DİLİN DİLSİZLİĞİ, ELEŞTİRİNİN DENSİZLİĞİ*…
Dergilerde, o güne kadar politik söylemi duyulmamış edebiyatçıların bile, dönem uygulamalarını “darbeci” ve “tepeden inmeci” bulan yarı siyasi yorumları arka arkaya yayınlanmıştı. Sözün burasında, Türkiye kültür ortamı değerlendirilirken çok kullanılan “darbeci”, “reddiyeci” ve “tepeden inmeci” gibi kavramların ilk sahiplerinin yerli düşünürlerimiz değil, Erich Van Zürcher, Etienne Copeaux gibi Batılı Şarkiyatçılar olduğunu söylemekte yarar var...
”Erken Cumhuriyet Dönemi” kültür ve eğitim politikalarına yönelmiş eleştirilerde aydınlarımızın çok takıldıkları konulardan birisi de “dil” olmuştu.
Toprakları parçalanmış, başkent i İstanbul’a varıncaya kadar ülkesinin dört bucağı işgal edilmiş Osmanlı İmparatorluğu’nun yerine kurulmuş genç Türkiye Cumhuriyeti, önemli kültürel değişiklikleri gerekli bulmuş olmalıydı. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu bir “kültür devrimi” olarak tanımlamak çok da yanlış olmayacaktır… Cumhuriyet kuruluşundan bir süre sonra, yeryüzünde, kendi kurucusu olan boyun dilini yazıda kullanmaya değer bulmamış tek imparatorluk olarak bilinen Osmanlı İmparatorluğu’nun eklektik kültürü ve dili yerine Cumhuriyet’e kalan topraklarda yaşayan insanların çoğunun kullandığı Türkçe, resmi dil olarak seçilmişti.
Osmanlı yozlaşma döneminde “reaya dili” olarak aşağılanmış Türkçe’nin yazıda kullanılır olmasından sonra, dildeki Arapça ve Farsça sözcükler yerine “arı Türkçe” sözcükler bulup yerleştirme çalışmaları da kaçınılmazca ortaya çıkmıştı. Batı’daki hemen tüm uluslaşma süreçlerinde de benzerleri yaşanmış bu gelişme, ikinci bin yılın sonuna gelindiğinde birçok aydınımız tarafından bir dil daralması, sözcük eksiltilmesi olarak yorumlanmıştır. Kemalizm eleştirilerinde, dildeki “arılaşma” çalışmalarına yaklaşılırken, olaya “dil devrimciliği” ve “Türkçe’nin üreme yolları”nın açılması bakımından yaklaşılmamış, eleştiri metinleri, daha çok, uygulamanın nereden geldiği üzerine kurulmuştur. Eleştiriler, biçimsel planda kalmış, yapılan çalışmalar “tepeden inmeci” bulunmuştur…
“Zor” ya da “güç” kullanımının toplumsal gelişme ve değişimdeki yeri, “devrim”, “evrim” gibi kavramların içerikleri üzerine ayrı bir tartışmaya girmek çok anlamlı olmayacak… Ancak, arılaşma çabalarının dilde ne gibi değişikliklere yol açacağının, yani girişimin içeriğinin tartışılmasının daha yararlı olacağı inancındayız. Göz önünde tutulması gereken ana nokta, düşüncenin de önünü açacak, özellikle de dili kullanan halk yığınlarının kültürel açıdan gelişimini sağlayacak bir dil yenidendoğuşu, “dilin üreme yolları” olmasının gerekliliğidir.
