DENEMELER - ELEŞTİRİLER

YAZIKLAR OLSUN…

Mustafa Necati, Horasan kökenli, oradan gelip Darende’ye yerleşmiş Ahmet Han’ın onuncu karından torunudur. 1894 yılında İzmir’de doğmuş. Babası Darendeli Halit Bey, annesi Elbistanlı Mustafa Necati Efendi’nin kızı Naciye hanımdır. Mustafa Necati, doğumundan üç ay önce vefat etmiş dedesinin adını almıştır.

 

KARNAVALCILIK LACİVERT İÇİN

Rus düşünür ve edebiyat teorisyeni Mihail Mihayloviç Bakhtin (1895–1975), 20. yüzyılın dünya eleştiri literatürüne diyaloji, çokseslilik, heteroglossia, kronotop gibi kavramlar yoluyla karnaval teorisini kazandırmıştır. Anlamanın doğası ve iletişim üzerine yoğunlaşan Bakhtin, öncelikle insanın kendini keşfinin ancak “öteki”ne bakarak mümkün olabileceğini ve bunun her türlü bilmenin ön koşulu olduğunu savunmuş, ben ve öteki diyalektiği üzerinden yaşamın ve insanın özünün diyalojik olduğu sonucuna ulaşmıştır. Düşüncelerini edebiyatta roman türü üzerinde temellendiren Bakhtin’e göre, hayatın ve insanın diyalojik doğası, ancak farklı seslerin işitilebildiği heteroglot, çoksesli ve her kesimden insanın eşit şekilde yer aldığı karnavalesk bir roman dünyasında temsil edilebilecektir. Bakhtin, hareket noktası çoğulculuk olan teorik görüşlerini, Dostoyevski Poetikasının Sorunları (1929) adlı eserinde ayrıntılı olarak ele almış, aynı eserinde edebiyatın karnavallaşması sorunu üzerinde durmuştur. Ona göre karnaval, tek tip ve otoriter yapıları eleştirme ve bunları yıkmaya yönelik bir kavramdır.

TUTUNAMAYANLAR’DA TUTULAMAYANLAR

Umberto Eco, yirminci yüzyıl başının önemli krizinin ve 19. yüzyıl liberal kapitalizminin, edebiyatının, burjuva düşüncesinin sonu olarak görülmesi gereken Ulysses’i değerlendirirken, “Dünya çözülmüş olduğunu bilir ama, ne yapsa içsel bir düzen ya da örüntü bulamaz” der ve sözlerini “İşte Joyce bu yüzden dışsal bir örüntüye başvurarak hikâyeyi kafa karıştırıcı bir Teslis alegorisine çevirir” diye tamamlar. (F. Moretti, Mucizevi Göstergeler, s 220 .

ALPER AKÇAM ORHAN KEMAL’DE YAZIN SANATIYLA ZANAAT ARASINDA*

“Bereketli Topraklar Üzerinde“den “Sokaklardan Bir Kiz“a

Orhan Kemal, edebiyat tarihimizin en önemli kilometre taşlarından biridir. Onun yazınsal imgelemi, köyden kente, çırçır işçiliğinden İstanbul batakhanelerine, çok farklı coğrafyalarda ve farklı kültürel ortamlarda, yaşamla yazın arasındaki çizgide durmaksızın akıp gider...

SABAHATTİN EYÜBOĞLU; BİR RÖNESANS AİLESİ ÖNDERİ

Kültür tarihimizdeki yerleri yeterince bilinmemiş, Anadolu ve Rumeli’nin kalan tüm ışıklarıyla kutsamamız gereken bir ailedir Eyüboğlu ailesi. Onlar, birer Rönesans insanı olarak bu güzel toprakların en derin yerinde ve yüreklerimizin en seçkin köşelerinde yerlerini almışlardır…

GENEL BAKIŞ

Türkçe edebiyatta, modern toplumdaki uyaran karmaşasının insan benliğinde oluşturduğu parçalanmayı yazıya ilk taşıyan Sait Faik’tir. “Alemdağ’da Var Bir Yılan”, bu anlamda bir milad sayılabilir. Öykülerde parçalanmayı görünür kılmanın ötesinde, kahramanları aracılığıyla bir uyum ve onarım süreci kurgulamaya çalışır. 

HANEY YAŞAMALI”dan “YALAN” a

YAŞANASI YALANLAR

            Tahsin Yücel’in “Haney Yaşamalı” nın Can yayınları tarafından yapılmış 1991 tarihli  Öndeyi’sinden de öğreniyoruz; Haney Yaşamalı’nın ilk basımı 1955...  Son yapıt Yalan’ın yayın tarihi 2002. Neredeyse elli yıllık bir yazın ömrüdür bu, dile bile kolay değil. Anlamı dilden neden koparıp da, neden, “dile kolay” deyiverelim ki! En azından, yazar olana değilse bile, dilbilimci Tahsin Yücel’e karşı ayıp etmiş oluruz.

“YOZ DAVAR”DA KARNAVALCILIK

Halk kültürünün değişimci, yenileyici gücünün kaynağı olan karnavalcı anlayış, o kultaürdeki grotesk özellikler üzerine yapılanır.  

Kültürbilimcilere göre, ortaçağın kapanışından sonra üstkültürde kendisini yeterince gösterme olanağı bulmuş grotesk halk kültürü, tuhaflıkları, karşıtlıkları bir araya getirir, korkunun yerine gülmeceyi öne çıkarır, tüm tekil dilli iktidar bildirimlerinin karşısına yıkıcı bir muhalefetle çıkar. Mihail Bahtin, Rönesans Rabelais romanında patlak veren, Cervantes, Shakespeare, Goethe ile süren ve Dostoyeski’de insanlık kültürü için bir devrim niteliği kazanan “çoksesli roman”ın kaynağına “karnavalcılık” dediği bu anlayışı koyar.

Türkiye’de, Köy Enstitülü çıkışlı yazarlar Anadolu halk kültürünün üstkültüre taşınıp bir tür “yenidendoğuş”a uğratılmasında önemli işlevler üstlendiler.

Talip Apaydın, İç Anadolu halk yaşamının içinden çıkıp gelmiş, o kültürün çoğul öğelerini yazınsal kurgu içinde başarıyla canlandırmıştır. Kendisinin de “en beğendiğim romanım” dediği Yoz Davar, Türkçe yazında ayrıcalıklı bir yere sahiptir.

BİR YAŞAM KÜLTÜRÜ OLARAK TİYATRO

İnsanı tanımlayan bazı kavramlar vardır. Homo Sapiens insanı düşünen olarak anlamlandırır, Homo Faber, üreten, Homo Ludens ise oynayan…

Kanımca insana en çok yakışanı da Homo Ludens olmalı. Hollandalı tarihçi Huizinga’ya katılıyorum… Kültürün kaynağı oyun ve oyunculuktur der Huizinga.

Tiyatro, oynayan insanın en somutça gözlendiği, açıkça izlenebildiği alanlardan birisidir.

GÜLÜN ADI; ORTAÇAĞDA RÖNESANS TOMURCUĞU

Gülün Adı,  dünyanın hemen tüm dillerine çevrilmiş, milyonlarca okura ulaşmayı başarmış 733 sayfalık koca bir başyapıt… Benim elimdeki baskı Can Yayınları’ndaki 41. Baskı imiş ve bu basımdaki sayı da 3.000 tutulmuş.

YAŞAR KEMAL ROMANINDA “MUCİZEVİ GÖSTERGELER”

Franco Moretti, Mucizevi Göstergeler adlı yapıtının 24. sayfasında “Eleştiri kendini hâlâ eski işlevinden kurtaramamıştır, yani okumaya, şu anda ve burada yapılmakta olan okumaya eşlik eden kültürlü bir faaliyet olmaktan” der... Kitabın sonundaki Edebiyatın Evrimi Üstüne adlı bölümde, edebiyatın mucizevi göstergelerinden kuracağı kendi edebiyat evrimi savını Darwinci evrim kuramıyla koşutluklar içinde, yan yana koyar. Edebiyat eleştirisi ve sosyolojisi için hiç de küçümsenmemesi gereken, cesur bir adımdır bu. 

 

İKİ HÜRREM SULTAN ROMANI BİR HÜRREM SULTAN TARİHİ EDER Mİ?*

Carlos Fauntes, 16-17 Eylül 2005 tarihleri arasında Berlin’de düzenlenen Uluslararası Edebiyat Şenliği’nin açış konuşmasında, “Edebiyat, tarihin unuttuğunu gerçek kılar” demişti. (Sözcükler Dergisi, Temmuz Ağustos 2006, Romana Övgü başlıklı yazı).  Tarihin unuttuğunu gerçek kılabilecek edebiyatın tarihi gerçeklikleri bulandırabileceği, tersyüz edebileceği de unutulmamalıdır. Özellikle, Bahtin’in geniş tanımını sunduğu, “hakikat sınamacılığı”na olanak tanıyan diyalojik “çoksesli roman” yerine, tekil bildirimleri hedefleyen, kitlede var olan yaygın inanışları gıdıklamaya çalışan popüler metinlerde, öznel bakış açılarının ağırlıklı olduğu edebiyat yapıtlarında, gerçekliğin karartılması, yanılsama ve yanıltma olasılıkları daha da tehlikeli boyutlara varabilmektedir. 

“KEMALİST İDEOLOJİNİN EDEBİYAT KANONU…”

Edebiyat eleştirmenlerimizden Ömer Türkeş, İletişim Yayınları’nın Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce dizisinin 2. cildi Kemalizm’deki yazısında, “Kemalist ideolojiyi taşıyan edebiyat kanonu”ndan söz etmektedir.

KURA NEHRİ

KURA NEHRİ,
SUYUMUZ, EKMEĞİMİZ, SÜTÜMÜZ, BALIMIZ, CANIMIZDIR,
CANIMIZI VERİRİZ;
KURA'YI VERMEYİZ!....

“Hele ölmedik” dedik; çıktık yollara.

Ne bir avuç olduğumuza aldırdık,

Ne işim, gücüm, çoluğum, çocuğum, “çok yoğunum” dedik…

Kura Nehri ile, iki ineğin, bir kovan arının ekmeğini yiyen üç yüz bin Ardahanlı sessiz kalamazdı…

DAR ZAMAN ÜÇLEMESİNDE KARNAVAL

DAR ZAMAN ÜÇLEMESİ” BİR KARNAVAL SAHNESİ Mİ?

ADALET AĞAOĞLU’NDA KARNAVAL...*

Jale Parla, Babalar ve Oğullar (Tanzimat Romanının Epistemolojik Temelleri) adlı kitabında Recaizade Ekrem’in Araba Sevdası’nı değerlendirirken bir “modern” tanımı yapar: “Hemen modern sözcüğünü nasıl kullandığımızı açıklayalım: Çağının bilinç kargaşasına bu bilincin dışından, alternatif bir bilinçle bakabilen, çağını seyredebilen, ve bu irdeleyici bakışı kendine de yöneltebilen, yani iki yönlü sorgulayabilen (karşısındakini ve kendini) tüm yapıtlara hangi yüzyılda yazılmış olursa olsun modern diyebiliriz.” (Jale Parla, Babalar ve Oğullar, İletişim yay., 3. Baskı, 2002, s. 130)

YETİM KALAN EDEBİYAT

Eleştiri, edebiyatın anasıdır, babasıdır, evladıdır… Sesine ses katandır, hayata çağırandır, kışkırtandır, coşku verendir, sel olup akıtandır, utandırandır, içine kapandırandır; kendi disiplininin sınırlarını yıkıp hayatın her alınana taşırandır.

Yıllar var ki edebiyat yetim kaldı. Eleştiri olmayınca yanında ya da karşısında, tek sesli yavan bir nesne, bir tüketim posası olup kaldı.

Edebiyat, insan dilinin uzanabildiği en yetkin alandı. Dili evirip çevirip çoğaltandı, dal budak saldırandı. Edebiyat bu çoğul, çoğaltıcı gücünü canlı bir özne gibi insan dilinin ve kültürünün içinde yaşamasına borçluydu. Eleştiriyle kurduğu diyalojik (çift sesli) ve heteroglossik (farklı sesli) ilişkiydi edebiyatı canlı tutan…

TANPINARDA EVRİLME

Fransız idealisti olan Bergson’un düşünceleri, Fransız kültürü etkisi altında yetişmiş ve Osmanlı çöküşünü yaşamış dönem aydınlarının birçoğunu olduğu gibi Yahya Kemal ve öğrencisi Tanpınar’ı da etkilemiştir.

BİLGE KARASU

Lacivert’in Mayıs-Haziran 2017 sayısında dosyamıza; kendi anlatımıyla “kapalı, kabuğuna çekilmiş, içedönük” bir insan olan, ancak, donanımı ve yazdıklarıyla çağdaş edebiyatımıza yeni bir ufuk açan, farklı bir yazar-okur ilişkisi geliştiren, zor anlaşılan, çok yönlü eserler veren, çevirileri bulunan, çok sayıda edebiyat ödülüne sahip öykü, roman ve deneme yazarımız Bilge Karasu’yu konuk etmek istedik. Eserlerini çok katmanlı, alt metinler aracılığıyla yazmış olan yazar, üst kurmaca, metinlerarasılık ve bilinç akışı tekniklerini kullanmış, bireyin iç dünyasını, insan gerçeğini araştırmış, birey toplum çatışmasını işlemiştir. Görünenin arkasındaki karanlık yanları, ince ayrıntıları, görmek istemediğimiz çatışmaları yalın, doğal ama zengin ve incelikli bir dille anlatmaya çalışan yazar, klasik anlatım yollarından farklı olarak tarih, felsefe, masal, mitoloji gibi farklı çalışma alanlarından da yararlanarak, felsefi, dili ve okuru zorlayan modernist ve hatta postmodern bir anlatım yolu benimsemiştir.

DİLDE DEĞİŞİM, DÜŞÜNCEDE DEĞİŞİM…

24 Mayıs 2013 Cuma günü, Ankara’da, Çay Yolu’nda, dostların çağrısıyla katıldığımız bir etkinlikteyiz.

Parkın ortasına kurulmuş sahnenin iki yanındaki büyük kolonlardan sesler yankılanıyor. Sunucu sık sık tekrarlıyor duyuruyu; sesi çevredeki yapılarda da yankılanıyor:

“Çağdaş Ankara’nın aydınlık yüzü, 9. Çay Yolu Gençlik Festivali’ne hoş geldiniz!”

“Az sonra Line Dans Grubu’nu izleyeceksiniz; daha sonra Eurofit sahne alacak!”

Çağdaşlık ve aydınlık yüzlü olmak bunları gerektiriyor demek; “Grup Line” ve “Eurofit”... Sonra başkaları… Kulakları sağır edecek ölçüde yüksek sesli, bol “cıstaka cıstak” tempolu yabancı müzik eşliğinde, dans grupları arka arkaya sahneye çıkıyor. Diğer okulların öğrenci grupları aileleriyle birlikte sırasını bekliyor. Öğretmenlerde, annelerde bir tatlı telaş… Fotoğraf makineleri, video kameralar işbaşında.

BEYAZ ZAMBAKLAR ÜLKESİ’NDEN TÜRKİYE’NİN KARAÖZÜ’NE…

Toplumla birey arasındaki ilişkiler, bireyin toplumsal yapı içindeki yeri, bireyin hem içine doğduğu, hem iradesi ile yön vermeye çalıştığı toplumsal koşulları belirleyen etkenler, eskiden beri toplum bilimin de felsefenin de en çok tartıştığı, edebiyatın da severek kendine tema olarak seçtiği konular arasındadır. Bireyi çevreleyen toplumsal koşullar, diyalektik maddeci bir bakış açısıyla incelendiğinde, üretici güçler ve üretim ilişkileri öncelikle tartışma konusu yapılır. Teolojik, inanca dayalı bakış açısında ise, bireyin yaşadığı ve yaşayacağı kendi yazgısıdır; kişi dünyaya belirli bir konumda ve sınanmak için gelmiştir. Sınavı iyi sonuçla kapatır, hesabını verebilirse, öte dünyada cennete ulaşacaktır…

DOSTOYEVSKİ’DE ÇOKSESLİLİK

“Dostoyevski Avrupa sanatsal nesrinin gelişimindeki ‘diyalojik çizgi’yi izlerken yeni bir türsel roman çeşitlemesi yaratmıştır: çoksesli roman. (...) Çoksesli romanın yaratılmasını romansal nesrin, yani romanın yörüngesinde gelişen bütün türlerin gelişimindeki ileriye dönük dev bir adım olarak addetmiyoruz yalnızca, insanlığın sanatsal düşünce biçiminin gelişimindeki dev bir adım olarak da kabul ediyoruz. Bize öyle geliyor ki, bir tür olarak romanın sınırlarının ötesine geçen özel bir çoksesli sanatsal düşünce biçiminden söz edilebilir doğrudan doğruya. Bu düşünme biçimi, bir insanı ve her şeyden önce de düşünen insan bilincinin ve varoluşunun diyalojik alanının, monolojik konumlardan yapılacak sanatsal özümsemeye tabi olmayan yönlerine erişilmesini sağlar.” (M. Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, s. 355)

EDWARD SAİD VE TÜRKİYE SUSKUNLUĞU

Filistin’in yine bir ateş topu olup yeryüzündeki tüm insanca duyguları tutuşturduğu bu günlerde o toprağın en güzel insanlarından birini anmanın, Edward Said adını yâd etmenin anlamı daha bir başka sanki…
Şarkiyatçılık yapıtı ile tanıştım Edward Said ile… Tanışır tanışmaz da o geniş kültür ufkunun, o hümanist ve devrimci bakış açısının etkisi altında kaldım. Kitabını her an elimin altında bulunan “Başucu Kitapları”mın arasında tuttum.

