“KEMALİST İDEOLOJİNİN EDEBİYAT KANONU…”

Ömer Türkeş, kendince “güdük” bulduğu bu edebiyat kanonuna karşı “sessiz bir reddiye” içinde gördüğü Reşat Nuri Güntekin, Peyami Safa, Selahattin Enis, Yakup Kadri’nin yapıtlarından, “… halkın inkılâplara ilgisiz durduğu, inklâplardan anlaşılanın da devletin birtakım buyruklarını yerine getirmekten öte gitmediği”ni çıkarmaktadır (Ömer Türkeş, “Güdük Bir Edebiyat Kanonu, Kemalizm, s 447). “Buradan hareketle, Cumhuriyet’in ilanının, Cumhuriyet ideolojisinin merkezine oturan ‘Osmanlı’dan kopuş’ iddiasına denk düşmediği ve resmi tarihte sözü edilen ‘büyük inkılâpların’, o tarihte inkilâpları yaşayanların hayatında hiç de büyük değişikliklere neden olmadığı iddia edilebilir” diye sürdürür Ö. Türkeş sözlerini (Ö. Türkeş, agy, s 447-448).

Aynı kanıya, yani “inkılâpların halkın yaşamında önemli bir değişime yol açmadığı” kanısına birçok aydınımızla birlikte Hollandalı Türkolog Erik Jan Zürcher de katılmaktadır (Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, s 275…)

Genç Cumhuriyet, Anadolu kırsalına binlerce yıldır egemen olmuş tefeci bezirgânlık soygunu ve aynı zümrenin halk üzerindeki gerici baskısını kaldırabilecek atılımları gerçekleştirememiştir ama, eğitim ve kültür alanında önemli gelişmeler yaşanmıştır.

Halkın konuştuğu dilin yazıda kullanılması ve okuryazarlığın artması aydınlarımız tarafından önemli bir değişiklik olarak kabul görmüyor olmalıdır… İnönü’nün 07.08.1944 tarihli İzmir Radyosu konuşmasında, 1929-1930 ders yılında ilkokulu bitirenlerin sayısı 17 bin iken 1943-44 yılında bu sayının 75 bine çıktığı bildirilmiştir. Yalnızca 1945 yılı rakamlarıyla, ilkokullardaki öğrenci sayısının bir yıl öncesine göre 23 bin 415 artmış olması bile yeterli bir örnek olabilecektir (Milli Eğitim Bakanlığı Tebliğler dergisi, sayı 356, 26.11.1945, aktaran E. Tonguç, Bir Eğitim Devrimcisi, s 458).

“1936-46 yılları arasında yapılanlara, alınan sonuçlara bakılırsa bu yılları atılım yılları olarak nitelemek doğru olur. 1924-36 yılları arasındaki 12 yılda ilkokul sayısı 4894’den 6112’ye çıkmış olmasına karşın (artış %25) 1936-46 yılları arasındaki 10 yılda bu sayı 6112’den 15.009’a çıkmıştır (artış %146) Öğrenci sayısındaki artış, ilk dönemde %92, ikinci dönemde %114 olmuştur. Bu ikinci dönemde asıl artış köylerde olmuştur. Okul sayısındaki artış %185, öğrenci sayısındaki %119’dur.” (Sunuş, İsmail Hakkı Tonguç, Kitaplaşmamış Yazılar, 1. Cilt, 2. Baskı, s 5)

İlköğretimin yaygınlaştırılmış olmasını, öğretmen yetiştirmede özgür, özgün ve üretken bir yöntemin seçilmiş olmasını “önemli bir değişiklik olarak” görmemek olabilir mi? “Eğer devrim, kendi öz kaynaklarımızda ve öz benliğimizde bulmak için atıldığımız serüven ise, coşup çağlayan ama umutsuz tutkuyu kimse, çağdaş eğitimimizin kurucu babası sayılan Jose Vaconcelos kadar yürekten duymamıştır. Onun kısa zamanda başardığı işler bugün hâlâ yaşamaktadır. O, Justo Sierra’nın başlattığı bazı işleri de sürdürmüştür; ilköğretimi yaygınlaştırmak, daha üst düzeylerdeki öğretimin niteliğini geliştirmek (altını biz çizdik) vb gibi. Vasconcelos, önemli bir şey daha yapmaya çalışmış; eğitim-öğretim sürecini, kültürel geleneğimizde var olan, ama olgucuların unuttuğu ya da görmezlikten geldiği bazı temel ilkelere oturtmak istemiştir. Yeni (devrimci) eğitim üç ana temele oturtulmuştur: kanımız, dilimiz ve halkımız.” (Octavio Paz, Yalnızlık Dolambacı, s 167) Vasconcelos’un Meksika’da yapmak istediklerinin birçoğunu İsmail Hakkı Tonguç Anadolu’da yaşama geçirecektir…

