TARİHİ DEVLET ANA ROMANI VE TARİHİN KENDİ GERÇEKLİĞİ
Edebiyat metnini bir toplumbilim duyurusu, bir kuramsal bildiri aracı kılmak isteyen bazı yazarlar, işi kimi tarih gerçekliğinin yadsınmasına, hatta tersine döndürülmesine ve bir ideolojik kılıfa büründürülmesine kadar vardırır. Edebiyat tarihimizde, tarihle edebiyatı birbirine en çok dolaştıran, sonuçta, tarihi de kendi bakış açısına göre yeniden düzenlemeye kalkan yazarlardan birisi de Kemal Tahir’dir.
Kemal Tahir’e göre, Türkiye’de Batı’daki gibi bir sosyal yapılanma ve işçi sınıfı olmadığından aydınlara ve edebiyatçılara özel görevler düşmektedir. Kemal Tahir’in Cumhuriyet kuruluşu, Osmanlı Tanzimat dönemindeki Batılılaşma çabaları, İttihatçılık-Kadroculuk karşısında yer alan, tüm yenileşmeci görüşlerle büyük karşıtlıklar içeren “Osmanlıcı” kuramsal kabulü, böyle bir savı gerekli görmektedir... Bir yazar olarak böylesine büyük savlarla kendi tarzında metinler kuran yazara ilişkin değerlendirmelerde de bir edebiyat metni için hiç de birincil işlevde olmaması gereken tarihsel ve toplumsal konuların öne çıkarılması da kaçınılmaz olur.
Kemal Tahir, 1945’lere kadar yazılmış romanlarımıza “Türkçe’de yazılmış roman” demekte, “Türk romanı” dememektedir. Devlet Ana’nın ilk baskılarında arka kapakta yer alan açıklamaya yeni baskılarda yer verilmemiştir. “... dış kalıpları gibi romanımızın özü de, sadece yerli adlar taşıyan yabancı insanların özentili serüvenlerinden ibaret kalmıştır.” (Kemal Tahir, Notlar 1, s 98; anan: Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış, 2. Cilt, s 177) Kemal Tahir’e göre bizim toplumumuzda yazılan romanlar, Batılılaşma çabaları gibi yanlış bir anlayıştan devinerek oluşmuşlardır, taklittir, bize özgü değildir.
Hadi, Tanzimat edebiyatında, Serveti Fünun’da bu taklit işi epeyce yer alır deyip kabullenelim bu yorumu... Peki Hüseyin Rahmi’yi, Sabahattin Ali’yi, Reşat Nuri’yi, Halide Edip’i nereye koyacağız?
Kemal Tahir, ittihatçılık ve kadroculuğun yanlışlarını eleştirirken “Osmanlılık” denen kavramı Platon’un tanrısal İDEAL DEVLET’i düzeyine yüceltir, iyiliklerin, güzelliklerin, doğruluğun kaynağı sayar. Aynı bakış açısı, romanlarındaki yazınsal tarzın, biçemin de kaynağını oluşturur. “Osmanlı kadını”, “Tam bir Osmanlı” gibi betimlemeler kullanılır.
Kemal Tahir bir Marksist gibi çözümlemeler yapmaya çalışmaktadır ama idealize ettiği “Osmanlı kadını”, erkeğin gerisinde, ikincil, edilgen, söz dinleyendir. Anadolu’nun birçok yöresinde, günümüzde bile geleneksel yapı içinde erkekle neredeyse eşit konumda yaşayan kadını (İlhan Başgöz’ün Folklor Yazıları’nda, daha birçok araştırmada bu durum açıkça belgelenir), Kemal Tahir’in idealize ettiği toplum tanımında erkeğin gerisine itilmiş olması ilginç bir durum doğurmaktadır.
Kemal Tahir’in çoğunlukla romancılığının önüne geçmiş sosyolojik bakış açısı kapsamında ucundan kıyısından dokunduğu kimi tezler, kaynağında kendi yapılandırdığı bir kurama ait değildir. Kemal Tahir’in, Osmanlıcılığına dayanak olarak kullandığı tarih görüşü, ünlü Donanma Davası’nda birlikte yargılandığı ve zaman zaman ilişki kurmuş olduğu eski sosyalist Dr. Hikmet Kıvılcımlı’dan alınma gibidir. Kıvılcımlı, anılarında ve birçok yazısında, Çankırı Cezaevi’nde birlikte oldukları Kemal Tahir’in romanlarında kullandığı o ünlü kuramın kendi tezinin kötü bir kopyası olduğunu söyler. Kemal Tahir, Dr. H. Kıvılcımlı’nın Doğu Ortaçağı’na, antika tarihe ve diyalektik maddeci tarih anlayışına büyük bir katkı olarak geliştirdiği “Tarih Tezi”ni belli ölçüde öznel yorumlara uğratarak kendi buluşuymuş gibi sunmuştur.
