AĞLAMAK DA BİZE, GÜLMEK DE…

Bir yanda Ardahan’ın türkü söyleyen, davul zurna eşliğinde omuz omuza bar tutan, tiyatrolarla gülen, açık oturumlarla konuşan, düşünen, tartışan, yörenin geleceği için Dursun Akçam Ormanı’na fidan diken yöre insanı, diğer yanda parçalanmış, canını yitirmiş, acı içinde kıvranan, ağlayan Reyhanlılı yurttaşlarım… 

Hani o şiir ya da şarkıdaki gibi: “Bu ne yaman çelişki anne” idi durum!

Öylece donakalmış, uzun uzun düşündüm. O ağlayan insanın çektiği sıkıntıyı Ardahan yaylalarındaki gülen insan anlayabilirdi ancak… Ne zamandır ABD ve Batılı emperyalistlerin sürüklemek istediği bir yere doğru götürülmüştü Türkiye… ABD’nin Körfez Savaşı (İşgali) sırasında “Bir koyup üç almak” sevdalısı Özal’ın, arkasından 1 Mart 2003 tezkeresinin karşısına çıkabilecek duyarlılıkların, yurtsever ve barışçı bakış açısının hakkından gelinmiş, o günkü tezkerenin reddine öfkelenen ABD, yedeklediği din istismarcısı politikalarla, kendisine karşı çıkılmasının da intikamını kat kat almayı başarmıştı. 

Komşumuz Suriye’de de, daha önce milyonlarca insanın yaşamını yitirdiği, Irak’ta, Libya’da, Mısır’da, Tunus’ta, Afganistan’da yaşananlar yaşatılmak istenmiş, kanlı oyun uygulanmaya konmuş, benim ülkemdeki egemen politika da gönüllü olarak yazılmıştı bu savaşa. Artık ABD askerinin yaşamını tehlikeye atmasına, ABD postalına, işgal güçlerine gerek kalmamıştı. Emperyalist servisler, Sovyetler’i kuşatma altına almak için oluşturduğu, bir ara bir kısmıyla kendisinin de bozuştuğu (dolar pazarlıkları yapılmış olmalı arada), İslam inancıyla insanları kullaştırıp canlı bomba, intihar komandosu durumuna getiren El Kaide’den Müslüman Kardeşler’e, kan bezirgânlığı yapan örgütlerle can ciğer kuzu sarması olmayı başarmıştı… Hatay’dan İstanbul’a, cebi ABD dolarıyla, Suudi riyaliyle kabarmış saldırgan paralı askerler dolaşıyordu Türkiye topraklarında. 700 km.’lik Suriye sınırı yolgeçen hanı olmuştu.

Emperyalizm, Kuzey Afrika’ya, Orta ve Yakın Asya’ya, petrole, madenlere, yer altı ve yer üstü zenginliklere, halklar, milletler sofrasına, işbirlikçileri aracılığıyla hiç itirazsız egemen olmak istiyordu… 

Kürt kozunu ustaca kullanan emperyalizm, 12 Eylül 2010 Referandumu’nda “boykotçu” ve “yetmez ama evet”çi dönekleri de oynatarak Türkiye’yi işbirlikçi politikası için dikensiz gül bahçesi durumuna getirmeyi başarmıştı. Yargı da, yasama da, yürütme de iki dudak arasındaydı artık… 

Bu doğrultuda İsrail’in yanında emperyalizme ikinci öncü karakolluk yapacak bir Kürt devleti oluşturmak için de gerekli önlemleri almış, bir zamanlar emperyalizm, kapitalizm kavramlarını kullanan kimi solcular da bu oyunda gönüllü borazan durumuna gelmiş, ABD politikalarına zil takıp oynayarak sözcülük etmeye başlamıştı. “İslam şemsiyesi”, “Yeni Osmanlılık” en çok duyular kavramlar olmuştu…

Emperyalizm tilkisi, nerede ne zaman kime oynayacağını iyi bilecekti elbette… Türkçülüğün önderlerinden Yusuf Akçura’nın “imperyalist milliyetçilik” diye tanımladığı, 1915’te Sarıkamış’ta tam doksan bin Anadolu insanını çırılçıplak kara, buza teslim eden, 1940lı yıllarda Alman emperyalizminin emrinde Türkiye’yi savaşa sokmaya çalışan, 1970’li yıllarda aydınları, sanatçıları kurşunlatan, Çorum’da, Maraş’ta ana karnında bebekleri parçalayan kafatasçı milliyetçilik de yedekte bekliyor, en kritik durumlarda (türban tartışmaları, Cumhurbaşkanlığı seçimi gibi) oyunun bir parçası durumuna geliveriyordu.  

