ARDAHAN’DAN SİVAS’A…

Bana kalan tek düşünme zamanı sabahın çok erken saatleri oldu. Bu arada olanak buldukça yirmi beş yıl önce yaptırdığım ve küçük bir bölümünü elden geldiğince temizleyip yalnız başıma yaşamaya çalıştığım Ölçek Köyü’ndeki evimin arkasındaki karış karış kazma kürekle alt üst edip küçük bir çamlık oluşturduğum tarlanın yanından dik yokuşu tırmanıp köyün yaylasına doğru yürüdüm… Çocukluğumuzda taşla ezerek elimize kına yaktığımız kayaların çukurlarında birikmiş yağmur sularından mal otardığımız günlerde yaptığımız gibi su içtim; arada bir koşup çok sevdiğim yalnızca bizim yöreye özgü kmi kopardım, sapsarı açmış yemlik çiçeklerinin tadına baktım… Kimi günler diz ve kalça protezleri, protez adayı diğer kalça eklemindeki ağrılara aldırmayıp iki saate yakın çiçek kokuları ve kuş sesleri içinde Küçük Meşe’nin yokuşundan Yol Ayrımı’nı geçip Göller’e kadar uzandığım, yürüme zamanın iki saati aştığı da oldu. Protezlerin ve eklemlerimin ömrünü kısaltacağını bile bile yaptım bunu; o zamanlar kendime ayırabildiğim tek zamanlardı ve kendimi o güzel doğanın bir parçası gibi hissedebildiğim, yalnız kalmış olmanın da hazzını yaşayabildiğim çok eşsiz ve benzersiz mutluluk anlarıydı benim için…
Bu sabah yürüyüşlerinde yaşamım bir kez daha sinema şeridi gibi gözlerimin önünden geçti… Bizim kuşağın çektiklerini, ülkemiz ve insanımız için katlandıklarımızı, yapmaya çalıştıklarımızı düşündüm.
Çocukluğumda, gençliğimin tüm tatil ve izin zamanlarında köyümün insanlarının arasında yaşadım, tırpan çekip ter döktüm, gün boyu boyunduruk üstünde oturup gece hasırın üstünde yatarak hotaklık yaptım, daha ortalık ışımadan kalkıp öküz arabasıyla ot ve sap getirdim, bavullar dolusu dergiler, gazeteler, ilaçlar taşıdım, hastalarına baktım, köylümün örgütlenmesi, bilinçlenmesi için çalıştım, kooperatiflerde birleşerek ürününü değerlendirebilmesi için konuştum; babam Dursun Akçam’ın sonsuzluğa göçüşünden sonra da o mücadele sembolü adın arkasında yapımına büyük emekler verdiğim Kültürevi’nde ve düzenlediğim Kültür Sanat Günleri’nde çabalayıp durdum.
Yirmi altı yıl önce Sivas’ta yakılan, dumanlarda boğulan aydınlar ve sanatçılar arasında sınıf arkadaşım Behçet Aysan da vardı. Emperyalizm ve onun kirli tuzaklarına düşmüş, öteki dünyada cennete ulaşmak uğruna bu dünyada kendi gibi düşünmeyenleri yakmaya, Maraş’ta olduğu gibi kesip doğramaya çıkmış gözü dönmüş bencillik ve gericilik bize tüm yaşamı zehir etmeye kalktı; büyük ölçüde başardı da bunu… Kimimiz yıllarca zindanlarda kaldık, kimimiz ipin ucunda sallandık. Çıkar ve iktidar hesapları ile halkın inançlarını kullanarak onları aydın zümrenin üstüne kışkırtanlar katil de olsalar, her gün yeni yeni yalanlar söyleyip olmadık çirkinlikleri de yapsalar çoğunlukla kazançlı çıktılar; hemen tümü bir eli yağda bir eli balda yaşadı, büyük koltuklara oturdu, ölenleri büyük kahraman ilan edildi, bulvarlara, caddelere, köprülere, hatta havaalanlarına adları verildi. 
Birazdan yine yürüyüşe çıkma kararındayım. Her şeye karşın bir ömrü mücadeleyle geçirmiş olmanın, bir ömrü birlikte yaşanan insanların, ezilenlerin, tutunamayanların iyiliği, güzel doğanın korunması için adanmışça geçirmenin yorgunluğu ve iç huzuru içindeyim. İnsana en çok koyan şey, yeterince anlaşılamamış olmak, zaman zaman da en yakınındakiler tarafından bile haksızlıklara uğratılmak,,,