Kemal Tahir, Anadolu’da aydınlanmaya, özgür düşünceye büyük katkıları olmuş, Anadolu halk kültürünün rönesansı sayılabilecek atılımlar göstermiş Köy Enstitüleri’ne de şiddetle karşı çıkar. Bozkırdaki Çekirdek romanında da bu bakış açısını işler.
Kemal Tahir’in romanlarında oluşturduğu “Osmanlı kadını” kavramı, Köy Enstitüleri çevresinde açılmış cinsiyet tartışmalarında ilginç bir biçimde koşutluklar bulur. Kemal Tahir’in kadını erkeğin gerisinde tutan bakış açısıyla, sonradan Köy Enstitüsü karşıtı bir politika izleyecek olan Nasyonel Sosyalizm sempatizanı Kızılçullu Köy Ensitüsü Müdürü Emin Soysal’ın bu konudaki uygulamaları birçok benzerlikler içerir. Emin Soysal’ın Kızılçullu uygulaması, kuramsal olarak izlediği H. F. Kanad’ın gelenekleri gereği namuslu, erkeğine bağlı, ulusçu kuşaklar yetiştirecek özverili kadın tiplemesine uygun düşer. “… Kanad’a göre, iki tür aile ve toplum vardır: Birinde gençler ve kadınlar güvenceli haklar isterler, diğerinde ise toplum ve aile ilişkilerinde kadının ve erkeğin, gencin ve yaşlının yerleri, ataerkil bir yetke düzenlemesiyle birbirinden ayrılır. Türk yaşamı ikinci türdendir. Buna göre, bir Batılı kadınlara öykünen, bir de ‘ulusal özelliklerini’ koruyan kadın tipi vardır. Birinci tip alabildiğine düşer ve yoksulluktan başka bir şey getirmez. İkincisi ise bağlılık, namus ve özveri örneği olur.” (Fay Kırby, Türkiye’de Köy Enstitüleri, s 189).
DEVLET ANA’DA TARİH
Devlet Ana (1967), Kemal Tahir’in Osmanlı Devleti kuruluş dönemini anlattığı tarihi bir romandır. Roman, Sen Jan şövalyesi Notüs Gladyüs’ün Karacahisar Tekfurluğu sınırlarında, Ertuğrul Gazi’ye ait uçbeyliğine yakın bir yerde bulunan Mavro’ya ait hana gelmesi ve burada değişik insanlarla tanışmasıyla başlar.
Kemal Tahir’in diğer yapıtlarında da Devlet Ana’da da, kahraman ve karakterler anlatıcının belirlediği söylem içinde rol almış birer edilgen nesne gibi davranırlar. Tüm kahramanlar ve karakterler, yazar tarafından “olumlama” ya da “olumsuzlama” yargıları göze batacak biçimde vurgulanmıştır. Kemal Tahir anlatıcısı, hiç durmaksızın kahraman ve karakterleri “iyiler-kötüler”i olarak ayırır. Bunun sanatsal bir tutum olduğunu söyleyebilmek çok zordur: “Bir fikrin sanatsal temsili, ancak fikir olumlanma ve yadsınmanın ötesinde terimlerle sunuluyorsa, ama aynı zamanda her türlü dolaysız anlamlandırma gücünden yoksun, basit fiziksel bir deneyime indirgenmiyorsa mümkündür.” (M. Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, s 134)
Notüs Gladyüs bir kötülük anıtı gibidir. Kendi kendine konuşurken, “Oh oh! Böyle... İşte böyle olmalı! Canı çektiği yerde, canı çektiği karıyı ıhtırıp paralamalı, insanoğlu!.. Pazar yerinde, yolda, kilisede...” demektedir. Sinirleri bozulursa kan dökme hırsını, cinsel isteklerini gemleyememekte, cinsel ilişkiye girdiği kadını öldürünce büyük haz duymaktadır. (Devlet Ana, s. 13) On beş gün önce Gemlik’te gemiden inip bölgeye ayak basmıştır. Hancı Mavro’nun, insanlar üzerine konuşurken babasının Hıristiyan’ı Müslüman’ı ayırt etmemesinden söz etmiş olması N. Gladyüs’ü çileden çıkarmıştır. Kendisini Napoli kralının piçi olarak tanıtmaktadır. Taze insan kanı görmeden, ya da seviştiği kadını öldürmeden yeterince cinsel haz duymamaktadır (s 571). Tüm yaşamı fesatlıklar, kötülükler üzerine kurulu Notüs Gladyüs, yörede yaşayan ve tanışıp kaynaştığı keşiş Benito’nun rahatlığının çevredeki kötülük etme özgürlüğünden geldiğini düşünür.
