İNSANDAN İNSANA, SALGINDAN AŞIYA…

Bu bir avuçluk çıkar dünyası egemenin oyunlarıyla toplam çoğunluğu eziliyor, sömürülüyor, savunmasız kalmış doğa sanki isyan duyguları içinde pandemilerle yanıt veriyor; yaraların biri kabuk bağlayamadan bir diğeri açılıyor. 

En dikkat çekici haber: İstanbul ve Ankara’da barajlardaki su seviyesi tehlikeli boyutlara düştü… Yağışlar küstü sanki bize. Daha önce kış mevsimlerinde aylarca kar altında kalan birçok dağ çırılçıplak kalmış, örtüsünü bekliyor… Geldiği de yok, geleceği de…

Memleketim Ardahan’a doğru dürüst kar yağmadı bu yıl. Çocukluğumdan beri bilirim, her yıl 29 Ekim’de başlayarak yağan kar adam boylarını bulur, kazlar kesilir, şenlikler yapılırdı. Köydeki evlerimizin kapılarının açtığımızda kardan bir duvar karşılardı bizi… Cılavuzlu yiğit Kaftancoğlu’nun Ulgar öyküsünde en büyük azametiyle titremişizdir o kışların…

Zemheri’nin de ortasına geldik; beş on santimlik bir kar ya var ya yok oralarda da… Ki kuzeydoğu platoları ve dağları yalnızca Anadolu’nun değil, Mezopotamya’nın da ana su kaynağıdır…

Barajlar yapıldı bölgeye çünkü üst üste… Gerekli gereksiz beton döküldü her yere. Dereler, nehirler tutuklandı, tutuklanmaya devam ediyor. Şimdi de kutsal kitapların cennet mekânının, yüzbinlerce insanın geçim kaynağının, bölgedeki tarımın ve hayvancılığın can damarının, Kura nehrinin sularının Çoruh’a aktarılması gündeme geldi. Orada da baraj üstüne baraj kurdular çünkü… Enerji devleri ağzını açmış, yaylaları, insanlığı yiyor, güzelim dağ sularını sömürüyor… AVM’sinden lüks tüketimine, ağzını açmış varını yoğunu tüketiyor yeryüzünün… 

Yeryüzü genelinde de, ülkemizde de, yaşamın en büyük kaynağına, suya ihanet ettik… Hele ülkemizde yaşananlar tam bir felakete dönüşmek üzere. Gece gündüz kırdık dağıttık doğayı; tarihin efsaneler yatağı, tanrıçalar mekânı Kaz Dağları’ndan Karadeniz yaylalarına kadar ormanları kestik, aynı nehrin üstüne arkası arkasına beton duvarlar kurduk, tarımın, hayvancılığın can damarı şirin derelerimizi bile tutukladık… Yanlış sulamayla, buharlaşmayla geniş ovaları kuruttuk…

Fabrika artıklarıyla, kimyayla kirlettik akarsularımızı… Pis kokularla, ziftten, zehirden akıntılı mezarlar kurduk. Balıkları öldürdük…

Ve bütün bunların üstüne, bütün bu betonlaşma ve ihanet çalışmalarında başı çeken, asgari ücretle karın doyurmaya çalışan emekçimizden bile çatır çatır vergi alınırken, kapattığı ihale kadar vergi indirimine de konan holdinglerin televizyonlardaki reklam kampanyalarıyla demagoji ustalarının pabucunu dama attık…  

Geleceğe yönelik bir planlama yapılmadan, ne olacak bu şehirlerin hali demeden bulunabilmiş her boşluğa devasa yapılar kurduk. İnsanlarımızı betonların tutukladığı, güneş girmeyen kalabalık sokaklarda, caddelerde yan yana, kucak kucağa trafik cenderelerinin, öldürücü salgınların, yer sansırtılarının koynuna attık…

Market rafları, çarşı pazar kanser satıyor; insanlar kanser soluyor, kanser yiyip kanser içiyor… Sahte içkisinden en tanınmış markanın kanserojen ürününe tuzak üstüne tuzaklar kurulu önümüzde… Firmalarda çalışan gıda mühendisleri isyan ediyor, ellerinden bir şey gelmiyor… 

Üreticinin, emekçinin anası ağlıyor bir yandan; bütün doğal kaynaklar yok ediliyor. Anadolu’nun en geleneksel ürünleri bile sırf aracılar kazansın diye dışarıdan satın alınıyor. 

