YAZIK*

Çok daha başka şeyler için... Kan, öfke, kendisiyle birlikte yüzlerce, binlerce insanın ölümüne gözünü kırpmadan gidiş, bir inanç, ya da kendince bir adalet için  yaşamın bitirilmesi kararı... Uğruna ölüme gidilen o bilinmeyen, yaşanmamış toplumu daha biçimlendiremeden bilincinde, geçmişe, geleceğe konan nokta da yetmiyor.

    Asıl ve en çok, en önce, birincil, patlamalar ölümler kadar sarsıcı, can yakıcı olanı, akıl almaz tekniğe, bilgiye ulaşmış insanlığın olanlara ve ölümlere tepkisine "yazık!"

    Tek hücreli varlıkların, ya da omurilik komutlarıyla davranan, tek sinir hücreli, beyinsiz canlıların tepkimelerini andıran söylevlere, öfkelere, intikam yeminlerine "yazık!"

    Milyonlarca yıllık yaşamın ürünü, birikimi olan bilginin, yaşamın sonuyla ilgili, yaşamla çelişik ölüme koşuşa, ölüme aracı olmasına, ilkel tepkilerin yerine getirilmesi için kullanılmasına "yazık!"... Yüz milyonlar, milyarlarca insanı yöneltme erkini elinde bulunduranların, etkin, yetkin ağızların, beyinlerinin içinde bulundukları ilkelliğe, koşullanmaya, söyleyebildiklerine, iletebildiklerine "yazık!" 

    Dünya Barış Günü'nün üstünden daha on gün geçmişken ve insanca kutlanamış, anılamamışken o gün... Onca ölümden sonra yeni ölümler istiyor insanlık!

    Ya unuttuk neden sorusunu sormayı, olaylardan ders almayı, ya sıyrıldık sevgilerden, sevecenlikten, hoşgörüden, geleceği umutla bakmaktan... Kendi ölümcül benliğimizin en bencil, bireycil açlığını maddesel kazanımlarla doyurup, kendimiz olmayanı tepeledikçe, yaşam alanı dışına attıkça gönenç duyan, ölümden haz duyan ruh yapılı sapkınlar olup çıktık.

    Kim insanca sorgulayacak olanları? Kim, birilerinin modası geçti dedikleri, dudak kıvırıp yadsıdıkları neden- sonuç boyutlarıyla görebilecek olayları? Kim geleceğe sevgi tohumları atacak?

    "Cezaların en kötüsü en zararlısı bağışlamaktır" yazılı tabelayı kim astı demir ve köpekli kapının üstüne? (1)

    Algılayan ve komut veren sistemler, bölümler arasındaki beynimize düşüyor öncelik. Düşünmeye... Birlikte yaşadığımız diğer insanlarla, evreni paylaştığımız dışımızdaki şeylerle, öncelikle de, türümüzle olan ilişkilerimizi, olanı biteni soğukkanlıca, insanca değerlendirmeye... Tarihi yeniden diyalektik maddeci bir gerçek ışığında öğrenmeye, yakın geçmişe bir kez daha, yansız, önyargısız bakmaya...

    Kim insanları saç rengine, deri rengine, yaşadığı yere göre ayırdı önce... Sonra kendine kul olanları da, rengine, inancına, eğitim düzeyine, anayurttan çok uzakta yaşamasına karşın!... yalnızca kendine kulluğu kabullenenleri, önüne atılanla yetinebilenleri, onur denen kavramı unutabilenleri, kendine yedirebilenleri de alıp yanına, hizmetine, bak gördün mü dostum, bunun adı demokrasidir, sen yeter ki benim ardımda ol, öncelini, üstünü bil ve hizmette kusur etme, yarış yanındakilerle, tepelemeye, önüne geçmeye çalışabilirsin kendi türünün, benim okşayan ellerim, bana yararlı olabildiğince artan bir sevecenlikte, omzunda olacak senin dedi... 

    İnsanları kendinden olanlar ve olmayanlar diye ayırıp, kendinden olmayanların evrendeki tüm yaşam değerlerinden uzak kılınması uğruna ölüm dahil her türlü yokluk, yoksulluk içinde olmalarına kim çabaladı? Kim dizeledi insanlığı... Bir merdivenin basamaklarında ülke ülke, sınıf sınıf, zümre zümre... Basamaklara dizili tüm insanları üste ulaşma, en üst basamaktaki o kutsal ülkenin ham'ıyla beslenip jean'ıyla giyinme, olasıyla geğirme ve aman Allahım! bir kez olsun o ülkeyi görme, hele bir de orada yaşama olanağı bulma düşleri ve koşullanmalarıyla yükleyip kutukarecamlar, satın alınmış yazarlar, gazeteler aracılığıyla... yükleyip beyinleri... sonra bir gün o düşün olanaksızlığı çakılınca birilerinin kafasına bir öfke, bir bilinçsiz tepki...