Dilde arılaşma çabalarının ve Kemalizm’in kültür ve eğitim politikalarına aydınlarımızın hangi öngörülerle baktıklarının örneklenebilmesi açısından Ali Galip Yener’in Virgül dergisi Kasım 2006 tarihli 101. sayısındaki bir yazısını değerlendirmek yerinde olacak. Yener, “Mavi Anadoluculuk çıkmazı” başlıklı yazısında Sabahattin Eyüboğlu’nu şöyle tanımlar: ”Etnosantrik milliyetçiliğin (Türkçülüğün) bu daha yumuşak, hoşgörülü, seçkinci versiyonu, gerçekte ötekini yok sayan, baskıcı tutumun kendini gizleyen bir türevi…”
Yener yazısına devam eder: “Arapça kelimelerin Türkçe karşılıkları konusunda ise denemeci, ‘Atatürk’ün sağlığında oturum yerine in’ikad demeye yürek isterdi derken, ‘halk için halka rağmen’ deyişinde özetlenen, dil konusundaki Kemalist tepeden inmeci tutumu şöyle savunur:
‘İşin gerçeği şu değil mi? Oturum sözü demokrasiye uygun bir Türkçe politikasının, zorla da olsa doğurduğu, in’ikad sözü ise bir politika Türkçesi’nin, hürriyet adına da olsa hortlattığı bir sözdür. Türkçe politikasına karşı politika Türkçesi’ –S. Eyüboğlu, Sanat Üzerine Denemeler ve Eleştiriler, Cem Yayınevi, 1997, s 376-“ (Ali Galip Yener, Mavi Anadoluculuk çıkmazı, Virgül dergisi, Kasım 2006, sayı 101, s 58)
Sabahattin Eyüboğlu’nun in’ikad sözcüğünün “politika Türkçesi ile hürriyet adına” dile girmiş olduğu saptamasının ironik bir yaklaşım olduğu ortada… Hangi “hürriyet”tir bu? Ali Galip Yener, “in’ikad” sözcüğünün dilimize girmiş olmasında etken olmuş Osmanlı politikası için “tepeden inmeci” değil de, “demokrat”, “halkçı” bir kültür politikasıdır diyebilir mi? Akıncı ve göçebe geçmişine yüz çevirip Bizans ve Arap derebeyliğine özenmiş Osmanoğlu kimden almıştır dilinde bu sözcüğü kullanma iznini? Kuruluş döneminde kendi göçebe soyunun birçok geleneğini taşıyan, ancak, yozlaşmayla birlikte, zaman zaman yalınkılıç üzerine gittiği, bir tür küçümseme, aşağılama ile andığı halk yığınlarından mı?
Atatürk’ün sağlığında kullanılmasını istediği “oturum” sözcüğü mü yakışmaktadır Türkçe’ye, “in’ikad”mı? Hangi sözcük Türkçe’nin üreme yollarına uygundur? Dili ve kültürü zenginleştirmenin, ayrıca toplumsal iletişim içinde daha kolay ve anlaşılır bir biçimde kullanılmanın olanaklarını taşımaktadır?...
Dil ve Atatürk konusuna gelmişken, Atatürk’ün kendisi tarafından yazılmış Geometri kitabına değinmekte yarar var. Dilbilim uzmanı Agop Dilaçar’a aldırdığı Fransızca geometri kitaplarından yararlanarak Atatürk’ün kendisi yazmıştır kitabı… Bu kitapta kullanılan birçok sözcük Atatürk’ün kendisi tarafından türetilmiştir. “Boyut, uzay, yüzey, düzey, çap, yarıçap, kesek, kesik, yay, çember, teğet, açıortay, içters açı, dışters açı, taban, eğik, kırık, çekül, yatay, dikey, düşey, yöndeş, konum, üçgen, dörtgen, beşgen, köşegen, eşkenar, ikizkenar, parelelkenar, yanal, yamuk, artı, eksi, çarpı, bölü, eşit, toplam, oran, orantı, türev, alan, varsayı, gerekçe…“ (Cumhuriyet gazetesi Bilim Teknoloji eki, 11 Temmuz 2008 Cuma) Tamamı Türkçe’nin köken ve üreme yollarına uygun düşmüş ve kısa zamanda toplum tarafından benimsenebilmiş bu sözcüklerin yerine kitabın yazıldığı 1937 yılına kadar kullanılagelmiş Arapça ve Farsça sözcükleri sıralayacak olsak, bugün için gülünç ve anlaşılmaz olacak bir tablo ortaya çıkacaktır. Atatürk tarafından “üretilmiş” anılan sözcüklerin Türkiye Cumhuriyeti’ne kültür ve bilim gelişmesi açısından nasıl bir etkisi olmuştur? Bu sözcüklerin kullanılmış olması, “darbecilik” ve “tepeden inmecilik” olarak mı değerlendirilecektir? Yerine Arapça ve Farsça olanların kullanılması, daha “gelenekçi” ve “demokratik” bir tutum mu olacaktı?
Bu soruların yanıtı olmadan, “dil” üzerine eleştiri yapmanın mantığı nedir?