RÖNESANS AYNASINDA ENDÜLÜS VE İBNİ HALDUN

Rönesans, taşıdığı anlam zenginliği içinde kendisinden önce yaşanmış Ortaçağ’a ait “sorgulanamayan metinler”, “şaşmaz doğrular” üzerine çok yönlü aynalar, farklı bakış açıları sağlayan ışıklar tutmuş bir değişim. Dönüşüm olarak da bilinir.

Bugünkü Batı uygarlığının dünya üzerindeki göreli üstünlüğünün arkasında yatan gücün kaynağında Rönesans ve Reform hareketleri bulunduğu genel kabul görmüş bir gerçeklik artık… Batı dünyası tüm dünyada ve özellikle de Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Yakın Asya üzerinde üzerindeki öncül ve üst konumunu 

KALAN’DA KARNAVALDAN KALAN…

Kalan; Leyla Erbil’in son yayınlanan kitabı. Yaşamöyküsel öğelerin Bahtinci bir karnaval şenliği biçemiyle novella türünde akışıyla yapılanan farklı bir metin.

Anadolu Rönesans’nın İşaret Fişeği : MAHMUT MAKAL

1789 yılının 14 Temmuzu’nda, otokratik ve teokratik ortaçağ zorbalığına karşı Fransa’da büyük devrim başlamıştır. Monarşik krallık ile onun ekonomik-politik ortağı kilise despotluğu ve soygunculuğuna karşı, burjuvazinin başını çektiği halk yığınları ayaklanmış, yeni bir çağın kapısını zorlamaya başlamıştır. Devrimin başladığı akşam, birbirinden haberi olmaksızın, Paris’te aynı anda birçok yerde saat kulelerine ateş açılmış, kulelerdeki saatler parçalanmıştır (Gürbilek 103).

BABAM KOÇERO’DAN ARMAĞAN

    RÖNESANS SAVAŞÇISI BAŞARAN AMCAM…

Başaran amcamla ilk karşılaştığımda sekiz yaşındaydım. Kuzeydoğu’daki uzak yaylalardan, Üsküdar Sultantepe sırtlarındaki bir ilkokulda, yere serdiğimiz yataklarda geçireceğimiz bir aylık bir dinlence için İstanbul karmaşasına çıkagelmiştik; çelimsiz, ürkek bir öğretmen çocuğuydum.

Elini ayağını koyacak yer bulamayan, olup biteni ağzı açık izleyen bencileyin çocuğun karşısında, kaşları gür, yüz hatları gergin, bakışları kimi güneş, kimi şimşek yağdıran, sözleri tartışmasız bir amca…

BİR TOPLUM İNSANI OLARAK METİN TURAN

Benzer toplumsal koşullar içinde yetişip ortak alanlarda etkinlik gösteren iki yurttaş olarak Metin Turan’la tanışmam umulandan geç olmuştur diyebilirim. 2003 baharı, İzmir Öykü Günleri sıralarında olmalıydı.

ORHAN KEMAL EDEBİYATINDA ADALET ANLAYIŞI

Yazar ve kültür insanı Orhan Kemal’in ayrıcalığı, onun Türk edebiyatındaki saygın yerini hemen her dönemde koruyabilmiş olmasından gelir diyebiliriz… Orhan Kemal, kalemi eline aldığından bugüne kadar, günün moda akımlarının yıpratıcı etkisinden uzakta kalmayı hep başarmıştır... Orhan Kemal’in yapıtları, iki haneli rakamlara varmış yeni baskılarla, televizyon dizilerindeki kullanımlarıyla, güncel kültür ortamımızda da var olmaya devam ediyor. 

İSTANBULUN FETHİ"NİN 568. YILINDA İSTANBUL'U DÜŞÜNÜRKEN...*

Başkalarına ait bir şehri bir tarih gerekliliği, belki de zorunluluğu olarak fethetmenin, "ele geçirme"nin, olaydan tam beş yüz altmış sekiz yıl sonra törenlerle kutlandığı bir günde tarihi düşünmenin yarattığı karmaşayı yaşıyorum İstanbul'u düşünürken...

Yazıyı daha önce kullanmış, hatta tarihi istediği gibi yazmış, çalışanı, üreteni ezmiş sınıflı bir antika medeniyetin, Bizans yıkıntısının, yozlaşmış, çürümüş, derebeyleşmiş yerleşkesine çağırdığı, belki de insancıl tözünü, eşitlik, kardeşlik, özgürlük duygularını o güne kadar daha iyi saklamayı başarmış bir soyu anarken kullandığı "barbar" sözcüğünün üzerime düşürdüğü gölgeyi taşıyorum İstanbul'u düşünürken…

ÜMİT KAFTANCIOĞLU’NDA KARNAVALCILIK

“Ölüm hiç önemli değil, yaşam var dağ gibi, yaşam var, gökyüzü deniz…” demişti. O gökyüzü denizinden ömrünün baharında koparıp aldılar…

Yoksul bir köylü çocuğundan bir masal ve türkü derleyicisi, bir halk bilim araştırmacısı, bir radyo programcısı, bir öykücü, bir romancıya dönüşmüştü…

DURSUN AKÇAM’IN EDEBİYATÇI KİMLİĞİ

Kültür ve sanat, imgelem gücünü doğrudan etkileyen, düşünce ve dil dünyasının belirlenmesinde derin izler bırakan eylemlerdir. Edebiyat yapıtının bağlamsal çağrıştırmaları ve retorik arka alanı, bireyin yaşamı algılama, yargılama, kavrayış öğelerinin oluşumunda belirleyici bir rol oynar... Aynı zamanda bilginin yapılanmasında, tekilden tümele, tümelden tekile akan us yürütme alanlarının gelişmesinde yol gösterici olur.

KÜLÜN ALTINDAKİ ATEŞ; ERNST BLOCH'UN GÖREMEDİĞİ

Çocukluk yıllarımın sabahlarını toprak zeminli köy evinin gerisindeki ocakta yakılan ateş büyülü bir havayla süslerdi. Sessiz olmaya çalışan kıpırtılar, üflemeler, yanan ateşin çıtırtıları; ocaktaki parlayan alevlerden evin taş duvarlarına doğru dalga dalga akan renkler… Konuk olarak hangisinin evinde kalıyorsam, Nenem Seyhat ya da Bibim Sultan, daha gün ışımadan yatağından kalkar, ateş bekçisi tüm kadınların binlerce yıldır yaptığı o kutsal işi yerine getirirdi. Ocakta bir gün önceden kalmış kül yığınını kurcalar, altta bulduğu bir köz parçasının üzerine tezek kırıntıları, kurumuş çalı ve çam yaprakları koyar; yaz kış çalışmaktan ateşin yakmayı başaramadığı kat kat nasır tutmuş ellerini ve onlarca yıl türküler söylemiş, masallar anlatmış bilge nefesini kullanarak ateşi canlandırır, sonra günün diğer işlerine geçerdi…

İSTANBUL’UN FETHİNİN 568. YILINDA İSTANBUL'U DÜŞÜNMEK…

         Başkalarına ait bir şehri bir tarih gerekliliği, belki de zorunluluğu olarak "ele geçirme"nin, olaydan tam beş yüz altmış yedi yıl sonra törenlerle kutlandığı bir günde tarihi düşünmenin yarattığı karmaşayı yaşıyorum İstanbul'u düşünürken.

        

RAMAZAN BAYRAMI KUTLU OLSUN

BAYRAMLAR HALKINDIR; KUTLU OLSUN…

İnsanoğlu toplum olarak yaşamaya başladığından beri, hele de üretenle tüketen, çalışanla çalıştıran, alın teri dökenle alıp satan birbirinden ayrılıp sınıflı toplum kurulalıberi, ikili bir yaşam sürer… Zamanın çoğunluğu toplum egemenlerinin, ya da kimi toplumsal kaygıların, uhrevi inançlara yansımış kuralların geçerli olduğu zorunluluklar, perhizler, bireyin kendini bir parçası gördüğü sınavlar içinde geçer… Bereketin coşkuyla karşılandığı, dayanışmanın öne çıktığı bayram günlerinde ise çok farklı bir yaşam fışkırır hayatın içinden. Zengin fakir, genç yaşlı, kadın erkek arasındaki farklılıklar olmamışa döner; herkes birbirini kucaklar; coşkulu, sevinçli, neşe içinde bir zaman dilimi yaşanır…

NARDUGAN BAYRAMI VE YILBAŞI…

Yine aynı günlere geldik. Kimi kavramlar, semboller üzerinden tartışmalar, ayrışmalar… “Müslüman Noel Kutlamaz” diyen sesler yükseliyor…

Kim dedi sana, Müslüman Noel kutluyor diye?

Müslüman’ın da yeryüzündeki farklı birçok halk ve kültürden milyarlarca insanın aynı zaman diliminde kutladığının da Yılbaşı olduğunu akıl verenler bilir de bilmezden gelir… Ayrıca kıyamet mi kopar, başkasının bir mutlu gününe ortak olunursa?

KAPLUMBAĞALAR’DAN YÜKSEK FIRINLARA TAŞAN IŞIK; FAKİR BAYKURT

Fakir Baykurt, Burdur’un Yeşilova ilçesine bağlı Akçaköy’de dünyaya gelmiş yoksul bir köylü çocuğudur. Dişle tırnakla verilen yaşam savaşı içinde okumaya çalışırken babası Veli’nin ölümüyle ilkokul ikinci sınıftan alınıp amcasının yanına yanaşma edilir. Bir yıl sonra amcanın askere alınması, geri dönülen yoksul köy okulunu izleyerek ulaşılan Gönen Köy Enstitüsü, Tonguç Baba’nın Anadolu Rönesansı çabası ile buluşmasından sonra yaşamı farklı bir yola doğru akmaya başlar. Akçaköylü yoksul Tahir, Fakir Baykurt adlı mücadeleci bir öğretmene, ülkeyi altüst eden, tüm eğitim cephesini kavrayan etkinliklere damga vurmuş Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) yöneticisine, ünü ansiklopedilere giren, yapıtları dünyanın birçok diline çevrilen koca bir yazara dönüşür.

BEYAZ ZAMBAKLAR ÜLKESİ’NDEN TÜRKİYE’NİN KARAÖZÜ’NE…

 

Toplumla birey arasındaki ilişkiler, bireyin toplumsal yapı içindeki yeri, bireyin hem içine doğduğu, hem iradesi ile yön vermeye çalıştığı toplumsal koşulları belirleyen etkenler, eskiden beri toplum bilimin de felsefenin de en çok tartıştığı, edebiyatın da severek kendine tema olarak seçtiği konular arasındadır. Bireyi çevreleyen toplumsal koşullar, diyalektik maddeci bir bakış açısıyla incelendiğinde, üretici güçler ve üretim ilişkileri öncelikle tartışma konusu yapılır. Teolojik, inanca dayalı bakış açısında ise, bireyin yaşadığı ve yaşayacağı kendi yazgısıdır; kişi dünyaya belirli bir konumda ve sınanmak için gelmiştir. Sınavı iyi sonuçla kapatır, hesabını verebilirse, öte dünyada cennete ulaşacaktır…

UMBERTO ECO, GÜLÜN ADI; RÖNESANS TOMURCUĞU

Gülün Adı,  dünyanın hemen tüm dillerine çevrilmiş, milyonlarca okura ulaşmayı başarmış 733 sayfalık koca bir başyapıt… Benim elimdeki baskı Can Yayınları’ndaki 41. Baskı imiş ve bu basımdaki sayı da 3.000 tutulmuş.

1980 yılında yayımlanmış yapıtın dünyadaki ünü bir tarafa, 14. Yüzyıl ortaçağında konumuyla, karmaşık ve muhteşem taş mimarisiyle zengin kitaplarıyla ünlü bir Benedikten manastırında geçen, kitabın son bölümlerine kadar bitip tükenmeyen ortaçağ entrikalarının İmparator ve Papa temsilcileri arasında tartışıldığı, İsa’nın yoksulluğu ile kilisenin zenginliği ve siyasal gücünün karşı karşıya getirildiği, farklı Hıristiyan tarikat ve cemaatleri arasındaki düşünce ayrılıklarının zaman zaman okuru boğacak gibi sıkıştırdığı, okunması büyük bir sabır isteyen yapısına karşın bunca ilgi çekmiş olmasını seksenli yılların ortasında Türkiye’ye gösterime girmiş, Sean Connery’nin başrol oyuncusu olduğu filme bağlayabilme mümkün… Yoksa ki, Türkiye’deki yüz bini aşkın okurun Hıristiyan ortaçağla sıcak bir ilişkisi kurabilmiş olabilmiş olması mümkün değil.

EGZOTİK ŞARK İMGESİ POPÜLER EDEBİYATIN GÖZDESİ

Batı’da yapılan Doğu araştırmalarından doğan ve giderek bizi de çevreleyen tüm kültürel alanlara uzanan “Egzotik Doğu” imgesi son yüzyıllarda popüler edebiyatın da gözdeleri arasındadır. Silvester Sacy, Renan, Lane gibi resmi ve yarı resmi araştırmacılardan Chateaubriand gibi düşünürlere, Flaubert, Hugo, Nerval, Lamartine gibi yazarlara, “Egzotik Doğu” imgesinin çekiciliğine kapılmamış Batılı kalmamış gibidir…

TARİHE SAYGI / EMEĞİN KÜLTÜRÜNE VE SEZAİ YAZICI’YA SELAM

Kars tarihi araştırmacısı, değerli dostum Sezai Yazıcı’nın kargoyla gönderdiği ANİ SIRLARI / SEYYAHLARIN GÖZÜNDEN ANİ başlığını taşıyan dört ciltlik yapıtını elime aldığımda çarpılmış gibi oldum. Söz yerindeyse, bir çeşit arkaik bir büyü, kurşun gibi oturan ağır bir duygu doldu içime. Dört ciltten birisi, koca bir kitap, yalnızca kaynakçayı içeriyordu; çalışma yaklaşık on bir yılı kapsayan kuyumcu inceliğinde bir emeğin, tarihe ve yaşanmışlıklara büyük bir saygıyla eğilen aydınlık bir bilincin ürünüdür.

ELEŞTİRİNİN DİSTOPYASI

Türk edebiyat eleştirisi denince hemen aklıma ilk gelen addır Jale Parla… Tüm yapıtlarını severek, özümseyerek okurum… Jale Parla’nın eleştiri yazıları birer tadına doyulmaz denemedir aynı zamanda… Salt olumlama ya da olumsuzlamadan çok uzakta, metnin haklarını ve korunması gereken sınırlarını ihlal etmeden yeni bir bakış açısı katar… Yeni anlam boyutları, yeni ufuklar açar; belki de hiçbir yazarının itiraz etmeyeceği bir boyutta metni yeniden yazar…

Şu an elimde “Türk Romanında Yazar ve Başkalaşım” adlı kitabı var.

ELEŞTİRİNİN DİSTOPYASI

Türk edebiyat eleştirisi denince hemen aklıma ilk gelen addır Jale Parla… Tüm yapıtlarını severek, özümseyerek okurum… Jale Parla’nın eleştiri yazıları tadına doyulmaz birer denemedir aynı zamanda… Salt olumlama ya da olumsuzlamadan çok uzakta, metnin haklarını ve korunması gereken sınırlarını ihlal etmeden yeni bir bakış açısı katar… Yeni anlam boyutları, yeni ufuklar açar; belki de hiçbir yazarının itiraz etmeyeceği bir boyutta metni yeniden yazar…

Şu an elimde “Türk Romanında Yazar ve Başkalaşım” adlı kitabı var.

İHSAN OKTAY ANAR'DA GROTESK

GROTESK YANARDAĞI

İHSAN OKTAY ANAR’DA YEDİNCİ GÜN…

İhsan Oktay Anar 1995 yılından başlayarak “nevi şahsına münhasır” kitaplar yayımlıyor. Puslu Kıtalar Atlası’ndan başladı, Kitabül Hiyel, Efrasiyab’ın Hikâyeleri, Amat, Suskunlar, Yedinci Gün, Galiz Kahraman diye gitti…

Yıllardır üzerinde çalıştığım Mihail Bahtin’in karnavalcı roman kuramı ve onun Rönesansçı düşüncenin temelini üzerine kurduğu grotesk alanında yol alırken İhsan Oktay adına rastlamamak, onun adını anmamak yakışık alamazdı. Türk edebiyatında groteskten söz ettiğimizde ilk akla gelen adlardan biridir o…

Yedinci Gün adlı romanı, tuhaflıkları buluşturan, tek merkezden kurgulanmış postmodern toplumun ve onunla atbaşı giden ortaçağcı tekil dillerin imge sistemlerini kırıp geçiren, insanı değişime, yenilikçi bir tarza sürükleyen, sürekli devinen bir biçem ve içerik taşıyor…

Batı Rönesansı ve Doğu Avrupa’yı da kapsayan Hıristiyan ortaçağından çıkışta Rabelais romanına büyük bir önem veren ve onu Rönesans kültürünün kapı açıcısı sayan Bahtin’in “Karnavalcı” çalışmalarıyla Latin Amerika kültürü içinde önemli araştırmalara imza atmış Octavio Paz’ın “Fiestacı” bakış açısı yan yana konulduğunda bir ve büyük insanlık kültürünün yan yana açılmış iki sayfası aydınlanır gibi olur…

GROTESK YANARDAĞI İHSAN OKTAY ANAR’DA YEDİNCİ GÜN…

İhsan Oktay Anar 1995 yılından başlayarak “nevi şahsına münhasır” kitaplar yayımlıyor. Puslu Kıtalar Atlası’ndan başladı, Kitabül Hiyel, Efrasiyab’ın Hikâyeleri, Amat, Suskunlar, Yedinci Gün, Galiz Kahraman diye gitti…

Yıllardır üzerinde çalıştığım Mihail Bahtin’in karnavalcı roman kuramı ve onun Rönesansçı düşüncenin temelini üzerine kurduğu grotesk alanında yol alırken İhsan Oktay adına rastlamamak, onun adını anmamak yakışık alamazdı. Türk edebiyatında groteskten söz ettiğimizde ilk akla gelen adlardan biridir o…

POSTMODERNİZM, GROTESK VE ORHAN PAMUK

Orhan Pamuk adıyla birlikte anımsanan, günümüz edebiyat tartışmalarında özellikle öne çıkarılan “postmodern roman” anlayışı, tartışmaları çok da anlamlı sınama alanlarına götürmemekte, gereksiz kavram kargaşaları yaratmaktadır.

