Ey halkım, ben kimim?

Yoksul ve yetim iki köy çocuğu olan, Cılavuz Köy Enstitüsü’nde hayatı sorgulayıp öğrenirken tanışmış ve hayata kafa tutmuş bir anne ve babanın büyük oğluyum,

Altı yaşında Ardahan 23 şubat ilkokulunda ikinci sınıftan başladım eğitime; üniversite giriş sınavında çok yüksek bir puan aldım; doğa sevgim nedeniyle orman mühendisi olmak isterken annemi babamı kıramayıp öncesinde hiç sevmediğim doktorluk okuluna yazıldım. 22 yaşında tıp doktoru oldum, yine yüksek bir puanla genel cerrahi ihtisasına başladım

 “ABD EMPERYALİZMİNE KARŞI İŞÇİ-KÖYLÜ-GENÇLİK EL ELE” diyen bir afişle yakalandığım için okul devam ederken, devlet bursumu kesti.

Daha tıbbiye ikinci sınıfta iğne yapmayı, dikiş atmayı, yara sarmayı, hasta muayene etmeyi öğrenmiştim; bütün yaz ve kış tatillerinde memleketim Ardahan’a koştum. Hekim olduktan sonra da 12 Eylül 1980 darbesine, Akçam soyadının faşist cunta tarafından akrabalarımızın boynuna bir nalet yaftası gibi asıldığı yıllara kadar, her fırsatta gittiğim köyümde, kapımda sıra olan hastalara hiçbir şey talep etmeden baktım; hasta bana gelemiyorsa, ben onun yatağına gittim; yanımda getirdiğim ilaçları bedelsiz dağıttım. 

Kuzeydoğu yaylalarında, dünyanın en güzel insanlarının yanında, nenemden, dedemden, bibilerimden, cicalarımdan,  sevmeyi, paylaşmayı, bana tırpan çekmeyi, bostan bellemeyi ve sigara sarmayı gösteren insan yürekli Kerim amcamdan karınca ezmeden gezmeyi öğrendim.

Ellerimin nasırlarını dünyanın en değerli işareti saydım, şehre döndüğümde onurla saklamaya çalıştım onları. Tek gözlü, altı toprak,  üstü sal taş örtülü yayla damında, günde on on iki saat tırpan çektikten sonra kandil ışığında yan verdiğim ot yastıklarında karanlık geceden gelen kurt ulumalarını ve çekirge seslerini dinlerken, kendimi dünyanın en mutlu insanı saydım.  

Çalıştığım hastanelerde haksızlıklara karşı çıktım. Dışkapı SSK Hastanesi’nde genel cerrahi ihtisası yaparken, İlkyardım’da, sağ görüşlü bir asistan arkadaşımdan, çok sayıda yaralıyla uğraşmayı bırakıp kendisiyle ilgilenmesini isteyen, arkadaşım dediğini yapmayıp yaralılara yardımcı olmaya çalışınca da, ona ceza verdiren, kendisi genel müdürlük yetkilisi olan bir nevrotik kadına karşı imza topladım; başhekim dışında tüm hekimlerin imzalarıyla kınadığı bu olaydan dolayı, elebaşı olarak dosyama  kırmızı kalemle not düşüldü;  ameliyathanesi olmayan bir dispansere sürüldüm!

Daha çok gençsin, sana altı yıl daha tecil alacağız, gerekli personelsin denerek gönderildiğim sanayi şehrinde,  askerlik yapmamışsın denerek açığa alındım. Asıl nedenlerden biri, sağcı militanlara para ve silah destekçisi olan bir sendika başkanını görüş saati dışında girmeye çalıştığı hastaneye almamam, yoksulu, zengini, köylüyü, memuru, fabrikatörü,  siyasetçiyi eşit görmem idi…

Sonraki yıllarda, muayenehanem olduğuna aldırmadan, hastanede de başvuran herkesi, zengin fakir ayırmadan tedavi etmeye gayret ettim.

Genel cerrah olarak geceli gündüzlü çalışırken üç gün hemen hiç uyuyamadığım, üç ay hastane bahçesinden çıkamadığım oldu, sabahlara kadar sekiz on ameliyat yapıp günde iki yüzün üstünde hasta bakmak zorunda kaldım, kimseyi geri çevirmedim. 

En az beş kez ameliyat ettiğim hastalarıma kendi kanımı verdim; kan bankası yoktu o zamanlar... 

Yine de, haksızlıklara karşı çıktığım ve siyaseten yoksul halktan yana olduğum için defalarca sürüldüm, açığa alındım.

Hastane yöneticisiyken acil hastalara yatak kalabilsin diye ek çaba gösterirken hekim arkadaşlarımın muayenehanelerinden hasta yatırma taleplerine karşı çıktım, birçoğuyla tartıştım.  

Hekimlik yıllarımda da, emekli olduktan sonra da derneklerde, sendikalarda,  tabip odalarında,  spor kulüplerinde daha örgütlü, daha sağlıklı, daha bilinçli bir toplum olabilmemiz için çaba gösterdim.

