öldürülüyor…

ÇEMBER DARALIYOR…

Ülkemiz zor günler yaşıyor. Birçok alanda birden çok önemli dönemeçlerden geçiyoruz. Çok yaşamsal kararlar ve eylemler arifesindeyiz. 

Bir yanımız giderek yayılan, çevremizdeki sağlık ve güven çemberlerini kırıp geçen virüs pandemisi, bir yanımız dur durak bilmeyen bir soygun hırsıyla Karadeniz yaylalarından Kaz Dağları’na doğamızı yağmalayan şirketler, müteahhitler saldırısı, bir yanımız giderek karaya vuran eğitim ve kültür politikaları, bir yanımız emperyalist yayılmacılığın arkaladığı karasularımızı elimizden almaya çalışan, bizi kıyılarımızda pencere açamaz duruma getirmek isteyen emperyal kaynaklı şımarık bir saldırganlık…

KORONA GÜNLERİNDE YAŞAM DERSLERİ…

Çin’in Wuhan yöresinden başlayıp tüm dünyaya yayılan, özellikle de önce Çin, sonra Avrupa ve tüm dünya için büyük bir felaket durumuna gelen Corona virüs salgını (Covid-19) bizim ülkemize de geldi; hem canlar aldı, hem önemli dersler verdi…

ARDAHAN’DAN SİVAS’A…

On bir gün Ardahan’da kaldım. 15. Dursun Akçam Kültür Sanat Günleri’ni de büyük bir yoğunluk içinde, özellikle son gün iyice tükenme eşiğine gelmiş müthiş bir yorgunluk duygusu altında tamamladım. Etkinlik programlarından konukların ulaşımı için biletlerin alınıp ilgililere aktarılmasına, tanıtım metinlerine, resmi başvurulara, duyuruların yapılmasına, konukların taşınıp ağırlanmasına, katılımın çoğaltılabilmesi için çırpınmaya, sunumundan sahne hazırlıklarına, metni de zamanında kaleme alınmış tiyatronun dekoruna, provasına, etkinlikler sırasında hem adım adım işleri yürütmeye çalışırken hem cep telefonuyla fotoğraf çekilip bilgisayara e posta olarak atılmasına, o fotoğrafların düzenlenmesine, kolumdan çeken, uzaktan bağıran, kendisiyle ilgili bir şeyler söyleyen ve kendisine zaman ayırmamı, sıcak ilgi göstermemi bekleyen çevremdeki insanları kırmayacak biçimde yanıtlar verilmesine, etkinlik bittikten ve herkes evine gittikten sonra Google grupları aracılığıyla basın duyurularının yapılmasına, insanın tüm kapasitesini alt üst eden neredeyse yeter be artık diyecek ölçüde bunaltan o temponun biraz durulduğu, birazcık kafa dinleme olanağı noktada da yaşama bir şeyler katabilmiş olmanın iç huzurun duyuyor gibi olmanın, karmakarışık ve çok yoğun duyguların ağırlığı altında kaldım…

YAZIK DEĞİL Mİ BU ÜLKEYE…

Bugün dünyanın yaşam olanakları ve insancıl ölçüler içinde en gelişmiş bölgeleri olan İsveç, Norveç, Finlandiya gibi ülkelerde barbar kavimler taş baltalarda savaşırken Doğu’nun nehir deltalarında insan demiri kullanmayı öğrenmiş, toprağı sürerek yiyeceğinden fazlası ürün elde etmeyi de başarmıştı. Doğu’nun şanssızlığı, o günlerde başlayan sınıflı medeniyet batağında kalması, tefeci bezirgân zümresi soygununda öğrendiği yalan, talan hırsı, kazanmak için her türlü yolu mubah kılan ilkesizlik ve ikiyüzlülük dolambacından çıkamaması oldu.

BAŞKA BİR DÜNYA…

24 Haziran seçim sonuçları ülkenin aydın kesimi ve büyük kentlerin merkezlerinde yaşayanlar için büyük bir şaşkınlık kaynağı oldu; büyük düş kırıklıkları yarattı… “Artık umudum tükendi,” diyen mi ararsın, depresyona girip içine kapanan mı… 

Seçim sonuçlarını yalnızca sandık hilelerine bağlayanlar, ya da kimi komplo teorileri ile gerçeğin tamamen çarpıtılarak yansıtıldığını söyleyenler de çıktı. Sosyal medya birkaç gündür dedikodularla, inanılmaz hikâyelerle çalkalanıyor.

SONBAHARIN APAYDINLIĞI…

Babam Dursun Akçam’ı 19 Eylül 2003 tarihinde sonsuzluğa uğurlamıştık… Köy Enstitülü tüm öğretmenlerin büyük bir aşk ve saygı ile dinledikleri Ruhi Su’yu 20 Eylül 1985’de… Talip Apaydın amcamı 28 Eylül 2014 günü… Fakir Baykurt’un aramızdan bedence ayrılış tarihi 11 Ekim 1999. Halise Apaydın öğretmenimiz de eşi Talip’den sonra iki yıl daha yaşadı… 4 Aralık 2016’da onu da uğurladık.

