GÖZÜN AYDIN OLSUN, ÇOK LİBERAL KARDEŞİM!…

Antep’te bir kalp damar cerrahı, kalbinden bıçaklanarak öldürüldü; ameliyatında bulunduğu ve haftalarca bakımını yaptığı seksen küsur yaşındaki bir hastanın on yedi yaşındaki yakını tarafından…

 

Avrupalı akıldaşlarınızın ağır dolandırıcılık suçundan yıllarca ağır hapis cezası verdiği,

ve  “elebaşları Türkiye’de” diye işaret ettiği, Deniz Feneri zanlılarını örgütsüz ve neredeyse suçsuz buldu, 12 Eylül Referandumu meyvesi hukukunuz.

 

Aynı bakan bir gün önce, Erzurumlu bir çobana, “Madem ki çok sevindin beni gördüğüne,

hadi bir takla at”, demişti. 

Oysa ki, Bakan bey, çoban yerine sizden istemeliydi o taklayı. Nasıl da sevinirdiniz! 

Balkondan alkışladığınız siyasettir o!

Balkondan, Orta Doğu’ya, Kuzey Afrika’ya, Yakın Asya’ya, Counsil on Foreign Relations (CFR) ve Müslüman Kardeşler’e selamla… Libya’dan Suriye’ye ateşi uzat!

 

Yoksul anamızın babamızın okulu Cılavuz’a, özgürlüğü, hayatı üretmeyi ve sorgulamayı öğreten Köy Enstitüleri’ne “faşist bir müessese” demiş ağzı bozuk, ayarı sizden bir gazeteci bozuntusu…

Bak fotoğrafa: “Faşist Müessese”nin Baba Tonguç’u gelmiş kavruk köy çocuklarının özgürce okuduğu, işi içinde eğitim yaptığı, yaparak ve yaşayarak öğrendiği yerleşkeye… Basmışlar dipçiği çocuklara, Tonguç’a doğru koşturuyorlar. Bak! İyice bak!...

 

Tonguc ve ogrenciler.JPG


 

“Köy Enstitüleri’nde klonlanmış öğretmen yetiştiriyorlardı” demişti, balkondan “komşularla sıfır sorun” üzerine konuşan Başbakanımız. Washington’dan Kuzey Afrika’ya, oradan Orta Doğu ve Yakın Asya’ya çekilmiş bir hat üzerinde kolları sıvıyormuş meğer… 

 “Taraf”ta taraf oldunuz balkona… 

Yüz binlerce kişi öldü Arap Baharı’nda, şehirler yakılıp yıkıldı. Devrilen diktatörlerden boşalan iktidar koltuklarına en yakın olan güç, emperyalizmle dirsek temasındaki dinci örgütler... 

Arap Baharı’nda iktidar koltuğuna uzanan yolları açılan Müslüman Kardeşler’e bağlı partiler, ABD’de en etkili dış politika kuruluşu olan CFR (Counsil on Foreign Relations) tarafından ağırlanıyor. CFR yazarı Ed Husain, The Economist’teki yazısında “Washington’un eski düşmanlarının gösterdiği dostluktan gözlerinin kamaşmış olmasını bölgedeki liberal ve İslamcı olmayan güçler hayretler içinde izledi” diyordu. (Alıntılayan Ergin Yıldızoğlu, Cumhuriyet Gazetesi, 09 Nisan 2012)  

 

Başbakan’ın ikinci ameliyatından sonra, 24 Şubat 2012 günü, ilk kez Cuma namazı için gittiği Çengelköy’deki ilk caminin yanlış yer olduğu anlaşıldı. Pek kimseler görünmüyordu ortalarda. Sakallı bir yaşlı vatandaşla bir süre sohbet etmek zorunda kalarak yürüdü Başbakan. Çengelköy’deki doğru camiye gelindiğindeyse, yer yerinden oynuyordu. Toplatılmış büyük bir kalabalık, “Türkiye seninle gurur duyuyor” diye sloganlar atıyordu. Bir kenarda da hepsi vişne rengi türban takınmış yüzlerce imam hatipli kız tutuluyordu. Demir parmaklıklı bir alanda bekletiyorlardı çocukları.

“Özgürlük ve demokrasi” rüzgârları esiyordu havada! 