Keşiş Benito da ayrı bir kötülük sembolüdür. Bir din adamı olmasına karşın içinde en ufak bir merhamet kırıntısı, insancıl düşünce parçası yoktur. “Keşiş Benito derin bir keyifle damağını şaklattı. Kim kime olmalı. Gücü yeten yetene... Köylü denilen rezilleri katmalı çoluğuyla çocuğuyla hayvan sürülerine... Çalakılıç... Ağlamalılar, yalvarmalılar! Düşeni ezmeli, çiğnetmeli atlara... Karıyı kocasından, çocuğu anasından ayırıp satmalı ucuz pahalı... Vurmuşsun, yakıp yıkmışsın, ezip bitirmişsin, yanına kâr kalmalı... Dümdüz olmalı dünya! Halkasına yapışıp çekip yaklaştırmalı kıyamet gününü...” (s 76) Yöredeki iki kiliseden daha önce çalınmış çok değerli mücevherler onun mağarasında bulunacaktır (s 474).
At hırsızlığı yapan Notüs Gladyüs ve adamı Türkopol (Türk kökenli paralı asker -bizim notumuz) Uranha, Türk genci Demircan’ı Liya’yla sevişirken oklayarak öldürürler. Notüs Gladyüs, Demircan’ı öldürdükten sonra Liya’ya tecavüz de etmiş, Uranha’nın da aynı işi yapmasını isterken kızın boğazını haz içinde sıkarak onu öldürmüştür. Notüs Gladyüs’ün amacı, yöredeki otorite boşluğundan yararlanarak Batı’dakine benzer bir dükalık kurmaktır. Bunun için de doksanlık Ertuğrul Gazi’nin uçbeyliğini gözüne kestirmiştir. Keşiş Benito, Notüs Gladyüs’e rehberlik etmektedir.
Devlet Ana’da, tüm kahramanlar, karakterler, yazarın bilgisine, savına, bildirimine sıkı sıkıya bağlanmışlar, hep birlikte “Asya Tipi Üretim Tarzı” sunumu ve “Osmanlılık yüce ideali” için kolları sıvamışlardır.
Romanın ikinci bölümünde bir Ahilik oyunu aktarılır. Belirli bir yere kadar, konuşulanların bir oyun olma olasılığını düşündürecek hiçbir şey yoktur. Anlatının ilerleyen bölümünde, konuşmaların, davranışların bir oyun gereği yapıldığı ortaya çıkınca okurda büyük bir şaşkınlık oluşur. Böyle bir sahnenin dünyanın hiçbir yerinde oyun olarak oynanabilmesi düşünülemez çünkü... 13-14 yaşındaki delikanlılığa aday çocukların oyununda, gülmece, garipliklerin birliği, en akıl almaz tuhaflıkların yapılması, temsil edilen yetişkinlerin sorumsuzca çocuklaşması, tüm toplumsal, dinsel ve cinsel kuralların altüst edilmesi beklenirken, Kemal Tahir’deki oyun bir ciddiyet sınamasına dönüşür. Küçücük çocuklar eline beline diline sahip olmak üzerine nutuklar atmakta, birbirlerine koşul sormaktadır...
Kemal Tahir’in olay örgüsü de, kahramanları da hep yazarının öznel bireyciliğinin izlerini taşırlar. Yazar nasıl üretmek istemişse, öyle görünürler dünyadan.