KAPIMI HİÇ ÇALMAYIN…

Ne haber alma hakkı kaldı, ne eleştiri özgürlüğü… Yavanlık ve boş yücelik aldı başını yürüdü… 

Ne farklı bir ses, ne başka bir renk… Aynalarda hep bir kişi ve ona benzeyenler görünsün istiyorlar…

ÖNCE ONUR…

Karabük SSK Hastanesi’nde genel cerrah ve yönetici olarak çalıştığım yıllarda hastaneye “sakatlık” kadrosundan tek bir personel alınacaktı. Yanlış anımsamıyorsam, çoğu Karabük dışından gelen binin üzerinde insan başvurmuştu; ilk sınavı stadyumda yapmıştık.

“Mülakat” sırasında benim önerimle “En değer verdiğiniz kavram nedir?” sorusunu sormuştuk. Sınavı, “Onur” diye yanıtlayan ve sınav komitesinden hiç kimsenin tanımadığı, kimsenin kendisi için aracı olmaya kalkmadığı bir genç kazanmıştı. Gerçekten de dürüst çalışan, hastanenin yoğun iş temposuna canla başla katılan bir iş arkadaşımız oldu sonradan. 

SUDAN UCUZDUR ÇOCUKLARIMIN CANLARI

Sudan ucuzdur çocuklarımın canları

Bir köy enstitüsü zamanı / kavruk köylü delikanlılarıyla birlikte

Binler olup okudukları

Tırpanla / kitapla / malayla hayatı tuttukları

Bir bile ölmedikleri zaman çok göze batmıştı varlıkları

Bir de şimdi / bu dört parmak Rabialı / cemaati Süleymanlı / şükürlü ve de hayırlı çağlarda

Şükür ki çok şükür / hele de yoksulsalar / varoşlarında şehirlerimin

Kırlarında / kasabalarında ülkemin

Ağzını hep hayırla açıp hayırla kapatanların himayesinde

Şükür / örtülüdür saçları / törelere uygundur / mahcup ve mahzun duruşları

Tahsil Talebe Yurtlarında / Hayırlı vakıflarında / Kuran kurslarında

Yıkılır giderler / toprağa karışırlar sabaha karşı  / yanıp tutuşurlar akşamları / kilitlenmiş yangın merdivenlerinin başında

Tacizlere / toplu tecavüzlere uğrarlar arada bir

Münferit vak’a / olur böyle şeyler canım diyen büyük sesleri alkışlarlar / yaşarlarsa / bir ömür daha

Günahları büyüktür / Ah / mağduriyet yaratırlar / hayırsız konuşmayan / şükür / sorumlulara 

Kendileri asla mağdur olmazlar ama

Sudan ucuzdur namusları / başkalarının güttüğü ahlâkları  / hatta canları

Sudan ucuzdur çocuklarımın canları…

DARBE DERSLERİ...

Birinci Emperyalist paylaşım savaşını izleyerek çökkün Osmanlı İmparatorluğu toprakları üzerinde yoksul bir millet ve halk hareketi olarak kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti’ni emperyalist politikalar güdümünde zapturapt altına almaya yönelik, bu amaçla Şarkiyatçı Batı politikalarının kullanageldiği bir yöntemle, İslam dinini kültürel kılıf olarak tutan “Sızıntı” çalışmalarının en büyüğü, hatta sentezi sayılabilecek bir enfeksiyon, bir “bulaşma”nın yol açtığı koca çıban, 15 Temmuz günü büyük bir gürültüyle patladı. TBMM’nin bombalanmasından silahsız yurttaşlara kurşun sıkılmasına, tanklarla ezilmesine kadar birçok yönleri olan askeri kalkışma 250 civarında can kaybı, 2000’e yakın yaralı, yakılıp yıkılan binalar ve varlığı zaten epeyce tartışılır olmuş demokrasinin “Olağanüstü Hal” ile bir kez daha örselenmesiyle sonuçlandı.

KADIN SANA HELAL OLSUN!