Bir yalan, kandırmaca, soymaca düzenidir ki sürdürülen, içimiz kararmadan, gözlerimiz sulanmadan bakamaz olduk dünya güzeli coğrafyamıza…

36 OECD (Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü) ülkesi arasında gelir dağılımı ve toplumun zengin fakir kesimleri arasındaki farklılık bakımından en baştaki ülkeyiz. Sosyal devlet ülkesi olmaya çalışıyorduk; bitirdik o işi, uçurumlar ülkesi olduk. Küçük bir azınlık bir eli yağda bir eli balda, son model otomobillerle, kâşanelerde inanılmaz bir lüks içinde yaşarken toplum çoğunluğu yiyecek ekmeği zor buluyor. Ülke çoğunluğu asgari ücretin de altında, yoksulluk sınırının da altında bir gelirle hayatını tamamlamaya çalışıyor. Bu yoksul yığınlar yalnızca geçinmek için değil, çocuklarının eğitimi için de büyük sıkıntılar çekiyor. İşsizlik diz boyu; üniversite mezunu garsonlar pandemi kapanmasına karşı gösteri düzenliyor, açız diye bağırıyor. 

Ve bütün bunlar yetmezmiş gibi, ülkedeki üç kuruşluk özgürlüğün, bilim aşkının yok edilebilmesi için inanılmaz bir hoyratlık, utanılmaz bir acımasızlık, bir otoriter buyurganlık dayatılıyor ülkeye… Ülkemizin en seçkin üniversitelerinin başına hak etmekten, liyakattan çok uzak birisi rektör olarak atanıyor; öğretim üyesinden öğrencisine itiraz etmeye kalktı diye üniversitenin kapısına kelepçe vuruluyor.  

Bir de madalyonun diğer yüzü var… Son âna kadar iyiyi, güzeli, doğruyu savunmaya çalışan insan… Derisi yüzülse de, idama mahkûm edilse de, hakkında çarmıha gerilme, ya da yakılma kararları alınsa da doğru bildiğinden vazgeçmeyen de insan… Gecesini gündüzüne katıp içinde yaşadığı doğa için savaşan, okuyan, yazan, helal ekmek yemek için ter döken, başkasının malına, mülküne, ırzına yan gözle bile bakmayan, bir tek lokmasını karşısına çıkan aç ile paylaşan da insan…

Ölümlü olarak yaşadığını bilmek insana verilmiş en büyük ceza ise, en büyük armağan da, çıkarsız ve bedelsiz bir sevginin varlığı, ve zor anlarda daha büyük anlam kazanan dayanışma duygusudur. 

Hele de bizler, Tonguç Baba’nın kavruk Anadolu çocuklarıyla birlikte bir insanlık ateşi yaktığı okulların közünü ve tözünü yüreğinde taşıyanlar… Veysel’in türküleriyle Molier’in metinlerini, Yunus Emre’nin dizeleriyle Rabelais’in gülmecesini, Kybele Ana’nın bereketini harman edenler… Asla umutsuzluğa kapılmadan, itaat ve biat yerine itirazı, tüketmek yerine üretmeyi seçerek, isyandan ve aşktan vazgeçmeden hayatı örgütleme işinde kolları sıvamamız gerek…

Hiç zaman geçirmeden başlarımızı kaldırmamız, bu yanlışlara karşı bir biçimde sesimizi çıkarmamız, kendi evimizden, kendi kapımızın önünden başlayarak geleceği düşünen adımlar atmamız, kendi türüne ve doğaya ihanet ettiğinin farkında olmayan sıradan insanla barışmanın, halkla birlikte kol kola durmanın yollarını aramamız gerek…

