OLMADI, HİÇ OLMADI VARLIK AĞABEYİM…
Böyle olmamalıydı gidişin canım ağabeyim… Bu kez bana çok koydu gidişin, içime oturdu…
Babamdan yadigârdın bana… İmeceler’den, Yeni Gün’lerden, sosyalist mücadelelerden, tedirginliğin, direnişin, ama geri çekilmeyişin, davadan vazgeçmeyişin destanlar yazdığı, umudun hep bayrak olduğu günlerden…
Her insanın çoğul bir hayatı vardır kuşkusuz… Kimi zaman bir kısmı, kimi zaman diğeri öne çıkar yelpazenin… Ama senin yaşamında ağır basan, mücadeleci karakterin, içinden gelip gözbebeklerinden taşan gülüşün, yaşamının her ânına, konuştuğun her sözcüğe ayrı bir anlam verişindi…
Aylarca koptuk seninle… Çok hasta olduğun, gelen ziyaretçilerin hastalığına üzüntü kattığı, durumunu daha da kötüleştirdiği söyleniyordu. Üzülüyordum, yaklaşmaya da cesaret edemiyor, daha kötü olmanı istemiyordum…
Son yolculuğa çıkacağını öğrendiğim gün, Ankara’dan 800 km uzakta acıyla çarpıyordu yüreğim. Varlık ağabeyimin gidişinde ben de olmalıydım. Bir yanda pandemi koşulları, bir yanda onca yol…
Yılları geçirdik birlikte. Yan yana konuşmacı olduk açık oturumlarda. Aynı masada gülüp eğlendik derneğimizin yemeklerinde…
O uçak yolculuğumuz hiç çıkmayacak belleğimden ağabeyim… Ankara’dan İzmir’e birlikte gidiyorduk derneğimizin bir toplantısı için. Konuşa konuşa bitirdik yolu. Daha çok da senin bitip tükenmeyen mücadele ve gazetecilik anılarınla… Bir de uçak yolculuğu anısı katmıştın söz arasına… Bir zamanlar yine uçakla Ankara’dan İzmir’e giderken yanına yaşlıca bir köylü karı koca düşmüş; halim selim; suskun insanlar… Çekingen duruşları varmış; uçağa da ilk binişleriymiş… Kız istemeye gidiyorlarmış İzmir’e, birkaç gün kalıp döneceklermiş. Sen aynı gece döneceksin; ivedi işlerin var Ankara’da… Akşam uçağında sen yerine oturduktan sonra aynı çift de gelip oturmamış mı yanına… Olacak iş değil… Onların da ters gitmiş işleri, dönmeye karar vermişler. Onca sıra, onca koltuk içinde yine yan yana…
Aradan yıllar onca yıllar geçmiş iki yolculuk arasında… O gün yine yan yanaydık… Daha sen çok konuştun, sen anlattın yol boyu… Yanımızda da, pencere önü koltukta yan vermiş yatan biri var… Yol boyu uyudu neredeyse; ayağında topuğuna basılı bir çift pabuç; sırtında buruşuk bir takım elbise; karayağız bir tip…
İzmir’de sevgili Kemal Kocabaş karşıladı bizi. Mandalina ağaçları arasında yürüdük, konuştuk, kahvaltımızı yaptık. Kırıp geçirdin bizi, ne Rahşanla Ecevit, ne bitip tükenmez Demirel anıları…
Aynı akşam dönüşü uçaktaki yerime daha yeni oturmuştum ki, bir ses çınladı yanımda; “Selamünaleyküm abi!”
Gözlerime inanamadım. Sabah yolculuğu boyunca yanımızda uyuklayan o karayağız kişi… “Yorgundun, kusura bakmayın, hep yattım ama size de kulak verdim, çok değerli insanlarsınız,” diyordu… Fedai’ymiş adı. Adı gibi fedai… İhalelere girermiş tahmin edebileceğim gibi… Koca uçak, onca koltuk ve biz yine yan yana düşmüşüz, senin sabah anlattığın anı yeniden katılıp gelmişti sanki yaşamıma… İnanılacak gibi değildi.
Hayatta seni bırakmam dedi Fedai… Otoparkta aracım var, gideceğin yere bırakacağım… Bir tedirginlik bastı mı beni… Böyle bir rastlantı olabilir mi diye sorup duruyorum kendime. Hele de indiğimiz Esenboğa’da emanet yerine gidip koca bir de silah takınca beline Selami, iyice şafak attı bende. Erkekliğe bok da süremedim, ayrılıp gidemedim oradan. Esenboğa otoparkının karanlık koridorlarında epeyce dolaştık fedaiyle, o kir pas içindeki külüstür otomobilini bulana kadar…
Sonuçta beni bıraktı kendi aracımın durduğu şehir içindeki o otoparka kadar ve bana yıllarca kart attı her gittiği yerden.
Fedai’yle karşılaşmamızı sana anlatmayı unuttum biliyor musun sevgili Varlık ağabeyim…
Ne kart gelip gidecek artık aramızda, ne o tadına doyulmaz sohbetlere dalacağız…
Önce babamın yoldaşıydın; sonra benim yanımı da boş bırakmadın.
Duyunca o kötü haberi çok şeyler gelip geçti gözümün önünden.
Gidişinin o kadar sessiz, o kadar alelacele oluşunu hiç tahmin edemezdim ama… Ankara’daki kardeşlerime, dostlarıma haber vereyim, onları harekete geçireyim dedim. Yeğenin Murat da benden almış meğer haberi…
İkindi namazı sonrası Kocatepe Camii denmişti. O saatte oraya gidenler, senin tabutunun sessiz sedasız bir arabaya konuşuna tanık olabilmişler. Kalabalığı az, çelengi bol bir uğurlama olmuş. Ne kimseden bir ses çıkmış, ne Ankara’nın durgun ve sessiz havasını yırtan devrimci bir haykırış…
Sessiz sedasız emanet edilmişsin kara toprağın koynuna…
Ne o ömrünü adadığın o Köy Enstitülülük ruhu, o üretken ve direngen babalar atalar özgürlüğü, örgütçülüğü, ne gazeteci yanın, ne sosyalist parti üyeliğin, ne TRT’den “Türkiye’nin Kalbi Ankara” ile uzaklaştırılışın, ne yakılan, yok edilen çekimlerin, ne o koca ömürden bir küçük parça.
Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği Genel Merkezi ile YKKED Ankara Şubesi’nin o bir kenarda kalmış çelenkleri de olmasa kimse inanmayacaktı belki o gidişin senin gidişin olduğuna…
Sen bir dava adamıydın, bir dava adamı gibi uğurlanmalıydın...
Olmadı Varlık ağabeyim, hiç olmadı böyle…
Gidişin koymuştu zaten de, böyle gidişin ta içime oturdu…