    Kim Afrikalılar için AİDS'i tanrının adaleti diye tanımladı, kim Asya'nın yüksek dağlarla çevrili bir kıtlık ve gerilik ülkesine dünyanın silahını, kör inancını yığdı, kim ozon katmanının delinmesine, yerkürenin ısınmasına, sellere, doğal yıkımlara aldırmayıp kazancın gerektirdiği tüm kirlenmeleri insanlığın başına yığmayı sürdürdü. Kim aldırmayıp çocukların açlıktan, ilaçsızlıktan ölümüne ambargo koydu, bomba yağdırdı kentlere, ülkelere? Kim kendi mallarını satabilmek için, milyarlarca insanın geçim, yaşam kaynaklarından uzak tutulmalarının hesabını yaptı? Bilgiden, bilimden, eğitimden, sanattan yoksunlaştıkça insanlık... Günlük gazete alacak gücü bulamayacak ölçütte yoksul, en sıradan eğitime bile bin güçlükle ulaşabilir oldukça milyarlar, milyarlarca insan, daha ucuza çalıştırılabileceklerini bilerek, kim, tüm bunlara göz yumdu, hatta kapı açtı? Bilimsiz, bilgisiz, sanatsız, sevgisiz insanların ancak yüzlerce, binlerce yıl önceden kalmış inançların karanlığından, kendilerine bir öte dünya olasılığı bulup, o olasılığın ardında, bu dünyada karanlıkta kalmayı kabullenebilmelerini, o ötede iyi bir yer umuduyla ölüme koşmalarını hoş gördü, yalnızca onları ucuza çalıştırıp tehlikeli, zehirli atıklarından rahatsız olmayacak denli umarsız, duyarsız olmalarını, onursuz yöneticilerin arkasında secdeye kapanmalarını bir bilgisayar oyunu gibi kim kurguladı?

    Kim burun kıvırdı insanlara, tepeden baktı, ölümüne, hastalanmasına, proteinsizlikten karaciğerinin büyümesine, savaşlarda birbirini boğazlamasına göz yumdu, savaşlara çanak tuttu, savaşan taraflara silah sattı? Kim darbeler tezgahladı, kışkırttı, vatan, millet gibi kavramları en namussuzca emellere kılıf yaptırdı?

    Kim bilimin, bilincin yerine, neden, nasıl, nerede sorularını unutmuş inancın geçmesine kapıları açtı? Kim aydınlıktan, terör el altından destekledi, kim onlara silah sattı, yürekli, onurlu insanlara kan tuzakları hazırlattı? 

    Kim üzerinde yaşanılan adaletsiz dünyanın (kimileri için bedenin tüm gereksinimlerinin patlayasıya doyurulduğu, kimileri içinse yaşamın her anının sıkıntı, çile, eziyet olduğu bugünkü egemen sistemin) uyulması gerekilen bir zorunlu dönem, kapıya gelip dayanmış yeni ve olağan bir gün, değiştirilmesi olanaksız bir dönem olduğunu savladı? Kim birikmiş insan emeğini elinde tutanın, daha akıllı olduğu, önce davrandığı için kazandığını, birileri kazandığı için diğerlerinin yitirdiğini, bu yaşama biçiminin doğa yasaları gereği olduğunu söylerken soygunun, sömürünün savunuculuğunu yaptı? Kim bunu felsefe adına, sanat adına büyük bir yenilikmiş gibi ortaya sürdü, üstüne kitaplar yazdı, alkışlar tuttu, "değişim" adını verdiği, eskinin değişmesinin gerektiğini söylerken bir yandan, aslında değişimi yadsıyan düşüncelerle insanları çıkışsız sarmalların içine sürmeye kalktı? 

    

 

    Yazık...

    Televizyon karecamlarında konuşanlar şirket bilgisayarlarının muhasebe kayıtlarıdır, ekranlarda dillenenler kâr ve eder hesaplarının duygusuz dökümüdür. 

    Özgürlük adına savaş ve ölüm çığlıkları atılıyor! 

    Kim sağlığı alınır satılır bir piyasa malı durumuna getirdi, özelleştirme şarkılarıyla, serbest piyasa övgüleriyle parası olmayana ölümü, hastalığı yazgı kıldı?

    Kim paralı, boyalı televizyon sunucularını, satılık programcılarını kullanıp sağlık görevlisi ak önlüklüler, ak yüreklilerle yoksul halk yığınları arasına kin ve nefret tohumları saçtı, hastane ilkyardımlarını, hastane koridorlarını iğreti, öfkeli bakışların dolandığı yerler haline getirdi? 

    Kim insan türünün hastalığını bir kazanç kapısı olarak gördü, sağlık örgütlenmelerinin kar eden birer işletme olmaları gerektiğini savladı? İnsana, sağlığa ayrılan emeği, toplum birikimini kara delik olarak tanımladı, kamu sağlık kuruluşlarını angaryanın diz boyu gezdiği, her önlemin, geçen her dakikanın yalnız ilaç tekellerine yarayacağı bir sistemin egemen olduğu yerler yaptı...

    Ayrı değil, hiç ayrı değil! Ha patlayan bombalar, ha intikam yeminleri, ha insanları aç, eğitimsiz bırakmalar...

    Verilecek çok hesap birikti barış ve insanlık adına!

    Yazık, çok yazık!

    İnsanın milyon yıllık deneyiminden ders almamaya, bencilliğe, bireycilliğe yazık.

    Yaban hayvanları öldürmeyi hâlâ spor sayanlara, kır çiçeğini koparırken yüreği titremeyenlere yazık. Ölümler karşısında intikam yeminleri savuranlara yazık.

    Yazık sevgisiz kalanlara...                                    


 

1. Leyla Erbil'in Hallaç adlı öyküsünden, YKY, s:59

                         

 

        *Bu yazı Adam Sanat Dergisi’nde 2002 Ocak sayısında yayınlanmıştır.