Reyhanlı olayının hemen arkasından ABD’ye uçan Başbakanımız, kendilerine karşı çıkanları tehdit eden bir ifadeyle, dönüşte yeni gelişmeler olabileceğini de haber ediyordu. 

Yüzlerce yıldır bilinen bir oyundu oynanan. Batılı egemenler Doğu’yu kendi kendini idare edemez bir nesne olarak tanımlıyor, 1798 yılında Mısır’ı işgal eden Napolyon’un, İskenderiye’de “nous sommes les vrais Musulmans” (biz gerçek Müslümanlarız -Edward Said, Şarkiyatçılık, s 91-), demesinin üzerinden geçen iki yüz yıl, onlara yeni strateji ve taktikler geliştirme olanağı da sağlıyordu. 1983 yılında kurulan NED (National Endowment for Democracy) aracılığıyla, kukla NGO (Non Goverment Organizasyon, yani Sivil Toplum Örgütleri) oluşturuyor, 1996 yılında doğrudan ABD Başkanı’na bağlı olarak kurulan ACRFA (Dış Ülkeler Din Hürriyeti Danışma Kurulu – “sana ne ulan dış ülkelerin din hürriyetinden?” diye sormak aklına geliverse meydanları doldurup kukla politikacılarını ‘Türkiye seninle gurur duyuyor’ diye alkışlayan o yığınların…) aracılığıyla Doğulu din adamlarını besleyip (ve kurdurduğu televizyon ekranlarında ağlatarak) geleceğini garantiye almaya çalışıyordu. Derslerini iyi öğrenmişlerdi. “Napolyon vekili Kleber’e kendisi ayrıldıktan sonra Mısır’ı Şarkiyatçılar ile kendi yanlarına çekebildikleri Mısırlı dini liderler aracılığıyla yönetme talimatı verdi; başka bir siyaset fazla pahalıya patlar, akılsızlık olurdu”  Edward Said, Şarkiyatçılık, s 92)

İşin bir ilginç tarafı, Batı dünyasının Doğu karşısında sağından soluna, ırkçısından sosyalist geçinenine aynı bakış açısına sahip olmasıydı.

Avrupa Parlamentosu Sosyalist Grup Başkanı Hannes Swoboda, CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun Suriye Devlet Başkanı Esad ile Erdoğan'ı baskıcılık bakımından benzetmesine ve aralarında yalnızca "ton farkı" bulunduğunu belirtmesine yazılı bir açıklamayla karşı çıkmış, böyle bir söylemin yanlış anlamalara yol açabileceğini söylemişti. Kılıçdaroğlu da, bir daha kendisiyle görüşmeme kararı almıştı. 

Kirli bir oyundu oynanan... Kapitalizm ve emperyalizm, Doğu halklarını, milletlerini hiçe sayıyor, o alanda kedinin fareyle oynaması gibi oyunlar oynuyordu. Reyhanlı’da onlarca yurttaşım ölmüş, yüzlercesi yaralanmıştı. İnsanlığının bilincine varamamış birileri, bir yerlerden aldığı buyruğu yerine getirmişti… 

Ardahan’da, güleç yüzlü dostların arasında düşünüyordum. Kendi kültürünün türküsünü yürek dolusu söyleyenler, eşiyle, dostuyla, sevdiğiyle el ele, omuz omuza halaya duranlar, “Göç ve Göç Kültürü” başlıklı bir açık oturumda düşüncesini tartıştıranlar, tiyatrolarda bir başkası olabilmenin erdemini yaşayanlar, böyle bir oyunun parçası olamazdı. Böylesi kanlı ve çirkin oyunlar için, düşünmeyen, sorgulamayan, gözünü politika veya para hırsı bürümüş, kültüründen kopuk, bir tekil düşünceye, iktidar hırsına kul yazılmış insanlar gerekliydi; emperyalizm ve işbirlikçi kültür, böylesi kuşakları yaratmakta ustaydı.