Modernleşen Türkiye’nin tarihi adlı yapıtta, Kemalizm’i “tepeden inmeci” bulan, Abduülhamit ve Said-i Nursi’yi “gelenekçi modernist” olarak tanımlayan Erich Jan Zürcher de, bir yandan imam nikâhıyla birden çok çok kadınla evlenmenin kaldırılmasını “aile hayatına müdahale” olarak tanımlarken, bir yandan da yazıda Latin abecesinin kullanılmasını bir “dayatma” olarak değerlendirir. ,
Dilimiz dile gelse de kendisini savunabilseydi keşke…
Ahmet İnsel’den, Ali Galip Yener’e, Ömer Türkeş’den Orhan Koçak’a, benzer savlarla Kemalizm’i tekil ve “her şeye kadir” bir özne gibi tanımlayan, “Erken Cumhuriyet Dönemi” kültür ve eğitim politikalarını aynı mantıkla eleştiren birçok başka düşünürümüz de ayaklarını tarihsel gerçeklikler ve ülke koşullarından kesmiş, metinsel gerçeklikler ile zaman-uzam kronotopu arasındaki ilişkiyi koparmıştır. Bir milletleşme-uluslaşma sürecinin olguları, günümüz koşullarında yaşamakta olan bir iktidara yöneltilebilecek eleştirel hareket noktalarıyla değerlendirilmektedir.
Kaynağında, bu “tepeden inmeci Kemalist özne” kurulumunun gerçek sahipleri, Etienne Copeaux ya da Erik Jan Zürcher gibi Batılı tarihçiler, düşünürlerdir.
Kemalizm’i “bütünlüklü” bir ideolojik özne gibi gören eleştirel yaklaşımlarda, zamanın kendi yaşanmış gerçekliği göz ardı ediliyor gibidir. Kurtuluş Savaşı’nın ilk günlerinden başlayarak Mustafa Kemal’in yanı başından ayrılmamış Yakup Kadri’nin önemli bir gözlemi var: “Türk inkılabı muayyen ve müdevven bir fikir sisteminden doğmadığı için bittabi kahotik bir tekevvünün mahsulü olacaktı. Bittabi buna iştirak edenler arasında bir görüş ve anlayış vahdeti bulunmayacaktı.” (Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Atatürk, s 183)
Her şeye karşın, “Kemalist özne” imgesinin kurulumunda epeyce emeği geçmiş Fransız tarihçi Etienne Copeaux, bizim aydınlarımıza göre çok daha gerçekçi bir değerlendirme içindedir. “Akşit ve Oktay’ın kitaplarına ağırlık kazandıran, olağanüstü uzun bir süre yayımlanmış olmalarıdır. 1950’lerde hazırlanan bu kitaplar 1980’lerin sonuna dek durmadan yeni baskı yapmıştır. Bu kitapların önemli özelliklerinden biri, milliyetçileri ve Türk-İslâm sentezcilerini rahatsız etmeleridir.” (E. Copeaux, Türk Tarih Tezinden Türk-İslâm Sentezine, s 120) Kemalist dönemin izlerini taşıyan kitaplar, milliyetçileri ve Türk-İslam sentezcileri rahatsız etmiş demek…
Akşit ve Oktay’ın kitapları Hasan Âli Yücel’in hümanist kültür politikaları döneminin ürünüdür. Klasik Antik Çağ’a, Türk tarihinin on, İslam tarihinin üç katı yer veren tarih kitapları, Türk-İslam sentezcisi Kafesoğlu’nun 1976 yılında yazdığı kitapla birlikte altüst edilecek; oranlar neredeyse tersine dönecektir. Copeaux’ya göre 12 Eylül 1980 sonrası kültür ve eğitim politikalarını merkezi bir şekilde denetleyebilmek için kurulmuş Atatürk Kültür Dil ve Tarih Kurumu’na, Aydınlar Ocağı ve Türkiye gazetesinin “Türk-İslam sentezcisi” dünya görüşü egemendir. Bu dünya görüşü de Kemalizm içinde değerlendirilmemelidir: “Son olarak da, entelijensiya’nın resmi ifade alanlarıyla Aydınlar Ocağı ve Türkiye gazetesi gibi, Kemalizm içinde yer almayan ideolojik akımlara bağlı özel kuruluşlar arasında ‘köprüler’ bulunmaktadır –altını biz çizdik-.” (E. Copeaux, Türk Tarih Tezinden Türk-İslâm Sentezine, s 121)
Copeaux’nun okullarda okutulan resmi tarih kitaplarından hareketle, “Türk-İslam sentezcisi” tarih anlayışının devlet politikaları içinde egemen olma çabası için gösterdiği 1976 yılı, geç bir tarihtir. 1969 yılında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından “Devlet Kitapları” başlığı altında “1.000 Temel Eser” basılmıştı. O yapıtlarda da Türk-İslam sentezci bir bakış açısı egemendir. Kitapların girişinde dönemin Başbakanı Süleyman Demirel ve Milli Eğitim Bakanı İlhami Ertem’in birer giriş yazısı bulunmakta, ancak Atatürk’le ilgili bir fotoğraf ya da yazı yer almamaktadır. Üniversite öğrenciliğim yıllarında, Fikir Kulübü yöneticisi ve aynı zamanda öğrenci temsilcisi olduğumu bilerek beni yola getirmeye çalışan Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Kürsüsü Bölüm Başkanı, “solculara belge vererek okuldan atmak”la övünen, Prof. Dr. Kaplan Arıncı, 12 Şubat 1970 tarihinde “dersimdeki başarısından ötürü” diyerek adıma imzaladığı iki kitaptan birisi Remzi Oğuz Arık’ın “Coğrafyadan Vatana” adlı yapıtı, diğeri de David Spitz’in “Antidemokratik Düşünce Şekilleri”dir. Kitapların yayın tarihi, İstanbul-1969 olarak kaydedilmiştir.