Hayatımızı kurtaracak kahraman gökten zembille inmeyecek… Oturduğumuz apartmandan mahalleye, şehirden ülkeye, bizler sahip çıkacağız, çıkmak zorundayız…

Bu iş kitaplarda yazmıyor, öyle hazır lokma formülü de yok… Önce kendi kapımızın önünü süpürüp sonra komşumuzu uyaracağız. Göz yummayacağız hiçbir haksızlığa, hiçbir adaletsizliğe… Apartman yönetiminden derneklere, odalara, sendikalara, siyasi partilere… Direnmeye, dayanışmaya, adalet istemeye… Sesimiz birlikte çıkacak ışığımız yan yana yanacak…

Daha az çevireceğiz musluklarımızı, daha tutumlu kullanacağız kalan suyu… Artık dur diyeceğiz bu betonlaşma, bu parçalama, bu harap etme zihniyetine…

Çocuklarımıza yaşanası bir dünya bırakmak istiyorsak, görev bize düşüyor; toprağı, suyu, havayı ve insanı bir araç değil, bir amaç olarak görenlere, hayatı gönül gözüyle sevenlere… 

 

AŞI KARŞITLIĞI BİLİM KARŞITLIĞIDIR…

Dünyayı ve ülkemizi cenderesine alan ölümcül virüs salgınından kurtuluşun tek yolu aşı… Aşı olmadan bunu başarabilen birkaç ülkenin toplumsal örgütlenişi ve disiplin anlayışı bizden çok farklı ve hâlâ diken üstünde yaşıyorlar. Maske de hayatlarının bir parçası… Günümüz iletişim ve etkileşim koşullarında virüs yeryüzünün tamamından çıkıp gitmeden ya da zararsız hale gelmeden bu salgından kurtuluşu yok… Milyonlarca insanımızın sosyal devlet eksikliğimiz nedeniyle geçim sıkıntısı çektiği, gözyaşı döktüğü geçici kapanmalar salgını geriletse de, biraz normale dönüşle birlikte hasta sayıları ve ölümler de yeniden çoğalıyor.

Sarılmadan, öpüşmeden, el ele tutuşmadan, gönül dolusu gülüp konuşmadan, fıkralar anlatmadan, halaylara, horonlara katılmadan, yüzümüzdeki bir karışlık bir bezin arkasında geçirilen hayatın, yanımıza gelen herkesi hastalık taşıyan bir öcü yerine koyarak yaşamanın ne anlamı var ki… Birbiri ardına yitiriyoruz sevdiklerimizi, korkular içinde geçiriyoruz günlerimizi…  

Aşı, milyonlarca yıllık insan evriminin ve bilimsel çalışmanın ürünü olan bir kurtuluş yolu… Kuduzun, tetanozun, kızamığın, çiçeğin, difterinin kitlesel kıyımlar yaptığı, çocuklarımızı kanatsız kuşlar gibi elimizden kopardığı çağları insan aklının ve bilinçli emeğinin ürünü olan aşıyla geride bıraktık… Bugün de, virüs salgını karşısındaki tek çözüm yolumuz, tek kurtuluşumuz aşıdır. 

Bilim, aynı zamanda değişim ve gelişim demektir; özgür ve eleştirel düşünme demektir. Kuşkusuz, yeryüzünün farklı yörelerinde geliştirilen aşıların da birbirinden farkı vardır. Covit-19 salgınına karşı geliştirilen klasik aşı yöntemi olan cansız aşının (attenüe)  yanında mRNA (messenger RNA aşısı) üretildi… Her iki aşının da iflüenza (grip) aşılarına göre çok daha etkin olduğu ve daha yüksek oranda koruma sağladığı da yeni ve sevindirici gerçeğimiz. 