Ertuğrul’un kardeşi Dündar Alp, dünya malı tutkunu bir adamdır; İstanbul’a para göndertip tefecilik yaptırmakta, para çalıştırmaktadır. Kendi boyundan at yetiştiricisi yiğit insan Demircan’ın öldürülmüş olduğunu duyunca Rum papazlığından dönme Daskalos Derviş’in yanında sevincinden el şıkırdatır (s 145). Dündar Alp kötüdür çünkü... Daha sonra da Osman Bey için komplo kuran, pusu hazırlayan Moğol asıllı eşkıya Çuhadar’a, Eskişehir Sancak Bey’i Alişar’a, onlarla işbirliği yapan Notüs Gladyüs’ün ekibine katılacak, Söğüt’te olan biten her şeyi dışarıya, karşı tarafa aktaracaktır. Düğüm çözülmeye başladığı zaman da Osman Bey’i öldürmeye kalkıştığı için öldürülür.
Tarihi kaynaklar çok başka şeyler söylemektedir oysa... “İttifak, ol esnada Ertuğrul Bey 93 yaşında ahirete intikal idüp, Söğütte defnettiler. Göçer evlerden bazısı Osmanı ve bazısı Ertuğrul karındaşı Osmanın Amucası Tundarı Bey kılmak istediler. Ama, kendü kabilesi Osmana vech görüp, elaltından haber gönderüp söyleştiler. Tundar dahi halk ortasına gelecek, halkın Osmana meyil ve inkıyadın göricek, beğlikten vaz gelip, ol dahi Osman Gazi’ye biat etti.” (Mehmet Neşri: Kitabı Cihan-nüma, C. 1, s. 68; anan: Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Tarih Devrim Sosyalizm, s 214)
Osman Gazi’nin bey seçilişinde kendi adaylığını geri çekip ona oy vermiş Dündar Alp, Bilecik Tekfuru’na karşı saldırıyı uygun görmediği için Osman tarafından öldürülür. “Bilecik tekfuru... Osmana âzim ziyafet idüb... gaazilere dahi in’amlar idüp elin öptürdü. Osman gaazi Bilecik tekfurunun beylenip kendunun elin öptürdüğüne rencide olup delidi ki, heman dem karvayıp tekfuru tuta, amusu Tündarla müşavere etdi. Tündar eytdi: ‘Öte tarafta Germiyan oğlu aduv (düşman) ve bu etrafın kâfirleri hep bize düşman. Bunu dahi düşman idicek, bize duracak yer kalmaz’ dedi. Tundarın bu sözü Osmana güç geldi. Kendünun hurucuna men’anlayıp okla Tundarı urup öldürdü. Anda yol kenarında yapma mezarı vardır.” (Mehmet Neşri, agy, s 195-196; anan: H. Kıvılcımlı, Tarih Devrim Sosyalizm, s 219)
Devlet Ana’da, Ertuğrul Gazi öldükten sonra beylik seçimi yapılacaktır. Dündar Alp önceden parasını kullanıp kendisine yer açmış olmadığı, boyun ileri gelenlerini kendi tarafına çekmediği için pişmanlık duyar. Kemal Tahir, Kayı Boyu’ndaki göçebe demokrasisini vurgulayan, şenlikçi yaşamın en belirgin özelliği, her bireyin özgürce düşüncesini bildirdiği bey seçimini roman anlatısında kullanırken, bugünün değer yargılarını, çıkar karşılığı politik tavır belirleme yozluğunu yüzlerce yıl geriye götürür… Konar göçer Türk boyuna yerleştirir...
Osman Bey’in kendi beyliğinin sınırlarını genişletme çabası bir adalet yayılımı, iyiliğin sınırlarının genişletilmesi olarak anılırken, Moğol İmparatorluğu’nun büyümesi ya da diğer Anadolu beyliklerinin yer kazanması aynı gözle değerlendirilmez (Ayrıntılı bir değerlendirme için Taner Timur, Osmanlı-Türk Romanında Tarih, Toplum ve Kimlik, s 224).
Uzakdoğu’daki Çin ve Hint, Yakındoğu’daki İslam medeniyetleri üzerine yaptıkları akınlarla bu medeniyetlerin rönesansını sağlayan, yeni medeniyetler kuran Türk ve Moğol boylarını birbirinden çok farklıymış gibi göstermesi, Türk boyları içinde de yalnız Kayı Boyu ve onun bir uçbeyliğini “devlet kurucu” iyilik örneği gibi sunması, Kemal Tahir öznelcilliğinin en somut göstergelerindendir.