Kadın sana helal olsun!
Ne o ha bire “açılım” yaptıkları ileri demokrasi kalmış memlekette, ne hukuk devleti... Hepsinin yerine geçip kocana kurşun sıkanın yakasına yapıştın ya!... Kadın sana helal olsun…
Bir ülke düşünün ki, demokrasiyle yönetildiği, hukuk devleti ilkelerinin geçerli olduğu iddia ediliyor. O ülkede, iki gazeteci manşetten duyurdukları, başka gazete ve televizyonlarda da az çok yer alan, ülkenin parlamentosunda da defalarca açık açık konuşulmuş “MİT TIRLARI” olayı nedeniyle, “CASUSLUK” suçlamasıyla ve müebbet hapis istemiyle yargılanıyor. Doksan küsur gün çoğu hücrede geçirdikleri zindan hayatından sonra Anayasa Mahkemesi’nin devreye girmesiyle tahliye ediliyorlar. O iki gazetecinin yargılandıkları mahkeme bahçesinde, herkesin gözü önünde önceden sabıkalı olduğu belirlenen bir şahıs elini kolunu sallayarak tabancasını çıkarıyor ve adı tüm dünya basını tarafından bilinir olmuş gazetecinin üzerine ateş ediyor. Neyse ki, gazetecinin karısı ile olay yerinde bulunan bir milletvekili ateş eden kişiye yapışıp çekiştiriyorlar; gazeteci ağır bir yara almaktan kıl payı kurtulurken başka birisi ayağından yaralanıyor. Neden sonradır ki, polis olduğu sanılan bazı kişiler meydana çıkıyor ve oldukça abartılı pozlarla ateş eden kişiyi zapturapt altına almayı başarıyor!
Bu olayın hemen öncesinde, günlerce Cumhurbaşkanı ile Başbakan arasında görüş ayrılıkları bulunduğu söylenirken iki taraftan da “İftiradır”, “Fitne fesattır”, “Aramızdan su sızmamaktadır,” açıklamalarının üstünden daha yirmi dört saat geçmeden Başbakan’ın “Zaruret”ten görevi bıraktığı açıklanıyor; Cumhurbaşkanı ise “kendi isteğidir” yorumunu yapıyor.

“ÖTEKİ”Nİ ANLAMAK, YILBAŞINDA NOEL KUTLAMAK VE TÜRKİYENİN OKULLARI…

“Öteki”, aramızdan koparılıp uzaklaştırılan; hayatımızdan koparılan…
“Öteki” azınlıkta oluşuna, taşıdığı siyasal kimliğin dışlanmışlığına, baskılanmışlığına ve kendi adına silahla savaş veren birilerinin varlığına, gece gündüz gelen tehditlere aldırmadan, baskın görünenlere de elini uzatmış, barış istemiş bir hukuk insanı…
“Öteki”, onca polisin içinde enseden girip yüzden çıkan karanlık bir kurşunun aramızdan alıp götürdüğü… Geride çığlık çığlığa ağlayan bir genç kız, güvercinleri anan bir eş bırakarak…
“Öteki”, toplumda yoğun bir sevgi kucağı bulmuş, kitap fuarlarında önünde uzun kuyruklar oluşmuş, en güçlü kanalların televizyon ekranlarındaki haber spikerliğinde, büyük gazetelerin köşe yazarlığında kesesini ve baskılanmış duygularını doyurmaya kalkmamış, şanla, şöhretle, parayla satılmamış, gerçeği yazacağım inadıyla zindana atılmış bir gazeteci…

UYAN EY ŞEYTAN TUZAKLARINDA KIRILAN İSLAM!…

İslamiyet, Hz. Muhammed öncülüğünde bir adalet arayışı, eşit-kardeş bir toplum için bir Tanrı sözü, bir inanç bildirimi olduğu kadar, bir hayat felsefesi gibi doğmuştu. Mekke ve Medine çevresine yerleşmiş, yoksul kabilelerin topraklarına el koymuş, ipotek altına almış, aralarında Yahudi derebeylerinin de bulunduğu zorbalara karşı kandaş toplum geleneklerini taşıyan bir tarihsel devrim olmuştu. 

GİDENLER GELENLERDİ!

GİDENLER GELENLERDİ demiştim bir öykü kitabımın adına. 2006 yılında yayınlanmıştı sanırım. “Ustam / Nereden Gelir / Nereye Gidersin” başlıkları altında dörder öykü vardı. Tümü de birbirinden farklı, o bıraktıkları gölgeleri bile büyük bir iç acısı ve özlemle andığımız insanlara ait öyküler…

Yitirdiklerimizin, uğurladıklarımızın nöbet yerleri boş kalmasın istemiştim; gelenler gidenleri aratır olmasın…

KÖY ENSTİTÜLERİ’NİN 75. YILINDA TÜKENMEYEN KAYNAK ANADOLU’YLA YENİDEN KUCAKLAŞMAK…

Ben bir Köy Enstitülü çocuğuyum. Annem, Ardahan Orta Hanak’tan yetim Perihan ile on üç doğum yapmış, yarısını toprağa vermiş analar anası, bir lokmasını kırk komşuyla paylaşan yoksul Seyhat’ın oğlu babam, Ölçek köyünden Dursun, Cılavuz Köy Enstitüsü’nde tanışıp evlenmişler. Ardahan’dan ayrıldığımızda ben sekiz yaşındaydım. Hem çocukluk yıllarında, hem daha sonra kendimi kopmaz bir bağla bağlı olduğumu duyumsadığımo Kuzeydoğu yaylalarının kışın amansız soğuklar, göz alabildiğine uzanan kar yığınları arasındaki köylerden yükselen tezek dumanlı yaşam manzaraları ile kaplı, yazın yüzlerce renk ve çeşitte kır çiçeğiyle, çam ormanlarıyla donanmış, kar sularının aktığı nehirlerle işlenmiş coğrafyasına, imececi, özgür yaradılışlı yoksul insanlarının yanına her olanakta koşarak geri dönüşümde, giderek eskimekte, yıkılmakta olan ve toplumu yönetenler tarafından hor görülen enstitü yapılarının bakımsızlığını gördükçe içim sızlardı. Ardahan-Kars yolu Cılavuz’dan, köy enstitüsü yapılarının yanı başından geçer…

