ALPER AKÇAM ORHAN KEMAL’DE YAZIN SANATIYLA ZANAAT ARASINDA*

Orhan Kemal’i tarihsel gelişim içinde çağdaşlarından ayrıcalıklı kılan, sanatı ile hayat arasında kurduğu ilişkidir. Hayat karşısında teğet durarak, anlatıcısıyla kahraman ve karakterlerini aynı düzlemde tutarak, yazınsal gerçekliği yaşamla iç içe geçirmeyi başarmış, edebiyatımızda bir çağ açmıştır denilebilir. Çoksesli, çokbiçemli bir yazardır… Bu tutumuyla da yaşadığı dönem için yazınsal bir orkestra kurmuştur.  

Türk edebiyatında “çoksesli roman“ kapısını açan yapıtın 1932 yılında Sabahattin Ali tarafından kaleme alınmış Kuyucaklı Yusuf olduğu söylenebilir. Orhan Kemal, bu tarzı diyalog ve iç konuşmalarla daha da güçlendirmiş, metinsel gerçekliğin tüm boyutlarını, farklı bakış açılarını bir arada tutarak yan yana görünür kılmaya çalışmıştır. Piyasa için yazıldığı anlaşılan birkaç romanda duygusal sapmalarla bu tutum belli ölçüde sarsılmış olsa da, her kültürel coğrafyayı  kendi içselliği içinde yazınsal alana taşımayı başarmıştır. Orhan Kemal metninde güçlü bir yazar sesi yoktur. Ana doku, Bahtin’in Dostoyevski anlatıcısında saptadığı o belgesel dille, yalın konuşan bir anlatıcı tarafından doldurulmaktadır. Anlatıcı sesiyle karakter ve kahramanların sesi aynı düzlem üzerinden duyulmaktadır.  

Mihail Bahtin, roman türü için örnek seçtiği, üzerinde ayrıntılı çalışmalar yaptığı Dostoyevski’nin yaratıcı dehasını açıklarken şunları söylüyor: “Dostoyevski’nin yaratıcı dehası, din, kültür, siyaset konularındaki oldukça tutucu görüşlerine baskın çıkar ama bunun nedeni romanlarında kendi görüşlerini dile getirmemesi, kahramanlarının hepsine aynı uzaklıkta durması, dile getirdikleri düşünceler konusunda tümüyle tarafsız kalması değildir. Bunların hiçbirisini yapmaz ama anlatıcının sesiyle kahramanların seslerini aynı düzlem üzerinde yan yana getirerek, hiçbirine fazladan bir otorite barındırma olanağı tanımayarak romanda dile gelen karşıt bakış açılarını daha yüksek bir düzeyde senteze ulaştıran bir anlatı yapısından özenle kaçınarak çoksesli bir özgürlük ortamı yaratır. (...) Dostoyevski için önemli olan kahramanının dünyada nasıl göründüğü değil, her şeyden öncelikli olarak, dünyanın kahramanına nasıl göründüğü ve kahramanının kendisine nasıl göründüğüdür. Yani kahramanın kendisiyle ilgili bilinci romanın düzenleyici ilkesi haline gelir. ‘Kahramanın her şeyi yutan bilincinin yanına yazarın yerleştirebileceği yalnızca tek bir nesnel dünya vardır: kahramanla eşit haklara sahip başka bilinçlerin dünyası’.” (M. Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, s. 97- 100)*

Orhan Kemal metinlerinde Tanrı katındaki bir anlatıcı betimlemelerinin yerine kahraman ve karakterlerin kendi bakış açılarından üretilmiş diyalogların egemen olduğunu, farklı bakış açılarının görüntülendirme ve seslendirme için kullanıldığını görürüz. Uzun uzun iç çözümlemeleri, anlatıcının okuru usandıran yorumları yer almaz.   