Bu arada, Reyhanlı olayı nedeniyle şıpın işi suçlanan Suriye’den gelen bir sese de kulak vermekte yarar olabilirdi. Şam Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkanı Dr. Bessam Ebu Abdullah, Reyhanlı saldırısının arka planını bir televizyon kanalında değerlendirmişti. Abdullah, "Şam'a, İdlib'e, Hama'ya kimler saldırıyorsa, kimler bombalar patlatıyorsa, Reyhanlı'ya da onlar saldırıyor" demişti. Sonra sürdürmüştü: “Bu patlamalar Şam'da, Halep'te, İdlib'te ve Suriye'nin birçok kentinde meydana gelen patlamalarla aynıdır. Aynı tarzda ve aynı yöntemle yapılmıştır. Bu saldırı ile Suriye'ye yönelik saldırıların kaynağı aynıdır. Bunu iyi okumak lazım.” 

Abdullah, Reyhanlı saldırısıyla ilgili ortaya çıkan çelişkilere de dikkat çekmişti. Eğer bombalar Rakka'da bu arabalara konulmuş ve Türkiye'ye sokulmuşsa, Türkiye'de sınır güvenliği kalmamış demekti. Eğer bombalar Türkiye'de konulmuşsa, bu daha vahim bir tablo ortaya çıkarıyordu. Türkiye'nin içinde güvenlik tehlikesi var demekti. Başka bir rastlantı, oradaki 40 bin mülteciden hiçbirinin patlama sırasında olay yerinde bulunmamasıydı. Yoksa önceden mi haberdar edilmişlerdi? 63 tane mobese kamerasının kaydına ne olmuştu? Cilvegözü ve Akçakale'deki saldırılar hala aydınlatılmamışken, çok merak ediliyordu, nasıl oluyor da AKP hükümeti dakikalar içinde failin Suriye olduğunu söyleyebiliyordu?

Bir yanı kan, bomba, ölüm, bir yanı kültürel işgal olan bir oyundu oynanan…

Emperyalizmin türban simgeli kültür saldırısı, “başörtü özgürlüğü” olarak yutturulmuştu halkımıza. Seyhat nenemin, Sultan bibimin başörtüsüne hiç benzemiyordu örtündükleri… İnançları da farklıydı sanki… Ardahan Ölçek Köyü ve yaylasında, ışıksız, elektriksiz, kurt ulumalarının ve tepedeki küçük penceredeki yıldız ışıltılarının ürpertilerle eşlik ettiği karanlık gecelerde nenemin ve dedemin “Eşhedü”lü Salavatlarını dinlerdim; onların sığındığı o iç huzuru benim çocuk benliğim üzerine de yorgan olurdu sanki…

Ertesi gün, Kürtçe türküler söylerdi nenem. “Türküde ne deniyor, nene, hele bana anlat” dediğimde, katıla katıla gülerdi… Halk kültürünün ayıp, yasak dinlemeyen, tüm hiyerarşilere karşı çıkan diliydi nenemin seslendirdiği. “Sübhaneke, sümbülteke/ Anan eke, baban teke/ Çilli horoz çıktı yüke, sıçtı küpe” diyen tekerlemeler öğretirdi torunlarına. 

Nenemin, bibimin, dedemin içtenliğinin zerresini aramayın bugünkü türbana girmiş gösteriş bezirgânlarında. Giyinişleriyle, söylemleriyle inançlarını sermaye gibi kullanmanın yolunu iyi biliyorlar. O kutsal inanca da, insanlık onuruna da derin yaralar açıyorlar. 

17 Nisan toplantısı için gittiğim İzmir’den baba ocağı Kars’a, Ankara’ya kadar, havaalanlarında tanığı olduğum bir manzara gözümün önünden hiç gitmiyordu. Havaalanlarının kontrol noktalarında, çağdaş giyimli yolcuları “ceketinizi çıkarın”, “yeleğinizi açın” diye uyaran alan görevlileri, tepeden tırnağa cüppeye bürünmüş, omuzlarına kadar türbana, topuklarına kadar pardösüye girmiş, egemen kültürün “sivil” ve “memur” gönüllüleri karşısında dut yemiş bülbüle dönüyor, onlar öylece geçiyordu kontrol noktalarından. Dokunulmazlıkları vardı onların… Cumhuriyet’in armağan etmeye çalıştığı, “yasa karşısında eşit yurttaş olma” ilkesi, bir üniformaya dönüşmüş türbanlarının, pardösülerin, kara sakalların, badem bıyıkların olduğu yerde geçerli olamıyordu. 