Yalnızca “okuryazarlık” artışının bile toplumda önemli bir değişim ve dönüşüm olduğunu göstermeye yeteceği düşüncesine Terry Eagleton’u da bir söylemiyle katabiliriz: “Sansürün er etmili biçimi, hiç kuşkusuz kitlesel okumaz-yazmazlığın sürdürülmesidir. (Terry Eagleton, Eleştiri ve İdeoloji, Çeviren Savaş Kılıç, İletişim Yayınları, 1. Baskı 2009 İstanbul, s 65).

“Erken Cumhuriyet Dönemi” kültür ve eğitim politikaları üzerinde oldukça ayrıntılı bir çalışma yapmış olan ABD’li Fay Kırby’ye göre, değişen çok şey vardır: “Yalnız Türkiye’de değil, tüm dünyada 20. Yüzyıl’ın dili ile kendini açıklayabilecek köylü ender sayılacak bir olaydır.” (F. Kırby, Türkiye’de Köy Enstitüleri, s 271)

Eğitmenler seferberliği sırasında, Köy Enstitüleri çalışmalarında halk kültürü öğeleri büyük bir ağırlıkla eğitim içinde yer almakta, Halkevleri yerel kültürel öğeleri derlemektedir. Köylerde kooperatifler, bazı bölgelerde tarımda teknolojiyi kullanan işletme ve çiftlikler kurulmaktadır.

Köy Enstitüleri uygulaması, ülkenin kültür ve sanat ortamını değiştirecek güçte sonuçlar vermiştir. 17.341 öğretmen arasından 300 yazar ve şair, 400’e yakın müzik eğitmeni, ressam çıkmıştır.

Köy Enstitülüler ve onların çocukları 1960 sonrasındaki gençlik hareketlerinin, TÖS, TİP gibi büyük siyasal savaşım örgütlerinin de öncülüğünü yapacaklardır.

Fransız yazar Paul Gentizon da, 1929 yılında yazdığı Mustafa Kemal ve Uyanan Doğu adlı kitabında başka şeyler söylüyor. “Yalnızca Türk Devrimi, siyasal kurumları, sosyal ilişkileri, dinsel alışkanlıkları, aile ilişkilerini, ekonomik ilişkileri ve toplumun moral değerlerini ele almış ve bunları devrimci yöntemlerle, köklü bir biçimde yenilemiştir. Her değişim, yeni bir değişime neden olmuş, her yenilik bir başka yeniliğe kaynaklık etmiştir. Ve bunların tümü halkın yaşamında yer tutmuştur.” (P. Gentizon, Mustafa Kemal ve Uyanan Doğu, 1994, s 164)

Ortalık karışmıştır… Orhan Pamuk’un, Orhan Koçak’ın sözünü ettiği, Hasan Bülent Kahraman ve daha birçok düşünürün de hiç çekincesiz ortaya çıkan olgulardan çok kuramsal yapıları kategorileştirerek kimi önyargılarla eleştirdikleri bu “reddiye” politikası uygulamaya konmuş mudur, yoksa yapılmak istenmiş de, gerçekleşmemiş midir? “Halkın yaşamında önemli bir değişime neden olmamış” ise, bunca yazının, kitabın, bu “”Güdük Edebiyat Kanonu”nun ya da bu koroda yer almış herkesin kendine göre tanımladığı ama mutlaka “tepeden inmeci” bulduğu bu “Kemalizm” çevresinde koparılan gürültüler nedendir?

Aslında, bin dokuz yüz doksanlı yıllardan sonra hız kazanan ve çoğuinlukla Kemalizm’i, çevresindeki koşullardan soyutlayarak “gökten zembille inmiş bir özne” olarak tanımlayan kültürel paradigmanın açılışını yapan Ahmet Oktay’dır denebilir. Oktay, ilk baskısı 1986’da yapılan “Toplumcu Gerçekçiliğin Kaynakları” adlı yapıtında halkçılık, köylücülük eğilimlerini ve Köy Enstitüleri’ni değerlendirirken, “Köy Enstitüleri’nin yararı oldu elbet, dahası iktidarın isteğinin dışında gelişmelere de yol açtı, ama son kertede, Enstitüler, çok zorlu koşullar altında yaşayan kırsal kesimin, rejimin, dolayısıyla egemen sınıfların çıkarları doğrultusunda pasifize edilmesi amacıyla kuruldular” diyor (Ahmet Oktay, Toplumcu Gerçekçiliğin Kaynakları, s 378). Ahmet Oktay’ın gerçekten de yazın tarihimiz açısından çok önemli bir değerlenme-toparlanma çalışması, yazını diğer ideolojik sistemlerden ayrı düşünme gereğini vurgulayan ilk yapıt sayılacak kitabındaki bu satırları okuyanlar, Türkiye köylüsünün otuzlu yıllarda bir ayaklanma arefesinde olduğu kanısına varabileceklerdir. Eh, halkının yüzde doksanı okur yazar olmayan, ta bin dokuz yüz kırklı, ellili yıllara varıldığında bile, köylüsünün birçoğu hâlâ padişahlık sistemi altında yaşadığını sanan kırsal alanın bir an önce “pasifize edilmesi” için Köy Enstitüleri’nin kurulmuş olması da doğal sayılmalıdır!