“Klonlanmamış eğitim” böyle oluyordu demek… 

 

Gözün aydın olsun, çok liberal kardeşim. Günden güne çoğalıyor kadın cinayetleri… Aynı cephede “tepeden inmeciliğe” karşı mücadele ettiğiniz bir dinci politika adamı, “inadına ilkokul çocuklarını da türbanla yürüteceğiz” demişti yıllar önce. 

Tam da o noktaya gelindi işte: 4+4+4. 

Şimdi, sen dön de, kendi kıçını ört…

Bu çocukların başlarını örttüreceğim diye tutturanlardan bazıları çocuk tacizlerinde yargılanıyorlardı, hukukun biraz hukuk olduğu zamana kadar. Kadınlara, doktorlara, öğretmenlere bıçakla, tabancayla saldıranlar da aynı suretten olmalı. Yani, “tepeden inmeci” değil, “aşağıdan gelmeci”…

 

Hani Cuma namazı dedik de; Hazreti Ömer’e namazda hesap soruluşu geldi gözümüzün önüne… “Neden senin kaftanın benimkinden daha uzun?” diye hesap soruyordu sıradan bir yurttaşı Ömer’e. Ömer de, oğluna sesleniyor, “kalk oğlum, göster üstündekini, göster ki, ganimet payını babana devretmiş olduğunu görsün kardeşimiz” diye yanıt veriyordu.

Bir de bak bizim ülkeye… Ne el etek öpmek için yarışılan Cuma’larda, ne başka bir yerde, duyulmuyor bir tek soru; neden senin çocuğun askerlik yapmadı, nereden geldi bu gemicikler, bu BİM”ler, market zincirleri, yumurtadan ithalat ihracat vurgunları diye…

 

Gözün aydın olsun çok liberal kardeşim, Antep’te bir kalp damar cerrahı kalbinden bıçaklanarak öldürüldü.

“Ya Allah Bismillah, Allahü Ekber” diye bağırıyordu Beşiktaş seyircisi, 

gol yediği için kalesine… 

 

Tarihe kendi koşulları içinde bakmak, ulusallaşma sürecine ve kutsal Kurtuluş Savaşı’na olumlu yaklaşmak da suç oldu sayenizde…

“Erken Cumhuriyet Dönemi Kültür ve Eğitimi”, “tepeden inmeci ve darbecidir” demişti Şarkiyatçı Zürcher’lerden, Copeaux’dan esin alarak en seçkin edebiyatçılarınız…

Gözün aydın liberal kardeşim, Kayı boyundan Ertuğrul’un adaletine, kan kardeşliğine 

ve halkına çok uzak, kendi eklektik dilinde ve Divan’ında yaşamış padişah için de katil olmaya hazır, on yedi yaşındaki beyaz bereliler.

Olur mu öyle şey, “Muhteşem Yüzyıl”da cariye öpmüş padişah! Meral Okay’ı kanser mi çok üzdü, tehditler mi; onu da sen bul bakalım… 


 

Bu işi bu kadar abartmayın diyordu, başka bir liberal köşeciniz! Delikanlı doktora demiş ki, dedemin öldüğünü resmi makamlara bildirmeyin; emekli aylığını ben almayı sürdüreyim… Doktor da dinlemeyip bildirmiş; böylece öldürülmeyi hak etmiş olmuş… İşte buymuş hikâye! Ne varmış bunda canım?

Ar damarlarınız da yitip gitti, bilimin yerine oturttuğunuz dogmaların ayaklar altına aldığı koca Darwin’in “rastgele saçılım, zorunlu seçim” öngörüsü gibi…

 

 “Erken Cumhuriyet Dönemi Kültür ve Eğitimi”,  “kültürden yaratmıştır kimlikleri” diyordu, en profesör lakaplı ekran kuşlarınız; “Ancak seksenli ve doksanlı yıllarda dünyaya entegre olma başarıldı” diye devam ediyordu. “Türkiye’de merkezi otoritenin devlet kökenli paradigmasının sarsılmasına yol açmış, bu da tekcil (monistic) kültür anlayışının parçalanarak çoğulcu (pluralistic) bir yapının öne çıkmasına olanak vermiştir. (…) Kültürel yapı devletin tercihini aşacak biçimde coğrafya ve yerellikle bütünleşmiştir.” (H. B. Kahraman, Doğu Batı, 9. sayı, s 150) 

 

Şarkiyatçı Batı için de, sizin için de, tek çoğulculuk, tek coğrafya, tek yerellik: “Ya Allah Bismillah, Allahü Ekber!”