“HEFSE’NİN SÜDÜĞÜ”, BAHTİN’İN DÜDÜĞÜ VE GÜLMENİN KATLİ


Paris’te Charlie Hebdo adlı dergiye yaptıkları baskınla on karikatür sanatçısı, iki polisi gözünü kırpmadan öldürürken Hz. Muhammedin intikamını aldığını sananlar yanılıyordu.
Onlar, kendi insanlıklarından arındılar, kendi özgürlüklerine ve hayatlarına kurşun sıktılar. Zaten davranış biçimleri, pervasızlıkları, profesyonel duruşları, insan kardeşliğiyle yollarını çoktan ayırmış ve ruhlarını bir karanlık kuyuya atmış olduklarını da işaret ediyordu. Büyük olasılıkla da Batılı istihbarat servislerinin ya da onların Orta Doğu uzantısı İsrail Mossad’ın bilgisi altında  yetiştirilmişler, eğitilmişlerdi.

BU KAN ve ZULÜM ÇUKURUNDA KİMLERİN KAZMASI VAR?

Ülkemizin güney sınırı kan gölünde yitip gitti. Irak’tan Suriye’ye, yüzlerce kilometrede insan canının bini beş para bile değil… Bizden uzak olsun derken kan, kendi coğrafyamıza da sıçradı.  

Emperyalizmin soygun ve sömürü ağında yoksulluk içinde yaşayan insanlar bu kez de petrol ve iktidar savaşlarının kurguladığı, beslediği çetelerin ve etnik kimlikler, inançlar üzerinden kışkırtılan anlamsız öfkelerin saldırısı altında…

EMEK, ÖZVERİ, ALINTERİ VE AT SİNEKLERİ

Hayatı kategoriler, kavramlar ve kaba görünüşlerle anlamlandırmaya çalışırken eleştirel aklı kullanmayı beceremeyenlerin düştükleri skolastik çukurda, emek, özveri ve alınterinin üzerinde her zaman at sinekleri de uçuşur.
Yakın geçmişin tarım toplumunda insanın can ve ter yoldaşı olan emektar atın, öküzün kanını emerek geçinen at sinekleri, günümüzde de insanın yakasına, etine, kanına, hatta ruhuna yapışarak asalaklığını sürdürmektedir. 

YOLSUZLUKLAR YURTTAŞ KANIYLA ÖRTÜLMESİN!

17 Aralık 2013 tarihinde umulmadık bir patlama oldu! İki eski dost ve yol arkadaşı arasında çıkan bir kavgayla tüm dünyanın gözünün önüne kirli çamaşırlar serildi. Kuruluşundan bu yana AKP’nin en büyük program ve örgüt ustası, birkaç ay içinde iktidara ulaşmasındaki inanılmaz politik cambazlığın arka planı olan ve merkezi yönetimi ABD'nin Pansilvanya eyaletinde koruma altındaki koca bir çiftlikte bulunan, dünyanın dört bucağında okullar ve ticari ilişkiler yürüten F. Gülen cemaati, AKP iktidarının iç yüzünü, sesiyle, görüntüsüyle servise sundu. Aslında Gülen cemaatini AKP’nin de öncüsü ve kurucusu saymak hiç de yanlış olmayacaktır. AKP’nin şu an cemaatle kavgalı konuma düşmüş kadrosu, Nakşibendiler, Süleymancılar ve farklı dinsel cemaatların da işe karışması, en çok da çıkar ilişkileri ağı içinde ortaya çıkan sürtüşmelerin, eşeysiz bir çoğalmanın ürünüdür! Şark ülkeleri binlerce yıllık derebeylik sistemleri içinde halkının tepesinde kurulmayı hedeflemiş nice Neronlar çıkarmada Batılı ülkelere parmak ısırttıracak, zahmete gerek bıraktırmayacak üretkenlikte değil midir?

YİTİRİLER SESLER

Kuzeydoğu Anadolu da kazlar sessizce kesildi; aynı günlerde Ege denizinde bir buçuk yaşında bir çocuğun sesi dalgaların arasında yitip gitti.

Sessiz sedasız kesildi kazlar; Doğu’dan Bat’ya buzluklara tıkıştırıldı, yoksul sofralarında da, zengin yemeklerinde de boy göstermeye başladı.

