EDWARD SAİD VE TÜRKİYE SUSKUNLUĞU

Şarkiyatçılık’la tanıştığım yılların hemen arkasından kaleme almaya başladığım Anadolu Rönesansı adlı yapıtımın temel dayanaklarından da birisi de bu kitap oldu.

Said, son nefesine kadar insan kardeşliğine inanmış, “Medeniyetler Çatışması” gibi, kültürler arasında yaratılışsal uçurumlar bulan aydın saçmalıklarına karşı mücadele eden namuslu bir bilim adamıydı. Geniş bir kültür donanımına sahipti.

“Hümanizm ve Demokratik Eleştiri” adlı yapıtında II. Dünya Savaşı yıllarında Alman faşizminden kaçarak İstanbul’a, Türkiye Cumhuriyeti Üniversitesi’ne sığınmış Erich Auerbach’ın “Mimezis” adlı kitabı üzerine yaptığı yoruma oldukça geniş bir yer vermişti. 
“Mimezis” adı, bana Rönesans üzerine önemli çalışmaları olan Mihail Bahtin’in ortaçağdan çıkışın önemli yapıtları arasında yer verdiği Herman Reich’in “Mimus”unu çağrıştırdı. Auerbach’ı da severek okudum…
Auerbach, Avrupa’da gerçekliğin edebiyata yansımasını çözümlerken önemli bir saptamada bulunur. Gerçekliğin hümanist bir anlayışla kültüre yansımasının izi sürüldüğünde, 12-13. yüzyılda Fransa’nın, 14, 15. Yüzyılda İtalya’nın, 16,17,18,19. Yüzyılda yeniden Fransa’nın öne çıktığı görülür...
12. ve 13 yüzyıllar Fransası Endülüs İspanyası demektir aynı zamanda. Doğu kültürünün Batı’ya sıçrama yaparak Batı’da Provans şiirin, yenilikçi bir kültürün temellerinin atıldığı bir çağa işaret eder. 
Benzer bir izleği Mihail Bahtin’in “Rabelais ve Dünyası” ile Octavio Paz’ın “Çifte Alev” adlı yapıtlarında görebilmek mümkündür. Bahtin, ortaçağın kilise ve derebeylik egemenliğindeki karanlığından Rönesans’a giden yolda Rabelais romanının temelini oluşturan Fransız köylü yaşamının, Pazar dilinin yerini vurgular. Octavio Paz, “Çifte Alev – Aşk ve Erotizm”de 12. Yüzyıl başında güney Fransa’da oluşmuş çok kültürlü, çok dilli üretken ortamı işaret eder. Burada Endülüs bölgesinden gelmiş Arap şarkıcıların, Haçlı seferlerine katılıp Suriye’de ve İspanya’da bulunmuş Provans şairlerin, İskandinavya’dan Ortadoğu’ya birçok iklimin birlikte yaşadığı bir coğrafya bulunmaktadır (Octavio Paz, Çifte Alev, s 77). Bahtin, insanlık tarihinin karanlık ortaçağdan çıkışta kılavuz ipi olmuş grotesk halk kültürünün, Octavio Paz, şiirin izini sürerken aynı yolu aydınlatan çözümlemeler yapmışlardı. Paz, “Çamurdan Doğanlar”da şöyle der… “Ancak, uygarlıklar arasındaki farklılıklar gizli bir birliği saklamaktadır: İnsan…” (Octavio Paz, Çamurdan Doğanlar, s 19).
Said, Auerbach’ın çok etkilenmiş olduğu, gönlü ulusal edebiyatlar yerine bir dünya edebiyatı senfonisinden, Weltliteratur’dan yana olan Goethe üzerine yorum yaparken, onun İranlı şair Hafız’ın gazelleriyle Kuran ayetlerinde bulduğu lirik esin kaynağından söz eder. Goethe, yakın dostu Zelter’e yazdığı mektupta, “Tanrı’ya mutlak boyun eğişte, iki dünya (kendi dünyası ile Avrupa Waimar’dan millerce, hatta diyarlarca ötedeki Müslüman müminin dünyası) arasında gidip gelmesini keşfetmesini sağlayan bir dürtüyle en güzel ve en mahrem aşk şiirlerini (West-Oestlicher Divan 1819) yazdığını vurgular.