Aydınlarımız kendi tarihlerini yargılarken böylesi öznel ve ucuz yargılarla düşünmeyi alışkanlık durumuna getirmişlerdir.

Ömer Türkeş’in 1930’lu yıllarda “edebiyat dünyasına büyük bir dinamizm getiren öfkeli genç bir toplumcu kuşak, bir ‘fedailer mangası’” içinde tanımladığı Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Sadri Ertem, Kemal Tahir gibi şair yazarlarla ilgili ilginç çözümlemeleri de vardır: “Edebiyatımızın toplumcu gerçekçi niyetli bu ilk yazarlarının romanlarında toplumun yoksul ve ezik insanlarının hikayeleri işlenirken, sosyalizme bağlanmışlığın arkasına dolduracak teorik bir birikimin yokluğundan olsa gerek, Kemalizm’in halkçılık/köylücülük/devletçilik popülist söylemi ile bir ortaklık hemen göze çarpar.” (Ö. Türkeş, agy, s 444) Kemalizm’le sol kesim arasındaki, (kendisinin bir önceki kesimi eleştirirken bilinç eksikliğine bağladığı) bu ortaklığı, Köy Enstitüsü çıkışlı “Köy Romanı Kanonu”nda da bulur (Ö. Türkeş, agy, s 445…).

Ö. Türkeş’e göre, “Kemalizm’e akraba” yazarların (bunların arasında Sabahattin Ali, Nazım Hikmet, Kemal Tahir gibiler var, sonradan Fakir Baykurt, Talip Apaydın, bir ölçüde Dursun Akçam ve diğer Köy Enstitüsü çıkışlılar da katılacaklar) feodalite ve mütegallibeye karşı verilmekte olan kavganın kazanılacağına ilişkin umutları Kemalist ideolojinin yeniden üretilmesine yol açmaktadır. “Yazarlar meselelere eleştirel bir tarzda yaklaşsalar da, romanlarında ilerlemenin temsilcisi idealist aydınların geçmişin bütün kötülüklerinin yeniden vücut bulduğu feodal artıklar ve onların işbirlikçisi Anadolu mütegallibesi ile giriştikleri kavgada kazanacaklarına ilişkin umut, Cumhuriyet’in geleceğine duyulan bir inancın göstergesi ve Kemalist ideolojinin yeniden üretilmesidir.” (Ö. Türkeş, agy, s 444) Eleştirmenimiz Türkeş’in “feodal artıklarla onların işbirlikçisi Anadolu mütegallibesi” gibi, hiçbir toplumcul ve tarihcil açıklamayla anlatılamayacak ilginç buluşları bir yana, “toplumcu gerçekçi niyetli yazarlar”ın Anadolu köylüsünü binlerce yıldır sömüren bir zorba-soyguncu güce karşı verilmekte olan savaşımı destekleyen, din istismarına karşı çıkan yapıtlarını “Kemalizm’in yeniden üretilmesine” hizmet olarak değerlendirmesi, eleştiri mantığının önemli bir göstergesidir.

Ömer Türkeş, Güdük Bir Edebiyat Kanonu adlı yazısında, dönemin yazarları için “Cumhuriyet’in yaratmak istediği yeni insan tipini, kadın-erkek ilişkileri, aile yapısı ve toplumsal yaşantı etrafında canlandırmayı millî bir görev telakki etmişlerdir” diyor (Ö. Türkeş, agy, s 440). Bulundukları ikilem içerisinde, dört karılı evlenmeyi, imam nikâhını, kadının mirastan yoksun bırakılmasını, Arapça eğitimi sürdüren medreseleri mi savunsalardı yoksa? Bu yazın türü ve Ömer Türkeş’in “güdük” bulduğu kanon içindeki yazarların kendi içinde bulundukları koşullar ve toplumda tanığı oldukları değişimi benimseme, içselleştirme, yapıtlarında “yeniden kurma” hakları yok mudur?