Orhan Pamuk’un postmodern bir yazar olduğu savının arkasında Yıldız Ecevit’in adı özellikle önemlidir. Yıldız Ecevit’in Orhan Pamuk değerlendirmeleri, edebiyat alanında ısrarlı ve karşıt konumda kategoriler ayrıştırmaya dayanmaktadır. Yıldız Ecevit, bir yandan sınırları belirsiz ve her türlü kategorileştirmeye karşı olan postmodernizmi kendi eleştirel tavrının odağında tutar, bir yandan da ısrarcı ve inatçı kategoriler kurar… Ona göre, Orhan Pamuk’u ancak “kafası karışmış!” ve “modern olmayan” okurlar anlayamazlar... Anlaşılabilirliğin bir ilke sayıldığı gerçekçi edebiyat tarih olmuş, edebiyat alanının dışında kalmıştır... Orhan Pamuk, gerçekçi roman anlayışının karşısındadır; modern romanın ve postmodernizmin özgün örneklerini vermektedir…

Yıldız Ecevit, edebiyat alanını karşıt konumda kategorilere ayırmayı, yazarları ve metinleri buna göre değerlendirmeyi seven bir eleştirmenimizdir. Yorumlarında, metni çözümleme, kendi dışındaki ve çevresindeki alanlarla ilişkilendirme çabasından çok olumlama, olumsuzlama yönelimi ağır basar.

Yıldız Ecevit’in edebiyatı kategorileştiren ve nesnesini yaşamla ilişkilendirme çabasındaki gerçekçi yazına karşı neredeyse kışkırtıcı bir biçem taşıyan yorumları ilginç dayanaklar üzerine kurulmuştur. Ona göre, “grotesk”, “20. Yüzyıl romanının gerçeği yabancılaştırmak için kullandığı gözde tekniklerden birisidir”. (Orhan Pamuk’u Okumak, s 194).

Yıldız Ecevit’in bu özel “grotesk” tanımı, Wolfgang Kayser’in “Resim ve Şiirde Grotesk”  (1957) adlı yapıtındaki romantik groteske yönelik çözümlemelerle örtüşür. M. Bahtin, grotesk üzerine ayrıntılı bilgiler verdiği “Rabelais ve Dünyası”  adlı yapıtında, romantik ve modernist formlar tarafından “yabancılaşmış bir dünya” olarak tanımlanan grotesk kavramının bu kullanımının, groteskin gerçek doğası ile uyuşmadığını, bu groteskin halk mizah kültürü ve karnaval ruhunun ana öğesi olan groteski yansıtmadığını anlatır.

YAZAR KAFASINDAKİ TUHAFLIK

“Kafamda Bir Tuhaflık”, Orhan Pamuk’un 2014 yılı yayımlanmış, yüzbinlerce baskı yapmış, yüzbinlerce kişiye ulaşmış son kitaplarından. Kitabı okuduğum on beş güne yakın süre içinde havaalanlarında, sokaklarda, parklarda karşılaştığım en az üç dört kişinin elinde de gördüm kitabı.

Türkiye’de kitap okunmuyor diyenler yanılıyor açıkçası. Kitap okuyanımız çok… Neler daha çok okunuyor, ya da kitap seçimlerinde neler etkili, işin burasına gelince durup epeyce düşünmek gerekiyor.

SÖZLÜ KÜLTÜRÜN YAŞAMIMIZDAKİ YERİ

Anadolu bir sözlü kültür hazinesidir demiş olsak yaşadığımız gerçekliğe çok da aykırı bir şey söylememiş olurduk sanırım.

Biliyoruz ki, insan kültürünün temeli bilinç içeren sesten oluşmuş sözdür… Yazıya geçişle birlikte bu söz farklı gereçler kullanılarak kayıt altına alınmış, kalıcı duruma gelmiş, insanlara yaşamdaki değişmeyecek gerçekleri ve kimi yönergeleri bildirmek için de bir aracı olarak kullanılır olmuştur. Bu anlamda, yazı, iletişim olanaklarını çoğaltan bir olanak olduğu kadar, ses ve sözün dağılımını sınırlayan, kategoriler, sınırlar çizen bir duvar da oluşturur.

Yazının temelinin tüketim fazlalığının, toplumsal zenginliklerin ilk kez biriktirildiği kutsal mekânların ve tapınakların olması, bu tapınaklarda görevli din adamlarının giderek toplum adına mal biriktiren, değiş tokuşunu yapan ve aynı zamanda üretim içinde bir yeri olmayan, ancak yaşamı yönlendirecek bir zümreyi de oluşturması, sözle yazı arasındaki birlikteliği ve farkı vurgulayan önemli bir kapsam içerir.

Kültür tarihinin ilk dönemlerinde yazı yalnızca bir sayma, kaydetme içeriği taşırken duygu, eğlence, toplumsal paylaşım akağında özgürce saçılıp giden sözün varlığını görürüz. Bugün, yazının yüryüzünde ilk görüldüğü ve yayıldığı bölgeler olan Mısır, Mezopotamya, Hint ve Çin’deki verimli ırmak deltalarının, tarım bölgelerinin tarihsel süreç içinde dünyanın gelişmemiş bölgeleri olarak kalmış olmaları insanlık kültürünün önemli bir gizini de saklıyor gibidir.

GOETHE'DEN YAŞAR KEMAL'E...

DEVRİMCİ İMGELEM, YAZINSAL DEHA VE ELEŞTİREL YANILGI

Karşılaştırmalı edebiyat ve edebiyat sosyolojisi dünyanın en ilginç, en zevkli kültürel alanları arasında yer alır. Keşke bu kan, yalan ve talan ortamından başımızı kaldırıp o güzel ufuklarda yelken açmaya daha çok zaman ve enerji bulabilsek…
Batı Rönesansı’nın ve kültürünün en önemli adlarından olan Goethe, Batı ve Doğu kültürlerini harman ederek bir ve büyük insanlık düşüncesi oluşturma çabasının da öncülerinden sayılabilir. Goethe, yazınsal uğraşlarının en başında, Almanya’da köylü savaşlarının önderi olmuş bir soyluyla, Berlichigenli Götz ile tutkuya varan imgesel bir ilişki kurmuştur. Gözden düşmüş feodalitenin orta zümrelerinin temsilcilerinden, özgür ruhlu bir şövalye olan Götz, hak ve hukuku kendi geleneksel kuralları içinde gerçekleştirmeye çalışır; Almanya’daki 1515 tarihli köylü ayaklanmalarında köylülerin önderi olarak seçilmiş ve kendi kökeninden olan kalantor derebeylerle kiliseye kafa tutmuştur.

DEVRİMCİ İMGELEM, YAZINSAL DEHA VE ELEŞTİREL YANILGI

Kanımca, karşılaştırmalı edebiyat ve edebiyat sosyolojisi, dünyanın en ilginç, en zevkli kültürel alanları arasında yer alır. Keşke bu kan, yalan ve talan ortamından başımızı kaldırıp o güzel ufuklarda yelken açmaya daha çok zaman ve enerji bulabilsek…

 

ŞAİR BABA VE DAMDAKİLER…

“Şair Baba ve Damdakiler’ Haziran ayı başlarında yaşamdan ayrılan ressam İbrahim Balaban’ın 16 yaşında yoksul bir köylü çocuğu olarak girdiği, sonra iki kez daha yıllar sürecek konuğu olduğu Bursa Cezaevi’ni ve orada tanıştığı, kendisine içindeki insan damarını, sanat gücünü ateşleme yolunu açan Nazım Hikmet’i anlattığı kitabının adıdır. 

Bu metne eşlik eden resim de Şair Balaban’ın 10 Kasım 1969 tarihinde konuk olarak kaldığı evimizde annemize armağanıdır… İki ayı aşkın bir süredir yanında olduğum annemin evinin duvarında asılıdır. 

Balaban’ın yaşam serüvenini on yedi yaşında, tıbbiye ikinci sınıfta bir üniversite öğrencisi olarak büyük bir şaşkınlık içinde izlemiştim. Coşkuyla anlatıyordu her şeyi… Köydeki aşklarını, kavgalarını, tarlalarda, tenhalarda sevgilisiyle buluşmalarını, cezaevi duvarları arasında karşılaştıklarını… Nazım’la paylaştıklarını… Bugün de o heyecanlı hali, konuşurken gözlerinden dışa vuran o canlılık, zamanın eskitemediği çok hoş bir anı olarak taptaze durur belleğimde…
Bizim evimiz o yıllardan başlayarak Türkiye’deki siyasal karmaşanın birebir yansıdığı, ateşli devrimci konuşmaların yapıldığı, birlikte yenilip içilirken türküler söylenen, gönüller dolusu gülünen ve bir yandan da geceli gündüzlü polis ekiplerinin bastığı, taşınıldıktan sonra bile kendini vatan kurtarıyor sanan tetikçiler tarafından bombalanan bir ev olmuştur. 

BİR RÖNESANS AİLESİ ÖNDERİ; SABAHATTİN EYÜBOĞLU

Osmanlı yozlaşması döneminde Türkçe’nin konuşulduğu Anadolu ve Rumeli topraklarında, üretici köylülük imparatorluk kültür dünyasının dışındaymış gibi davranılmış, Arapça, Farsça, Türkçe karışımı bir yapay dil ve Divan Edebiyatı ile farklı bir saltanat resmiyeti ve baskısı estirilmişti.

Cumhuriyet’in Türkçe’yi resmi dil olarak kabul etmesi, Latin harflerinin kabulü adımlarından sonra Baba Tonguç önderliğinde kurulan Köy Enstitüleri’nde halk kültürünün üstündeki küller atılmış, kavruk köylü çocukları, bu yirmi bir ocakta bir yandan okulunun çatısını duvarını kurarken, ineğini sağarken, balığını tutarken, çeliğe su verirken, keman ve mandolin çalarken, bir yandan da Hasan Ali Yücel önderliğinde, Sabahattin Eyüboğlu yönetiminde çevirisi yapılmış 496 klasiği özgürce okumuş, Anadolu halk kültürü ile hem Antik Yunan, hem Batı ve Doğu kültürleri arasında bir bereket harmanı, bir barış köprüsü kurulmuştu. 

YOZ DAVAR'DA KARNAVAL

“YOZ DAVAR”DA GROTESK HALK KÜLTÜRÜ

Hiçbir zaman saf, değişmez ve bütünlüklü olmayan, yönetici erkin tekil söylemlerinden de kaçınılmazca etkilenen halk kültürünün değişimci, yenileyici gücünün kaynağı onun “grotesk” özelliği ile ilgilidir.

Kültürbilimcilere göre, Orta Çağ’ın kapanışından sonra üstkültürde kendisini yeterince gösterme olanağı bulmuş grotesk halk kültürü, tuhaflıkları, karşıtlıkları bir araya getirir, korkunun yerine gülmeceyi öne çıkarır, tüm tekil dilli iktidar bildirimlerinin karşısına yıkıcı bir muhalefetle çıkar. .

Talip Apaydın, İç Anadolu halk yaşamının içinden çıkıp gelmiş, o kültürün çoğul öğelerini yazınsal kurgu içinde başarıyla canlandırmıştır. Kendisinin de “en beğendiğim romanım” dediği Yoz Davar, Türkçe yazında ayrıcalıklı bir yere sahiptir.

ORHAN PAMUK’TA “SAF VE DÜŞÜNCELİ EDEBİYAT” ÜZERİNE

Cumhuriyet Kitap Eki’nin 24 Kasım 2011 tarihli 1136. Sayısında değerli dostum Onur Bilge Kula’nın “Schiller’den Orhan Pamuk’a ‘Saf ve Düşünceli Edebiyat’” başlıklı bir yazısı yayınlandı.

Alman Edebiyatı konusunda oldukça donanımlı olan ve şimdiye kadar çok değerli kitap ve yazılara imza atmış, “Avrupa Kimliği ve Türkiye”, “Kant Estetiği ve Yazın Kuramı”  gibi uzun zaman elimden düşüremediğim yapıtları olan Onur Bilge Kula, Orhan Pamuk’un son kitabı “Saf ve Düşünceli Romancı” yapıtını irdeleyerek Alman Romantizmi’nin önemli adı Friedrich Schiller’in “Saf ve Duygulu Şiir/ Edebiyat”  adlı yapıtıyla metinlerarası bir bağlam kurmakta, Orhan Pamuk’un Schiller’i nasıl büyük bir başarıyla içselleştirmiş ve yazınsallaştırmış olduğundan söz etmektedir.  “Schiller’in saf ve düşünceli edebiyat hakkındaki bu belirlemeleriyle, Orhan Pamuk’un romanın kuramı ve edimi hakkındaki düşünceleri belirgin olarak örtüşmektedir. (…) Sonuç olarak Orhan Pamuk, Schiller’in konuya ilişkin belirlemelerini çok doğru alımlamış ve başarıyla yazınsallaştırmıştır.” (O. Bilge Kula, agy, s 18) 

BİR YAŞAM KÜLTÜRÜ OLARAK TİYATRO

İnsanı tanımlayan bazı kavramlar vardır. Homo Sapiens insanı düşünen olarak anlamlandırır, Homo Faber, üreten, Homo Ludens ise oynayan…

Kanımca insana en çok yakışanı da Homo Ludens olmalı. Hollandalı tarihçi Huizinga’ya katılıyorum… Kültürün kaynağı oyun ve oyunculuktur der Huizinga.

Tiyatro, oynayan insanın en somutça gözlendiği, açıkça izlenebildiği alanlardan birisidir.

Tiyatro sözcüğü Yunanca'da "seyirlik yeri" anlamına gelen “theatron”dan türetilmiş; dilimize İtalyanca'daki teatro sözcüğünden geçmiş olmalı. 

“HEFSE’NİN SÜDÜĞÜ”, BAHTİN’İN DÜDÜĞÜ

Elimdeki kitabı okurken Ölçek köyünde çay içtiğimiz yer sofraları geldi aklımıza. Evin arısı sayılabilecek çalışkan ve üretken insan Şeker yengemizin soframıza koyduğu çaya laf atardık “Bu ne biçim çay, Hefse’nin südüğü gibi olmuş!”
Bu lafı çıkaran da Şeker yengemizin kendisiydi zaten!

Hefse köyümüzün yaşlı kadınlarından biriydi. Şimdi anımsamıyorum ama şenlikçi bir ad olsa gerekti. Mihail Bahtin, groteski anlatırken şu örneği verir. “Kırım’daki Miletos kolonisi Kerç’ten günümüze kalan meşhur çömlek koleksiyonunda ihtiyar hamile acuze figürleri vardır. Dahası, bu acuzeler gülmektedir. Bu, çok güçlü bir şekilde ifade edilen tipik bir grotesk anlatımdır. Müphemdir. Burada gebe bir ölüm vardır; doğum yapan bir ölüm.” (Rabelais ve Dünyası, s 53).

OLA BİR TÖRELİ DUR DA, BEGEFENDİ AĞIZ TADİYNEN DÖGSÜN!

Rivayet olunur ki, bir baba oğul ormana mal otarmaya girmişler. Orman memuru da gelivermiş üstlerine. Baba erken davranıp kaçmış uzağa. Orman memuru atının üzerinde, çocuklukla ilk gençlik arasında görünen oğlunu kovalamaya, elindeki kalın at kamçısıyla vurmaya başlamış. Çocuk da kendini kamçıdan korumak için eğiliyor, kolunu siper edip kaçmaya çalışıyormuş. Orman memuru küfür edip kovalıyormuş çocuğu. Baba da arkadan izliyor… Çocuk acar, cıva gibi… “Baki” bir türlü istediği gibi oturtamıyor kamçıyı… Öfkesi de azalmıyor.
Bir yandan da mal ormana dağılıp gitmiş. Baba ne yapacağını şaşırmış.
“Ola” diye bağırmış oğluna, “bir töreli dur da begefendi ağız tadiynen döğsün!”

YAŞAR KEMAL ROMANINDA “MUCİZEVİ GÖSTERGELER”*

Yaşar Kemal’in İnce Memed 1 adlı yapıtıyla Demirciler Çarşısı Cinayeti ve Yusufçuk Yusuf’tan oluşan Akçasazın Ağaları ikilemesi arasında yapılacak çözümleyici bir yolculuk, edebiyat-dışı’nın edebiyat üzerindeki etkilerini hem biçimsel, hem içeriksel anlamda ortaya koyar. İnce Memed’de zorba, hırsız ağa- mazlum yoksul köylü çatışması üzerine kurulmuş, Batı kültüründeki Menippea anlatısında da yer alan “soylu eşkıya”nın olay örgüsü içindeki belirleyiciliğine dayalı, hikâyenin öne çıktığı biçimin yerine, Akçasazın Ağaları’nda, çokseslilik, çokbiçemlilik, anlatı bulanıklığı, syuzat’ın fabula’dan daha önde tutuluşu, dizimsel yapının dizinsel anlamlandırmayı gölgeleyen baskınlığı göze batar. “O iyi insanlar o güzel atlara bindiler gittiler”, “Uso Uso, kalk Uso” “Mıstık ölecek, Mıstık ölecek” diyen, kaynağı belli olmayan içsesler, kahraman ve karakterlerin anlatıcı sesine yakın düşen bilinç akışları, gülünçleme, anlatıcının kendisine de yönelmiş ironik ve parodik tutum ile çokseslilik sağlanmıştır. 