Ellerindeki çantalarda da dizüstü bilgisayarlar,” i-pad”ler taşıyordu giyinişi çok şey anlatan bu kişiler. Gruplar halinde, toplantıdan toplantıya, kurstan kursa uçuyorlardı. “Gâvurun icadı” da epeyce işlerine yarıyor olmalıydı. 

Hayatın her alanında yayılıyordu tekil düşünüşlü bu kültürün insanları. Gülen, sorgulayan, eğlenen insanın yerine, asık suratlı, sorgusuz sorusuz buyruk dinleyen, “Allahü Ekber” diye bağırarak cana kıyan, kanlı kanlı yürek söken kuşaklar yetiştiriliyordu.  

01-05 Mayıs tarihleri arasında yapılan Ankara Öykü Günleri’nde, “Eleştirinin Eleştirisi” başlıklı oturumda konuşmacıydım. Türk edebiyatının eleştiri hastalıklarını sayıp döktüm. Anadolu halk kültürünü üstkültüre taşıyan, halk kültüründeki çoğulcu öğeleri, seküler yaşama ait izleri işleyen enstitü çıkışlı yazarların “köy romanı” ya da “köy edebiyatı” yaftası ile işaretlenerek lanetli gibi edebiyattan dışlanmış olmalarının, halk kültürünü, dinle, tekil bakış açısıyla özdeş gören Batılı Şarkiyatçılığın ve ona gönüllü yardımcı olan Orhan Pamuk’un Kar gibi yapıtlarının, cemaat ve tarikatları devletle halk arasındaki “mediatik kurum”lar gibi gösteren Karaömerlioğlu, Kahraman, Koçak gibi düşünürlerin halkın bugünkü egemen politika için savunmasız duruma getirilmesindeki etkilerini anlattım… Halk kültürünün tuhaflıkları, karşıtlıkları gülmece öğesiyle harmanlayarak oluşturduğu, eşeğe ters binmiş din adamı Nasreddin Hoca ya da Karagöz kimliğinde simgeleşmiş “grotesk” eleştiricil yapısının bize ışık tutması gerektiğini söyledim.

Oturumda yer alan bir konuşmacı önce “bugünkü toplumda grotesk yoktur” gibi bir şey söyledi. Yanıt olarak groteski açıkladım; groteskin anlam ve önemini vurguladım.

Daha sonra, aynı konuşmacı, Yeni Şafak’taki yazısında benim “gotik” ya da “postmodern” gibi sözcükler kullanarak Batılı bir bakış açısıyla olaylara yaklaştığımı yazdı.

Oysa ki, ben ne “gotik” demiştim, ne de “postmodern”…  Karagözle, Nasreddin Hoca’yla, Fakir Baykurt’un “Kaplumbağalar’daki Kır Abbas”ıyla, Dursun Akçam’ın “Kanlıdere’nin Kurtlarındaki ‘Allahın Kızı Maviş’”iyle, Ümit Kaftancıoğlu’nun “Yelatan”daki Güllü Ana’sıyla çoğulcu halk kültüründen örnekler vermiştim… Bunların hangisi Batılıdır Allah aşkına? 

Bir zamanlar Namık Kemal’in Karagöz ve Ortaoyunu için “rezaletler mektebi” demiş olması gibi, bugünkü kültür insanlarımız ve edebiyatçılarımız da halk kültürümüzün zenginliklerinin ayrımında değildir. Ya da bilerek görmezden gelmektedirler. Oysa ki, Batılı araştırmacı Herman Reich (ünlü Mimus adlı yapıtın yazarı, halk kültürü araştırmacısı) Merry gibi düşünürler, Karagöz’ü Rönesans üzerinde önemli etkileri olan Bocaccio, Rabelais, Arlecchino, Pulcinella, Scappino ve Turlupin’e benzetir, “Commedia dell’arte” düzeyinde görür.  

