ŞAİR BABA VE DAMDAKİLER…

“Şair Baba ve Damdakiler’ Haziran ayı başlarında yaşamdan ayrılan ressam İbrahim Balaban’ın 16 yaşında yoksul bir köylü çocuğu olarak girdiği, sonra iki kez daha yıllar sürecek konuğu olduğu Bursa Cezaevi’ni ve orada tanıştığı, kendisine içindeki insan damarını, sanat gücünü ateşleme yolunu açan Nazım Hikmet’i anlattığı kitabının adıdır. 

Bu metne eşlik eden resim de Şair Balaban’ın 10 Kasım 1969 tarihinde konuk olarak kaldığı evimizde annemize armağanıdır… İki ayı aşkın bir süredir yanında olduğum annemin evinin duvarında asılıdır. 

Balaban’ın yaşam serüvenini on yedi yaşında, tıbbiye ikinci sınıfta bir üniversite öğrencisi olarak büyük bir şaşkınlık içinde izlemiştim. Coşkuyla anlatıyordu her şeyi… Köydeki aşklarını, kavgalarını, tarlalarda, tenhalarda sevgilisiyle buluşmalarını, cezaevi duvarları arasında karşılaştıklarını… Nazım’la paylaştıklarını… Bugün de o heyecanlı hali, konuşurken gözlerinden dışa vuran o canlılık, zamanın eskitemediği çok hoş bir anı olarak taptaze durur belleğimde…
Bizim evimiz o yıllardan başlayarak Türkiye’deki siyasal karmaşanın birebir yansıdığı, ateşli devrimci konuşmaların yapıldığı, birlikte yenilip içilirken türküler söylenen, gönüller dolusu gülünen ve bir yandan da geceli gündüzlü polis ekiplerinin bastığı, taşınıldıktan sonra bile kendini vatan kurtarıyor sanan tetikçiler tarafından bombalanan bir ev olmuştur. 
Kimler gelip geçmedi ki o evden? Kimler konuk olarak ağırlanmadı ki? Âşık Veysel’den Ali İzzet’e, Ruhi Su’dan Uğur Mumcu’ya, Muhlis Akarsu’dan Fakir Baykurt’a… Bu toplumun ar damarı olmuş, adları onurla anılacak onlarca ünlü kişiyi arka arkaya sayabilirim… 
Dursun Akçam Köy Enstitülü yazarlar içinde en ödünsüz ve atak devrimci tutumda olan, en çok takip ve kıyıma uğrayan bir ad oldu… Çocukları da babalarının açtığı o yoldan gitti. Baba ve üç oğlu cezaevi avlularında volta atmayı, dostluk kurmayı da öğrendi, yazarak yaşamı anlamlandırmayı, kendi içlerindeki dünyayı başkalarıyla paylaşmayı da… Annem ve kız kardeşim Yasemin de katıldı aramıza, onlar da kitap yazdı... 
Fırtınalı, altüstlüklerle dolu o yaşam bize günü süzmeyi, damıtmayı, güzel dostluklar kurmayı da öğretti… Babamın sonsuzluğa uğurlanışından sora onun anısına yaptığım etkinliklere koşarak gelen insanlar da ocağımıza yeni ateşler kattı.
En önce Dursun Akçam Ormanı kuruluşunu onurlandıran, “Haydar Haydar”dan “Mektup Selam Söyle Benden Sılaya”ya, “Şu Yüce Dağları Duman Kaplamış”a, gönlümüzün tam ortasından vuran, o özgün ses ve saz, Ali Ekber Çiçek’ten Arif Sağ’a, Doğan Hızlan’dan Musa Eroğlu’na, Ahmet Telli’den Adnan Binyazar’a, onlarca sanatçı, yazar, şair konuğum oldular. Bu usta sanatçılar bırakınız para pul istemeyi (usulen teklif etmeye kalktığımda da birileri tarafından paylanmışımdır), on beş yıldır o uzak yaylalarda kültür ve sanatın ateşini yakmayı sürdüren Dursun Akçam Kültürevi’ne de sahip çıktılar… 
İşte onurla, açık alınla, tertemiz bir vicdanla yaşamış olmanın ödülü ortada… Bundan büyük bir ödül olabilir mi? Bu yıl bin bir çileyle başlattığım kültür sanat günlerinin 15. sini yapıyoruz. Ardahan’da bana destek veren, sayıları bir elin parmaklarını geçmeyen insana da buradan bir dost selamı olsun… 
Yaşamım boyunca suya sabuna dokunmayıp salt kendini ve çevresindeki birkaç yakınının geleceğini düşünen, savunduğu düşünceyi de bir makam ve çıkar edinme aracı olarak kullanan insanlardan nefret ettim. Dava insanı gibi görünürken kişisel kaprislerle ortalığı karıştıran, nam olsun diye ortalıkta kalabalık eden insanlara karşı da onarılmaz bir soğukluk duydum… 
Mal mülk edinme, paraya para katma kaygısı yerine erdemli olabilmenin yollarını aradım. Adalet ve aşkın aydınlattığı bir yaşam çizgisi kurdum kendime… Zaman zaman susmak zorunda kaldıysam da, asla toplumsal nedenlerle değil, başkalarına zarar vermemek için yapmışımdır. Tek genel cerrah olarak çalıştığım şehirlerde bile sürüldüğüm, açığa alındığım oldu...
Genel Cerrah olarak çalıştığım Karabük yıllarında hastanenin geçirdiği bir büyük soruşturmadan sonra beni odasına çağıran, tedirginlik duyarak yanına gittiğim Başmüfettiş Rıfkı Bey’in söylediği, “Hakkında tek bir şikâyet bile olmayan, tüm halkın çok sevdiği bir hekimsiniz, sizi tebrik ediyorum,” sözü çocuklarıma bıraktığım en büyük miras olsun… 
Hekimlik yaşamından ayrıldıktan sonra atıldığım edebiyat dünyasında da kaleme aldığım eleştiri ve polemik yazılarında da dosdoğru, içimden geldiği gibi bir dil kullandığım için belki, bazı çevreler tarafından aforoza uğradım, hakkımda yazılmış yazılar dergilerde yer bulamadı, benim yazdıklarım susuş kumkuması içinde yok sayıldı… 

Varsın olsun… Bursa cezaevine adam öldürerek girmiş bir köylü gencini dünyaya adını duyuran bir ressama dönüştüren devrimci değişim ve bu değişim için gerekli olanakları sunan mücadeleci insan ruhuna tanıklık etmiş olmaktan daha değerli bir yaşam hazinesi olabilir mi…
Mirasını onurla devraldığım baba ocağının ve aralarında sıradan bir kardeş bir dost gibi yaşamaya çalıştığım, birlikte tırpan çektiğim insanlarımın, terimi döktüğüm yurt toprağının bana bıraktığı miras bu…
Gerisi vız gelir, tırıs gider.