Amansız karakışların oturduğu Kars-Ardahan platosunun, Kuzeydoğu Anadolu yaylalarının en önemli besin kaynaklarındandır kaz eti. Yaygın kanının tersine, Kuzeydoğu köylüsü, beslediği sığırın ve koyunun etini bayramdan bayrama, ya da hayvan kazara dereden tepeden uçarsa, bir yerleri kırılıp yaşaması olanaksızlaşırsa, görür. Kazaya uğrayan hayvan kesilir, gereksinimi olsun olmasın, komşular birer parçasını satın alarak zarara uğrayan köylülerine yardımcı olur…

Aylar süren uzun kış mevsiminde, köylünün asıl enerji kaynağı ise, çok özgün bir tadı, güçlü bir protein ve yağ deposu olan kaz etidir. Her evde onlarca kaz beslenir. Bazı evlerde bu sayı altmışı yetmişi bulur.

TÜRKİYE NEREYE?

AKP’nin apar topar kurulup altı ay içinde şıpın işi iktidar koltuğuna oturtulmasının üzerinden yaklaşık on bir yıl geçti. Bu iktidar değişikliği sonrasında, önce bir ileri iki geri gidilerek, 12 Eylül 1980 faşist darbesine rahmet okutacak 12 Eylül 2010 Anayasa Referandumu’ndan sonraysa, büyük bir ivme kazanan değişiklikler yaşandı. Bu dönem, AKP’nin “ustalık” manevralarıyla açılmıştı. 

KÜLTÜRÜMÜZDE ŞARKİYATÇILIK İZLERİ ve TORTUMLU KADINLAR

Ürdün asıllı ABDli bilim adamı Edward Said’in aynı adlı yapıtından sonra daha çok konuşulur ve tartışılır duruma gelen Şarkiyatçılık, bir tür dilbilim çalışması olarak doğmuştur demek çok da yanlış olmayacaktır. 

Şarkiyatçılık, özellikle de dünya uygarlığının beşiği sayılan Sümer ve Mısır coğrafyalarında, toprağın altında kalmış uygarlık yıkılışlarını, yeryüzünde kullanımı kalmamış “ölü diller”i öncelikli konu seçmişti. Daha sonra, Batı için ekzotik-kışkırtıcı olan doğulu erotik ve mitolojik öyküler de birer “buluş” olarak dil çalışmalarına eklendi; Doğu dil ve kültürüne ilişkin imgesel yapılanmanın Batı’daki temelleri böylece atıldı.  

HASANOĞLAN ÇALIŞMASI AYDINLIĞI

Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği Ankara Şubesi olarak belli aralıklarla tek tek her köy enstitüsü ile ilgili izlekler oluşturmayı, bu süreç içerisinde o Köy Enstitüsü’nün ait olduğu yöreye ait yerel örgüt ve derneklerle imece çalışması yapmayı ilke olarak benimsemiştik. 

KINA YAKSIN KÖY ENSTİTÜSÜ KARŞITLARI…

Mardin ilimize bağlı Bilge köyünde yaşanan ve tam 47 yurttaşımızın ölümüyle sonuçlanan insanlık dramıyla dünya kamuoyunun gündemine bir kez daha girmeyi başardık!

Hemen arkasından, günahsız çocukların, anne karnındaki bebeklerin bile kurtulamadığı bu toplu öldürümün nedenleri üzerine konuşmaya başladık. Saldırganların köy korucusu olması ve olayda devletin verdiği silahların kullanılması göz önüne alınarak koruculuk sistemi sorgulanmalı, hatta kaldırılmalı diyenler oldu. Televizyon ekranlarında, olayı köy içindeki geçmiş düşmanlığa bağlayanları, saldıran ve saldırılan ailelerin işlettikleri balık çiftlikleri nedeniyle aralarındaki çıkar çatışmasına dayandırmak isteyenleri, yaşananları bir cinnet olarak açıklamaya çalışan politikacılarımızı dinledik. 

TEKEL İŞÇİLERİNİN DİRENİŞİ VE KEMALİZM’E ŞAŞI BAKIŞ

Tekel işçilerinin karakışın ayazına, soğuğuna, polisin jopuna, biber gazına karşın sürdürmekte oldukları direniş, Şarkiyatçı Batı kaynaklı Ortaçağ dogmalarını kullanan, postmodern rüzgârlarla yelkenlerini doldurmuş, ekonomi, üretim, üleşim kavramları, soğan ekmek kavgası yerine kültür ve inanç ayrılıklarını öne çıkararak, insanları üç kuruş karşılığı, eskilerin deyimiyle kafadan gayrımüsellah kılarak, yani akıl silahından arındırarak, siyah ipekten türban ve ultralüks jiplerle donatılmış sırça saraylardaki saltanat koltuklarında sonsuzluğa kadar oturmak niyetinde olanların inanç şekerine bulayarak halka yutturmakta oldukları ezberi bozan bir yıldırım ışığı gibi düştü topluma. 

