ÖNCE ONUR…
Sahte okul raporu veren doktorları, çocuklara rapor alıp üniversite giriş sınavına çalışmaları için yol gösteren öğretmen ve velileri eleştiren bir yazım Cumhuriyet gazetesinde yayınlanmıştı. Yazının başlığı “Önce Onur” idi. Genç yaşta çocuklarını yalancılığa, sahtekârlığa özendiren bir toplumun dayanacağı temeller asla sağlam olamazdı... Yazım bazı öğretmen arkadaşlar tarafından fotokopi ile çoğaltılıp sınıflarda dağıtılmıştı.
Yönetici olarak çalıştığım yıllarda sahte rapor alanla da o raporu veren doktorla da mücadele ederken ülkem ve insanlık adına büyük iç eziklikleri duymuştum. Önüme onay için getirilen yüzlerce, binlerce sahte raporu yırtmışımdır. 27 yıllık iş hayatımda bir gün bile asılsız rapor almadım; küçük operasyonlar geçirdiğim günlerde de işimin başından ayrılmadım. Asistanlık yıllarımda geçirdiğim bir kaza nedeniyle (bir gece afişlemesinde baskın yapan polisten kaçarken duvardan atlayıp ayağımı burkmuştum) ayağımı alçıya alıp birkaç gün öyle girmiştim ameliyatlara.
Siyasi nedenlerle açığa alındığım 1979 yılı ortasında aybaşında peşin ödenen “Tam Süre Çalışma” tazminatını geri ödememem için rapor vermeyi önermişti doktor arkadaşlarım. Kabul etmedim. Yarı maaşı geçen tazminatı hastane çalışanlarının şaşkın bakışları arasında vezneye iade edip görevden ayrıldım.
Hastalarına çok özel, diğer hastalardan farklı bir ilgi göstermem, odasına ziyaret saatleri dışında da serbestçe girip çıkabilmelerine, hasta odasında sigara içebilmelerine göz yummam için masamın üzerine terbiyesizce, o zamanki maaşımın en az iki katı edecek bankadan yeni çekilmiş, hiç açılmamış bir para destesini bırakıp, “Fazla konuşma artık, istersen gerisi de gelir,” diyen hasta sahiplerinin paralarını yüzlerine fırlatmış, “Gidip parayla satın alabileceğiniz başka bir doktor bulun,” demiştim.
Askeri okul giriş sınavında adı bir rapor sahtekârlığına karıştırıldığı için bir süre cezaevinde yatan, çıktığında İzmir’deki evinin balkonundan kendini atıp intihar eden sınıf arkadaşım, Albay Ziya Yamakoğlu ve FETÖCÜ bezirgânlar tarafından onuruyla oynandığı için intihar eden Yarbay Ali Tatar için yazılar yazarken gözyaşları içinde kalmıştım.
Şimdi bakıyorum da ülkemin yaşadıklarına... Bir dediği bir dediğini tutmayan, sahte raporlarla, yurtdışında eğitim oyunlarıyla çocuklarını askerden kaçıran politikacılar şehadetin kutsallığı üzerine nutuklar atarken alkışlanıyorlar… O politikacılar, gencecik fidanlarını toprağa veren anaları teselli etmek için yanlarına gidip törenlere katılıyor, acılı insanların boyunlarına sarılıyorlar.
Emperyalizmin oyuncağı eli kanlı FETÖ teröristlerine devletin tüm kapılarını açanlar, onları en kritik noktalara yerleştirenler, şimdi, FETÖ ile ilişkili dershanelere öğrenci gönderdi, bankalara para yatırdı diye insanların ekmeklerini ellerinden alıp zindanlara tıkıyorlar; o kanlı kalkışmayı farklı siyasi görüşteki kimi muhalifleri susturmak, yok etmek için de kullanıyorlar. Bir zamanlar o emekli vaizi yere göğe sığdıramayıp savunmaya kalkanlar, karşısında ön ilikleyenler da aralarında olmak üzere, tek bir milletvekili hakkında bile FETÖ soruşturması yapılmaması ve olayın siyasi boyutu üzerinde hiç durulmamış olması ne kadar ilginç değil mi?