Diyaloglar insan içselliğini açığa çıkaran önemli bir biçemsel öğe olur. Bu konuda da Bahtin’in önemli saptamaları vardır. “İç insan üzerinde hâkimiyet kurmak, onu yalnız bir analiz nesnesine dönüştürerek kavramak ve anlamak mümkün değildir; onunla bütünleşerek, onunla empati kurarak ona hükmetmek de mümkün değildir. Hayır, ona yalnızca diyalojik olarak hitap edilerek yaklaşılabilir ve ancak bu yolla açığa vurulabilir – daha doğrusu, kendisini açığa vurmaya zorlanabilir. Dostoyevski’nin anladığı şekliyle iç insanın resmedilmesi ancak onun bir başkasıyla söyleşisinin (communion) resmedilmesiyle olanaklıdır. ‘İnsandaki insan’ ötekiler için olduğu kadar kişinin kendisi için de yalnızca söyleşide, bir kişinin bir diğer kişiyle etkileşiminde açığa çıkarılabilir.” (M. Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, s. 336)  

Bereketli Topraklar Üzerinde (1954), Orhan Kemal yazınsallığı  için erken bir yapıt gibi görünmekle birlikte, onun biçemsel özelliklerini tamamıyla taşıma gücüne de sahiptir; örnek olarak ele alınabilir. Konuda toplumsal sorunlar, çalışma koşullarının zorluğu,insanlık dışı sömürü, zorbalık işlenmektedir. Roman karakterleri, toplumsal mücadele içinde yazarın kendi düşüncesini savunan birer araç değil, kendileri olarak var olmayı başarmış özel, özgür, özerk bireylerdir.

Ekmek parası uğruna Çukurova’ya gitmek için birlikte yola çıkan üç arkadaş, İflahsızın Yusuf, Pehlivan Ali, Köse Hasan, birer şenlik insanıdır. Bahtin’in Budala’da Prens Mişkin için yaptığı tanımlamayla “karnaval dobralığı“ içindedirler. Yeni karşılaştıkları her insan, hemen onlardan biri, kırk yıllık bir tanış gibi olur. Üç arkadaş dışarıdan katılımların olduğu tartışmalar sırasında bölünürler, yeri geldiğinde birbirlerine karşı dururlar. Sıkça birbirlerine takılırlar, gülüşürler. Birbirleriyle dalga geçerler. Burada, Anadolu köylüsünün kuttörelerden edinilmiş “oyuncu” davranış tarzının öne çıktığını söyleyebiliriz. 

Üç arkadaştan, hastalanan ve ölmeden önce yataklara düşen Köse Hasan’a, iş güç tutmayan, işçilerden aşırdıklarıyla geçinen hırsız, haydut karakterli Hidayet’in oğlu yardımcı olur. Ayağa kalkamayan Köse Hasan’ın koluna girer, olmadı sırtına alır, pis tuvalete kadar götürür, onun iğrenç dışkısının kokusunu çeker, kıçını çuval parçasıyla temizler. Hidayet’in oğlu, işçilerin kaldığı ahırın ev sahibi, hacı geçinen faizci Köse Topal’ın hırsızlıklarının tanığıdır. Köse Topal, işçilerden para toplayıp yemek yapmakta, sonra da bu yemeği başkalarına parayla satmaktadır. Hidayet’in oğluna sus payı olarak yemek verir. Hidayet’in oğlu da kendi hakkı olan yemeği yatalak durumdaki Köse Hasan’a eliyle yedirir. Sonradan boğularak öldürülen Köse Topal’ın katili, Hidayet’in oğludur.

Aynı kahraman, daha sonra gireceği patos işindeyse işçiler adına savaşım verdiği için işine son verilen Zeynel’in yerine geçmeyi, bir tür rütbe arttırımını hiç ikirciksiz kabul edecektir. 

Köse Hasan’ın köyden birlikte çıktıkları arkadaşı Pehlivan Ali, olabildiğince uygunsuz iş koşulları nedeniyle hasta olup yataklara düşmüş arkadaşını el kapısında, parasız pulsuz, hasta yatağında bırakmış gitmiştir ama, ilkin kendisine yapılan Zeynel’in yerine çalışma önerisini kabul etmeyecektir. “Yiğit adamın yerinde çalışmam ben arkadaş. Yiğit ölür, namı kalır. Çalışmam ben!” diyecektir. (Bereketli Topraklar Üzerinde, s 319)

Orhan Kemal karakterlerinin en belirgin özellikleri, “kendileri gibi” olmalarıdır. Her bir karakter için ayrı görünen bir hayat vardır. Tek bir anlatıcının ürettiği “tutarlı“ tiplemeler değildir onlar. Roman kahramanları, bir anları diğer anlarını tutmayan o bildik insanın gölgesi gibidir.