AKÇAM OĞUL OLMANIN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ…

Ülkemiz siyaset-kültür tarihinde, önce 12 Eylül 1980 darbesi, arkasından 12 Eylül 2010 Anayasa Referandumu, önemli yol ayrımlarının, kültürel değişim ve dönüşümlerin sapak zamanı ve zemini oldu. 12 Eylül 1980 tarihinde ABD Başkanı Bush’un “bizim oğlanlar” dediği cuntacı paşaların bir kan davası güdercesine arkasına düştüğü, idam sehpalarında canlarını aldığı, birlikte kanlı işkencelere uğrattığı, zindanlara attığı bazı genç adlar, otuz yıl sonra, 12 Eylül 2010 referandumunda karşı kanatlarda yer aldılar. Bu gerçeklik, tarihe çözümleyici ve tarihsel maddeci bir gözle bakmayı bir türlü öğrenememiş aydınlarımızla, kafa karıştırmakta epeyce ustalık kazanmış emperyalist kültür politikalarını yan yana gösteren bir fotoğraf gibi duruyor karşımızda.  

Ayrışma ve değişimi belki de en somutça Akçam ailesinin yaşam öyküsünde izledik…  

KÖPRÜDE YAŞAMAK

Köprüde yaşıyoruz. Hem de adım attıkça sallananan, korkuluklarına güvenilmez, çürük tahtalarla çatılmış bir köprü… Düştü düşecek gidiyoruz. Zemindeki deliklerden, kenardaki boşluklardan, ilerideki gözün iyice seçemediği topraklardan karanlık uçurumların uğultusu, bulanık sel sularının gürültüsü geliyor sanki. 

İşin kötüsü, birçoğumuz bu köprüye gelmek istememiştik. Toplum çoğunluğuyla birlikte sürüklendik; yaşadığımız günün üretim ve üleşim ilişkileri, dünya egemenlerinin oluşturduğu karşı koymayı başaramadığımız bir dalga çekip götürdü bizi. Aramızdan birçoğu göremedi, bilemedi köprüye neden ve nasıl getirildiğini… Kendi seçimi, kendi irade ve istenciyle yaşadığı sanısıyla yürürken, arkasından iteleyenleri, küçük çıkarlar uzatarak kendini bir yerlere çağıranları hesaba katamadı.

Köprünün bir ucunda kapkara ortaçağ duruyor. Orada yaşayanlar, içinde bulundukları karanlığın ayrımında bile değil. Kendilerini Tanrısal bir sınava gönderilmiş birer yaratık olarak görüyorlar. Sormadan, sorgulamadan yaşıyorlar. Onlara göre, dünyanın başı da sonu da bellidir. Yaşanmışlar ve yaşanacaklar çok önceden yazılmış, çizilmiştir de bir tür sınamadır şimdi olanlar…

SUSTUKLARIMIZ…

Yerel seçimler ülkemiz politika kazanını iyice ısıttı. 

Adı yerel de olsa, konuşulanların çoğunlukla ülkenin genel politikası üzerine olması kaçınılmazdır.

Politika kazanı ısındıkça, işsizlik, pahalılık ve kültürel körlük kazanında kendi eti yanan yoksul yığınlarımız bir yanlara doğru çekilip parti politikalarının kuyruğuna takılmak isteniyor. Son yirmi yıldır politikada en çok konuşulan şeyler hangi partinin daha çok Müslüman olduğu, hangi partinin fakir fukaraya daha çok yardım edeceği ya da sadaka dağıtacağı gibi konulardır. Bu arada dindarlık ve dincilik yarışı, çarşaf açılımları, türbanlı gösteriler, arkasından da Ergenekon tartışmaları girdi politika sahnesine… 

YENİDEN İNSAN OLMAK…

25 Eylül Pazartesi akşamının haber bültenlerinde, bir gün önce başlayan ramazanla ilgili iki haber en geniş yeri tutuyordu. İşin ilginç yanı, en asık suratlısından, en cıvığına, en renksizinden en bukalemun karakterlisine, en dincisinden en televolecisine tüm televizyon kanallarının sözbirliği etmişçesine aynı haberlere yoğunlaşmalarıydı! 

YAZIK*

Yalnız Amerikan Ticaret Merkezi'nin ikiz kulelerinde, Pentagon yapısında, çevresinde, ölen, yardıma koşarken karanlığa, çeliğe, betona, toza boğulan binlerce insan için değil bu sözcük. Yüzbilmemkaçıncı katta, cehennem alevleri, dumanlar arasında sıkışan, pencerelerden yardım için haykıran, dayanamayıp kendini parçalanmak için boşluğa atan insanlar için de... Bir yolculuk başında, binlerce umutla, yeni bir gün, yeni bir yolun ilk adımında, bindiği uçağın kaçırıldığını gören, az sonra bir yapıya çarptırılacaklarını, öleceklerini, tanınmaz bir şekilde paramparça olacaklarını bilen, o dehşet dakikalarını yaşayan insanlar da dolduramıyor "yazık" sözcüğünün içini.