Aşılar içinden bizi yönetenler tarafından uygun bulunup alınmış, Çin’de pandeminin büyük ölçüde durdurulmuş olması nedeniyle orada kitlesel kontrolü (Faz 3 çalışması) yapılamamış olan Sinovac aşısının ülkemizde gönüllüler üzerinde yapılan ilk çalışması da henüz resmen sonuçlanmamış olsa da yürütücü hekimler arasındaki yazışmalardan korumanın en az %80 dolayında olduğu ve aşı yapılan çok az sayıdaki deneğin hastalığa yakalanmış olmasına karşın hastalığı çok hafif atlattığı, plasebo (yalancı aşı) grubunda bu oranın çok yüksek olduğu da saptanmış durumda…  

Ülkemizde yaygın kullanım için bağlantısı yapılmış Sinovac aşının 65 yaş üstü için bir etkinlik araştırmasından geçmemiş olmasının nedeni de bu yaş grubunun hastalık karşısındaki savunmasızlığı olarak açıklanabilir. Böyle bir araştırmanın ikili denek olmadan yapılması (araştırma grubunun yarısına aşı, yarısına boş serum enjekte edilir; deneklere ne yapıldığı araştırma gereği söylenememektedir; bu durumda aşı yapıldığı sanısıyla hastalığa karşı savunmasını düşürecek olan denek kötü sonuçlanacak bir sürece yönlendirilmiş olacaktır) mümkün değildir...  Aşının şimdiye kadar uygulanagelmiş diğer aşılarınkine benzeyen geleneksel üretim tekniği, aynı zamanda güvencesi olarak da değerlendirilmelidir.  

Aşının Çin’den Türkiye’ye nasıl getirildiği, arada bir aracı olup olmadığı gibi konular ayrı bir tartışma konusudur; soruşturulabilir, eleştirilebilir… Açıklanan resmi hastalık tablolarındaki tutarsızlıklar, olayın hafife alınmasına yol açan yanıltıcı tablolardan söz etmeden geçmek mümkün değil… Açıklık, bilime ve sağlık çalışanlarına saygı mutlaka sağlanmalı, dayanışma duygusu öne çıkarılmalıdır. Böylesi günlere hiç yakışmayan, iktidar koltuklarından çok duyduğumuz mide bulandırıcı kin ve nefret söylemlerinden bir an önce vaz geçilmelidir.  

Hele de böylesine zor bir dönemde emperyalist tekellerin ve işbirlikçilerinin kârı uğruna kapatılmış tarihi Hıfzıssıha olayı hesabı sorulacak bir uygulama olarak hiç unutulmamalıdır… Gündemimizde çok şey var… On yıllardır sürdürülen, elde avuçta millet malı ne varsa satmaya, satıp savurmaya dayalı bezirgânca politikalarla ülkemizin nasıl bir işsizlik ve pahalılık cenderesine sokulduğunu, insanlarımızın nasıl üş kuruş yardıma muhtaç duruma konulduğunu ve deveyi hamuduyla yutanların saltanatlarının bu göstermelik yardımlar üstüne kurulduğunu da görüyor, biliyoruz. 

Bütün bunlar bir yana, aşıya karşı asılsız dedikodular üretmek, yandan çarklı gerekçelerle halkın tek umudu olan aşıya karşı kampanyalar geliştirmek ancak aklını başkalarına emanet vermiş birilerine ait bir tutum olabilir. 

Kendi sağlığınızı umursamıyor olabilirsiniz, kendi sivri aklınıza çok güveniyor olabilirsiniz, Asya aşısını beğenmeyip Avrupa aşısı bekliyor olabilirsiniz ama, halkın sağlığıyla oynamaya hakkınız yok efendiler…

Bir hekim olarak, hem de 65 yaşını aşalı yıllar olmuş bir hekim olarak, Çin’i, Maçini, Batısı, Doğusu, hangi aşıya ulaşabilirsem, seve seve uzatacağım kolumu; eline sağlık kardeşim diyeceğim yapana; senin hakkın ödenmez…

İnsandan insana selam ve sevgi tükenmez…

 

09 Ocak 2021, Alper Akçam