Pehlivan Ali, saf, dümdüz, kaba saba bir köylüdür. Genelevde iri yapılı bu adamın kendisini seçmesinden ötürü önceleri biraz rahatsızlık duyan ufak tefek yapılı orospu, onun davranışlarından, safça konuşmalarından müthiş etkilenir. Genelevdeki diğer kadınların da hemen gözlemleyebildikleri gibi, ona “tutulur”.

İş bulma, para kazanma amacıyla Çukurova’ya giden üç arkadaştan ikisi orada ölmüş, İflahsızın Yusuf düşlerindeki gazocağına da sahip olarak, bir masal kahramanı gibi yalnız başına dönmüştür. Eleştirmenler, tek başına köyüne dönen Yusuf’un karakter çözümlemeleriyle Orhan Kemal romanı üzerinde değerlendirmeler yaparlar.

Berna Moran, Orhan Kemal’in Yusuf’tan yana olmakla olmamak arasında bir ikircilik geçirdiğini söylemektedir (Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış, 2. Cilt, s 72). Fethi Naci Yusuf’u kendiliğinden bir gelişmenin (kavgasız, uzlaşmacı, duvarcı ustalığını becermiş bir köylü) tek olumlu simgesi olarak görmektedir (Fethi Naci, Yüz Yılın Yüz Romanı, s338). Taylan Altuğ ise Yusuf’u kendiliğinden ödün vermiş, dalkavukluk etmiş, insani yozluğa ve bireyciliğe kaymış bir kişilik olarak tanımlamaktadır. (Türkiye Defteri, Ağustos 1974, s. 39)  

Böylesine farklı, birbiriyle çelişen yargıların oluşmasından hareket ederek, roman yazarı Orhan Kemal’in, olayları kahramanlarının gözüyle, onların içselliğiyle görmeyi başardığını, çoksesli bir yapı kurmuş olduğunu söyleyebilmek çok da aykırı kaçmayacaktır. 

Orhan Kemal’in Bereketli Topraklar Üzerinde adlı yapıtındaki en önemli ayrıntılardan biri, ikinci baskıda yaptığı bir değişikliktir. Yola çıkarken şehirlilerden birer cin, tehlikeli, yoldan çıkmış yaratık olarak söz eden Yusuf, dönüşte şehirlileri birer enayi olarak görmekte, şehirliyi küçümsemektedir. Kendine güvenli bir havası vardır, böbürlenmektedir. Klasik roman yapısındaki başla son arasındaki karakter değişimi, kahraman evrilmesi, gelişme gerçekleşmiş gibidir. Kahramanın Lukácsçı, bütünlüklü bir dünya arayışı yolunda önemli bir adım atılmıştır ki, ikinci baskıya eklenmiş bir diyalogla her şey altüst oluverir: Yusuf’un tanışıp birlikte çay içtiği, konuşmaya başladığı, başlangıçta Yusuf’un konuşmalarıyla eğlenen istasyon görevlisi birden öfkelenir;  

“- Bana bak bana dedi. Deminden beri boyuna dinlettin. Anlattıklarını yedim belleme. Hem sana bir şey deyim mi? Köyünden de çıkmaya kulak asma.

Yusuf küçük memurun gerçek yüzüyle karşılaşınca şaşırmıştı:

Niye?

Şehri pislettiğiniz yeter!

Biz mi pisletiyoruz?

Fazla konuşma, gözü açıklığa da lüzum yok. Yallah, marş!” diyerek kovalar onu. (Bereketli Topraklar Üzerinde, s 369) 

İkinci baskıya eklenen bu parodik söylem, Orhan Kemal’in yazınsallığı, kahramanlarının roman içindeki gelişimleriyle ilgili değerlendirmeler yapan eleştirmenlere verilmiş bir yanıt gibidir: yani, kahramanları ve karakterleri bildikleri gibi davranırlar! “Gözlemlenen kişilik değişimi”yle dalga geçilerek anlatıcının önceden belirlenmiş bir sona ulaşma kaygısı olmadığı gösterilmek istenmiştir sanki.