Auerbach, Fransız yazarların gerçekçi tarzını önde tutarken özel bir değer vererek adını andığı Alman Goethe’ye karşı da eleştirel tarzını elden bırakmaz. Goethe’yi aristokratik kültüre ilgi duyan, çağının gerisinde kalan, değişime karşı çıkan bir şair olarak da eleştirir (Hümanizm ve Demokratik Eleştiri, s 146) Bu noktada Mihail Bahtin’in hep bir Rönesansçı olarak andığı Goethe konusundaki kimi yargıları da sarsar.
Edward Said, “Hümanizm’in özü seküler düşünceye temellenmektedir” der (Edward Said, Hümanizm ve Demokratik Eleştiri s, xv). İnancına bakılmaksızın tüm insanların ortak bir kardeşlik paydasıyla hareket edebilmesinin olanakları üzerine kafa yorar. Günlük yaşamın dinsel inançlar üzerinden kurulduğu ve farklılıkların başka amaçlar için kullanıldığı bir dünyada hümanizm de bitmiş demektir. 

Said, “Kültürler geçirimsiz değildir” der. “Batı bilimi Araplardan olduğu gibi, Araplar da Hindistan ve Yunanistan’dan almıştır,” diye ekler… (Edward Said, Kültür ve Emperyalizm, s 327)
Said’in ABD üniversitelerinde görev yaptığı aynı yıllarda dünyayı kana ve ateşe bulayan saldırgan emperyalizmin jandarması olmuş George Bush ise “Ya bizimlesiniz, ya da bize karşısınız” diyerek Amerikan toplumuna Doğu halklarına düşman etmiş bir düşüncenin sözcülüğünü yapmaktaydı… 

Ne yazık ki, Batı dünyasında Auerbach ya da Said gibi böylesine insan damarı canlı kalmış, adalet duygusunu yitirmemiş namuslu aydın artık çok az yetişiyor. 

Edward Said’in tüm yapıtlarını altlarını çize çize, notlar alarak okudum. Kitaplarını tamamlayıp aldığım notlar üzerine düşünürken aklımı kurcalayan bir sorunun hakkından gelemedim.

Ne güzel bir entelektüel tanımı vardır onun. “Entelektüel, belli bir kamu için ve o kamu adına o mesajı, görüşü, tavrı felsefeyi ya da kanıyı temsil etme, cisimleştirme, ifade etme yetisine sahip oyan bireydir.” (Edward Said, Entelektüel, s 28) Ve ona göre, “(entelektüel) belli bir reçeteye, slogana, Ortodoks parti çizgisine ya da katı bir dogmaya uygun bir biçimde zorlanamayan,” kişidir…

Peki, Edward Said, Türkiye üzerinde oynanan emperyalist kültür oyunları ve Şarkiyatçı politikalar üzerinde neden hep suskun kaldı?

Erich Auerbach’ı, Leo Spitzer’i, Ernst Hirsch’i, daha onlarca faşizm karşıtı, birçoğu Yahudi olduğu için Almanya’dan sınır dışı edilmiş ya da canını kurtarmak için kendini o ülkenin dışına atmış bilim insanına kucak açan, onları üniversite kuruluşunda önemli görevlerle onurlandırıp birçoğuna üç milletvekili maaşı karşılığı ücretlerle ödüllendiren genç Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna da, bu Cumhuriyet’in temelini oluşturan Kurtuluş Savaşı’na da hep suskun gibi kalır…

Oysa ki, ABD ve CİA tarafından desteklenen ve büyük ölçüde beslenen Fethullah Gülen ve adamlarının Perestroyka’dan sonra Türkiye üzerinden eski Sovyetik Asya ülkelerine yaptıkları ziyaret sırasında yanlarında CİA ajanları da vardıve Said henüz yaşıyordu. “Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ardından Fethullah Gülen’in gönderdiği 11 kişi, 11 Ocak 1990’da Sarp kapısından Gürcistan’a ve oradan Bakü’ye geçecek, 28 Mayıs 1990’da da 37 kişilik bir işadamı grubu, Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan ve Tacikistan’a gidecek, Gülen’in kaset ve kitaplarını armağan olarak dağıtacaklardır. Bunu Paul Henze’nin içerisinde yer aldığı bir heyetin Orta Asya cumhuriyetlerine gezisi (27 Mayıs-4 Haziran 1992) izleyecektir.” (Uğur Mumcu, Henze’nin İşi, Cumhuriyet, 17 Mayıs 1992, aktaran Muzaffer İlhan Erdost, Küreselleşme ve Osmanlı “Millet” Makasında Türkiye, s 41)

Hadi, Şarkiyatçılık’ı kaleme alırken eline yeteri kadar malzeme geçmemişti diyelim. 2002 yılında ABD ve Batılı ülkeler tarafından açıkça desteklenen, Gülen cemaatinin de içinde bulunduğu AKP iktidarı Edward Said’in yaşadığı bir zaman diliminde gerçekleşmemiş miydi?