02 Temmuz 2019

 

İSTANBUL’DA BİR ŞEYLER OLDU / UMUT KAZANDI

Umut kazandı / biz umut ettiğimiz için

Umut kazandı / ben derken biz de diyebildiğimiz için

Kan ağlasak da içimizden / eksik etmediğimiz için gülümsememizi

Kasvet ve karamsarlık yerine sevinç kazandı / neşe kazandı

Dostluk kazandı / paylaşma ve dayanışma duygusu kazandı

Yalana, fesata, dalavereye karşı doğruluk kazandı

Boyun eğmemek kazandı / insanın içinden hiç eksik olmayacak adalet arzusu kazandı

Her türlü olanağa / dökülen paraya pula karşı / dişle tırnakla mücadele kazandı

Gönülden sevmek kazandı / umutsuzluğa prim vermemek kazandı

Bu güzel ülkeyi / bu çoksesliliği / bu rengârenkliği Orta Doğu bataklığının ve Muaviye kurnazlığının ve emperyalizmin oyuncağı olmuş kara sakallı şiddetin bir parçası yapmak isteyenlere karşı

Eleştirel akıl kazandı

Barış ve kardeşlik çağrıları kazandı

İnanç bezirgânlığının cemaaat / tarikat karanlığında kadın ve çocuk istismarına karşı / Özgürce ve eşit koşullarda yaşama arzusu kazandı 

Millet malını satıp savma / ganimet paylaşma hırsı yerine

Emeğe saygı / üretme / var etme / çoğaltma / bir lokmayı kırka bölüp üleşme istenci kazandı

İyi anlamalı / iyi okumalıyız gözbebeklerimizde büyüyeni 

Şimdi tam zamanıdır daha da uyanık olmanın 

Kendi resmimize de sorgulayan gözlerle bakmanın

Omuz omuza / kol kola / yürek yüreğe durmanın

Uyanırken uyandırmanın / uyandırırken uyanmanın

Şimdi tam zamanıdır / günü daha da aydın kılmanın…

24 Haziran 2019, Alper Akçam

 

ŞAİR BABA VE DAMDAKİLER…

“Şair Baba ve Damdakiler’ 9 Haziran 2019 günü yaşamdan ayrılan ressam İbrahim Balaban’ın 16 yaşındayken girdiği, sonra iki kez daha yıllar sürecek konuğu olduğu Bursa Cezaevi’ni ve orada tanıştığı, kendisine içindeki insan damarını sanat gücünü ateşleme yolunu açan Nazım Hikmet’i anlattığı kitabının adıdır. 

 

Bu metne eşlik eden resim de Şair Balaban’ın 10 Kasım 1969 tarihinde konuk olarak kaldığı evimizde annemize armağanıdır… Üç aya yakın bir süredir yanında olduğum annemin evinin duvarında asılıdır. 

Bizim evimiz o yıllardan başlayarak Türkiye’deki siyasal karmaşanın birebir yansıdığı, ateşli devrimci konuşmaların yapıldığı, birlikte türküler söylenen, gönüller dolusu gülünen ve bir yandan da geceli gündüzlü polis ekiplerinin bastığı, taşınıldıktan sonra bile kendini vatan kurtarıyor sanan tetikçiler tarafından bombalanan bir ev olmuştur.  