Orhan Kemal’in diğer romanlarında da insan ilişkilerinde bir tutarlılık, süreklilik gözlenmez. Nereye varacağı belli olmayan bir devinim vardır. Karakterlerinin yalnızca birbirlerine karşı olan duygu ve düşüncelerinde değil, dünyaya bakışlarında da değişimler görülüyor olsa da, amaç bir senteze varmak, anlatıyı bir sonuca götürmek değildir… “Yazar olarak kendimi aradan çekip okuyucumu anlattığım şeylerle baş başa bırakıyorum” diyen Orhan Kemal’in (Mustafa Baydar, Edebiyatçılarımız Ne Diyorlar, s 116; anan: Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış, 2. Cilt s72) bu tutumu, Bahtin’in Dostoyevski için söylediklerini anımsatıyor: “Dostoyevski için önemli olan, kahramanın dünyada nasıl göründüğü değil, öncelikle dünyanın kahramana nasıl göründüğü ve kahramanın kendi kendisine nasıl göründüğüdür.” (Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, s 97).

 

“SOKAKLARDAN BİR KIZ”: YAZIN SANATINDAN ZANAATA

Orhan Kemal yazınsal çeşitliliği içinde sanatını piyasa için zanaata dönüştürmek zorunda kaldığı yapıtlara da rastlanmaktadır. İstanbul’a taşındıktan sonra, başka bir geçim kaynağı olmadığından, yazdıklarıyla yaşamını sürdürmek zorundadır… Bu nedenle piyasa beğenisine uygun duygusal sapma ve yoğunlaşmaların görüldüğü romanlar da yazmak zorunda kalmıştır.  

Örnek yapıt olarak ele alacağımız “Sokaklardan Bir Kız”da, Orhan Kemal’in diyaloglara, iç konuşmalara, kahraman ve karakterleri anlatıcı düzleminde tutma biçeminin yine sürdüğünü, ancak, duygusal planda kurulan abartılı bir atmosferle yaşanan gerçekliğin bir melodrama dönüştüğünü görmekteyiz.

Yaşanan gerçeklikle, biçemde duygusal bir ek alan kurma çabası arasındaki çelişki, bu kurgusal bilincin varlığı, karakterlerin iç konuşmalarında kendini açığa vurur.

Pavyon sahibinin 11. Sayfadaki iç konuşması, Leyla’nın 13-14. Sayfalardaki iç konuşmalarında romanın başlangıç aşamasından itibaren bu farklılık okura anımsatılmak istenir sanki…

Sorgu ve mahkemedeki hemen tüm ifadelerde, kendisini savunmak isterken kendisine saldıran Fikret’i öldürmüş olan Nuran suçlanırken, insan iç sesleri başka bir gerçekliği anımsatmaktadır.

“Hele pavyon sahibi çıldırasıya sevdiği bu genç, güzel kadın için verdiği ifadeden cayıp ‘-Hayır, Nuran o çapkın serseriyi sevmiyordu. Beni de sevmiyordu. O yalnız kara kuru, çirkin kocasını seviyordu. Biz hepimiz el birliğiyle zavallıya tuzak kurduk’ demek istediğini duyduysa da, Leylâ’nın mermer sükûnu karşısında çâresiz sustu.” (Sokaklardan Bir Kız, s 11) 

“Konsomatris Leyla birden kızını öyle sevdi ki. Bir an, ayağa fırlayıp: ‘- Hâkim bey, asıl suçlu ben ve yanımda oturmakta olan şu zengin pavyon sahibidir. Beni apartman katı, hususi stil möbleyle aldatıp, kızımı kocasından ayırtma yolunu tuttu. Nuran öldürdüğü Fikret’i gerçekten sevmiyordu. Verdiğimiz ifadelere kulak asmayın. Biz alçak insanlarız.(…)”  (Sokaklardan Bir Kız, s13)

Nuran’ın babası cezaevindeki son görüşünde, kızına, “Aman kızım, kocan ne kadar çirkin olursa olsun; onu aldatıp katil olmasına sebep olma” demiştir. Nuran’ın tüm yaşamı boyunca bir daha göremeyeceği, ömür boyu kendisini istismar etmiş ve aldatmış karısı Leyla ile uygunsuz durumda yakalayıp boğarak öldürdüğü “yakışıklı jön” nedeniyle hapse düşmüş ve orada ölmüştür.

Nuran’ın başına gelenler, bir Yeşilçam melodramında sık karşılaşabileceğimiz insanları salya sümük ağlatmaya çaba gösteren abartılı bir ağlatı serüveni gibidir.