Kemal Tahir’in anlatıcısına göre, Batı’da, Frenk toplumundaki feodaliteye dayalı düzen, doğal bir yapı değildir. Doğal düzene dayalı bir devlet anlayışının temelinde Türk-İslam sentezi yatmaktadır. Bu devlet kurucu ideolojik temel yalnızca Kayı Boyu’nun bir bölümünde bulunmaktadır. Türk ve İslam bile olsalar, diğer Türkmen boyları bu özelliği taşıyamazlar. Onlar iyiler-kötüler sınıflamasında kötü yanda kalırlar. Osman Bey’le ilişkileri iyi olan Bizans Tekfurları da iyi insanlardır. Harmankaya Tekfuru Kositos Michaelis (Köse Mihal) böyle biridir... Devlet Ana’da Bizans toplumundaki yozlaşmadan, tekfurların adaletsizliklerinden söz edilmezken, Batı feodalitesi yerden yere vurulur. Batı derebeyliklerinde köylülerin boyunlarında hangi beyliğe ait olduğunu gösterir demir halkalar olduğundan, tüm kızlarla ilk yatma hakkının senyörlerde olduğu anlatılır. Bizans toplumuyla onun içinden çıkmış, onun bir parçası olan Batı Hıristiyan toplumu arasında kurulmuş bu uçurum da aynı öznel bakış açısının ürünüdür.
Keşiş Benito’nun mağarasına yakın bir yerde yaşayan Moğol asıllı Kamagan Derviş’in dünyada olup biten her şeyden haberdar olmasının nedeni, Pekin Hakanı Kubilay’la Tebriz İlhanı Hülâgü’nün kurdukları ORTAK adlı ticaret kumpanyasına bağlanır. Günümüz çokuluslu şirketlerini andırır bu yapı Endonezya’dan Germenya’ya, Seylan’dan Afrika’ya, Kanarya Adaları’ndan Moskova’ya kadar uzanmaktadır. ORTAK, devletlerüstü bir anlaşma ile yürütülmektedir ve milyonlarca altınlık bir sermayesi vardır. Bu sermaye ile bir yandan da tefecilik yapılmaktadır (s 162). Böylece, Ortaçağ bezirgân sermayesi, emperyalist bir nitelikle tanımlanmaktadır.
Kemal Tahir’in Moğollarla ilgili değerlendirmesinde olağanüstü kötücül, aşağılayıcı bir tavır aldığı gözlenmektedir. Oysa Moğol akıncıları da göçebe Türk boyları gibi Anadolu ve çevresinde derebeyleşmiş Bizans, Selçuklu, İslam medeniyetleri üzerinde benzer işlevlerle hareket etmişler, üstün insan kolektif aksiyon güçleriyle yenileşmelere, toplumsal değişimlere kapı açmışlardır. Yıldırım Bayezit zamanında başlamış yozlaşmanın karşısında Moğol toplumunun diri kolektivitesiyle davranan Timur, Osmanlı Beyliği ile yaptığı Ankara Savaşı’ndan yengiyle çıkmıştır. Kemal Tahir’in Kayı Boyu’nun bir uçbeyliğine yakıştırdığı birçok “iyilik”, “adalet” nitelemelerinin, Moğol akıncıları için de geçerli olmamasının nedeni anlaşılmazdır.
Kamagan Derviş, davuluyla, ateşiyle, kaz heykeliyle, dansıyla, öte dünyalara gidip geldiği düş ve düşlem dünyasıyla tam bir Şaman’dır ama, fitne düşünüşlüdür. Katilleri görür, tam açıklamaz, içten pazarlıklar yapıp durur.
Devlet Ana’da tanımlanan Osmanlı kadını da ilginç özellikler taşır. Rum analarının başkanlığına seçilmiş Bacıbey, elinde kılıç ön safta savaşan bir kadınken, oğlu Kerim’in elinden kırbacı alıp şaklatması, anasına haddini bildirmesi ile hoşnut kalır, onun ocağı tüttüreceğine inancı oluşur! “Karı kısmı erkek işine karışmaz Türkmen töresince,” gibi sözler söyler (s. 648). Böyle bir Türkmen töresi (!) bugünkü yozlaşma içinde bile bulunamaz sanırız.
Bacıbey’in gelini olacak Aslıhan da Kerim’le konuşurken, “Yok bir şey. Deyiş meyiş olundu. Karılara yarar laf değil” der (s 223).