Adalet Ağaoğlu, benim “Türk Romanında Karnaval” adlı kitabımı okuduktan sonra, “Ben Karagöz’ün değerini bilmiyormuşum meğer; bu kitabı okuduktan sonra anladım; TRT’de çalışırken Fransa’dan Karagöz araştırması için gelmek isteyen birilerine, ‘basit bir gölge oyunu, uğraşmaya değmez’ demiştim” diyerek konuyla ilgili yanlış düşüncesini bildirmişti… 

Ne demeli? “Anlayana sivrisinek saz, anlamak istemeyene davul zurna az!”  

Gazetelerin sanat sayfalarında yeni bir haber geçiyor… Tunç Okan 25 yıl önce, 1978’de sansüre takılmış Kaplumbağalar’ı “Umut Üzümleri” adıyla yeniden çekmiş; film, gösterime hazırlanıyor.
Bu inat niye? 1978 yılının sansürcüleri belki de çoktan toprak olup gitti. 12 Eylülcü çocuk katili paşalar ortada… Mahkemeye versen, destekleyecek, rapor verecek makamlar sıraya girer. En fazla, bir video konferansla hatırlarını sorar, adalet taklitçileri…  
Tunç Okan da adını koymamış bile olsa, ayrımında olmalı işin… Kaplumbağalar, Köy Enstitüsü kökenli birçok yazarın başka birçok yapıtında bulabileceğimiz gibi, Anadolu’daki grotesk halk kültürüne ait koca bir hazinedir…
Tunç Okan, 28 Nisan 2013 Pazar günü, Cumhuriyet Pazar Eki’nde kendisiyle yapılan söyleşide, arada, “Bu film koyu bir köy edebiyatı değil” demiş. O kadar çok saldırı, o kadar çok yakıştırma yapıldı ki, “köy edebiyatı”na, adını ağzına alanın dili yanar oldu.
Oysa ki, köy çocuğu Fakir Baykurt’un başyapıtlarından olan Kaplumbağalar, “köy edebiyatı”nın tam da koyusudur. Tozak Köyü’nün Kır Abbası, Mihail Bahtin’in “Rabelais ve Dünyası”nda halk yaşamıyla ilişkilerini görünür kıldığı Rabelais’in Gargantuası, Pantakruel’i gibi direnir Ortaçağ karanlığına. Kır Abbas, Tozak kırına üzüm bağı kurar, toprağı elleriyle yararak… Yalnız üzümün değil, ondan yapacağı şarabın da ardında, arzusundadır. Tozak köyünün bağ bozum şenliği, Bahtin’in “Rönesans” ve “çoksesli roman” karnavalına çıkan bir yol gibidir. Ne Baykurt okumuştu Bahtin’i, ne Akçam, ne Apaydın, ne de küçük kızının gözünün önünde on altı kurşunla öldürülen, türküler, destanlar, masallar derleyicisi Kaftancıoğlu… Onların kalemleri, halk kültürünü üstkültür ve evrensel estetikle buluştururken, Bahtin’in yapıtları Batı dillerine bile çevrilmemişti henüz. Ama onlar, içinde doğup büyüdükleri halk kültürü içindeki grotesk imgeleri tekil dilli iktidar kültürüne karşı yeniden kurup korku karşısında gülmecenin, şenlikçi bir geleneğin savaşçıları olmuştu…
“Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Başından sonuna kadar romanın tamamı, yazıldığı zamanın hayatının ta derinlerinden çıkıp yeşermiştir. Rabelais’in kendisi de o hayatın bir parçası, o hayata ilgi duyan bir tanıktır.” (Rabelais ve Dünyası, s 471) Bahtin’in Rabelais’e yönelik bu saptaması, Türkiye’de Köy Enstitüsü kökenli yazarlarda da gözlenecektir. Enstitülü yazarların metinleri, yaşamla olağanüstü iç içe öğeler barındırırlar; aynı zamanda, kendi anlatımları ve söylemleri içinde biriciklik taşırlar.