Bütün bunları bir tarafa bıraksak bile, Türkiye Cumhuriyeti kuruluşunda verilmiş koca bir Kurtuluş Savaşı nasıl olmamış sayılabilir? Bu savaşın önderleri, o günün koşullarında açık açık emperyalizm vurgusu yaparken, bu ülkenin aydınları o dönem ve sonrasında emperyalizm üzerine cilt cilt kitaplar yazarken Said bunları görmemiş, duymamış olabilir mi? En azından “Batı emperyalizmi ile Üçüncü Dünya ulusçuluğu birbirini besliyor,” (Kültür ve Emperyalizm s 29) savı doğrultusunda bir yer açabilirdi…

“Kültür ve Emperyalizm” adlı yapıtında dünyadaki en küçük bir antiemperyalist kıvılcıma, emperyalist kültür yayılmacılığına hizmet eden yapıtlara uzun uzun yer verirken Türkiye ve onun koca kültürü neden ilgi alanı dışında kalmıştır… Onun yaşadığı yıllarda ABD’de en çok satan on kitap arasına girmiş “Kar” adlı yapıta şöyle bir bakmış olsaydı, ne kadar çok Şarkiyatçı öğe bulacaktı oysa ki…

Sanırım birkaç yerde “Ermeni soykırımı; üzerine bir iki değinisine rastladım ama her nedense Türkiye Kurtuluş Savaşı’nın antiemperyalist karakteri ve onun önderinin dünya barışı ve hümanizma üzerine söylediklerini nasıl değerlendireceğini bir türlü bilemedi.

O Mustafa Kemal Atatürk ki, 1934 yılında Anzak anma törenlerine gönderdiği mesajda söyledikleriyle hümanizma anılmaya hak etmiş olmalıdır:

"Bu memleketin topraklarında kanlarını döken İngilizFransızAvusturyalıYeni Zelandalı, Hintli kahramanlar! Burada, dost bir vatanın toprağındasınız. huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler, mehmetçiklerle yan yana koyun koyunasınız.
Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve rahat uyuyacaklardır. Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır."

“Şarkiyatçılığı Yeniden Düşünmek” başlıklı makalesinde “Şarkiyatçılığa ve onun organik bir parçası olduğu sömürge çağına yönelik meydan okuma, bir nesne olarak Şark’a dayatılan dilsizliğe yönelik bir meydan okumaydı,” diyen Edward Said’i dişle tırnakla bir bağımsızlık kavgası verdikten sonra yeniden emperyalist kültür politikalarının tuzağına düşmüş Türkiye’yle ilgili bir şeyler söylemesini beklerdik… (E. Said, Kış Ruhu, s 84)

Edward Said’in Mısır’daki İngiliz kolejinde geçen okul yılları, Anglikan St. George Akademisi’nde aldığı eğitim, İngiltere’nin Orta Doğu ajanı Mark Sykes tarafından çizilmiş, hepsi de birbirine benzeyen, Osmanlı egemenliği yıllarını kara bir dönem olarak vurgulayan siyah bandın da yer aldığı Filistin, Ürdün, Sudan, Kuveyt, Irak, Mısır, Yemen, Suriye ve Birleşik Arap Emirlikleri bayraklarındaki ruh onun da bilinçaltını eklemiş olabilir mi?  

 

 

Edward Said ve “Suskunluk”; birbirine hiç yakışmadı sanki…

 

Kaynakça:

Edward Said, Entelektüel, Çev. Tuncay Birkan, Ayrıntı Yayınları, Dokuzuncu Basım, 2020

Edward Said; Hümanizm ve Demokratik Eleştiri, Çev. Osman Akınhay, Agora Kitaplığı, Birinci Basım, Ocak 2005,

Edward. Said, Kış Ruhu, Çev. Tuncay Birkan, Metis Yayınları, Dördüncü Basım, Kasım 2020,

Edward. Said, E. Said, Kültür ve Emperyalizm,  Çev. Necmiye Alpay, Hil Yayın, 3. Baskı, Mayıs 2010,

Erich Auerbach, Mimezis, Çev. Herdem Belen-Hüseyin Ertürk, İthaki Yayınları, 1. Baskı, Ekim 2019,

Muzaffer İlhan Erdost, Küreselleşme ve Osmanlı “Millet” Makasında Türkiye, Onur Yayınları,  (Uğur Mumcu, Henze’nin İşi, Cumhuriyet, 17 Mayıs 1992)

Octavio Paz, Çamurdan Doğanlar, Çev. Kemal Atakay, Can Yayınları, İstanbul 1996,

Octavio Paz, Çifte Alev, Aşk ve Erotizm, Çev. Tomris Uyar, Okyanus Yay., 1. Baskı, İstanbul 2002,