 

VÜS'AT O. BENER; AH O "DOST"

“Dost” adlı öyküsüyle dilin dört atlısına kapıyı açan Vüs’at O. Bener’in yapıtlarında hemen her imge kurulumunda, hemen her olay örgüsünde, anlatıp anlatmama konusunda, anlatının içeriği ve biçimiyle ilgili, kendisiyle didişip duran bir anlatıcı sesi çıkar karşımıza. Bener’in içselliği, özgürlüğüne kavuşabilmek ve hayatın yanlışlarını, eksikliklerini ötüşüyle giderebilmek için uçmaya çalışırken birey varlığının kırılgan cam duvarlarına vura vura kendini yaralayan, kanat kırıp tüy döken bir serçenin çırpıntısı gibidir… 

BİLGE KARASU; "GECE’DE SUNUŞ GÖLGESİ…"

Bilge Karasu, Gece adlı yapıtıyla, 1991 yılı Pegasus Edebiyat Ödülü’nü kazanmıştı.

Elimizdeki Ekim 2007 tarihli altıncı basımın başında bulunan ve önceki basımlarda da yer almış olduğu tahmin edilen Akşit Göktürk’e ait Sunuş yazısı, Türkiye’de edebiyat eleştirisinin durumuyla ilgili önemli bir ipucu sunmakta, belirsizleştirmenin ve özne karmaşasının bilinçli bir sürece dönüştürüldüğü Gece’nin okunmasında paradoksal bir görev üstlenmektedir.  

YETİM KALAN EDEBİYAT

Eleştiri, edebiyatın anasıdır, babasıdır, evladıdır… Sesine ses katandır, hayata çağırandır, kışkırtandır, coşku verendir, sel olup akıtandır, utandırandır, içine kapandırandır; kendi disiplininin sınırlarını yıkıp hayatın her alınana taşırandır.

Yıllar var ki edebiyat yetim kaldı. Eleştiri olmayınca yanında ya da karşısında, tek sesli yavan bir nesne, bir tüketim posası olup kaldı.

Edebiyat, insan dilinin uzanabildiği en yetkin alandı. Dili evirip çevirip çoğaltandı, dal budak saldırandı. Edebiyat bu çoğul, çoğaltıcı gücünü canlı bir özne gibi insan dilinin ve kültürünün içinde yaşamasına borçluydu. Eleştiriyle kurduğu diyalojik (çift sesli) ve heteroglossik (farklı sesli) ilişkiydi edebiyatı canlı tutan…

AYFER TUNÇ: KAPAK KIZI’NDA KAHRAMANLAR KARNAVALI *

Ayfer Tunç, birçok yapıtında çok kalabalık kahraman ve karakter kadroları açarak yazınsal alanda bir tür orkestra kuran, kahramanlar karnavalı düzenleyen bir yazardır.

Ayfer Tunç yapıtlarında, anlatının olay örgüsü, dolaylı olarak anlatıya girmiş değişik ideolojik yapılar ve yazar bakış açısından çok, kahraman ve karakterlerin diyalogları, kendilerine yönelik iç çözümlemeleri ve anlatı değişimleri göze çarpar. Ayfer Tunç romanı, “ben insanın, türlü çeşitli, her soydan, her boydan, her inançtan insanın öyküsüyüm” diye ses verir. Kahraman ve karakterler metne koşarak girerler, kendilerine ayrılmış yerleri yazardan önce kendileri açmış gibidirler. Her biri, ayrı birer anlatıcı, birer yazar kimliğiyle katılırlar… 

KAPLUMBAĞALAR’DA KARNAVAL

“Kaplumbağalar”, Köy Enstitülü yazarlardan Fakir Baykurt’un en önemli yapıtlarındandır. 1967 yılında ilk baskısı yapılmış olan roman 1962-1966 arasında dört yıllık bir süreçte yazılmıştır. Romanda, İç Anadolu’daki Alevi Tozak köylülerinin toplumsal sistem ve kıraç doğayla kavgalarının öyküsü yer almaktadır.    

SAĞLIK MAĞLIK OLSUN BURSA!

Ne anıların kaldı... Ne yaşanmışlıkların... Sığar mı satırlara… 
Sağlık mağlık olsun Bursa.
İkinci sınıf tıbbiye öğrencisi olarak gelmiştin ilk kez Bursa’ya… 1970 yazı olmalıydı. Maksem’in oralarda bir yerde tekel müfettişi dayının bir süreliğine tuttuğu evde konuksunuz. Dayının küçük oğlu Atilla sünnet oluyor. Kalın siyah çantalı bir sünnetçi geliyor eve. Karışmak olmaz, öyle uygun görmüş büyükler. 
Kırıkkale’nin tozlu sokakları, Ankara’da Cebeci’nin sırtları ve kayalıklarından sonra Bursa bir başka güzel. Ne şimdiki gibi teneke trafik curcunası ne AVM furyası. Geniş bulvarlarda, Maksem’in parke taşlı sokaklarında şen çocuk sesleri; göğe yükselen çınarlar, çeşmelerde şırıl şırıl sular. Arkanızda kapı gibi, başı karlı Uludağ var!
Sünnetçi sünneti bu; oldu ya, kanar… Durmayınca kanama yara tozlarıyla, pudralarla… Apar topar gidilen devlet hastanesinde tıbbiye öğrencisi olduğun öğrenilince ameliyathanenin içine kadar çağrılmalar. Kanamayı durdurmak için kolları sıvamış cerrah abinden bitip tükenmeyen laf atmalar… 

“HÜMANİZM VE DEMOKRATİK ELEŞTİRİ”

“Hümanizm ve Demokratik Eleştiri”, Filistin asıllı, Hıristiyan inançlı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş, İngiltere ve ABD üniversitelerinde uzun yıllar bir bilim adamı olarak çalışıp 2003 yılında yaşamdan ayrılmış Edward Said’in son kitabı. İslam ülkelerinde günümüz karmaşasını yaşayan herkesin mutlaka okumasının gerekli olduğu ŞARKİYATÇILIK adlı başyapıtın yazarı, bu son kitabı üzerinde çalışırken bir yandan da kanser nedeniyle kemoterapi görüyordu. 
Adım adım ölüme giderken de gözünde ve gönlünde tek kaygı vardı Said’in: İnsanlık, insancıllık…

SANAYİLEŞME, TARIM VE HAYVANCILIK

BİR YOL SAPAĞINDA DÜŞÜNCELER

SANAYİLEŞME, TARIM VE HAYVANCILIK

ARDAHAN'DA DURUM VE ÖNERİLER...

Ülkemizde üzerine en çok üzerine konuşulan, en çok kafa yorulan konulardan birisi de sanayileşme ile tarım ve hayvancılık arasındaki ilişkidir. Tarım ve hayvancılığa bölgelere göre arıcılık, balıkçılık gibi yan üretim alanlarını, tarım ve hayvancılıktan ayrı düşünülemeyecek, bir ayağını doğaya, doğanın korunmasına basan iş ve geçim kaynaklarını da eklemek gerekecektir.

DİLLERİNE KURBAN / ORHAN KEMALDE DİYALOJİK PERSPEKTİF

Orhan Kemal’i “ölümsüz“ kılan elbette ki, onun dilidir. Bu dilin ana özelliğini de, farklı söylemlere, bir arada ve “kendileri olarak“ yer verebilmesidir, diye tanımlayabiliriz. Orhan Kemal‘in, farklı söylemleri ve söylemsel türleri anlam dünyamıza taşıyan bu tarzı, kültürbilimci Mihail Bahtin’in deyimiyle, “toplumun tarihinden dilin tarihine geçişi sağlayan uyarıcı kayış“a devinim sağlar, bugün ile toplumsal geçmiş arasında sürekli yaşayan, çoğalan bir ilişki kurmuş olur... Tüm insanî bilimlerde diyalektiğin özü olan diyalog, Orhan Kemal metinlerinde en canlı örnekleriyle yer alır… Orhan Kemal diyaloglarında, anlatıcı ve kahramanlar dışında, arka planda gözlemci olarak yer alan “üçüncü“ kişi, göreli gerçekliktir; insanlığını hiç yitirmemiş, mülke değil insana öncelik tanıyan adaletli bir tarih mahkemesidir… 

BATI RÖNESANSINDA RABELAİS, TÜRK EDEBİYATINDA KÖY ENSTİTÜLÜLER

Özet:

Rabelais romanı, Avrupa Rönesansı’nın en önemli kilometre taşlarındandır. Edebiyat alanında Rabelais’nin açtığı kapıdan Cervantes, Shakespeare, Goethe geçecek, tarihsel süreç içinde geniş yeniden üretimin doğuş alanı olarak dünyayı sarsmaya yönelecek olan Avrupa’da büyük bir kültür değişim-dönüşüm dönemi başlayacaktır. Rönesans üzerine ayrıntılı çalışmaları olan kültürbilimci Mihail Bahtin’e göre, bu değişimin temel özelliği, ortaçağın tekil bildirimli ve korkuya dayalı dil ve algı sistemine karşı, Rabelais’in edebiyat alanına taşıdığı grotesk halk kültürünün gülmece kaynaklı çoklu gösterge sistemidir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu, birçok düşünür tarafından bir Kültür Devrimi olarak tanımlanmaktadır. Cumhuriyet sonrası oluşan yeni Türkiye kültür ortamındaki en önemli değişimlerden biri de Köy Enstitülü yazarlar tarafından üst kültüre taşınmış olan grotesk halk kültürü öğeleridir. 

[1] Yazar, alperakcam@gmail.com

CEP TELEFONUMUZ VE TOPLUMSAL AHLÂKIMIZ

Bir edebiyat dergisinde okumuştum sanırım. Çeviri bir yazıda, bir deneme yazarı cep telefonunun insanı kalabalıklar içinde nasıl çıplak bırakıverdiğini işliyordu. Yazara göre, olur olmaz yerlerde çalan telefona yanıt vermek ve konuşmak zorunda kalışımız, kimi gizlerimizi açığa çıkarıyor, sesimizi ve utancımızı çevremizdekilerden saklamaya çalışarak konuşmayı bitirmenin yollarını arıyorduk.

Kalabalık şehirler içinde bireyin yitip gitmesi anlamına da gelmekte olan uygarlık, bir tür çıplaklık, uluorta soyunma gibi gelip dayatıyordu kendisini.

Doğrusu, yazıyı okuduğum o gün de epeyce kuşkulu bir iç sesin itirazını susturmakta zorluk çekmiştim. Yaşadığım ülkenin toplumsal gerçekliği ışığında ben başka şeyler düşünüyor olamaz mıydım?

KEMAL GÜLTEKİN ANISINA

BİR SIRA NEFERİNİN, BİR DEVRİMCİNİN ANISINA,

“KEMAL GÜLTEKİN DOSTUMA”…

Ardahan’da yaşamın her alanında var olmuş bir devrimciydi Kemal Gültekin… Öğretmen mücadelesinden başlayan kavgasını gazeteciliğe, kooperatifçiliğe, arıcılığın örgütlü birliğine taşıdı. Yeri geldi partici oldu, yeri hayvan üreticisi köylü, yeri geldi arıcı, yeri geldi geldi İnat Hikâyeleri’nde sinema oyuncusu, yeri geldi Dursun Akçam Kültürevi tiyatro sahnesindeki Prut köyü atlısı…

Alçakgönüllü, sessizce yürüyen, karıncayı incitmekten çekinen ve ne zaman patlayacağı belli olmayan bir yanardağı içinde taşıyan bir devrimciydi.  

YAZIDA YENİLENEN YAŞAM: YAŞAR KEMAL ROMANI*

Yaşar Kemal’in Ince Memed 1’de en insancıl başkaldırı ile başlayan, Dağın Öte Yüzü Üçlemesi’nde kıtlıktan bolluğa geçişi, Akçasazın Ağaları İkileme’sinde kapitalizm ve sanayileşme ile gelen yozlaşmayı kahramanlarının söylemlerinde işleyen romanları, karnaval geleneklerini yaşatan halk bakışıyla, destan sesini andırır bir dizgelemle kendi kronotopu içinde (zaman ve uzam olarak) var olan tüm seslerin, renklerin orkestralanması, romana dönüştürülmesi gibidir. Yaşar Kemal romanlarında, sözlü kültür öğeleriyle bereket kuttöreleri bir araya gelirler; bir yandan da çoksesliliğin parodisiyle karşılaşırlar; romansal yazınsallık içinde yenilenir, yeni bir canla, başka bir görüntüyle zamandaş anlatının içinde var olurlar...

AL YEŞİL VALALIM, EMEĞE SEVDALIM…

Sevda dedin mi, akan sular durur. Durmalı… Sevdası olmayan hayat, kuru gürültüden öte nedir ki?

Oldum olası, çocukluğumu geçirdiğim, sonraki yıllarda da sıkça gidip havasını solumak, suyunu içmek, yüce dağları kaplayan bulutlarıyla bakışmak, çam ormanlarının üstünde esen rüzgârını dinlemek özlemiyle yanıp tutuştuğum Kuzeydoğu yaylalarının bin bir çeşit kır çiçeğine, göçebe kültürüne, imececi insanına sevdalıyım…

Egemen tüketim kültürüyle politik istismarcılığın başat olduğu yıllar ne çok güzelliğimizi, geleneğimizi yok edip götürdü; şimdi daha iyi anlıyorum.

O yaylalar, çocukluğumun, gençliğimin, hatta yetişkinliğimin hayatı hep yenileyen sabahyıldızı gibi oldu. 

ALPER AKÇAM KONUŞMASI

Ankara’da katıldığımız bir mitingde, KURA SUYUMUZ, EKMEĞİMİZ, BALIMIZ, SÜTÜMÜZ, CANIMIZDIR, CANIMIZI VERİRİZ, KURAYI VERMEYİZ demiştik.

Kura, kutsal kitapların cennet mekanı olan bin iki yüz çiçekli yaylaların can damarıdır, Kura, kutsal kitap Kuran ile aynı etimolojik kökenden alır adını. Arapça ve Keldani dilinde Kur An Na Maden dağı anlamına gelir. Cennetin değerli taşlarının kaynağı bu dağlardır.

Bugün ise o yörede yaşayan yüz binlerce insanın ekmeği ve suyudur; balıdır, peyniridir…

ORHAN KEMAL YAZININDA “MUCİZEVİ GÖSTERGELER”!

“Mucizevi Göstergeler”, İtalyan Edebiyat Sosyologu Franco Moretti’nin 1983 yılında yayınlanmış yapıtının adıdır. 2005 yılında Zeynep Altıok tarafından dilimize çevrilmiş, Metis Yayınları tarafından basılmıştır.  Bir alt başlık olarak “Edebi Biçimlerin Sosyolojisi Üzerine” açıklamasının da yer aldığı yapıtta Moretti, Edebiyat Eleştirisi’ni bir bilim dalı gibi görmeye, edebiyat göstergelerini kullanarak toplumsal yapı ile bağlamlar kurmaya çaba gösterir. Mucizevi Göstergeler’in 24. sayfasında “Eleştiri kendini hâlâ eski işlevinden kurtaramamıştır, yani okumaya, şu anda ve burada yapılmakta olan okumaya eşlik eden kültürlü bir faaliyet olmaktan” der... Kitabın sonundaki “Edebiyatın Evrimi Üstüne” adlı bölümde, edebiyatın mucizevi göstergelerinden kuracağı kendi edebiyat evrimi savını Darwinci evrim kuramıyla koşutluklar içinde, yan yana görünür kılar.

MEHMET BAŞARAN - “TRAKYA RÜZGÂRI”NDA MEMLEKETİMİN ve İNSANIMIN KOKUSU

“Trakya Rüzgârı”nda seksen yıllık yaşamını bitmez tükenmez savaşımlarla aşmış bir devrimcinin yazıyı yaşama perçinleyen, yaşamı yazıdan sonra daha da yaşanası kılan usta işi denemeleri, şiir ve yazın değerlendirmeleri, memleket gezinti notları, sıralanmış... Sabahattin Ali’nin öldürüldüğü Kırklareli’nin Sazara Deresi’nden, Cilavuzlu bir yiğit devrimcinin çocuk çağda çarıklarıyla aşıp geçtiği Ardahan’ın Sazara Deresi’ne  kadar Anadolu buram buram tütüyor ak kâğıdın üstünde…

BASIN AÇIKLAMASI

ARDAHANLILAR KURA NEHRİ İÇİN TABUT HAZIRLIYOR!

Beşikkaya barajı ile Ardahan platosunu besleyen Kura nehri sularının Çoruh vadisine akıtılması girişimine karşı Ardahan derneklerinin ve İstanbul’da yerleşik Ardahanlıların eylemleri devam ediyor.

Beşikkaya barajı ihale aşamasına gelmiş durumda. 28 Eylül Çarşamba günü yapılacak ihale öncesinde, Kartal’da bir araya gelecek Ardahan dernekleri ve Ardahanlılar tabutlu bir eylemle girişimi protesto edecekler.

SAİT FAİK: HANGİ SUDA HANGİ BALIKTIR Kİ, ÖYKÜMÜZ?...