Babasının çocuk yaşta Nuran’ı emanet verdiği amcası da, yengesi de, amcasının kızı Ayten de, hatta oturdukları yoksul mahallenin tüm insanları da Nuran’a işkence yapmaktan, onu ağlatmaktan haz duymaktadırlar neredeyse. Nuran gece gündüz evde hizmetçilik yapmakta, su taşımaktadır. Yengesinden sık sık dayak yemekte, amcası ve kuzeni Ayten tarafından da aşağı görülmekte, kötü davranışlara hedef olmaktadır. Yengesi ocak taşında parmaklarını taşla ezdiğinden elleri çirkinleşmiştir.

Orhan Kemal’in sınıfsal bakış açısına, ideolojik yapısına hiç uymayan bu biçem, piyasa için yazılmış bir romanda sanatla zanaatin karşılaşması için tipik bir örnek olarak alınabilir.

Nuran tüm sıkıntılarına kurduğu düşlemlerle direnmeye çalışmaktadır. Nuran dışındaki kahramanlar da sık sık anılara dalıp düşlemler kurar, yaşamı düşsel alanda olsun yeni bir alana taşımaya uğraşırlar.  

Nuran’ın düşsel ve düşlemsel yaşamının önemli bir parçası olan çocukluk ağbisi İhsan, Nuran genç kızlığa geçtikten sonra arzulanan bir eş durumuna geçecektir.

Nuran’ın sonradan evleneceği Cevdet de çocukluğunun Çingene Cevriyesi ile düşlemlerini zenginleştirmekte, hep onu arzulamaktadır.

Romanın tamamında, düşler ve özellikle düşlemsel konuşmalar yaşanan zamana göre daha uzun yer ve metinsel alan kaplamaktadır.  

Uğradığı işkencelere dayanamaz duruma gelen Nuran, amcasının evinden kaçar, sarı bir köpekle birlikte bir mahzende uzun süre kalır. Uzun aramalardan sonra Nuran’ı bulup ortaya çıkarır mahalleli... Onlara göre, o mahzende daha çocuk yaşta olan Nuran mahallenin kart erkekleriyle birlikte olmaktadır. Hakkında olmadık söylentiler çıkarılmıştır.

Okur ya da olası bir film malzemesi olacak metnin izleyicisi, toplum tarafından linç edilmekte olan yalnız ve küçük bir kızın dramı ile mazoşist duygularının doyumuyla farklı bir “ruhsal projeksiyon” yaşayacaktır…

Tüm Yeşilçam melodramlarında olduğu gibi “Sokaklardan Bir Kız”da da “kurtarıcı gerçekliği konuşmak” arızası vardır. Kahraman ve karakterler, olayın içyüzünü anlatmak, gerçek suçluyu açığa çıkaracak ve kendilerini zan altında kalmaktan kurtaracak gerçekliği söylemek yerine, içe kapanmayı, zan altında kalarak bir tür işkence çekmeyi yeğlerler. Bu da hikâyenin iç “mazoşist yönelimi” olmaktadır.

Nuran’dan kurtulmak isteyen amca, annesi olarak bilinen Leyla’ya haber gönderir… Leyla uzun zamandır görmediği kızın güzelliği karşısında şaşkına döner ve hemen küçük Nuran’ın bendi üzerinden kendi geleceği için tasarımlar kurmaya başlar. Nuran’ı kullanacak, onu erkeklere pazarlayacak, yaşamını zenginleştirebilecektir.

Leyla için bir yatırım aracı olmuştur artık Nuran. Ona değişik iç çamaşırları ve giysiler alır, bir süreliğine daha kalması için amcasına geri götürür. Nuran kendine alınan elbiselerden birisini amcakızı Ayten’e vermek ister. Ayten aç gözlüdür; ikisini birden alır, Nuran’a da kendi eski elbisesini verir. Ayten’in annesine göre elbisesine Nuran’a vermiş kendi kızı büyük bir erdemlilik örneği göstermiştir!  