Ah halkım ah! Ne olurdu “Önce Onur”, diyebilmenin erdemini daha iyi anlayabilseydin; yalana, talana, bezirgânlığa bu kadar prim vermeseydin, kimi kez küçücük menfaatler için böyle çılgınca alkış tutmasaydın...
Bize düşen, nereden gelirse gelsin, insanlık dışı şiddete, baskıya ve zulme karşı çıkmak, “Önce Onur,” diyebilmenin gönül huzuruyla yaşamı sürdürmek, olmalı…
“Önce Onur” diyebildiğimiz ve onur denilen o kavramın erdemini kavrayabildiğimiz ölçüde İyiliğe, güzelliğe, birlik ve beraberliğe, barış ve kardeşliğe daha yakın olabileceğiz… Gerisi lafı güzaf…
Sevgililer Günü ve Sarı Çiçekler
14 Şubat sevgililer günüdür dediler… Öykü günü olarak kutlayanlar da var. Sevdiklerime birer öbek canlı sarı çiçek armağan etmek isterim
Dünyanın en mutlu çocukluğunu yaşadım o sarı çiçeklerin arasında. Ardahan Ölçek köyü yaylasında sarı çiçekler bacaklarıma, paçalarıma dolaşır yürütmezlerdi beni. Kulaklarımdan da nenemin, bibilerimin, cica dediğimiz yengelerimin “Derdin alem,” “Kadan alem,” “Adlaran ölem,” “Ola sene kurban olem,” sesleri eksik olmazdı.
O yayla analarının, nenelerinin, bibilerinin, cicalarının o sevgi seslenişlerini duymamışsanız, bedelsiz ve beklentisiz sevginin ne olduğunu da tam bilmiyorsunuz demektir. Onlar doğuran, doyuran ve hayatı çoğaltandır. Onlar yemez yedirir, içmez içirir, giymez giydirir…
Sarı Çiçek’in bir de oyunu vardır. Davul zurnayla, tulumla çalınır, düğünlerde, bayramlarda, hatta her yayla akşamında bacalarda yakılan ateşlerin aydınlığında kız oğlan el ele tutulup Sarı Çiçek oynanırdı. Yavan ekmekle doyururduk karnımızı, ölesiye çalışırdık herikte, biçinde, taşımada, harmanda; ama yüzümüzden gülüş, kulaklarımızdan oyun havaları eksik olmaz, neredeyse her fırsatta oyuna dururduk. Dayanışmacı, paylaşımcı, gülmeyi ve eğlenmeyi seven bir toplumdu köy toplumu…
Tonguç Baba, Köy Enstitüleri’ni köy toplumunun o özüne dokunacak, onu çoğaltıp tüm ülkeye yaygınlaştıracak bir anlayışla kurmuştu.