YAŞAYAN BİR İMGE: ULUDAĞ...*

"Arkam sensin, kalem sensin dağlar heeey!" diyor şair. Bursa gibi...  Öyle ulu, öyle güvenli, öyle gönençli bir duruşu var ki Uludağ'ın... Başında hiç eksik olmayan dumanlarla… Bir çağrıdır insana. Kara, tipiye, fırtınaya... Yeşile, berekete, güneşe, yıldızlara... Özgürlüğe... Bir tanımsız doğa tadı. Heybetli, kutsal bir anıt! 

    Gözün kesmediği, bulut sarmış yükseklerde seslenen söylenceler, sevda türküleri... Yüzlerce yıl öncesinden, tarih kapısından, boyların, Bursa dağlarına, yaylasına, ovasına akışı... Göçler, ayrılıklar, gönençler...

CUMHURİYET KÜLTÜR VE EĞİTİM POLİTİKALARINDA DIŞ TÜRKLERİN ETKİSİ

İletişim çağının tek merkezci boğuntusu her birimizin gözlem, algılama ve yargılama yeteneklerimizi neredeyse tutsak almış durumda… Yaşamsal birçok öğe, kavramların dar ve birbirine koşut kurulan söylem biçimleri arasına sıkıştırılıp genel düşünce kalıpları halinde uslam alanlarımıza neredeyse aşılanıyor… Genç kuşaklar, sorgulama alışkanlığı edinmeksizin yetişiyor, gözümüzün önünde akıp giden tarih, bir süre sonra bizi de şaşırtabilecek yeni bir gerçekliğe bürünüp karşımıza çıkıyor. 

Mevsim kış da olsa, teleferikle çıkmalısınız Uludağ'a...

 Bursa'yla Uludağ'ın birliğini, dostluğunu, kardeşliğini doyasıya görmek, tatmak için.  Teleferik semtine adını vermiş teleferiğe, Heykel'den, Santral Garaj'dan dolmuş bulabilirsiniz. Kapısında 

Bunalımlar içindeyiz. Aylardır duman tütüyor dört yanımızdan. Arada değişik renkler, kokular... Alın birini;

    "Türkiye'nin içerideki temel siyasi sorunları; Kürt sorunu, siyasi İslâm ve bütün bu ortam içinde özgürlük ve demokrasi ajandasının hazırlanması. Yani açıkçası Kopenhag siyasi kriterleri olarak anılan evrensel demokrasi standartlarına uygun bir yasal çerçeve hazırlamak."

KİMSE KİMVURDUYA GİTMEMELİ!

Sayın Işık Kansu'nun Dikkatine!    

Temiz toplum istiyoruz. Ülkece, soyulmadan, kandırılmadan, aldatılmadan yaşamak istiyoruz artık. Bu yöndeki çabaları da ilgi ve beğeniyle karşılıyor, destekliyoruz.

    Bir koşulla ama... Kimse "kim vurduya" gitmemeli!

CUMHURİYET KÜLTÜR VE EĞİTİM POLİTİKALARINDA DIŞ TÜRKLERİN ETKİSİ

İletişim çağının tek merkezci boğuntusu her birimizin gözlem, algılama ve yargılama yeteneklerimizi neredeyse tutsak almış durumda… Yaşamsal birçok öğe, kavramların dar ve birbirine koşut kurulan söylem biçimleri arasına sıkıştırılıp genel düşünce kalıpları halinde uslam alanlarımıza neredeyse aşılanıyor… Genç kuşaklar, sorgulama alışkanlığı edinmeksizin yetişiyor, gözümüzün önünde akıp giden tarih, bir süre sonra bizi de şaşırtabilecek yeni bir gerçekliğe bürünüp karşımıza çıkıyor. 

Günümüzün ve geleceğin gerçekliğinin, bu tarihsel karmaşa içinde, nesnel olguların ayrıntılarında ve insanın doğal sezgilerine eklenmiş sorgulayıcı bilincinde yeniden yaşam kazanması gerekiyor. 

YAŞAYAN BİR İMGE: ULUDAĞ...

"Arkam sensin, kalem sensin dağlar heeey!" diyor şair. Bursa gibi...  Öyle ulu, öyle güvenli, öyle gönençli bir duruşu var ki Uludağ'ın... Başında hiç eksik olmayan dumanlarla. Bir çağrıdır insana. Kara, tipiye, fırtınaya... Yeşile, berekete, güneşe, yıldızlara... Özgürlüğe... Bir tanımsız doğa tadı. Heybetli, kutsal bir anıt! 