Ömer Türkeş’in “fedailer mangası” diye adlandırdığı toplumsalcı gerçekçiliğin ilk temsilcileri ile Köy Enstitüsü çıkışlı “köy romanı” kanonunun Kemalizm’le akrabalık ilişkisini hikaye ettiği bölüm, Kemalizm’i tekil ve değişmeyen bir özne gibi gören bakış açısını çürüten bir yorumu içerir. Kendi anlatımıyla “İstanbullu aydının Anadolu’nun tozlu yollarında, yoksul köylerinde dolaşıp cahil bırakılmış, dinî istismarlara uğramış ve köy ağası tarafından sömürülüp devlet görevlileri tarafından ezilmiş köylü milletiyle kucaklaşması merkezli” (agy, s 445) yapıtlardaki yazar tutumu, “Cumhuriyet’in ilk yıllarında solcularla Kemalizm arasında yukarıda sözünü ettiğim ortak paydalar –devrimcilik, halkçılık ve köycülük- ilerleyen yıllar içerisinde iktidarı elinde tutanlar açısından önemini yitirmiş” (agy, s 446) olunca değişir… Öküz ölmüş, ortaklık bozulmuştur… İnönü’nün çok partili sisteme geçişiyle birlikte Köy Enstitüleri’yle olan bağını koparmasında somutlaşan iktidar politikaları, daha önce Kemalizm’le “akrabalık” ilişkisi içindeki edebiyat dünyasının önemli bir kesimini muhalif olmaya sürükleyecektir, Demokrat Parti iktidarıyla birlikte bu muhalefet daha da keskin bir biçim alacaktır… Dönem yazarları, yetmiş yıl sonrasının soyut söz ebeliğiyle gölgelenemeyecek soylu bir duruş göstermiş, yaşam gerçekliğiyle davranmışlardır!

Barış Karacasu, Ömer Türkeş ve Orhan Koçak’ın da yazarları olduğu İlteşim Yayınları’nın Kemalizm cildindeki yazısında, Hasan Ali Yücel’in 1957 tarihli bir yazısından hareketle Kemalizm eleştirisini boyutlandırır; Yücel’in “planlı bir modelin yaşama geçirilmesinde eğitim biçiminde de köklü değişikliklere gidilmesi” (Yücel, 1966: 237, anan: Barış Karacasu, Mavi Kemalizm, Kemalizm, s 335) sözünden hareketle, Kemalizm’in “eğitim yoluyla en keskin ve kestirme biçimde amaca ulaşma” düşüncesinin varlığını göstermiş olur! Cumhuriyet kurulalı tam 34 yıl olmuş, Hasan Ali Yücel’in de Milli Eğitim Bakanlığı’ndan alınmasının üzerinden 11 yıl geçmiştir… “Eğitim Birliği” Yasası çıkarılalı 33 yıl geçmiş, Latin harfleri 29 yıl önce kabul edilmiş, Halkevleri 25 yıl önce kurulmuş, “eğitmenler seferberliği” yirmi yıl önce başlatılmış, Köy Enstitüleri çoktan yaşama geçirilmiştir… Karacasu, Sabahattin Eyüboğlu ve Halikarnas Balıkçısı’na temsil ettirdiği “Mavi Anadoluculuk” akımının temelinde de Cumhuriyet’in kuruluşundan bundan sonraya kadar uzanmış “kendini Osmanlı’dan bütünüyle ayrık biçimde tanımlamak isteyen ‘milli kültür’ü olan yepyeni bir ulus icat etmenin peşinde olan yeni devlet” (Karacasu, agy, s 342) tasarımını bulacaktır.

Aynı zamanda “Osmanlı sürdürümcüsü” olabilecek, “milli kültürlü” yeni bir ulus nasıl mümkündür acaba? Türkiye Cumhuriyeti’nin “milletleşme-uluslaşma” sürecinde, örnekleri Batı’da da yaşanmış bir “yeniden kuruluş” anlayışının gözleniyor olması neden o kadar aykırı bulunmaktadır?

Fay Kırby, Türkiye uluslaşma sürecini bazı Batı örnekleriyle karşılaştırıyor: “Kemalizm’de halkçılık düşünü ve Türk tarih Tezinin asıl tezi olan ulusçuluğu hümanistçe anlayış, yalıtımcı Amerikan, adalı ve sömürgeci İngiliz, romantik ve yayılmacı Alman tarihçiliğinin bir öykünmesi olmaktan çok uzak bir tarih öğretimi görüşünü içerir.” (F. Kırby, Türkiye’de Köy Enstitüleri, s 183)