12 Eylül döneminde bir süre Ardahan’a, köyüme gitmedim, gidemedim… Sonrasında Ermenistan’daki Metsamor nükleer santralinde oluşan sızıntının bizim yörelerimize yağmur bulutlarıyla gelmesi sonucu bir felaket yaşandı. Çok yazdım, çizdim, araştırmaya kalktım, kör duvarlara çarpıp geri döndü haykırışım. Aralarında dünya güzeli insanların, Kerim amcamın, Esmani Çavuş’un, Lalo Dursun’un, Ede, Tütiye, Pamuk halaların ve sayıları belki de yüzü geçen köylümün gastroentestinal sistem kanserinden ölmesi sonucu yaptığım soruşturmada, yeğenim Mert Ali’nin anlatımından çıkardığım sonuç bu idi… Mert Ali’nin annesi Şahender de aynı nedenle yaşamdan ayrılmıştı, komşumuz Atam’ın oğlu Cemal Sarıçam’ı, genç yaşta yitirdiğimiz Önder Sarıçam’ı da toprağa vereli daha üç dört yıl oldu. 1980 sonrası, bir yaz yaylalarımızda büyük bir kırgın yaşanmıştı. Çok sayıda büyük baş hayvanı ölmüş, aynı yıl dıbılga dediğimiz kuşburnu bitkisi ve birçok başka çiçek kurumuştu. Arkasından hastalıklar ve ölümler başladı. Kerim amcamı 1983 yılında kaybettik. 1989 yılı kışında yeniden köye gittiğimde, bana çok farklı gelen bir coğrafya, karsız ve çıplak dağlar vardı karşımda. Sorumlusu ise bir nükleer santral idi…
1993 yılında köydeki bakımsızlıktan örtmeleri çürümüş, bazı yerleri yıkıntı durumuna gelmiş dede evinin yerine yeni bir ev yaptık; arkasından başka köylülerimiz de geri dönmeye, kendilerine ev yapmaya başladılar. Uzun yıllar, her sabah köyden yaylaya, yayladan köye, kuş sesleri ve çiçek kokuları arasında 12 kilometrelik artık kullanılmayan dağ ve orman yolunda koşular yaptım. O eski sarı çiçek örtüsünün olmayışı benim için dünyanın en mutlu zamanı olan o koşuların tek yürek sızısı idi. Koşuyu evin arkasındaki Ziyarat tepede (Dursun Akçam’ın Kanlıderenin Kurtları’ndaki Evliya Tepesi) bitirir, bazı spor hareketleri yapardım. O sırada Çakmaklı deresinden gelen kekik ve çiçek kokusu başımı döndürürdü.
Sanıyorum ancak 2001 veya 2002 yılında, yaylaya yakın, Göller dediğimiz bölgede karşıma çıkıverdi yeniden sarı çiçek öbekleri. Toprak, onca yılın sonunda kendini toparlamış ve kar bereketi olarak gördüğüm sarı çiçekleri yeniden yaylamıza döşemiş, gönlümüzü de bezemişti.
Hiçbir AVM’de, hiçbir lüks mağazada, dünyanın bir ucunda da olsa, hangi parayı verirseniz verin, bu sarı çiçeklerin benim gözümdeki sevgi karşılığını bulamazsınız… Tüketim toplumunun hiçbir malı, hiçbir pırlantası o sarı çiçeklerin yerini tutamaz.
Sevgililer Günü’nü piyasa ekonomisinin bir uydurması, bir alışveriş kışkırtması olarak görenler de var. Olabilir... Her şeye karşın, sevgi asla bırakılmaması, göz ardı edilmemesi gereken bir kavram. Hele de kin ve nefret üzerinden yapılan politik söylemlerle hayatın zehir edildiği bugünlerde öyle çok gereksinimimiz var ki ona.
Bu özel günde, sevdiklerime bu sarı çiçekleri ve nenemin, bibilerimin, cicalarımın kulaklarımdan hiç silinmeyen seslenişlerini armağan ettim: “Adlaran ölem…”
16 NİSAN 2017 GÜNÜ NEYİ OYLAYACAĞIZ?
Hiç kızmadan, öfkelenmeden, birbirimize kin ve nefret duymadan, konuşalım.
16 Nisan günü neyi oylayacağız? 16 Nisan 2017 günü, kendi aklıyla yaşamak isteyenlerle, aklını ve söz hakkını başkalarına emanet etmekte bir çekince görmeyenleri tartacağız. Cumhuriyet’in kolu kanadı kırık aydınlanma hareketinin, Köy Enstitüleri ile parıltısı çıkmış halk kültürünün yeniden doğuşu, yarım kalmış Rönesans’ın ülkemizde bıraktığı etkinin derecesini ölçeceğiz. Ünlü düşünür Kant, Batı’daki Aydınlanma hareketini insanın kendi aklını başkalarına emanet vermekten vaz geçmesi ve taşındığı beden tarafından kendi kullanım hakkının yerine getirilmesi olarak tanımlar.