Hele dinle gözüm…

Tut ki, karlı bir kış günü, iki bin metre yükseltideki Çıldır gölünün yüzeyini kaplamış yarım metrelik buzu kırmışlar. Tutup çıkarmışlar kış güneşinde her bir pulu bin bir yıldız gibi yanıp sönen sarıbalığı… Göl kenarındaki “Atalay’ın Yeri”nde, bir Anadolu öyküsüne katık etmişler…

Sarıbalık, ayladır içinde özgürce gezindiği buz gibi dağ sularından sigara dumanı doldurulmuş bir odadaki soba sıcaklığına donuk gözleri ve açık kalmış ağzıyla taşınmış, kızarmış yatmaktadır dilim dilim…

Doymak bilmeyen insan açlığına hoş geldin ölüm!

ÜMİT KAFTANCIOĞLU ANMA

ÜMİT KAFTANCIOĞLU’NDA GROTESK HALK KÜLTÜRÜ

Avrupa Rönesansı, dilbilim, gösterge ve ve Dostoyevski romanı üzerine ayrıntılı çözümleme çalışmaları olan Mihail Bahtin, Batı Rönesansının açılış romanı olarak gördüğü Rabelais incelemesinde şunları söyler: “Rabelais’nin imgelerini daha çok halk kültürüyle ilişkileri içinde inceledik. İlgilendiğimiz şey, bu kültür ile resmi ortaçağ kültürü arasındaki temel mücadeleydi.” (Mihail Bahtin, Rabelais ve Dünyası, s 471)

Rabelais’in açtığı yoldan Cervantes’ten Goethe ve Shakespeare’e diğer Rönesansçılar geçecektir.

YILDIZ ECEVİT / HASAN ALİ TOPTAŞ VE “KÖY ROMANI”

“Türk edebiyatının ‘köy romanı’, Anadolu köylüsünün ezilmişliğini sınıfsal bir eğilimle anlatmak gibi güdümlü bir amaçla yola çıkan siyasal renkli bir roman türüdür. Bu roman türü; başlangıçta toplumcu gerçekçi kuramcıların, yetmişlerde ise Türkçe’ye yeni çevrilmeye başlanan Lukacs’ın kuramsal desteğiyle Türk edebiyatını uzun yıllar ambargosu altına almıştır. Bireyin iç dünyasının göz ardı edildiği, biçimselliğin ise metindeki mesajın rahat alımlanmasını engelleyeceği düşüncesiyle estetik düzlemde bir ihanet olarak görüldüğü bir edebiyat ortamının ana türüdür geleneksel köy romanı.” (Yıldız Ecevit, Yok Olmanın Estetiği ya da Türk Romanında Bir Romantik, Varlık Dergisi, Mart 2006.)

“TARİHTEN MEKÂNA” TÜRK EDEBİYATININ YAŞAM SERÜVENİ: TANPINAR’DA EVRİLME…

19. yüzyılın ikinci yarısında, 1870’li yıllarda dünyaya geldiği varsayılan Türk edebiyatında, çoğunluk temalarda tarihsel durum başat olmaktadır. Fransız romantiklerinin ayak izlerinde yürüyen en derin iç dökülmelerinde, dönemin “inleyen namelerinde” bile, tarih,  mekânından soyutlanmış bir anlayışla ele alınmaktadır. Yalnızca yaşanan tarihsel dönemin bireye yüklediği sorumluluklar konu edilmekte, yaşanılan canlı mekân ve çevre toplumsal koşullar görmezden gelinmektedir…

Cumhuriyet kültür devriminden sonra konuşma dilinin yazıda kullanımının yaygınlaşması,  Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Yaşar Kemal gibi üretici ve ezilen halk yığınlarının dilini kullanmaya başlayan yazarların edebiyat dünyasına girmesi ve özellikle de 1936 sonrasında başlayan Eğitmen Kursları ve Köy Enstitüleri ile okuryazarlık oranının çoğalması, Köy Enstitülü yazarlar aracılığıyla halk kültürünün genel ideolojik ve kültürel yapı içinde kendisine yer bulması sonucunda,  Türk edebiyatında mekân boyutu yaşayan bir öğe olarak yapıtlarda yerini almaya başladığını görmekteyiz. .

Bu yazıda, edebiyatın tarih-mekân ayaklarında bütünlüğü kuran roman krotopunu kullanarak veAhmet Hamdi Tanpınar’ın ayak izlerine bakarak Türk Edebiyatı’nın kendi mekânsal alanına “oturuş” serüvenini görünür kılmaya çalışacağız.   

BU KEZ OLMADI!... GÜMÜŞ BAŞARAMADI…

Üç yıldır kış boyunca yalnız kalıyordu Ölçek’te… Ot yığınlarının içinde, komşu örtmelerinin kuytularında soğuktan ve kurtlardan korunup bahara çıkmayı başarıyordu.

Alçakgönüllüydü… Komşulara gönderilmiş iki çuval arpa unuyla, akıl edilip önüne yal yapılıp konursa, yarı buçuk karnını doyuruyor; umutla baharı bekliyordu…

HASAN ALİ TOPTAŞ YAZININDA ÇOKSESLİLİK

Hasan Ali Toptaş yazınında ilk göze çarpan özellik, Mihail Bahtin’in Rabelais romanı çözümlemesinde görünür kıldığı “grotesk halk kültürü” öğelerinin ve karnavalcı yapının yoğunluğudur. Toptaş yazınında, çoksesliliğin temel kaynağı olarak yer almış insan uygarlığının genel birikimi, “grotesk halk kültürü” öğeleri yanında, Joyce’un bilinçakışı ile düzenek verdiği tüketim toplumuna ait sıçrama ve algılama çarpılmalarını, postmodern topluma koşut duran söyleşim oyun ve buluşturmalarını, anlam karşılığı olmayan dil saçılımlarını da kolayca bulabiliriz.

Toptaş, ne yalnızca ve doğrudan doğruya yaşamı, yaşanmışı anlatıp hikâye etmeye çalışmaktadır, ne de yalnızca postmodern yaşamın bölüp parçaladığı, şizoid kıldığı, hikâyesinden kopardığı insan anlağını yazıya aktarmaya uğraşmaktadır. Yaşama ve yazıya ait her şeyin bir arada bulunabileceğine ilişkin ipuçlarını tutup iki alanı birden yan yana görünür duruma getirmekte, okurunu da bu olağanüstü dikkat ve hüner isteyen ip üstünde yürüme eylemine çağırmaktadır. 

AFSAD KONUŞMASI

Değerli dostlar,

İnsan yaşamının en temel öğeleri nelerdir, ya da yaşam gerçekliğinin tam karşıtlığını hangi kavramlarla anlatabiliriz sorularına yanıt aradığımızda, aklımıza gelen iki sözcük, mutlaka sanat ve kültür olacaktır. Kültür ve sanat, insanı sosyal bir canlı yapan, insanı doğanın hem içinde, hem üstünde tutan güçlerdir…

İSMAİL HAKKI TONGUÇ VE HALK KÜLTÜRÜ

Köy Enstitülüri üzerine yazdığı “Türkiye’de Köy Enstitüleri adlı yapıtla döneme

ilişkin çok önemli çözümlemelere imza atmış Fay Kırby’nin Tonguç’u değerlendirirken kullandığı anlatımda bir Rönesansçıya yönelmiş betimlemeyi buluruz: “Tonguç’a göre eğitim sorunun iki yönü vardı: Biri, Türk köylüsüne ekonomik işte ayrımlaşmanın yolarını açmak, diğeri bu yol açıldıktan sonra daraltıcı yaşam koşullarından kurtulmuş olan köylünün tutacağı yolda Türk eğitimcilerinin onları izlemesi, gözlemlemesi.”

(Fay Kırby, Türkiye’de Köy Enstitüleri, s 99.) “Yalnız Türkiye’de değil, tüm dünyada 2

yüzyıl’ın dili ile kendini açıklayabilecek köylü ender sayılacak bir olaydır.” (Fay Kırby, agy,s 271.)

SABAHATTİN ALİ’NİN YAZINIMIZDAKİ AYRICALIKLI YERİ…

“Siz sevemezsiniz adaşım, siz şehirde yaşayanlar ve köyde yaşayanlar; siz, birisine itaat eden ve birisine emredenler; siz, birisinden korkan ve birisini tehdit edenler… Siz sevemezsiniz. Sevmeyi yalnız bizler biliriz… Bizler: Batı rüzgârı kadar serbest dolaşan ve kendimizden başka Allah tanımayan biz çingeneler.” (Değirmen, 6. Basım, Cem yayınevi 1994, s.13) 1929 yılında yazılmış ve Sabahattin Ali’nin tüm yazınsallığına bir işaret gibi duran bu öyküde, anlatıcının seslendiği adaş, belki de yazarın kendi iç benliğidir. 

YAHYA KEMAL-NAZIM HİKMET ve TÜRK ŞİİRİNDE “RÖNESANS” ...

Yahya Kemal’in yeni Türk edebiyatını Tevfik Fikret’le başlatması ve 1912 yılını Türk şiirinde Rönesans yılı olarak seçmiş olması (Ahmet Hamdi Tanpınar, Mücevherin Sırrı, s 23-24), şiirimizdeki yenidendoğuşun kapısını aralayan bir işaret taşı gibidir. Elbette “Rönesans” gibi çok genş kapsamlı bir değişimi bir tek yıl içerisine sığdırma çabası çok yerinde görülmeyecek olsa da, dönem şiirinde görülen biçimsel değişim, ülkenin geleceği açısından önemli toplumsal bir işlev de taşımaktadır. Tevfik Fikret’in beyit ve dize egemenliğini kıran ve şiiri düzyazıya yakınlaştıran şiir anlayışı (Avrupa romantik şiirinin arzusudur bu - Octavia Paz, Çamurdan Doğanlar, s 68-), Recaizade Mahmut Ekrem’in “her güzel şey şiirdir” yaklaşımı, uyağın göz için değil kulak için olduğunu ileri sürmesi (vurgu ve ritmin öne çıkması), Rıza Tevfik Bölükbaşı’nın Bektaşi tekke şiirinin lirizmini ustaca yakalayarak yalın bir dil ve hece ölçüsüyle yeni bir halk şiiri sentezi kurmuş olması, Mehmet Emin Yurdakul’un ölçü ve dil bakımından halk edebiyatını örnek alışı dönem için çok önemli değişikliklerdir... 

SARIKASNAK’TA VECDİ ÇIRACIOĞLU…*

ÖTEKİNİN “DİNMEYEN ARZU”SUNDA YÜCELEN YAZAR:

Tüm çocukluğu, gençliği, yokluklar, yoksulluklar içinde geçmiş bir deniz insanı… Yaşamını sürdürebilmek için, ekmek parası için denizin dibinde en ilkel koşullarda tekne onarımı yapan tek gözlü, yoksul bir garip… Bir gözünü ülkenin kurtuluşu için verilen savaşta yitirmiştir.  Yitirdiği gözün yerinde bir dünya para ödeyerek alabildiği, takma, camdan bir göz vardır. Kahramanımız Camgöz Reistir o. O, denizin dibindeki paslı gölgeler ve karanlıklar arasında biri camdan gözüyle, lastik bir hortumun ucunda, ilkel dalgıç giysisiyle üç kuruş için kendi açlığıyla savaşı sürdürürken, yukarıda, kasabanın kıyıya hemen yakındaki meydanında 23 Nisan Bayramı kutlanmaktadır.  Ülkenin kurtarıcıları değişmiştir artık. Parti yöneticileri, bezirgânlar, orman kaçakçılarıdır kurtuluşu kutlayan ve parlak nutuklar patlatan. 

BURADA BİR KÖY VAR, UZAKTA; ASIM KARAÖMERLİOĞLU

Yeni tarihyazımcılığının “Erken Cumhuriyet Dönemi” kültür ve eğitim politikalarına yöneltilmiş eleştirilerinin en sistemli ve en yeni kaynaklarından birisi de “Orada Bir Köy Var Uzakta” adlı yapıttır.

Yakın tarihimizde, “sivil demokrasi” talepleri doğrultusunda birleşen sağ ve “sol” kimi çevrelerin kaynak gösterdikleri kitap, 2006 yılı içerisinde yayınlanmıştır. Yazarı, ABD’de, Ohio State’de tarih doktorasını tamamlamış Boğaziçi Üniversitesi çıkışlı Asım Karaömerlioğlu’dur. 

ORHAN PAMUK -KARA KİTAP: TÜRK EDEBİYATINDA MODERN EPİK ADIMI

Modern ve epik sözcüklerini büyük bir kuvvetle bir araya getiren, “dünya metinleri” dediği bir grup yapıtı “modern epik” kavramıyla ilk kez adlandıran İtalyan edebiyat kuramcısı Franco Moretti olmuştur.  

Modern Epik adlı yapıtının ilk sayfalarından başlayarak, Faust, Moby Dick, Bauvard ile Pecuchet (T. Yücel’in Bilirbilmezler çevirisi) , Nibelungların Yüzüğü, Ulysses, Kantolar, Çorak Ülke, Niteliksiz Adam, Yüzyıllık Adam adlı yapıtları sıralar; bunlar sıradan eski kitaplar değil, dev yapıtlar der Moretti. Modern Batı’nın uzun araştırmalara uğrattığı ve içlerinde kendi gizini aradığı kutsal metinler diye de ekler...

Modern epik kavramını oluşturan düşünce hangi temele dayanmaktadır? 

İKİ HÜRREM SULTAN ROMANI BİR HÜRREM SULTAN TARİHİ EDER Mİ?*

Carlos Fauntes, 16-17 Eylül 2005 tarihleri arasında Berlin’de düzenlenen Uluslararası Edebiyat Şenliği’nin açış konuşmasında, “Edebiyat, tarihin unuttuğunu gerçek kılar” demişti. (Sözcükler Dergisi, Temmuz Ağustos 2006, Romana Övgü başlıklı yazı).  Tarihin unuttuğunu gerçek kılabilecek edebiyatın tarihi gerçeklikleri bulandırabileceği, tersyüz edebileceği de unutulmamalıdır. Özellikle, Bahtin’in geniş tanımını sunduğu, “hakikat sınamacılığı”na olanak tanıyan diyalojik “çoksesli roman” yerine, tekil bildirimleri hedefleyen, kitlede var olan yaygın inanışları gıdıklamaya çalışan popüler metinlerde, öznel bakış açılarının ağırlıklı olduğu edebiyat yapıtlarında, gerçekliğin karartılması, yanılsama ve yanıltma olasılıkları daha da tehlikeli boyutlara varabilmektedir.  

ORHAN PAMUK’TA ÇOKSESLİ ROMAN’A GİRİŞ: BEYAZ KALE*

Beyaz Kale’den sonra, Orhan Pamuk’un diyalojiyi, çoksesli roman yapısını bilinçle yapılandırdığını, aynı zamanda çoküsluplu olabilmeyi başardığını görüyoruz. Dostoyevski ve çağdaş Batı romanı etkisi, yazarın romanla ilgili kendi açıklamalarından da anlaşılacağı üzere, artık iyice görünür durumdadır.

Orhan Pamuk’un Beyaz Kale romanının yazılış serüveni üzerine yaptığı, aynı kitabın sonunda yer alan açıklamasında Dostoyevski’nin ve esinlendiği Dostoyevski romanı “Öteki”nin  adı açıkça anılmaktadır: “Böylece hikâyem, kendi iç mantığının zorlamalarının ya da benim hayâl gücümün tembelliği yüzünden beni de heyecanlandıran bambaşka bir biçim alıverdi. Kendinden hoşnut olmadığı, müzisyen olmak için öykündüğü Mozart’ın adını kendi adına ekleyiveren E. T. A. Hoffman’ın çift teması üzerine kurulu kitapların farkındaydım tabi, Edgar Allen Poe’nin sinir bozucu hikâyelerinin de, son bölümde, Slav köylerindeki saralı papaz efsanesiyle selâmladığım Dostoyevski’nin Öteki adıyla çevrilen isyan ettirici romanının da” (Orhan Pamuk, Beyaz Kale, s. 188).

İKİ ROMAN BİR ŞEHİR EDER Mİ?*

İki roman ve bir şehir dedik... İki ayrı zamanda yaşanmış ya da kurgulanmış, çok ayrı boyutlardaki iki anlatıyı bir araya getirmeye çalışacağız. Bu çaba, aynı şehri anlatan iki ayrı romanın dille şehir coğrafyası ve insan hayatı üzerinde kurdukları ilişkiyi, yazıyla hakikat arasındaki bağlantıyı, buradan türemiş birçok sorunun yanıtını, o yanıtlara edebi metnin sormadan edemediği soruları da beraberinde sürükleyebilme gücünü taşıyabilmektedir. Orhan Pamuk’un Kar’ı ve Nihat Behram’ın Miras’ı... Kars’ı anlatan bu iki romanda dil ve coğrafya üzerine düşünme olanakları sunmaya çalışacağız. 

DURSUN AKÇAM’IN EDEBİYATÇI KİMLİĞİ

Dursun Akçam Kuzeydoğu Anadolu’da yüzlerce yıl birçok kavime Anadolu’ya geçerken ev sahipliği yapmış, değişik kültürleri, dilleri konaklatmış, bugüne kadar bağrında, bir arada yaşatmış Kafdağları yazarıdır. Son kitabı Kafdağı’nın Ardı ile kendi imgesel yerini de işaret etmiş gibidir. Bir ayağı insanlık tarihinin en eski dönemlerine basan epik ve mitolojik öğelerde, bir ayağı geleceğin kardeşlik, barış ve gönenç toplumu üzerindedir. Akçam yazını hem tarihsel, hem devrimci bir temele dayanır.    