Nuran mahalleli tarafından ahlaksızlıkla suçlanıyor olmasına karşın, Ayten erkeklerle düşüp kalkmaya başlamıştır. Nuran ise çocukluk ağbisi, giderek düşlemsel âşığı olduğu İhsan ağbisi üzerine kurulu farklı bir yaşam hayaliyle avunmaktadır. Yaşı ilerledikçe İhsan’la aynı yatağa girmek arzusu eklenir düşlemlere…

Nuran’ın evleneceği denizci Cevdet de başka bir aile dramının ürünüdür. Babası annesine yıllarca işkence etmiş, evdeki hizmetçiyle ilişki kurmuş, annesinin ölümüne neden olmuştur. Cevdet’in babası annesi öldükten sonra hizmetçiyle evlenmiştir… Babasının işyerine ait paraların hizmetçinin dostu şoför Adem tarafından çalınması aileyi daha kötü durumlara düşürmüş, Cevdet babasını kurtarabilmek için hırsızlığı üzerine alarak hapse girmiştir. Arkasından iki ayrı cezaevi serüveni daha olacaktır. Çingene Cevriyeyi kurtarmak için sinema soymaya kalkmıştır Cevdet.

“Sokaklardan Bir Kız”da, Tanzimat romanının soylu ve mağrur kahramanlarıyla bunların ayağına dolanan kötü niyetli, ahlâksız hizmetçi ikileminin yaşamını sürdürmekte olduğu görülmektedir. Romanda, doğuştan ahlaksız bar kadınları, yuva yıkan kötü niyetli hizmetçiler, konsomatrisler cirit atmaktadır.

Cevdet’in de iş arkadaşı olan yakışıklı Fikret, önce Leyla’nın dostu olmuş, daha sonra da arkadaşı Cevdet’in karısı olan Leyla’nın güzel kızı Nuran’a göz dikmiştir. Nuran kendisine tecavüz etmeye kalkışan Fikret’i öldürür. Kocası Cevdet, Annesi Leyla, kendisinde epeyce bir zamandır gözü olan annesinin patronu, herkes Nuran’ı suçlamakta, Fikret ile kendi isteğiyle ilişkiyle girip adalı başkasına yan etmemek için öldürmüş olabileceğini söylemektedir.  

Tüm kördüğüm ve kötülükler, Fikret’in baba dostu, daha sonra yanında iş bulduğu babacan şefin verdiği ifadeyle pamuk ipliğine bağlıymış gibi çözülür. Bir tek iyi insan, tüm hikâyeyi baştan sona değiştirmeye yetmiştir. Cinayetin işlendiği evde kapı pencerenin zorlanmamış olmasının nedenini babacan şef bilmektedir. Fikret, olayın kahramanlarını değiştirerek kendisine bir hikâye anlatmış, paslı bir çiviyle tutturulmuş bir mutfak kapısından girilebilecek bir evden söz etmiştir. Kendisine yüz vermeyen bir kadını buradan girerek elde etme düşüncesinde olduğunu açıklamıştır…

Romanın sonunda ortaya çıkan Cevdet’in eski göz arısı Çingene Cevriye de uzağında olduğu bu olayın gerçek yüzünü çok iyi bilmektedir. Karısını suçlamış ve yattığı cezaevinden görmeye gitmemiş Cevdet’i bulur ve Nuran’ın suçsuz olduğunu, kendisini de bir yana bırakıp ona koşmasını söyler… 

“Sokaklardan Bir Kız”da, duygusal işlevin ve piyasa kaygısının öne çıktığını, Orhan Kemal yazınsallığının ve estetik yapısının “masum” denebilecek bir nedenle örselenmiş olduğunu söyleyebiliriz.

  • Bu yazı Alper Akçam’ın yayına hazırladığı “DİLLERİNE KURBAN / ORHAN KEMAL’DE DİYALOJİK PERSPEKTİF” adlı dosyadan alınmıştır.

Kaynakça:

Orhan Kemal, Bereketli Topraklar Üzerinde, 4. Basım, Remzi Kitabevi, 1975, İstanbul 

Orhan Kemal, Sokaklardan Bir Kız, 9. Baskı, Tekin Yayınevi, 1999, İstanbul,

Mihail Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, Çev.: Cem Soydemir, Metis Eleştiri, İstanbul 2004 

Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış, 2. Cilt, 12. Baskı, İletişim Yayınları, İstanbul 2004,

Fethi Naci, Yüz Yılın 100 Romanı, 4. Basım, Adam Yayınları, Nisan 2002, İstanbul

 

alperakcam@gmail.com