“Dünyaya entegre olmayı ve yerel kültürle barışmayı sağlayan” politikalara övgüler dizen çok liberal ve çok “demokrat” profesörleriniz, her iş kazasında ölen onlarca işçiden en az yarısının sigortasız çıkmasına, hiçbirinin sendikası olmamasına neden ses çıkarmıyor acaba? 

Bu dünyayla “entegre olma ve yerellikle barışma” işi, emperyalist-kapitalist sistemin insanlarımızı boğaz tokluğuna, çıplak et gibi kasap çengeline asması mı demek oluyor acaba?

 

Aydınlanma ve özgürlüğe ilk hücum işaretinin verildiği 100. Yıl Van Üniversitesi olayında canını zor kurtardı doksanlık halkbilim çınarı İlhan Başgöz. Köroğlu’nun aşklarını anlatarak öğrenciye ahlaksız konuşmalar yaptığını yazmıştı “iddianame”sine, bir yerlerden güdüm almış savcı beyiniz. Rektör yıllarca hapis yattı, üniversite sekreteri intihar ederek kurtarabildi ruhunu!  

 

“Tepeden inmeci” ve “darbeci” olmayan neymiş? Vur kadına, vur aydına, saldır senin gibi düşünmeyene, senden farklı inanç taşıyana!

 

Peki, nerede kaldı bu coğrafyanın ve “yerelliğin” erfeneleri, nahılları, seyirlik oyunları, ahır süpürgesinden dodoları, Yelatan’ları, Uluguşları, Kır Abbasları, Cenkçileri, Güllü anaları, Çoban Musaları, Keloğlan, Karacaoğlanları? Bunlar da mı darbeciydi de biz bilememiştik acaba?

İktidar ve padişah yalakası, Tanrı adıyla, ağdalı diliyle milleti dolandıran Hacivat’ı ikide bir en ağza alınmadık küfürlerle tokatlayan en dobra halk kahramanı Karagöz de tepeden inmeciydi sanırım! 

Bu olabilir işte… Hacivat’ı dövmek için evinin balkonundan atladığını ben de görmüştüm zamanında!

 

Bir akşam önceki televizyon haberlerinden: Afyon Valisi, açık alanlarda içki satılmasını ve içilmesini yasaklamış! Bazı hukukçulara göre, valilerin böyle bir yasal yetkisi yokmuş. İstanbul Şehir Tiyatrosu oyuncularına “siz de kim oluyorsunuz” diyen parmaklar sallandı. 

Oyun metinlerinde iktidar karşıtı anlatımlar olmayacak yönetim düzenlemeleri yapılıyor… Tiyatro dışından atanan birileri yetkili olmalıdır oyun seçiminde; “tiyatro dediğin ‘padişahım bin yaşa’ diye bağırmalıdır! 

Zamanın padişahlarının, kıyasıya eleştirildikleri Karagöz’ü, Orta Oyunu’nu yasaklamak akıllarına bile gelmemişti. Çok yaşasın yeni padişahlar! 

 

Bir de sana soralım, çok liberal kardeşim: Şimdi bu uygulamalar “tepeden inmeci”, ya da “darbeci” mi oluyor, “aşağıdan gelmeci” mi? Din dışı bir yaşamı bize uygun bulmadığına göre, Papa XI. Benedik ve Batı’nın tüm Şarkiyatçı politikacı ve düşünürleri, dine dayandırıldığı söylenen bu politikalar ve yasaklamalar da tepeden inmeci filan değildir… Tepeden inmeci olan, halkın konuşma dilini yazıda kullanmaya başlayıp Türkçeyi resmi dil yapan, Arapça, Farsça karışımı Osmanlıca’yı kullanımdan çıkaran Cumhuriyet yönetimidir! 

 

Sık şimdi kurşunu

 ürkek güvercinin kafasına!

Bas bıçağı kalp cerrahının kalbine!