KUYUCAKLI YUSUF'TA KARNAVALCILIK

1950’li yıllara kadar, romanımızın birincil sorunsalı Batılılaşma’dır. Yazarlarımızın Batılılaşma sorununa yaklaşımlarında öne çıkan da, kendi duruş ve düşünüşlerini kahramanları aracılığıyla topluma sunma, öğüt verme çabasıdır.  

Bu genel çizginin dışında kalmış yazar ve yapıtlar da vardır… Halide Edip’in ilk romanlarıyla Halit Ziya Uşaklıgil’in romanlarında, Mehmet Rauf’ta, belli ölçüde Tanpınar’da toplumsal sorunlar birincil önemle anılmaz. Batılılaşma çabaları karşısındaki birey duruşu da dolayımlı olarak yer alır tema içinde. Kimi kez, toplum dışında yaşıyormuş izlenimi veren bireyler arasındaki öznel ilişkilerin öne çıkarıldığı yapısal kurulumlar  egemendir.  Andığımız yapıtlar, yayınlandıkları dönemde, kendi dönemlerinin özelliklerini taşıyabilecek, sürükleyecek güçlü etkiler de bırakmamışlardır.  

ORHAN PAMUK VE “KARANLIKTA GELEN ÖDÜL”E “BURUK KUTLAMA”*

Orhan Pamuk’un aldığı Nobel Edebiyat Ödülü yalnız edebiyat çevrelerinin değil, ülkedeki hemen her kesimin üzerinde düşünce bildiriminde bulunma gereği duyduğu çok önemli bir gelişme oldu. Orhan Pamuk’a karşı topluca bildirge yayınladı kimi yazar ve şairlerimiz. Ödülün Orhan Pamuk tarafından alınmadığı, kendileriyle aynı dili konuştuğu için Batılı egemenlerce kendisine verildiği söylendi. Devletin, hükümetin en yetkili ağızlarından kutlama sözcükleri duyuldu… Artistler, futbolcular, öğrenciler; herkesin bir bakışı, bir değerlendirişi var Orhan Pamuk’u.

Neler konuşulmadı ki? Nobel Ödülü almış bu yazarımızın kusursuz bulduğu, Fransız parlamentosunun da kararıyla karşı çıkışların yolunu kapattığı bir tarih araştırması için onun sözleri bir başvuru kaynağı, tanıtım aracı olabilir miydi acaba?

UĞUR ÖZAKINCI RENKLERDEN SİYAH'IN HARFLERDEN Z'NİN ÖYKÜCÜSÜ

“Hikâye anlatıcısı... O, hayatının fitilinin, hikâyesinin tatlı alevinde  yanıp yok olmasına izin verendir.”

W. Benjamin

          12 Eylül darbesiyle, yirmi yaşında tanıştı Uğur Özakıncı. Tutuklanmalar, işkenceler, mahkemeler; tam beş buçuk yıl süren emniyet ve askeri cezaevi serüveni... 1998’de şiir kitabı “Yarın Çok Geç Olabilir Sevgilim” yayınlandı. Arkasından 1999 yılında, “Aşkın Z’si” ile öykü dünyasına girdi. İçinde acılar, düş kırıklıkları yaşadığı dünyanın karşısında kendi iç dünyasıyla duruyordu. Yeni ve başka bir sesti o...

DOSTOYEVSKİ’DE ÇOKSESLİLİK

Dostoyevski, dünyanın en çok tanınan ve en çok okunan edebiyatçılarından birisidir. Onu edebiyatın köşe taşlarından birisi yapan ve zamanın yıpratamadığı yazınsallığını oluşturan ana öğe, “çoksesli roman” dediğimiz bir tarzın en güçlü uygulayıcılarından birisi olmasıdır.

Dostoyevski’yi “çoksesli roman” ile “insanlığın sanatsal düşünce biçiminin gelişiminde dev bir adım” atmış bir yazar olarak tanımlayan Mihail Bahtin, 1895 yılında varlıklı ve soylu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş, 1975 yılında yoksullarevinde ölmüş bir edebiyat sevdalısı, bir kültürbilimcidir. 

TAHSİN YÜCEL'İN ANISINA

“HANEY YAŞAMALI”dan “YALAN” a,

            YAŞANASI YALANLAR

            Tahsin Yücel’in “Haney Yaşamalı” nın Can yayınları tarafından yapılmış 1991 tarihli  Öndeyi’sinden de öğreniyoruz; Haney Yaşamalı’nın ilk basımı 1955...  Son yapıt Yalan’ın yayın tarihi 2002. Neredeyse elli yıllık bir yazın ömrüdür bu, dile bile kolay değil. Anlamı dilden neden koparıp da, neden, “dile kolay” deyiverelim ki! En azından, yazar olana değilse bile, dilbilimci Tahsin Yücel’e karşı ayıp etmiş oluruz. 

KAR ROMANI “DIŞARIDAN” MI GELDİ? *

“Kar” romanı, Beyaz Kale, Kara Kitap, Yeni Hayat, Benim Adım Kırmızı gibi güçlü diyalojik, çoksesli yapıtlar vermiş Orhan Pamuk’un, biçem ve yöntem değişiklikleri yaptığı, sürprizlerle dolu bir “son roman” olduğu kanısı uyandıran bir yapıttır. Aynı zamanda, romanın asıl anlatıcısı olduğu romana anlatıcı olarak kendi adıyla girişinden sonra açıkça bildirilen, anlatıcısıyla yazarının örtüştüğü, Orhan Pamuk’un, kendisinden daha derinlikli ve ince ruhlu bir şair olarak tanımladığı (Kar, s. 343) ve kendisini daha iyi temsil ettiğini bildirdiği kahramanı Ka’ya (“Kar’da da Orhan olarak silik bir kişi şeklinde görünürüm ama bana benzeyen tabii ki Ka’dır”  -Orhan Pamuk, Söyleşi, 10 Haziran 2002, Aksiyon Dergisi-) Kars’ta bulunduğu sürece “dışarıdan” bir yerden gelmiş şiirlerin anlamını ve gizli simetrisini çözmek için tuttuğu notlar esas alınarak yazdığı bir roman olduğundan, kendisi de “dışarıdan” gelmiş olduğu düşünülebilecek, taşıdığı söylem bir tür dokunulmazlık ve tartışılmazlık içeren bir mutlak metindir!

RABELAİS VE DÜNYASI*

“Rabelais ve Dünyası”, Mihail Bahtin’in dilimize çevrilen son yapıtı... Edebiyat dünyasına Rus Biçimcileri ile ilişkili ayrı bir dil çalışma grubu içinde giren Bahtin’in roman ve tür çözümlemesine ilişkin ilk yapıtlarının Rusça yayınlanışı  seksen yıl öncesine kadar dayanmış olmakla birlikte, Batı dillerine çevrilişi ve tanınmaya başlanması için 1970’li yılların başlarının beklenmesi gerekmiştir. Onca gecikmeye karşın, Bahtin’in edebiyat dünyasına bakışının zaman tanımaz bir poetik temel üzerine oturmuş olduğu kısa zamanda anlaşılmış ve roman türü üzerine yapılandırdığı “karnaval” kuramı ile uluslararası bir üne kavuşmuştur.

AH GÜZEL İNSANIM BENİM YOLCULUĞUM SANADIR!

20 Ocak 2006

Yabancı bir coğrafya, yeni bir dille karşılaşmanın verdiği heyecan, değişim ve yenileşmenin coşkusu… İnsan yaratıcı edimlerinin ve haz veren deneyimlerinin en büyük kaynağı, bilinmeze yönelmiş boşlukları doldurma çabasıysa eğer, gezi sözcüğünün içerdiği çoğul anlamı kim yadsıyabilir ki?  

“İlk filologlar ve ilk dilbilimciler her zaman ve her yerde rahiplerdi. Kutsal yazıları ya da sözlü geleneği, sıradan halk açısından şu ya da bu ölçüde yabancı ve kavranılmaz bir dilde olmayan bir ulusa tarihte rastlanmamıştır. Kutsal sözcüklerin gizeminin şifresini çözmek rahip-filologlardan beklenen bir görevdi.” (Voloşinov, Marksizm ve Dil Felsefesi, s. 130)

Bunu söyleyen Bahtin mi, Voloşinov muydu? Bu soru çok mu önemli? Önemli olan sorunun birisi tarafından tanımlanmaya çalışılmış olması değil mi? 

RIFAT ILGAZ VE GROTESK HALK KÜLTÜRÜ*

Rıfat Ilgaz’ın yazın dünyamız içindeki yerini, özellikle de grotesk halk kültürünün yazınsal alana taşınmasıyla ilgisi üzerine bir değerlendirme yaparken Markopaşa adlı haftalık gülmece gazetesini ve ardıllarını anmadan geçmenin doğru olmayacağı kanısındayız. 1946 – 1950 yılları arasında Sabahattin Ali, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz’ın çabalarıyla çıkarılan Markopaşa, Sabahattin Ali’nin öldürülmesinden ve yasaklamalardan sonra Hür Markopaşa, Yedi Sekiz Hasan Paşa, Malumpaşa, Merhumpaşa gibi adlarla da yayın yaşamını sürdürmüştür. Gülmece dergilerinde yazıişleri müdürlüğü yaparak önemli görevler üslenmiş Rıfat Ilgaz, Adembaba adlı dergiyi de tek başına çıkarmış ve buradaki yazılarından ötürü yargılanıp hüküm giymiştir.

KEMAL TAHİR; DEVLET ANA VE TARİH GERÇEKLİĞİ

Edebiyat dili, kesinliklerden, kaba gerçeklerden, tartışılmaz doğrulardan uzağa kaçar… Bir edebiyat metnine giren tarih parçası da, metnin dokusunda işlenirken kaçınılmazca kendi gerçekliğinden farklı noktalara doğru gidecektir.

Edebiyat metnini bir toplumbilim duyurusu, birer kuramsal bildiri aracı kılmak isteyen bazı yazarlarda, bu uzaklaşma ve farklılaşma, tarih gerçekliğinin yadsınmasına, hatta tersine dönmesine kadar varır.

Edebiyat tarihimizde, tarihle edebiyatı birbirine en çok dolaştıran, sonuçta, tarihi de kendi bakış açısına göre yeniden düzenlemeye kalkan yazarların en başında Kemal Tahir yer alır.

Bir Karabük Demirsporlu’dan AMATÖR FUTBOL ve MUHALİF YEREL KÜLTÜR ÜZERİNE*

Futbol dediğimiz ayaktopu oyununun günlük yaşamımızda, kültürümüzde oldukça önemli bir yer tuttuğunu biliyoruz. Kendisi bir oyun olmakla birlikte, bugün futbol sözcüğünün çağrıştırdığı kaba bir gürültü, erkek egemen toplumda bilinçaltında doyurulmamış bir canavar gibi bekleyen bilinçdışı “id”in bağırtı çağırtı içinde kendisini ortaya atıp şiddet görüntüleri örgütlediği bir yandaşlık biçiminde kendisini göstermektedir. En gelişmişinden en geri kalmışına, futbol deyince, önce bir şiddet gösterimli izleyici kitleleri, toplumsal yaşamın belli gün ve saatlerinde aile içinde küçük çatışmalar akla gelmektedir. Evde erkeklerin futbol maçı izleyeceği saatte kimi görünen, kimi de görünmeyen çatışmalar izlenir.

Futbol, başka bir bakış açısıyla tüketim toplumunun çantalar, tişörtler, havlular, kredi kartları satış programının bir parçasıdır.

BURSA'YA ÜTOPİK MEKTUP

Merhaba Bursa,                                                        

            Bu sana senden yazdığım ilk ve son mektup olacak. Göçebe ruhumu hayata bağlayan varlık ve inanç parçaları bir bir koptukça yerlerinden, ben, içimden akıp gelen karşı konulmaz bir güçle sürükleniyorum köklerimi bulabileceğimi sandığım o uzak ülkelere doğru; sense, giderek kalınlaşan bir sis perdesi arkasında kalmış eski ve güzel bir düş gibi uzaklaşıyorsun benden. Yollarımız bir daha kesişir mi, hiç bilmem...

TAHSİN YÜCEL / YALANLANAMAYAN BİR YALAN

Yalan, bir yandan yaşamı ve bilgiyi katmanlara ayırmaya, kesinliklere karşı çıkarken, bir yandan da ayrı ve kat kat okunma olanağı sunan bir roman.

Yalan romanının ilk göze batan özelliklerinden biri de güçlü kişilik tanımlamalarıyla birden çok karakteri kahraman olarak benimsetebilmesidir. Önöyküden sonraki bölümde, romanın sanki ikinci bir yazarı ya da anlatıcısı çıkmaktadır ortaya. Önceleri kendini Tanrısal dirliği kurmaya adamışken ilk patronu ve çevresinde gözlediklerinde Tanrı'nın geçici de olsa madrabazlara bu dünyada birçok olanak tanıdığını görüp düşünce değiştirmiş, yansız bir gazete saymanı olarak gerçekliği arayan, yalansız bir dünya özlemindeki Bayram Beyaz, romanın asıl kahramanı Yusuf Aksu'yu adım adım izleyerek onu okura aktarmaktadır. Bayram Beyaz'la başlayan gerçeklik arayışı, Yusuf Aksu'nun cenaze töreninde ortaya çıkan yeni karakter Bayram Sarı'yla sürer. Roman

İSTANBULUN FETHİ"NİN 550. YILINDA İSTANBUL'U DÜŞÜNÜRKEN...*

Başkalarına ait bir şehri bir tarih gerekliliği, belki de zorunluluğu olarak "ele geçirme"nin, olaydan tam beş yüz elli yıl sonra törenlerle kutlandığı bir günde düşünmenin yarattığı karmaşayı yaşıyorum İstanbul'u düşünürken.

            Yazıyı daha önce kullanmış, hatta tarihi istediği gibi yazmış sınıflı bir antika medeniyetin, yozlaşmış, çürümüş, derebeyleşmiş yerleşkesine çağırdığı, belki de insancıl tözünü, eşitlik, kardeşlik, özgürlük duygularını o güne kadar daha iyi saklamayı başarmış bir soyu anarken kullandığı "barbar" sözcüğünün üzerime düşürdüğü gölgeyi taşıyorum İstanbul'u düşünürken..

KAHROLSUN IRKÇILIK...

KAHROLSUN IRKÇILIK…

YAŞASIN İNSAN HAKLARI...

Her şey bir güç ve dayanışma sorunu… Paris Saint Germain- Başakşehir maçı sırasında dördüncü hakemin Başakşehir yardımcı antrenörü Webo'yu, “Şu siyah olan,” diye tarif etmesi dünyayı karıştırdı. Hem Başakşehir, hem karşı takım oyuncuları büyük bir dayanışma içinde durumu protesto ettiler. Maç tatil oldu, bir gün sonraya ertelendi ve hakem heyeti tamamen değiştirildi. Ve bir gün sonra maça hakemlerin de katıldığı ırkçılık karşıtı bir gösteri ile başlandı.

İnsanın gülesi geliyor… Beyaz ve seçkin Hıristiyan Batı, yüzyıllardır Asya’dan Afrika’ya, Avustralya’dan Endonezya’ya kök söktürüyor insanlığa. Sömürgeci emperyalizm, köle ticaretinden soykırıma her türlü insanlık dışı uygulamayı hak gördü kendine… Dünyanın gıkı çıkmadı. Günümüzde de Irak’tan Suriye’ye, Libya’dan Günay Afrika’ya ne olaylar yaşandı. “Kimyasal silah,” yalanından “bana yan baktı,” bahanesine insanların evleri başına yıkıldı, çoluk çocuk yetim bırakıldı, canını kurtarmak, aynı emperyalist ülkelerdeki hayata kendini atıp kurtarmak isteyenler denizlerde boğulup gitti; bebek cesetleri vurdu kıyılara…

BEN BİR ÖĞRETMEN ÇOCUĞUYUM

BEN BİR ÖĞRETMEN ÇOCUĞUYUM…

Ben bir öğretmen çocuğuyum. 
Benim yaşam hikâyem, aydınlıkla karanlığın, iyilikle kötülüğün, doğrulukla sahtekârlığın, emek vererek geçinmeyle alıp satarak köşeyi dönen bezirgânlığın, “öteki” için yüreğini kardeşçe duygularla açma, bedelsiz ve beklentisiz sevme ile hayatı ve insanı yalnız kendi çıkarı için kullanan ikiyüzlülüğün mücadelesinin de hikâyesidir… 

SELAM OLSUN ONURUYLA YAŞAYANLARA

SELAM OLSUN ONURUYLA YAŞAYANLARA…

Dilimiz hayatımızın can damarıdır…

Dil, toplumsal yaşamımızın yeri geldiğinde yol açıcısı, ışık tutucusu, çoğaltıcısı olur, yeri geldiğindeyse kör kuyusu, çaresizliği, en adaletsiz duvarı olarak karşımıza çıkar…

Dil, hem yaşamla örtüşen, onu tanımlayan, adlandırarak somutlaştıran, hem soyutlaştırarak kültür ve bilinç alanındaki düşünsel etkinliğimizi kolaylaştıran canlı bir araçtır.