 “Ortaçağ insanını en fazla etkileyen, gülmenin korku karşısındaki zaferiydi. Bu, yalnızca Tanrı’nın gizemli terörü karşısındaki bir zafer değildi, doğa güçlerinin uyandırdığı huşu karşısında ve her şeyden çok da, kutsanan ve yasaklanan (‘mana’ ve ‘tabu’) her şeyle bağlantılı baskı ve suçluluk karşısında kazanılan bir zaferdi. (M. Bahtin, Karnavaldan Romana, s. 110) Kaplumbağalar’da, Yelatan’da, Yoz Davar’da, Kanlıderenin Kurtları’nda, “Biz Anadolu’da korkuya karşı savaşıyoruz” diyen Tonguç Baba’nın öğrencileri, korku karşısında halkçı bir direnişi kurgulamaktaydı.  
Anadolu kırsalında doğup büyüyen, oradan kent çevrelerine taşınan halk kültüründeki deliyi padişah yapıp eşeğe bindiren, Nasreddin Hoca’yla, Karagözle, tüm hiyerarşilere kıçıyla gülen çoğulluk, gülmece geleneği ile, emperyalizmin kışkırttığı iktidar uzantısı tekil diller ve inanç istismarına dayanan korku kültürü arasındaki kavga sürerken, 12 Eylül 1980 sonrası Şarkiyatçı Batı’nın gönüllü zebanileri boy gösterdi edebiyat ve kültür dünyasında. Onlara göre, “köy edebiyatı”, “tu, kaka” idi… Halk ya da gelenek demek, “din” demekti! Tarikatları, din cemaatlerini halkla devlet arasında arabulucu kurumlar olarak gören (A. Karaömerlioğlu, Orada Bir Köy Var Uzakta), doksanlı yıllardan sonra günlük yaşamın dinselleştirilmesini “Kültürel yapı(nın) devletin tercihini aşacak biçimde coğrafya ve yerellikle bütünleşmesi” (H. B. Kahraman, Doğu Batı) diye yorumlayan, yazdığı için öğretmenlik görevi bile elinden alınan, ödül kazandı diye sürüm sürüm süründürülen Fakir Baykurt’u “devlet destekli” bulan (O. Koçak, Defter) nice “demokrasi açılımcısı” düşünürler, yazarlar çıktı ortaya…
Tunç Okan’ın Kaplumbağalar’ı “Umut Üzümleri” adıyla yayına hazırladığını ekinde haber veren gazetenin o günkü sayfalarında Irak’taki, Suriye’deki mezhep savaşları ile ilgili başka haberler de vardı. Emperyalizmin kışkırttığı ve kasıklarını tutarak güle güle izlediği Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya, Yakın Asya’ya etrafımızı kan gölüne çeviren din ve mezhep savaşları Anadolu’ya girme hazırlığı yapıyor. Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta döktürdüğü kan yetmemiştir… “Dört Camili Dicle Üniversitesi”nde Hizbullahçı militanlarla PKK yandaşlarının kavgasında başka bir cepheye doğru evriliyor olaylar. İktidar işini iyi yürütüyor. İçki yasakları çıkıyor arka arkaya… Ulusal bayramların yerini kutlu doğumlar, dini törenler alıyor… 

14 Mayıs Salı gününün gazetelerinde orduda 700’e yakın Alevi subay hakkında soruşturma sürdürüldüğü, yeni bir temizlik harekâtının gerçekleştirilmek üzere olduğu yazılıydı. Mezhep, din savaşları için kullanılması düşünülen orduda Alevi subayların olması birilerinin işine gelmeyecekti.
Yıllardır sürüyor bu Ortaçağa doğru sürükleniş… Merak içinde bekliyorum bizim demokrasi açılımcısı “kültür adamlarımız”, “edebiyatçılarımız” ne diyecek diye… Ağızlarını bıçak açmıyor. Keyifleri de kazançları da, huzurları da yerinde olmalı… 

Bizlerin, Tonguç Baba’nın attığı tohumlarla yetişenlerin söyleyecek sözü bitmedi ama… Anadolu’nun kentiyle, kırıyla, kendi toprağından, kendi kültüründen, kendi küllerinden yeniden doğup iyi, güzel için direnmesine olan umudumuz çoğalarak sürüyor. 

Yüreğimizin ateşinde aydınlatacağız geleceği!
Selam olsun Kaplumbağalar’ı yazanlara, halkını kul değil, insan yerine koyanlara!


alperakcam@gmail.com