    Gözün kesmediği, bulut sarmış yükseklerde seslenen söylenceler, sevda türküleri... Yüzlerce yıl öncesinden, tarih kapısından, boyların, Bursa dağlarına, yaylasına, ovasına akışı... Göçler, ayrılıklar, gönençler...

    Uludağ, Bursa'nın her şeyi... Yaşayan güzel düşü. 

BUNALIMIN DUMANI

Bunalımlar içindeyiz. Aylardır duman tütüyor dört yanımızdan. Arada değişik renkler, kokular... Alın birini;

    "Türkiye'nin içerideki temel siyasi sorunları; Kürt sorunu, siyasi İslâm ve bütün bu ortam içinde özgürlük ve demokrasi ajandasının hazırlanması. Yani açıkçası Kopenhag siyasi kriterleri olarak anılan evrensel demokrasi standartlarına uygun bir yasal çerçeve hazırlamak."

SÜZGEÇ GAZETESİ YAZILARI

KUZEYDOĞUYA DİKKAT

SARIÇAM ORMANLARI YOK EDİLİYOR!

            Kuzeydoğuya, Ardahan ve Kars yaylalarına dikkat! Bir kötü devinim, bir aymazlık kıpırtısı, yangın öncesinin huzursuzluğu var oralarda. Doğal varlıklarımız, güzelliklerimiz, insanlarımızın geleceği yok edilirken, kardeşlik, dostluk ve sevgi de öldürülüyor!

          

KÖY YAZININDA BİR GÖLGE: ARAÇSAL AKLIN ÖYKÜNMECİ DÜĞÜMÜ

Dünyamız döndükçe düğüm üstüne düğüm atmıyor mu kendine? Nesnel olanla bizim gerçeğimizin özdeşleşmesini ummak, boş bir çaba oluyor çoğu zaman. Gün geliyor, gözümüzle gördüklerimize inancımız olmuyor, gün geliyor dün tüm varlığımızla inandığımıza bugün gülüp geçiyor, kendimizi küçümsüyoruz. Algı ve yargı karmaşası büyüdükçe büyüyor. Ayaklarımızın altından toprak mı kayıyor, üstümüzdeki gökyüzü mü terk etti bizi, insan tarafından dışlanmış doğa mı intikam alıyor insandan, bilemiyoruz... Belki de, her şey milyonlarca yıldır aynı yerinde, aynı biçimde de, biz değişiyor, yeni ve başka bir türe dönüşüyoruz.

Adalet Ağaoğlu - Yakın Doğu Üniversitesi 11. Edebiyat Şöleni Ahıska Türkleri ve Bursa Tabip Odası Seçimleri Anadolu Rönesansı Esas Duruşta!... Ankara'nın Taksileri, Ankara'nın Minibüsleri Ankara'ya Ait Olmak Ardahan Doğasına Saygı Gösterelim Ardahan Yaylasına Baraj, Buyrun Cenaze Namazına Ardahan ve Hayvancılık Ardahan'ı Düşünmek Ardıç Yine Kabak Gibi Ben olsam almam! Bilgi Toplumuyla Fosseptik Çukurunun Kıyısında Bin Yılın Türküsü Bitmeyen Şarkı: Cilavuz’un Kargaları Bugünlere nasıl geldik, çıkış yolu nedir? Burdur 2007 Bursa ve Cumhuriyet Tarihi Bursa’ya Ütopik Mektup Cilavuz'dan Geçerken Dr.Doğan İSTANBULLUOĞLU'nun anısına... Demokrasi ve Kültürel Özgürlük! Demokratik Dangalaklık Dilin Sessizliği mi, Dilcinin Densizliği mi? Edebiyat İktidarı Sallanıyor Edebiyatımıza Olan Oluyor! Engin Ardıç Yine “Kabak gibi”… Ermeni Konferansı ve Tarihin "Tekerrür"ü Geç Kaldın Tatarağası! Genç Cumhuriyet Neyi Kesmiş? Kemal Gültekin Anısına Kına Yaksın Köy Enstitüsü Düşmanları... Kimse Kimvurduya Gitmemeli Köy Enstitüleri: Anadolu Rönesansı Köy Enstitüleri Faşist Bir Müessese mi? Köy Yazınında Bir Gölge: Araçsal Aklın Öykünmeci Düğümü Kuşatan da Ben Kuşatılan da Küreselleşen Solumuz Ozanın Ölümü Önce Onur! Sarıçam Ormanları ve Ardahan Tokmak Kimin Elinde? Türkçülüğün Tarihi "Türk - Ermeni!" ; Peki Emperyalizm Nerede? Türkiye Nereye Gidiyor? Uludağ: Yaşayan Bir İmge Uyarılmadık Demeyin! Vah Benim Sessiz Dilim! Yasakçı, Ayağa Kalk! Yaşasın Sivil Demokrasi! Yazık! Yazık Sana İnsanlık! Yeniden İnsan Olmak Züğürt Tesellisi