KUŞ BAKIŞI'NDA KİM KİME BATAR (KAAN ARSLANOĞLU)

Kuş Bakışı, Kaan Arslanoğlu’nun birinci basımı 2001 yılında Adam Yayınları tarafından yapılmış romanı. Romanın ilk göze çarpan özelliklerinden birisi, romanın yazarının da kahramanının da birer doktor; aynı zamanda psikiatri uzmanı oluşu… Doktor kahramanlı bir roman üzerine yazı yazma görevini de bir genel cerrah üstlenince, ekip tamamlanmış oldu. Umarız ki, cerrah ruh ayrıştırma işiyle beden kesmeyi birbirine karıştırmaz…  

TARİHE SAYGI / EMEĞİN KÜLTÜRÜNE SELAM

Kars tarihi araştırmacısı, değerli dostum Sezai Yazıcı’nın kargoyla gönderdiği ANİ SIRLARI / SEYYAHLARIN GÖZÜNDEN ANİ başlığını taşıyan dört ciltlik yapıtını elime aldığımda çarpılmış gibi oldum. Söz yerindeyse, bir çeşit arkaik bir büyü, kurşun gibi oturan ağır bir duygu doldu içime. Dört ciltten birisi, koca bir kitap, yalnızca kaynakçayı içeriyordu; çalışma yaklaşık on bir yılı kapsayan kuyumcu inceliğinde bir emeğin, tarihe ve yaşanmışlıklara büyük bir saygıyla eğilen aydınlık bir bilincin ürünüydü. 

 

KAPAK KIZI’NDA KAHRAMANLAR KARNAVALI *

Ayfer Tunç, birçok yapıtında çok kalabalık kahraman ve karakter kadroları açarak yazınsal alanda bir tür orkestra kuran, kahramanlar karnavalı düzenleyen bir yazardır.

Ayfer Tunç yapıtlarında, anlatının olay örgüsü, dolaylı olarak anlatıya girmiş değişik ideolojik yapılar ve yazar bakış açısından çok, kahraman ve karakterlerin diyalogları, kendilerine yönelik iç çözümlemeleri ve anlatı değişimleri göze çarpar. Ayfer Tunç romanı, “ben insanın, türlü çeşitli, her soydan, her boydan, her inançtan insanın öyküsüyüm” diye ses verir. Kahraman ve karakterler metne koşarak girerler, kendilerine ayrılmış yerleri yazardan önce kendileri açmış gibidirler. Her biri, ayrı birer anlatıcı, birer yazar kimliğiyle katılırlar…

ZEBANİLERİN KARŞISINDA BİR GÜLMECE USTASI: AZİZ NESİN

Ortaçağ insanını en fazla etkileyen, gülmenin korku karşısındaki zaferiydi. Bu, yalnızca Tanrı’nın gizemli terörü karşısındaki bir zafer değildi, doğa güçlerinin uyandırdığı huşu karşısında ve her şeyden çok da, kutsanan ve yasaklanan (‘mana’ ve ‘tabu’) her şeyle bağlantılı baskı ve suçluluk karşısında kazanılan bir zaferdi. (M. Bahtin, Karnavaldan Romana, s. 110)

KAPAK KIZI’NDA KAHRAMANLAR KARNAVALI *

Ayfer Tunç, birçok yapıtında çok kalabalık kahraman ve karakter kadroları açarak yazınsal alanda bir tür orkestra kuran, kahramanlar karnavalı düzenleyen bir yazardır.

Ayfer Tunç yapıtlarında, anlatının olay örgüsü, dolaylı olarak anlatıya girmiş değişik ideolojik yapılar ve yazar bakış açısından çok, kahraman ve karakterlerin diyalogları, kendilerine yönelik iç çözümlemeleri ve anlatı değişimleri göze çarpar. Ayfer Tunç romanı, “ben insanın, türlü çeşitli, her soydan, her boydan, her inançtan insanın öyküsüyüm” diye ses verir. Kahraman ve karakterler metne koşarak girerler, kendilerine ayrılmış yerleri yazardan önce kendileri açmış gibidirler. Her biri, ayrı birer anlatıcı, birer yazar kimliğiyle katılırlar…

AL YEŞİL VALALIM, EMEĞE SEVDALIM

Sevda dedin mi, akan sular durur. Durmalı… Sevdası olmayan hayat, kuru gürültüden öte nedir ki?

Oldum olası, çocukluğumu geçirdiğim, sonraki yıllarda da sıkça gidip havasını solumak, suyunu içmek, yüce dağları kaplayan bulutlarıyla bakışmak, çam ormanlarının üstünde esen rüzgârını dinlemek özlemiyle yanıp tutuştuğum Kuzeydoğu yaylalarının bin bir çeşit kır çiçeğine, göçebe kültürüne, imececi insanına sevdalıyım…

OLMADI, HİÇ OLMADI VARLIK AĞABEYİM…

Bir yanda derneğimizin gazete ilanında ve senin bir ömürlük yaşam sayfalarında yazanlar, bir yanda gidişin, daha doğrusu, apar topar, alel acele götürülüşün…

Bir yanda Köy Enstitüleri’nin en güzel şafaklarından birinde yaşama gözlerini açışın, hep o enstitülerde, oradaki özgürleşme eylemleriyle, çeliğe su veren emekleriyle, gülümseyen köy türküleriyle geçmiş çocukluğun (ki, “ben, köy enstitüsü mamulatıyım,” demeyi çok severdin), gençliğin, bir ömür sürmüş mücadelen, soruşturmalar, açığa alınmalar, kavgalar, direnmeler, yazmalar, çizmeler, bir yanda, bir avuç beyaz yakalının, sayıları ancak bir avuç denebilecek değerbilir insanın katıldığı o göz açıp kapayana kadar süren uğurlanışın…

DOĞAN HIZLAN İÇİN

BİR GÜZELLİK, İYİLİK VE AYDINLANMA USTASI…

Sanatın, kültürün, sözün, yazının, fotoğrafın, resmin, iyinin, güzelin, estetik beğeninin bulunduğu her yerde karşınıza çıkabilir O…

Bir kitap fuarında, bir etkinlik açılışında, bir seçici kurul toplantısında, bir yayınevinin söyleşisinde… Anlaşılması zor bir problemdir bu kadar farklı yerde ve hepsi birbirinden çok zihinsel çaba isteyen bu kadar çok uğraşta birden var olabilmesinin nasıl mümkün olabildiği…

İNSAN YÜREĞİNE YOLCULUK

“İNSAN YÜREĞİNE YOLCULUK”

Emin Özdemir, Can Yayınları, Kasım 2008 İstanbul

"İnsanoğlu dışında hiçbir varlık, kendi varoluşu ya da genellikle varoluş karşısında hayrete düşmez. İnsanoğlu, metafizik bir hayvandır."                                                                                                                                               Schopenhauer

SALDIRGANI HOŞ TUTMAK…

“Erendiz Atasü, 1. Basım Eylül 2015”

Saldırganla uğraşmayı yaşam felsefesi yapmış bir dilden saldırgana hoşgörü bekleyebilir miydik? Kitabın adını duyunca biraz garipsedim ama, zevkle okuyacağım yeni bir öykü kitabı ya da roman çıkacak karşıma diye bekledim. Erendiz Atasü “Doğrucu Davut dostuma,” diye imzalamış siyaset ve sanat yazılarını; onların derlemesiymiş.

FAKİR BAYKURT, KAPLUMBAĞALAR VE UMUT ÜZÜMLERİ

Fakir Baykurt, Burdur’un bir köyünde dünyaya gelmiş, Gönen Köy Enstitüsü’nde öğrenim görmüş, adı ansiklopedilere geçmiş ünlü bir yazar olarak göçüp gitmiş yoksul bir köylü çocuğudur. Yazarlık damarının özünde, kendisini “bacaklarını gerip güne karşı işeyen” bir kişi olarak tanımlaması yatar. Baykurt, yine kendi deyimiyle, “İnsan hayatını karartan “beylerle, paşalarla” uğraşır… Baykurt’un yazın dünyasında, anası Elif’in evinde karşılaştığı, o sıra kafasındaki roman olan Kaplumbağalar’dan söz ettiğinde,  “sivrelt kalemini halam, sivrelt de yaz” diye bağıran köylüsü Haçça Akdoğan’ın sesi hep duyulur. “”İstemeyenlerin ağzına tüküreyim!” demiştir Akçaköylü Haçça.  Sonra da devam etmiştir… “Dünyada insanın sıkıntısı bir çanak bulgurla, bir lokma kuru ekmeğe mi? Topal eşeğime yükler, ben iletirim senin çocuklarına! Sivrelt kalemini, durmadan yaz.”

KUŞ BAKIŞINDA KİM KİME BAKAR?

Kuş Bakışı, Kaan Arslanoğlu’nun birinci basımı 2001 yılında Adam Yayınları tarafından yapılmış romanı. Romanın ilk göze çarpan özelliklerinden birisi, romanın yazarının da kahramanının da birer doktor; aynı zamanda psikiatri uzmanı oluşu… Doktor kahramanlı bir roman üzerine yazı yazma görevini de bir genel cerrah üstlenince, ekip tamamlanmış oldu. Umarız ki, cerrah ruh ayrıştırma işiyle beden kesmeyi birbirine karıştırmaz…  

TARİHİ DEVLET ANA ROMANI VE TARİHİN KENDİ GERÇEKLİĞİ

Toplumsal kültürün en önemli temellerinden olan edebiyat dili, kimi kesinliklerden, kaba gerçeklerden, tartışılmaz doğrulardan uzağa kaçmalı ve yaşanmış tarihi öznel bir bakış açısıyla yeniden yazmaya kalkışmamalı diye düşünüyorum. Tüm göstergelerin dünyanın egemenleri tarafından yoksul halk kitleleri için bir yanılsama ve kodllama kaynağı olarak kullanıldığı yaşadığımız çağda, kültür ve sanatın insan gerçekliğine ve onu oluşturan tarihi sürece içtenlikle yaklaşıyor olması kendi özgürlüğünün ve özgünlüğünün gereği olmalıdır…

DİLİN DİLSİZLİĞİ, ELEŞTİRİNİN DENSİZLİĞİ*…

Türkiye’de ikinci bin yılın sonuna gelinirken kültürel alanda en dikkati çeken olgu, “Erken Cumhuriyet Dönemi” kültür ve eğitim politikalarına yönelmiş eleştirilerin birden bire çoğalması olmuştu. Bu dönemde, belli bir merkezden işaret almış gibi, yayınevleri konuyla ilgili kitaplar çıkarmaya başlamıştı. 

ZEBANİLERİN KARŞISINDA BİR GÜLMECE USTASI: AZİZ NESİN

Ortaçağ insanını en fazla etkileyen, gülmenin korku karşısındaki zaferiydi. Bu, yalnızca Tanrı’nın gizemli terörü karşısındaki bir zafer değildi, doğa güçlerinin uyandırdığı huşu karşısında ve her şeyden çok da, kutsanan ve yasaklanan (‘mana’ ve ‘tabu’) her şeyle bağlantılı baskı ve suçluluk karşısında kazanılan bir zaferdi. (M. Bahtin, Karnavaldan Romana, s. 110)

Ortaçağ egemeni despot krallıkların, derebeyliklerin ve din baronluklarının halkı egemenlik altına almak için kullandığı en önemli araçlar, cehennem korkusu ve kasvetli din bilinmezlikleriydi.

Halk kültürünün din ve derebeylik şiddeti karşısındaki dayanağıysa, pazar diliydi, tuhaflıkların birlikte olduğu şenlik zamanlarıydı, halk hikâyeleriydi, dini metinlere kadar sinmiş özü sözü bir, küfürsüz konuşmayan, belden aşağı dokunmayı hiç unutmayan masal kahramanlarıydı… Halk, karnaval zamanlarında tüm hiyerarşileri altüst eder, en buyurgan despotlara kıçıyla gülerdi. 

DİLİN YAZIYA İTİRAZINDA LEYLA ERBİL

Bu yazı, çoksesli romanla karnavalcı kültür arasındaki köprüleri kuran Mihail Bahtin’le ilk tanıştığım yıllarda, Türk Romanında Karnaval adlı kitaba büyük bir coşku içinde çalışırken, henüz tüm yapıtlarını okuyamamış ve derinliğini kavrayamamış bulunduğum, bu nedenle de ayrı bir yerde tuttuğum Leyla Erbil konusundaki o günkü yetersizliğimi örtmeye yeter mi, bilmem…

Leyla Erbil, “Türk Romanında Karnaval” gibi bir çalışmada mutlaka ilk görülmesi, değerlendirilmesi gereken bir yazar olmalıydı. 

EDWARD SAİD; “HÜMANİZM VE DEMOKRATİK ELEŞTİRİ”

“Hümanizm ve Demokratik Eleştiri”, Filistin asıllı, Hıristiyan inançlı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş, İngiltere ve ABD üniversitelerinde uzun yıllar bir bilim adamı olarak çalışıp 2003 yılında yaşamdan ayrılmış Edward Said’in son kitabı. İslam ülkelerinde günümüz karmaşasını yaşayan herkesin mutlaka okumasının gerekli olduğu ŞARKİYATÇILIK adlı başyapıtın yazarı, bu son kitabı üzerinde çalışırken bir yandan da kanser nedeniyle kemoterapi görüyordu. 
Adım adım ölüme giderken de gözünde ve gönlünde tek kaygı vardı Said’in: İnsanlık, insancıllık…

DENİZİN DİBİNDE BİR SARIKASNAK

KİBATEK DENİZ EDEBİYATI SEMPOZYUMU

Deniz, insan yaşamının ve düşüncesinin temel metaforlarından suyu temsil eden en güçlü imge kaynağıdır. Ancak, soyut olarak sudan daha geniş değişkenlik gösteren bir düş ve düşlem kaynağıdır da… Yazın dünyasında ve tüm kültürlerin içinde, renk, ses, uğultu, yitip gitme, dokunma duygusu gibi yönelimleri devindirirken, yaşamı bir şiir olarak yeniden kurma olanağı tanıyan romantik ve eşsiz bir öğe olarak yaşar… 

YAŞAR KEMAL’İN KADIN İMGESİNE TERSTEN BİR BAKIŞ…

Varlık Dergisi Şubat 2017 / 1313 sayısında bir Yaşar Kemal dosyası yayımladı. Emin Özdemir, Adnan Binyazar ve Mahmut Temizyürek’in Yaşar Kemal’ bir kez daha anlamlandırıp edebi gücünü farklı bakış açılarıyla yeniden kuran, ve hatta çoğaltan yazılarının yanında farklı bir yazı vardı. Seza Yılancıoğlu adlı yazarın Yaşar Kemal’in “Yılanı Öldürseler’de Yazın Dünyasına Kısa Bir Bakış” başlıklı yazısını okumaya başlayınca, deyim yerindeyse kanım dondu.

KAPLUMBAĞALAR’DAN YÜKSEK FIRINLARA, GROTESK HALK KÜLTÜRÜNDEN ÇOKSESLİ ÇAĞDAŞ METNE…

Köy Enstitüsü çıkışlı yazarların yapıtlarını Köy Romanı yaftası ile değersizleştirmek isteyenler de, onları savunmaya çalışırken halkın dertlerini, sıkıntılarını yazdıklarını söyleyerek ve dolaylı olarak da olsa, “kaba toplumcu gerçekçi” bir kategoride buyurulmuş edebiyat yaptıklarını savlayanlar da, o yapıtlardaki halk kültürü gücünü, hele de Mihail Bahtin tarafından Rönesans kapı açıcısı Rabelais romanı ve Dostoyevski çoksesliliğinin temeli olarak işaret edilen “grotesk” gücünü göremediler.

Anadolu Rönesans’nın İşaret Fişeği : MAHMUT MAKAL

1789 yılının 14 Temmuzu’nda, otokratik ve teokratik ortaçağ zorbalığına karşı Fransa’da büyük devrim başlamıştır. Monarşik krallık ile onun ekonomik-politik ortağı kilise despotluğu ve soygunculuğuna karşı, burjuvazinin başını çektiği halk yığınları ayaklanmış, yeni bir çağın kapısını zorlamaya başlamıştır. Devrimin başladığı akşam, birbirinden haberi olmaksızın, Paris’te aynı anda birçok yerde saat kulelerine ateş açılmış, kulelerdeki saatler parçalanmıştır (Gürbilek 103).

İKİ ROMANDA BİR KURTULUŞ SAVAŞI (TARIK BUĞRA – TALİP APAYDIN)

Yazar, nesnel gerçekliklerin imgesel kaynak olduğu kendi bilinç işleyişine düşlem ve yenileştirme gücünü ekleyerek yeni  “metinsel gerçeklikler” kuran bir dil işçisidir. İçinde hiçbir gerçeklik imgesi barındırmayan bir metin, ne edebiyat yapıtı olabilir, ne de insancıl bir iletişim aracı…

Edebiyat yapıtında, metnin kendi dili üzerine kapanarak oluşturduğu özgün biçem, yapıtın yazınsal niteliğinin can damarıdır. Nesnel gerçekliğin içeriğe katılırken geçirdiği değişim, metnin biçimine de yansımalı, yazar için bir özgünlük taşıyor olmalıdır. Konu ve temaları ortak romanlarda, biçimsel farklılıklar dışında farklı anlam boyutları da ortaya çıkabilmektedir; çıkmalıdır. Bu farkın oluşumunda, yazarın toplumsal ve bireysel birikimi, ideolojik duruşunun belirlediği yazar bakış açısı öne çıkar.

İnsanlık tarihi ve coğrafyası bağlamında nesnel bir gerçeklik olarak önemli bir yeri olan Türkiye Kurtuluş ve Cumhuriyet Kuruluş Savaşı’nın metinsel birer gerçeklik olarak romana dönüştüğü iki yapıtı, yazar bakış açılarının değişkenliği bağlamında ele almaya çalışacağız.

"KIRMIZI PAZARTESİ": ÖLÜMÜNE FİESTA

Kolombiyalı Garcia Marquez, Yüzyıllık Yalnızlık adlı yapıtla adını tüm dünyaya duyurmuş, 1982Nobel Ödülü’nü almış bir yazardır. Hem Yüzyıllık Yalnızlık’ta, hem diğer yapıtlarında Latin Amerika kökenli Büyülü Gerçekçilik akımı içinde değerlendirilen groteskçi bir tarzı vardır.