Devlet Ana, Kemal Tahir’in diğer yapıtları gibi, sayfalar süren konuşmalarla doldurulmuş bir romandır. Ölümüne yara almış olanlar, pusuda kavgaya girenler, ivedi bir karar için tartışanlar, sevişme hazırlığı yapanlar, romanda yer almış tüm kahraman ve karakterlerde bir konuşma salgını, durdurulamaz bir konuşma isteği vardır. Eskişehir sancakbeyinin adamı Pervâne Subaşı para karşılığı kız kaçırtmak için anlaşmaya çalıştığı eşkıya Çuhadaroğlu’na kızın kimliğini açıklama konusunda yetkisi olmadığını söyledikten hemen sonra sayfalar süren bir iç dökümüne girer. Ne yapacakları işe, ne sancakbeyine, ne de kendisine ait en küçük bir karanlık nokta bırakmadan her şeyi anlatır.
Anlatıcıyı da tepeden tırnağa kavramış bu anlatma, konuşma isteği ya da tutkusu, anlatı metninde de gereksiz ayrıntıların verilmesine, bu arada yanlışların metne çağrılmasına yol açar. Kemal Tahir, hem bu çok konuşma tutkusunun etkisiyle, hem idealize ettiği Osmanlı kavramını hep “iyi”, “güzel” yanıyla gösterebilmek için tarihe epeyce taklalar attırmak zorunda kalmıştır. Devlet Ana’da Söğüt Türkleri’nin her yıl olduğu gibi yaylaya göç etmesi sırasında İnegöl Tekfuru, Karacahisar Tekfuru’nun kardeşi, Notüs Gladyüs, Pervâne Subaşı takımı ve Ermeni Dervendi tarafından pusu kurulması, pusuyu önceden haber alan Osman Bey’in pusucuları dağıtması ve daha sonra İnegöl Hisarı’nı zapt etme anlatısı, tarihçilerin aktardıklarının tam tersidir. Aslında bu pusu, Osmanlıların İnegöl Hisarı’nı ele geçirmek için yaptıkları baskına karşıydı, o gün pusu sonucu Osmanlı baskını gerçekleşemediğinden, İnegöl Hisarı’nın alınması başka bir güne kalacaktı (Âşık Paşa Zade, Tevarih-i Âl-i Osman, Ali Bey neşri, İstanbul, Bap 3 ve Tayyip Gökbilgin; anan: Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış, 2. Cilt, s 231) Romanın başında Keşiş Benito’yu tanımadığı sanılan ve onun bağırtısına böğürme diyen Notüs Gladyüs’ün, ilerleyen bölümlerde de aslında keşişi önceden tanıdığı anlaşılacak, onunla ilgili değerlendirmeleri de saygı çerçevesinde kalacaktır. Notüs Gladyüs romanın başında Türkmenleri saf ve aptal bulurken, iki buçuk aylık bir süreyi içeren zamanın sonunda bir Türkmen uzmanı gibi onların anlaşılmazlığından, kurnazlıklarından söz edecektir.
Kemal Tahir romanlarındaki yanlışlarla ilgili özel metinler bile kurulabilmiştir. (Tahsin Yücel, “Devlet Ana Nasıl Okunur?” (Yazın ve Yaşam, Yol Yayınları)
Devlet Ana üzerine yapılmış olan bu çalışma, yazarı gözden düşürme, yapıtlarını değersizleştirme gibi öngörüyle yola çıkmadı…
Romanı yalnızca bir edebiyat metni, tarihi de kendi gerçekliğine saygı duyulması gereken bir toplumsal olgu olarak görmek en güzeli değil mi? Edebiyat metni, tarihe doğru uzandığında gerçekleri çarpıtmaktan ne kadar kaçınırsa, o kadar kendi estetik duruşuna yakışanı yapmış olur.
Kaynakça,
Kemal Tahir, Devlet Ana, İthaki Yayınevi, Ağustos 2005
Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış, 1, 2, 3 Cilt, 12. Baskı, İletişim Yayınları, İstanbul 2004,
Dr. H. Kıvılcımlı, Tarih Devrim Sosyalizm, Sosyalist Kütüphanesi Yayınları, 1. Basım 1996,
Fay Kırby, Türkiye’de Köy Enstitüleri, Güldikeni Yayınları, İkinci Baskı, Ankara, 2000
Mihail Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, Çeviren Cem Soydemir, Metis Eleştiri, Eylül 2004,
Taner Timur, Osmanlı-Türk Romanında Tarih, Toplum ve Kimlik, 2. Baskı, İmge Yayınevi, Ağustos 2002
16 Şubat 2016, Alper Akçam