Liberal ağabeylerine de bir selam çak…

 

Gözü aydın olsun liberal kardeşim. “4+4+4; dindar nesiller yetiştireceğiz” dediler,

“Yetmez, seçmeli Kuran dersi de olsun” diye ses verdi, Şarkiyatçı Batı’dan aldığı esinle,

milliyetçilikle ümmetçiliği çorba yapmış keskin muhalefet!

1798 yılı, Mısır’ı işgal için İskenderiye’ye çıkmış Napolyon, “nous sommes les vrais Musulmans” (biz gerçek Müslümanlarız) diye nutuk atıyordu toplattırılmış kalabalığa… Şark toplumlarının cebinden başka şeyi gözü görmeyen çok muhafazakâr politikacıları, çoktan almıştı iletiyi; gereken yapılacaktı elbette!

 

Gözün aydın olsun, çok liberal kardeşim. Sen ABD ve Avrupa’nın lüks restoranlarında kemali afiyetle indirirken domuz etini midene, bir zamanlar ABDli Çekiç Güç’ün yanlışlıkla donattığı ve Avrupa başkentlerinin kucak açtığı dağdaki eski göz ağrıların, zor şartlarda parçalamaya çalışmışlar domuzu… Bakanın elindeki fotoğrafta gördük. 

 

"Evet, Yetmez Ama Evet ve Boykot…”, Bu cepheyle açıldı yol. 

“Yürütme de biziz, yargı da, yasama da, hukuk ta, guguk ta” ya dönüştü durum. Açıkça da yazıyor ve söylüyorlar artık. Bir zamanlar, açılmış bir kapatma davası sonrası, “AK Parti Kapatılmamıştır!” sevinçli sonuç duyurularını bağıran Anayasa Mahkemesi’nin hukukçu olmayan başkanı bile, farklı bir şeyler söylemek zorunda hissetti kendisini sanki…

Önce, “Boykotçu”nun işi görülüyor… Daha alacak dersini… “Yetmez ama evet”çi ya kesip sesini bir köşede, biat edecek, ya çekip gidecek buralardan… 

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin adını kısaltılmış baş harflerle okuyan bir tek televizyon habercisi ve konuşmacısı kalmadı ekranlarda. Tamamının işine son verildi. Demokrasinin ve liberalizmin uç noktalarına vardık! Gözün aydın olsun çok liberal kardeşim! 

 

Antep’te bir kalp damar cerrahi kalbinden bıçaklanarak öldürüldü. Gazetelerde, televizyon ekranlarında her gün benzer haberler: öldürülen kadınlar, kelli felli yetkili metkili adamların sırayla tecavüz ettiği çocuk yaşta kızlar, saldırılan doktorlar, öğretmenler… 

 

Ve ben, Anadolu’nun dört bucağında, yıllarca halkıyla kucak kucağa çalışmış bir cerrah olarak, sana her zaman bu talihsiz coğrafyan sesleneceğim; “gözün aydın olsun çok liberal kardeşim! Muradına erdin sanırım…” 

 

Hesap edemediğin tek şey kaldı… Şu sol göğsümün içindeki ateş… Tonguç atamdan, enstitülü babamdan kalıt; yanlarında tırpan çektiğim, nasırlı ellerimle dost omuzlarına dokunduğum, düğünlerinde at bindiğim Anadolumun, halk kültürümün imececi ruhuyla donanmış…

Dizgin tutmaz olmuş artık öfkem…

Toprağın sesini dinliyorum şimdi.

Senin açtığın kapılardan Anadolu’ya dolan HES yağmacılarının göz diktiği derelerimin şırıltısını… 

İçinde alagözlü balıkların oynaştığı coşkun sulu nehirlerimin çağıltısını… 

 

Yüksek mahkemelerden dönmeyecek artık yağmacıların ruhsatları; gözün aydın olsun, çok liberal kardeşim! 

 

Ama bizler hâlâ söndürmedik yüreğimizdeki ateşi. Derlenip toparlanacağız bir gün elbet…

Bu hep böyle gitmeyecek; yakındır halkımın anlaması kaç para ettiğini ciğerinizin…

Bakalım o zaman hangi Avrupa başkentinde, boğazında kalacak yediklerin… 

Asıl o zaman vereceğim ben sana, göz aydınlığını… 

                                                                                                     01 Mayıs 2012


alperakcam@gmail.com