1990’lı yılların sonundan ve 21. Yüzyıl’ın başından itibaren de devletin kültür ve eğitim felsefesine dinci bir yaklaşım egemen olacaktır. Copeaux, bu değişim için 1994 yılını işaret eder.
1932-1937 yılları arasında öğretmen okullarında haftada 3 saat felsefe ve 6 saat psikoloji dersi okutulmakta iken 1982 yılında ABD önerileri ve DPT programları çerçevesinde kurulan eğitim fakültelerinde bu dersler kaldırılmıştır. 2003-2007 yılları arasında liselere 338 felsefe öğretmeni ataması yapılırken, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi öğretmenlerinde bu sayı 5 bin 933’ü bulacaktır. “Tepeden inmeci” bulunan dönem kültürel politikaları ile “demokratik” bulunan bugünkülerin karşılaştırılmasında böyle bir nokta öne çıkmaktadır ve bu durum, aydınlarımızın büyük bir çoğunluğunu hiç ilgilendirmemektedir.
Bazı aydınlarımız, sosyalist Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın da “Divan Edebiyatı halkı ezdi” (Edebiyat-ı Cedide’nin felsefesi) diye betimlediği, belli kalıplara, dogmatik ve teolojik düşünüşün egemen olduğu bir Osmanlı “derebeylik kültürel kanonu”nun dolaylı olarak savunuculuğuna soyunmuş gibidirler. Çabaları bir kültür ve estetik biçiminin unutulmaması, hatta yaşatılıp canlandırılması anlamında olduğu sürece övgüye değerdir… Ancak, tartışma halka belli ölçüde tepeden bakan, kullandığı imgelemde cins ayrımcılığını, dogmatizmi; biçimde kalıpçılığı, ezberi; düşüncesinde tekil bildirimi dayatan bu kültür ve sanatı doğuran toplumsal yapıların savunusuna varınca ve ortaçağ anlayışı çıkar bir yolmuş gibi gösterilince, işin rengi de değişmektedir. Eleştiri yarışıyla yıpratılmaya çalışılan uluslaşma sürecinin kültürel değerlerinin yerini, emperyalist tüketim kültürü ve tahterevallinin diğer ucuna oturtulmuş ortaçağ kültürel değerleri doldurmaktadır.
Olay bir “Kemalizm karşıtlığı-Kemalizm yandaşlığı” tartışmasının kısır çekişmelerinden kurtarılarak değerlendirilmeli, her tarihsel olgu kendi gerçekliği içinde yargılanmaya çalışılmalıdır.
Namuslu aydının, düşünürün yapması gereken budur…
10 Nisan 2011, Ankara
*Konuyla ilgili ayrıntılı bilgi için Anadolu Rönesansı Esas Duruşta (Alper Akçam) adlı yapıttan yararlanılabilir.
Kaynakça:
Ali Galip Yener, Mavi Anadoluculuk çıkmazı, Virgül dergisi, Kasım 2006, sayı 101,
Cumhuriyet gazetesi Bilim Teknoloji eki, 11 Temmuz 2008 Cuma),
E. Copeaux, Türk Tarih Tezinden Türk-İslâm Sentezine
K. Marks, F. Engels, Yazın ve Sanat Üzerine, 2,
alperakcam@gmail.com