Kimler gelip geçmedi ki o evden? Kimler konuk olarak ağırlanmadı ki? Âşık Veysel’den Ali İzzet’e, Ruhi Su’dan Uğur Mumcu’ya, Muhlis Akarsu’dan Fakir Baykurt’a… Bu toplumun ar damarı olmuş, adları onurla anılacak onlarca ünlü kişiyi arka arkaya sayabilirim… 

Dursun Akçam, Köy Enstitülü yazarlar içinde en ödünsüz ve atak devrimci tutumda olan, en çok takip ve kıyıma uğrayan bir ad oldu… Çocukları da babalarının açtığı o yoldan gitti. Baba ve üç oğlu cezaevi avlularında volta atmayı, dostluk kurmayı da öğrendi, yazarak yaşamı anlamlandırmayı, kendi içlerindeki dünyayı başkalarıyla paylaşmayı da… Annem ve kız kardeşim Yasemin de katıldı aramıza, onlar da kitap yazdı... 

Fırtınalı, altüstlüklerle dolu o yaşam bize günü süzmeyi, damıtmayı, güzel dostluklar kurmayı da öğretti… Babamın sonsuzluğa uğurlanışından sora onun anısına yaptığım etkinliklere koşarak gelen insanlar da ocağımıza yeni ateşler kattı.

En önce Dursun Akçam Ormanı’nı onurlandıran, “Haydar Haydar”dan “Mektup Selam Söyle Benden Sılaya”ya, “Şu Yüce Dağları Duman Kaplamış”a, gönlümüzün tam ortasından vuran, o özgün ses ve saz,  Ali Ekber Çiçek’ten Arif Sağ’a, Doğan Hızlan’dan Musa Eroğlu’na, Ahmet Telli’den Adnan Binyazar’a, onlarca sanatçı, yazar, şair konuğum oldular. Bu usta sanatçılar bırakınız para pul istemeyi (usulen teklif etmeye kalktığımda da birileri tarafından paylanmışımdır), on beş yıldır o uzak yaylalarda kültür ve sanatın ateşini yakmayı sürdüren Dursun Akçam Kültürevi’ne de sahip çıktılar…  

İşte onurla, açık alınla, tertemiz bir vicdanla yaşamış olmanın ödülü ortada… Bundan büyük bir ödül olabilir mi? Bu yıl bin bir çileyle başlattığım kültür sanat günlerinin 15. sini yapıyoruz. Ardahan’da bana destek veren, sayıları bir elin parmaklarını geçmeyen insana da buradan bir dost selamı olsun… 

Yaşamım boyunca suya sabuna dokunmayıp salt kendini ve çevresindeki birkaç yakınının geleceğini düşünen, savunduğu düşünceyi de bir makam ve çıkar edinme aracı olarak kullanan insanlardan nefret ettim. Dava insanı gibi görünürken kişisel kaprislerle ortalığı karıştıran, nam olsun diye ortalıkta kalabalık eden insanlara karşı da onarılmaz bir soğukluk duydum… 

Mal mülk edinme,  paraya para katma kaygısı yerine erdemli olabilmenin yollarını aradım. Adalet ve aşkın aydınlattığı bir yaşam çizgisi kurdum kendime… Zaman zaman susmak zorunda kaldıysam da, asla toplumsal nedenlerle değil, başkalarına zarar vermemek için yapmışımdır. Tek genel cerrah olarak çalıştığım şehirlerde bile sürüldüğüm, açığa alındığım oldu...

Genel Cerrah olarak çalıştığım Karabük yıllarında hastanenin geçirdiği bir büyük soruşturmadan sonra beni odasına çağıran, tedirginlik duyarak yanına gittiğim Başmüfettiş Rıfkı Bey’in söylediği, “Hakkında tek bir şikâyet bile olmayan, tüm halkın çok sevdiği bir hekimsiniz, sizi tebrik ediyorum,” sözü çocuklarıma bıraktığım en büyük miras olsun… 

Hekimlik yaşamından ayrıldıktan sonra atıldığım edebiyat dünyasında da kaleme aldığım eleştiri ve polemik yazılarında da dosdoğru, içimden geldiği gibi bir dil kullandığım için belki, bazı çevreler tarafından aforoza uğradım, hakkımda yazılmış yazılar dergilerde yer bulamadı, benim yazdıklarım susuş kumkuması içinde yok sayıldı… 

Mirasını onurla devraldığım baba ocağının ve aralarında sıradan bir kardeş bir dost gibi yaşamaya çalıştığım, birlikte tırpan çektiğim insanlarımın, terimi döktüğüm yurt toprağının bana bıraktığı miras bu…

Gerisi vız gelir, tırıs gider. 