Hekim ve yönetici olarak çalışırken de kendi kullandığım tuvaletleri kendim temizledim,  kimseyi hizmetçi olarak görmedim, 

Çocukluğumdan bu yana, sabahın altısından sonra yatakta kaldığım görülmemiştir, bedence çalışmadığımda da kafaca çoğalmaya çaba gösterdim, sabahın şafağında kalkıp günün en az beş altı saatini okumaya ayırdım, öykü yazdım, roman yazdım, eleştiri, deneme yazdım…

Edebiyatın derinliklerinde dolaşırken bükeyli aynalarda çarpılarak çoğaldım; yüreğimi ve aklımı yazı ustalarının erdemine çırak kıldım. Türk Romanında Karnaval’da halk kültürüyle çoksesli romanımızı tarttım… Anadolu Rönesansı’nda kendi aydınlığına kara çalmaya çalışan aydınlardan hesap sordum. Kiev’de Aşk’ta sevginin duvarlarını kırdım. On sekiz kitap oldu…

Ey halkım, şimdi sen, Ardahan’da babam Dursun Akçam’ın birikimlerine kattıklarımızla kurduğumuz, annem Perihan Akçam’a babamdan kalan emekli maaşı ve benim emeğimle açık kalmasını sağladığımız, yoksul çocuklarının ders çalıştığı,  kitap okuduğu, Ardahanlı gençlerin tiyatro sergiledikleri, yılda bir kez Dursun Akçam anısına gerçekten de kültür ve sanat etkinliklerinin yapıldığı (hani öyle bildiğin festivaller gibi pop sanatçılarının göt göbek salladığı çöplük yığıntısı değil), halk kültürünün evrensel bilgi ve estetikle buluşturulmaya çalışıldığı Kültürevi ve bizler için ileri geri konuşuyor, dedikodu yapıyorsun.

Ey halkım, sen benim neneme, dedeme, Kerim amcama, Sultan bibime, cicalarıma, Zabid emime, Hamit dadama, Şamo ağama, Elo kardaşına, Kor Kerim emime hiç mi hiç benzemiyorsun!

Onlar, ilk hekimlik yıllarımda, köyümde orman kaçakçılarının taşımacı yapıldığı, ormanımızın talan edileceği bir kesimde çalışıp para kazanmak isterken benim konuşmamla kesime karşı birleşmiş, tek yumruk olmuştu. Onlar, köyün ortasında, bir bölük jandarmanın, orman memurlarının, sivil görevlilerin arasında toplanan kalabalıkta beni işaret edip "komünist, anarşist" suçlamasıyla halkı kışkırtmak isteyen zamanın kaymakamına karşı gelmiş, "sen az geri dur, sıra bizde kadasını aldığım" demiş, göğüslerini bana siper etmişti, kadınlar eteklerine taş toplamıştı beni savunmak için... 

Ey halkım, şimdi sen, beni ve benim gibileri sevmek yerine, haklarında ayyuka çıkmış, televizyon ekranlarında kör gözlere batmış yolsuzluklara karışmış, trilyonla para sayan, hiçbir şey olmamışçasına balkondan sana el sallayan evlatları, bakaraya makarna deyip senin inancınla dalga geçen politikacıları alkışlamaya koşuyorsun, onlara oy veriyorsun. Padişahların senin dilini bile sana çok gördüğünü, seni dağ başlarına sürüp harmanına el koyduğunu, cepheden cepheye kırdırıp sefa sofralarında kan içtiğini, sömürgeci ülkelerle bir olup yurdunu, dağını, suyunu, madenini “babalar gibi” sattığını, senin inancını kendine kalkan ettiğini bilmezden gelip “çok yaşa padişahım” diye bağırıyorsun.

Ey halkım, her fırsatta da senden oy istemeye de gelmeyeceğimi, yaptıklarımın politika basamaklarında yükselmek için olmadığını da söyledim.

Daha ne kadar yazayım? Yaşadıklarım yazdıklarıma sığmaz ki halkım. 

Daha ne tutuklanmalar, ne eziyetler, ne izlenmeler, ne ciğeri beş para etmez kimselerden benim hakkımda bilgi almaya çalışmalar, sövmeler, saldırmalar...

Bak ne çok şey yazdım ama nasıl cennete gideceğim üzerine, inanç üzerine tek laf etmedim, herkesin inancı kendine dedim, seni o zayıf damardan vuranları görebiliyor musun bari? hiç sanmıyorum!

Ey halkım, sen benim bu halk halk diye vuran yüreğimin, halk ve hak demekten bir türlü vaz geçemeyen dilimin sevgisini ne kadar hak ediyorsun acaba? 

Başka türlü mü vurmalı artık yüreğim, başka şeyler mi söylemeli artık dilim?

 

06 nisan 2014, Alper Akçam,

alperakcam@gmail.com, alperakcam@facebook.com , www.alperakcam.com 

(Bu yazı, yayınlandığı Facebook sayfalarında büyük bir ilgiyle karşılandı (Bir günde 517 beğeni, 236 paylaşım, 106 ayrı yorum aldı; birçok dergi, hatta gazete yazısının ulaşabildiğinden daha fazla kimseye ulaştı, ilgiyle okundu). İçerikteki ironik serzeniş ve bir edebi mektup olabilme çabası ise, birçok arkadaş tarafından yeterince algılanamadı.  Övgüler ve eleştiriler içinde yalnızca halkı suçlayan ve insan kalitesi üzerine değerlendirmeler yapan bir anlayış öne çıktı. Bu da kocaman bir yanılgı oldu. Şimdi düşünelim; hangi aydınımız o altmışlı yetmişli yıllarda olduğu gibi tarlada, fabrikada, halkın günlük yaşamının içinde, yoksul sofrasında onu uyarmaya, onunla birlikte uyanmaya çaba gösteriyor. 

Emperyalizm bir şeyi daha başardı; aydın kalitemizi bozdu. Bir gün önceki bir yazımda da aynaya bakmamızı önermiştim. İç aynalarımıza küsmüş olmalıyız!)