İÇİ BOŞALAN KAVRAMLARDA BOŞLUĞA TUTUNMALAR...
“Demokrasi” adına, “Adalet” adına attığımız her adım sanki karanlığa, sanki tersine giden bir yola atılmış…
Yıl 1946… Bugünkü politikada “Demokrasi öncesi” gibi anlatılan zamanlar…
Yeni kurulmuş Ankara Üniversitesi’nde yapılan rektör seçimlerini (tek tek öğretim üyelerinin oy kullandığı bir seçim) hükümetin ileri gelenlerinin desteklediği emekli general Albdülkadir Noyan değil, Şevket Aziz Kansu kazanmıştır… 77 yılda geldiğimiz bugünkü yere bakın...
28 Aralık 1947 günü aralarında CHP ileri gelenlerinden (Kemal Satır adı da geçer) birilerinin de katıldığı, “Milliyetçilik” defterlerinde bir zamanlar Alman faşist partisinden gelmiş destek ve yardımların da not düşülmüş olduğu kimisi kalpak bile giymiş kesimler bağıra çağıra rektörün odasını basarlar… Cam çerçeve indirilir, silahlar çekilir, rektöre istifa dilekçeleri imzalattırılır… Sonraki zaman notu... Çirkin politikanın üniversiteye bakışındaki o çarpıklık temelden var demek ki…
Bu ülkede genç kuşaklar 12 Eylül 1980 darbesi sonrası, yukarıdaki alıntıyı yaptığımız Cumhuriyet kuruluşundan sonraki yıllara canlı tanıklık etmiş ilk toplumbilimcilerden (Niyazi Berkes – Unutulan Yıllar) değil, Hollandalı Şarkiyatçı Eric Jan Zürcher’den, Fransız Şarkiyatçı Ettienne Copeaux’dan okutulan kitaplarla yetiştirildiler…
Bu ülkede, yıllardır seçim üstüne seçim yapıldı, “Demokrasi” ve “Hukuk” adına nice vaadler çınladı kürsülerde, nice oylar atıldı…
Sonuçta kazanan bilgi olmuyor ne yazık ki… Sonuçta kazanan insanlık, barış, hoşgörü olmuyor…
Askerlikteki gibi “Yapılacak, yap, çatılacak çat” deyince işler yoluna girmiyor…
Bu ülke, 1940lı yıllarda Kolera’dan kırılan Çin’e aşı gönderen Refik Saydam Hıfzıssıha Enstitüsü’ne sahip bir ülke iken seksen yıl sonra el açmış, salgında sağ kalabilmek için aynı ülkeden aşı bekleyen bir ülke durumuna geldi…
İlaç tekellerinin ve de yerli ortaklarının kazancı için yerli aşı üretilen o kurumların kapatılması gerekiyordu çünkü… Tıpkı kanser ve obesite kaynağı nişasta bazlı mısırın şekerini dünyaya süren büyük tekellerin ve ortaklarının kazanabilmesi için pancardan şeker üreten fabrikaların kapatılması gibi… Tıpkı yabancı sigara ve içki tekelleriyle ortaklarının kazançları için Tekel denilen Cumhuriyet kurumunun yok edilmesi gibi; yerli tütün üretiminin zora sokulması gibi… Tıpkı fabrika yapan fabrikalar Demir Çelik Fabrikalarının özelleştirilip etkisizleştirilmesi gibi… Tıpkı Sümerbank’ın, üreticiyi onlarca yıl desteklemiş Et Balık ve Süt Endüstrisi kurumlarının, Paşabahçe Şişe Cam, Beykoz Kundura fabrikalarının kapısına kilit vurulması gibi…
Bütün bunlar hep “Demokrasi” adına ve uğruna yapılıyor, seçilmiş değil atanmış rektörlerin koltuklarında politikacılar poz veriyor…
Bu anlayışın egemen olduğu bir yönetimin bizi getirdiği yer, yalnızca bilim açısından, özgürlükler açısından değil, karın doyurma, giyinme, barınma, erdemli, kültürlü birer insan olabilme açısından da ortada… Neden ele güne muhtaç oluyoruz? Neden dünyanın tarım ve hayvancılık için en uygun coğrafyasının üzerinde dışarıdan et, tahıl, bakliyat, büyükbaş hayvan, hatta saman satın alıyoruz…
Çünkü, dünyanın hâlâ öve öve bitiremediği, UNESCO’nun örnek gösterdiği Köy Enstitüleri’ni “komünistlik”ten kapatıp “stratejik ortak” ABD’den gelen uzmanlara eğitimi peşkeş çekmiş olmayı hâlâ hüner sayıyoruz.
Çünkü, o seksen yıldır bu ülkede bir değil birçok partinin yönetiminde üretici ile tüketici arasında ağlarını kurmuş, üreticinin de tüketicinin de kanını emen zümreler din istismarcılığı üzerinden politika yaptılar… Kim ne kadar çok kullandıysa politika alanına hiç sokulmaması gereken inanç kurumlarını, o daha çok yol aldı. Kim politikanın hiç girmemesi gerektiği okullara, adalet mekanizmasına, orduya politikayı çok soktuysa, o daha çok alkış aldı… Özelleştirme nutukları atan politikacıların alkışlandığı alanlardan geldik işsiz üniversite mezunlarının garsonluk yapamadıkları için ağladıkları günlere…
Asla yeniden eskiye dönelim gibi bir savımız ya da isteğimiz yok… Geçmişten dersler alalım yalnızca… Geleceğimizi, adı gibi kendi de demokrasi olacak bir toplum yapısını, kendi toprağımıza, kendi coğrafyamıza, kendi kültürümüze uyan bir yolda kuralım…
Demek ki her şeyden önce, bir kez daha bakmalıyız aynalara… Bir kez daha sorgulamalıyız kavramları, bir kez daha yoklamalıyız şu düşüncemizin içine işlemiş dilimizi…
Dil ile gerçeklik arasındaki o yalanı kaldırıp atamadığımız sürece ışık daha çok uzak olacak bize…
Gününüz aydın olsun sevgili dostlar…
6 Şubat 2021, Alper Akçam