 

SANMA Kİ UNUTTUK TONGUÇ BABA…
Sanma ki unuttuk Tonguç Baba,,, Senin 59. ölüm yıldönümün, 2019 yılının 23 Haziran’ı, senin ömrünü uğruna feda ettiğin güzel halkın ayağa kalkışına tanıklık etti… Onlarca yıldır karanlığa sürüklenmeye çalışılan, emperyalizmin ve yerli ortaklarının petrol ve doğalgaz çıkar savaşlarında Muaviye ardılı bezirgân terörüne kurban sunulmak istenen halkın 23 Haziran 2019’da sanki yeniden doğdu. 
Hile, hurda, iftira, en kutsal inançları kullanarak vurma oyunları tutmadı… Hiç ummadıkları bir tokat yediler… O gün, senin kırklı yıllarda, dünya acımasız bir savaşın kucağında, faşizmin saldırısında ve ülken yokluk, yoksulluk günlerinde iken kurduğun 21 Köy Enstitüsü ocağında kendi kol kuvvetleri ve zihin aydınlıkları ile sefere çıkmış kavruk Anadolu çocuklarının öğrencileri, senin aydınlık mirasına sahip çıkanlar kazandı, onur ve özgürlük duygusu kazandı…
Geçen yıl seni Ankara’da yüzlerce kişiyle anmıştık. Çankaya Çağdaş Sanatlar Merkezi alamamıştı toplantıya katılmak isteyen kalabalığı… Bu yıl ben uzak kaldım senin koynunda yattığın kıraç Ankara toprağına. Gömütün başındaki bir avuç insanın fotoğrafını görünce içim kıyıldı. Ama, aynı günün akşamında yaşanan İstanbul coşkusu seni de mutlu etmiştir biliyorum…
Bizler, içinde yaşadığı doğaya, topluma sevgiyle sarılanlar, aynı zamanda büyük bir sorumluluk duygusu ile ömür tamamlarlar. İçleri kan ağlasa da yüzleri güler; gülmelidir. Umut, hiç elden bırakılmaması, hep paylaşılması gereken en güzel duygudur çünkü; geleceğimizi o kurar…
Bir ömrü verdin, geceli gündüzlü, yorgun, uykusuz, köy köy, enstitü enstitü koşturarak çalıştın; sabahlara kadar mektuplar yazdın öğrencilere, öğretmenlere; onlarca yapıt, binlerce öğrenci yetiştirdin. Hiç yakınmadın halinden… Emperyalizmin çıkar oyunlarına kapılanlar, kırsal alanda üreticinin sırtından bugün de karın doyuranlar, dini politikaya alet ederek aydınlığa tuzak kuranlar seni görevden aldıklarında da ağlamadın, sızlamadın… 
UNESCO senin kurduğun okulları tün gelişmekte olan ülkelere örnek gösterdi; koca bir yıla seni adını verdi… Kendi ülkende ise değerini çok az kişi bildi. Ve ancak bizler, bir avuç insan olarak, 2000’li yıllardan sonra Paulo Freire (Brezilyalı), Octavio Paz (Meksikalı), Mihail Bahtin (Rus) gibi büyük kültürbilimcilerin yapıtları Türkçe’ye kazandırıldığında anlayabildik belki senin o kitaplarla kuramsal arka planı açıklanması mümkün olan dâhiyane işlerinin çapını… 
Senin aramızdan ayrılışının üstünden tam elli dokuz yıl geçmiş; bil ki, yüzlerce yıl geçse de unutmayız, unutamayız… 
Bir 23 Haziran gününde koca bir ülke, Türkiye, İstanbul olup dizlerinin üzerine ayağa kalkarken biz seni sevgi ve minnetle anıyoruz. 
Kutlu olsun devri daimini sürdüren hayat; kutlu olsun büyük devrimci Baba Tonguç’un anısı, kutlu olsun 23 Haziran…

 

25 Haziran 2019, Alper Akçam, Ardahan…