Yapılacak oylamada, milleti temsil eden parlamentonun (yasama), bağımsız bir örgütlenme ve karar hakkına sahip olması gereken yargının, yürütme dediğimiz iktidar ve onun başındakilerle ilgili denetim hakkının devam edip etmemesi karara bağlanacak... Kaldı ki, 12 Eylül 2010 Referandumu’ndan sonra yaşanan gelişmelerle ve FETÖ’nün iktidar tarafından korunup kollanmasıyla ortaya çıkmış tabloyla, yargı zaten tüm bağımsızlığını ve tek başına karar verme yetisini yitirmiş gibi görünmektedir. Bir yerlerden verilen işaretlerle harekete geçmekte, kararlar vermektedir.
Kısacası, günümüz Türkiye’sinde yönetim erkini elinde bulunduran kişi ve kişilerin isteyip de yapamayacağı hiçbir şey yoktur.
Kimse gücenmesin ama, 16 Nisan’da kabul ettirilmek istenen, Anayasa Mahkemesi’nin, Hakimler ve Savcılar Kurulu (Yüksek olmaktan çıkarılıyor) üyelerinin bile Cumhurbaşkanı tarafından atandığı, zaten yetkileri büyük ölçüde tırpanlanmış meclisin de istenildiği anda feshedilebildiği bir sistemi bildiğimiz demokrasi ve Cumhuriyet ile bağdaştırabilmek mümkün müdür?
Bugün, ortada hiçbir ciddi delil, hatta iddianame yokken ülkenin en eski ve duruşu belli, Cumhuriyetle yaşıt bir gazetesinin çalışanları aylarca zindanlarda tutulabiliyorsa, aynı gün yüzlerce öğretim üyesi birden ve çoğunluğu ülkeyi bugünlere getiren FETÖ darbesi ve o darbecilere bir zamanlar devletin tüm olanaklarını peşkeş çekmiş olanlarla hiçbir ilgisi yok iken görevden alınabiliyor, cübbeleri polis tarafından çiğnenebiliyorsa, yönetici erkin önünde ülkeyi istediği gibi yönetebilmek açısından bir engel olduğunu hiç sanmıyoruz.
16 Nisan’dan sonra, en küçük bir itiraz, en küçük bir farklı ses ve en küçük bir denetim mekanizması olmadan her şeye baştan sona hükmedilmek istenmektedir.
Onun içindir ki, birileri, “Referandumda kazanamazsak iç savaşa hazırlanın,” demek derecesinde şeyler söyleyebilmektedir. Bakmayın istifa ettirildiğine... Aynı anlayışın onun gibi düşünen birçok insanda patlamaya hazır bir potansiyel olarak var olduğunu biliyoruz. “Merdi kıpti şecaat arz ederken sirkatin söyler.”
Asıl sorun Orta Doğu’da içine sürüklendiğimiz kanlı karmaşadan, sokaklarımızı doldurmuş Suriyeli sığınmacılardan, ülkede patlamış onlarca bombadan, parçalanmış yüzlerce insandan, Anadolu’nun dört bir tarafında akarsuları tutuklamış HES çılgınlıklarından, yaylaların satışa çıkarılmasından, büyük şehirlerin inşaat ve AVM saldırganlığı ile yaşanamaz duruma getirilmiş olmasından, eğitimde oluşturulmuş bilimdışı uygulamalar ve dinselleştirmeyle genç kuşakların geleceklerinin karartılmasından, hukuk sisteminin darmadağın edilmesinden ötürü, günün birinde birilerinden hesap sorulabileceğinin düşünülmesidir. Bu nedenle de kendilerine siyaseten gönül vermiş insanlardan akıllarını kendilerine emanet etmelerini istemektedirler…
Aklımızı kendimiz mi kullanalım, emanet mi verelim? Bu soruyu yanıtlayacağız sanırım…
26 Şubat 2017, Alper Akçam