“KÖY EDEBİYATI” ÜZERİNE ÜFÜRÜMLER!

“Üfürüm” sözcüğü, tıp dilinde kalbin çalışması sırasında duyulan ve çoğu kez hastalık belirtisi sayılan sesleri tanımlamak için kullanılır. Kalpten kan pompalanırken, ya bir kapaktan kan geri kaçmaktadır, ya da daralmış bir yerden kanın geçmesi sıkıntı yaratmaktadır. Kaba bir deyişle, “üfürüm” pek hayra alamet bir semptom değildir. Ola ki, karındaki gazın sıkıştırmasına bağlı üfürümlerle karıştırılmaya, birilerine hakaret ettiğimiz sanılmaya…

OĞUZ ATAY

Dilin dört atlısına en son katılan dil oyuncusu Oğuz Atay, dilde olduğu kadar yaşamda da oyuncu olduğunu aralarından en önce ayrılarak gösterir. Öncelikle bir “oyun-metindir” Oğuz Atay yapıtları… Biçim de içerik de oyuna göre düzenlenir.

Oğuz Atay, kendinden önceki atlıların ayak izlerinde, omuz başlarında, dil ve kültür seçeneklerinin harman edildiği bir bereket sofrası kurup çekilmiştir oyundan.

Oğuz Atay’ın sağlığında yazılmış son metni olan “Oyunlarda Yaşayanlar” ın oyun yazarı Coşkun’un ve “Tehlikeli Oyunlar”ın oyun yazarı kahramanı Hikmet Benol’un dediği gibi, “oyun” diye oynananlar belki kendi yaşam gerçekliklerimizdir. Coşkun da, kendi ruh dünyasının bir parçasıymış gibi konuşan diğer tüm kahramanları da bir “kültür çorbası” yapma telaşı içindedir. Bu çorbanın aşçısı, yazıyı oyuna çeviren bir dil ustasıdır. 

KAYBEDEN TÜRKİYEDİR!

Kaybeden Türkiye’dir; kaybeden bütün bir ülkedir…

Ey kaşı gözü sağlam olanlar, ey kulakları hâlâ ses duyanlar, ey dili tat alanlar, ey hâlâ hayata dokunduğunu sananlar… Siz hâlâ farkında değil misiniz nereye gittiğimizin? Siz hâlâ farkında değil misiniz nerelerde debelendiğimizin?

BU MİLLET YENİDEN DOĞAR...

19 MAYIS …

Yüz yıl geçmiş deseler ne / yüz iki yıl ne

On Dokuzudur Mayıs’ın yine

Yine hırçın / yine onurla / yine gururla kabarır

Yine aşkla kucaklar Anadolu toprağını / Karadeniz’de dalgalar

“Suyun üstünde bilyeler gibi / bir iner bir kalkar / takalar / mavnalar

TARİH ÖĞRETİR

Okumasını ve anlamasını bilene tarih öğretir…

Yalnızca geçmişi ve dünü değil, bugünü de yarını da öğretir…

AH FİLİSTİN…

Emperyalizmin kirli petrol, silah ve çeşitli çıkar oyunlarına işbirlikçi İsrail eliyle kurban ettiği bir halktır Filistinliler… Orta Doğu’da birçok dinin birden çıkıp yayıldığı, insanların kutsal duygularının en iğrenç amaçlarla kana bulandığı bir topraktır Filistin…

OLTAYA GELENLER…

Olayları sorgulamadan, neden sonuç ilişkileri içinde ele almadan tavır belirleyenler, kaba çizgilerin üstünde yürüyenler, temelsiz duygularla hareket edenler sık sık oltaya gelirler… Yaptıkları yanlışın bedelini de çoğunlukla önce başkaları, sonra kendileri öderler…

ÇELİŞKİLER ÜLKESİ…

Benim bu güzel ülkeme en çok yakışacak tanımlardan biri de “Çelişkiler Ülkesi”dir.

Daha doğasından, oturduğu topraktan başlar çelişkileri… Üç tarafı bereketli denizlerle çevrili, her coğrafyasında farklı bir cennet parçası olan bu yurt aynı zamanda deprem fayları üzerinde durur. Bir yanı kutsal kitapların cennet mekanı, dünyanın en zengin kır çiçeği örtüsü, dünyanın en üretken en mahir yaratığı Kafkas Arısı’nın yurdu, bir yanı turunç ve gül kokulu, bir yanı çay, fındık, bir yanı kız saçı gibi sırma tütün, bir yanı bal sızan incir, kütür kütür kara üzüm, dört bir yanında şimişkalar karşılar sabahı (günebakan); zaman gelir, tuttu mu öfkesi, sallar başını yedi kat yer altındaki kara öküz, koskoca şehirler yere yeskân olur; on binlerce evladını yiyip yutar…

BU ÜLKENİN KADERSİZ AYDINLARI

Kimi evinin ve altı yaşındaki kızının gözleri önünde kurşunlandı, kiminin aylar sonra cesedi yol kenarlarında bulundu, kimileri topluca yakılmak istendi, dumanlarda boğuldu… Kahpece arkadan kurşunlananlar oldu; zindanlarda atıldılar, iftiralara uğradılar; onların yaptıklarının hesabı çoluk çocuklarından soruldu…

KÖY ENSTİTÜLERİ ÖLÜMSÜZDÜR

Bugün, Cumhuriyetimizin yüz akı, UNESCO tarafından tüm dünyaya örnek eğitim modeli olarak gösterilmiş Köy Enstitülerinin 81. resmi kuruluş yıl dönümüdür... Anadolu ve Rumeli topraklarına bir Rönesans ışığı gibi vuran Köy Enstitüleri kuruluş yasası 17 Nisan 1940 günü çıkmıştı.

SELAM OLSUN ÜMİT KAFTANCIOĞLU'NA

Tam da düğümün koptuğu yerdir… O an ve o mekân…

Yoksul bir köylü çocuğundan bir masal ve türkü derleyicisi, bir halk bilimci, bir radyo programcısı, bir öykücü, bir romancıya dönüşmüştü…

ANADOLU RÖNESANSI ESAS DURUŞTA

Önlerinde keldi elleriyle yaptıkları tahta bavullar, Anadolu’nun yol geçmez, kuş uçmaz köylerine okuma yazma öğretmeye, aynı zamanda tarımı teknolojiyle ve üretici örgütlenmesiyle buluşturmaya gitmek üzere hazırlanmış bu köylü eğitmen adaylarının asker duruşları, Türkiye’yi diğer Orta Doğu ve Yakın Asya ülkelerinden ayıran temel bir farkı da vurgular gibidir.

ŞİMDİ KOYAR BU YALNIZLIK...

O son seslenişin hâlâ kulaklarımda… Adımı seslenmiştin yattığın hastane yatağının önünden sessizce geçerken… Hani o sonunda soru işareti de bulunan yöremiz aksanınca… “Alpeer?”

Evet ya benim… Ben geldim sana… Ben geldim ama, sen bırakıp gittin beni… Koca bir ömrü, birlikte geçirilmiş onca yazı, onca kışı, onca gece yarısı yayladan kalkıp köye gidişimizi, Rıza Dedemizin kapıya kilidi vurup gittiğini görünce merekte samanın içine girişimizi, onca istediğimiz kızların kapısının önünden geçerken kasketlerimizi eğip cigara içişimizi, onca el ele tutup düğünlerde türkü söyleyişimizi; onca at binişimizi düzlerde, onca yan yana tırpan çekişimizi, onca sırayla en yanık türkülere girişimizi, onca Taso Cemal amcamızın çaldığı kavalı dinleyişimizi…

Sanki senden öğrenmiş gibiyim ben hayatı… Sanki sen gösterdin bana, yemeden yedirmeyi, içmeden içirmeyi, yürekten sevmeyi, ekmeği kardeşçe ikiye bölüşmeyi…

ŞİMDİ KOYAR BU YALNIZLIK...

O son seslenişin hâlâ kulaklarımda… Adımı seslenmiştin yattığın hastane yatağının önünden sessizce geçerken… Hani o sonunda soru işareti de bulunan yöremiz aksanınca… “Alpeer?”

Evet ya benim… Ben geldim sana… Ben geldim ama, sen bırakıp gittin beni… Koca bir ömrü, birlikte geçirilmiş onca yazı, onca kışı, onca gece yarısı yayladan kalkıp köye gidişimizi, Rıza Dedemizin kapıya kilidi vurup gittiğini görünce merekte samanın içine girişimizi, onca istediğimiz kızların kapısının önünden geçerken kasketlerimizi eğip cigara içişimizi, onca el ele tutup düğünlerde türkü söyleyişimizi; onca at binişimizi düzlerde, onca yan yana tırpan çekişimizi, onca sırayla en yanık türkülere girişimizi, onca Taso Cemal amcamızın çaldığı kavalı dinleyişimizi…

Sanki senden öğrenmiş gibiyim ben hayatı… Sanki sen gösterdin bana, yemeden yedirmeyi, içmeden içirmeyi, yürekten sevmeyi, ekmeği kardeşçe ikiye bölüşmeyi…

TARİHTEN İKİ BACI

Seyhat ve Sidret bacılar… İki tarih kadın... Biri Ardahan Ölçekli Akçamların anası, diğeri Doğruların…

Birisi, Deli Eyüb’ün karısı, İsfendiyar’ın, Sultan’ın, Dursun’un ve diğerlerinin anası, (on üçte altı yaşatabilmiş), birisi, A. Kerim Doğru (Eski Sanayi ve Teknoloji Bakanı), A. Mecit Doğru (Prof. Dr., benim de genel cerrahi hocam, Erciyes’te çığ altında yaşamını yitiren Dağcılık Federasyonu Başkanı), Yavuz, Ruhiye ve diğerlerinin (sekiz çocuğu yaşadı) anası. Seyhat ile Sidret'in babaları Ahıska göçmeni, 102 yaşında at üstünde kırık sarmaya giderken gördüğüm, 4 yaşındaki Alper’i öperken sakalları onun yüzüne batan Aslan Dede, anaları Bankisli (Kürt) Özerler’den Naze Nene… Naze de yüzü aştı sanırım yaşarken.

MUNİSE'DEN MARAL'A HAYATTAN EDEBİYATA

Literatür yayınevi Dursun Akçam’ın ilk öykü kitabı (ve ilk basılmış kitabı), ilk basımı 1964 yılında yapılmış Maral’ı yeniden bastı; kitap raflardaki yerini aldı. Maral’da yer alan “Tiyatora Kızı” adlı öykünün kahramanı, Alper Akçam’ın Munise’deki kahramanı, Munise’nin tam da kendisidir.

Munise’yi bir roman olarak yazmayı düşünmeden önce kendisiyle telefonda da konuşmuştum. Bana, babam Dursun Akçam’ın adını vermeden yazdığı o öyküde köylülerinin tanıyabileceği için kendisini yazmış olmasına önce çok üzüldüğünü, bir süre düşündükten sonra bu üzüntüsünün yitip gittiğini; Dursun Akçam’ın insan sorunlarını ve güzelliklerini yazın dünyasına hangi amaçlarla taşıdığını anlayabildiğini ve bundan kimsenin gocunmaması gerektiğini bildirmişti…

HASANOĞLAN ONURUMUZDUR

“HASANOĞLAN ONURUMUZDUR,”benim için yaşamsal, tarihi ve onursal bir deyimdir. Tam on iki yıldır sürdürdüğüm Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği Ankara Şubesi Yönetim Kurulu Başkanlığım sırasında büyük bir enerji, kararlılık ve onurla yürüttüğüm çalışmaların benim önerimle yaygınlaştırdığı anıtsal ve tarihi bir sesleniştir… Derneğimizin ve birlikte yol yürüdüğümüz Hasanoğlan paydaşı meslek odaları, demokratik kitle örgütleri, sendikalar ve yerel yönetimlerin katıldığı, dokuz yıl aralıksız yürütülen, Hasanoğlan’da Köy Enstitüleri’nin kuruluşuna denk gelen günlerde yapılan büyük buluşmaların da adı olmuştur.

HASANIM HASAN

Bu güzel memleketin en güzel adlarındandır Memet ve Hasan…

On binler, yüz binler, milyonlardır Memet ve Hasan…

DOKTOR CİVANIM YENİDEN RAFLARDA

DOKTOR CİVANIM YENİDEN RAFLARDA…

Bildik sandığımız; özünde hep uzak, hep ayrı kaldığımız bir dünya…

Ameliyathanelerde, yoğun bakımlarda, ilkyardımlarda, curcuna içindeki poliklinik koridorlarında sesleri duyulamayan yürek vuruşları…

Kurtarmaya çalışırken tükenenlerin dünyası…

İÇİ BOŞALAN KAVRAMLARDA BOŞLUĞA TUTUNMALAR...

Çİ BOŞALAN KAVRAMLARDA BOŞLUĞA TUTUNMALAR…

Senden değilse “terörist”, her dediğine itaat etmediyse “bölücü…”

“İltisaklı” değilse”, “irtibatlı…”

Türkiye, nereden nereye gelmiş; aklı duruyor insanın…

Kavramların içi boşalmış, geniş halk yığınlarının o güzelim dil dağarcıkları bulanmış…

KAF DAĞI'NIN ARDI

Kitabın adı üzerinde konuşmuştuk… Önerileri arasında en çok “Kafdağı’nın Ardı”nı beğenmiştim… İlk baskıyı, “Benim yüreğim, beynim, canım oğlum Alper’e çocukluğumu armağan ediyorum,” diye imzalamıştı.

“Kafdağı’nın Ardı,” son yapıtı oldu. Doğum tarihinin belirsizliklerinden, hayal meyal anımsadığı çocukluk günlerden başlayarak hayatını bir baştan yeniden gözden geçirdiği, yaşanmış gerçeklikle yazın işçiliğinin, zaman zaman hayal dünyasının da karıştığı kurgulamaların da işin içine girdiği bir son ses gibi oldu…

SELAM OLSUN EYÜBOĞLU AİLESİNE...

SELAM OLSUN EYÜBOĞLU AİLESİNE…

Kültür tarihimizdeki yerleri yeterince bilinmemiş, Anadolu ve Rumeli’nin kalan tüm ışıklarıyla kutsamamız gereken bir ailedir Eyüboğlu ailesi. Onlar, çok iyi bilinmese de birer Rönesans insanı olarak bu güzel toprakların kendi öz kültürünün bir yeniden doğuşla kendi hayatının yön göstericisi olması kutsal kavgasında ter dökmüş, emek vermiş, yüreklerimizin en derin yerinde, en seçkin köşelerinde yerlerini almışlardır…

DİKKATLİ OLALIM...

Yanımızdan, yakınımızdan birisi, ipleri çok uzaklardaki ihanet çetelerinin kışkırtmasıyla kendisini bu ülke insanlarına emanet ürkek bir güvercin gibi gören, “Ruh halimin güvercin tedirginliği,” diye başlamış yazılar yazan güzel bir insana kalleşçe arkadan yaklaşıp sinsice kurşun sıkabilir…

DURSUN AKÇAM YAPITLARI YENİDEN RAFLARDA

İşgal altındaki yurt topraklarında, Kura vadisinin aman vermez kışlarında bir çocuğu önündeki öküzün hurcunda, bir çocuğu kucağındaki kundağında (o kundaktaki de çok geçmeden toprağa verilecektir), bir çift kara lastik, yamalı çorapla düşmanlarından kaçmış, sonrasında bir ömürlük çileyi en güzel türkülerle bezemiş, gün yanığı yüzünde dünyanın en aydınlık güzel gülümsemelerini, ateşini hiç söndürmediği ocağında pişirdiği ekmeğini koca bir evrenle paylaşmış, on üç doğum yapıp altısını yaşatabilmiş bir ananın, Kürt kızı Seyhat ile Ahıska göçmeni, her türlü eşkıyaya kafa tutmuş, yaylasına musallat olmuş Kâftarküsküleri çeper taşlarıyla kovalamış, hortlak var diyerek köylünün kaçıp gittiği değirmende gece çıplak elle duvardaki gölgeleri tokatlamış Deli Eyüb’ün çocuklarıydı o…

HOŞ GELDİN İLHAN BAŞGÖZ HOCAMIZ

ANADOLU’NUN KÜLTÜR ELİ, HAS DİLİ…

HOŞ GELDİN İLHAN BAŞGÖZ HOCAMIZ...

Üzerinde ömür geçtiğimiz topraklarla, içtiğimiz su, soluduğumuz havayla, aralarında yaşadığımız doğa ve insan kültürüyle bireysel bilincimiz arasındaki ilişki çoğunlukla kendiliğinden kurulur, gelişir, güçlenir.

YENİ YIL KUTLU OLSUN

Bugün son günü olsun korkularımızın / son günü olsun kırılmalarımızın

Şaşmasın gönül terazilerimiz

Dolup da taşmasın boyumuzdan / pişmanlıklarımız

PEKİ, HIFZISSIHA'YI NEDEN KAPATTINIZ?

Tam da zamanıdır işte bu soruyu sormanın…

Tam da dünya ve insanlık Cocit 19 virüs salgını altında inim inim inlerken...

Tam da bu baş belası salgın her gün bizim de yüzlerce canımızı aramızdan alıp götürürken…

Tam da aşı hastalıktan kurtulabilmek için tartışmasız tek çıkış yolu olarak görülürken…

Tam da Çin aşısı mı iyi, Rus aşısı mı, Alman aşısı mı, Amerikan aşısı mı diye tartışılırken…

Tam da bulabildiğimiz tek ve büyük aşı kaynağı olarak can havli içinde Çin’den aşı beklenirken…