DÜNYA KADINLAR GÜNÜ ve TARİHÇESİ

Bir yandan “Hanımlar Lokali” açılışları yaparak kadını “hanım”laştıran, korunup kollanılması gereken farklı bir imge durumunda gösteren, toplantılarda, mitinglerde kadını erkekten ayıran, kadının yapacağı doğum sayısından hangi ev ve yurtlarda nasıl kalması gerektiğine ilişkin kararları veren bir politikanın “Dünya Kadınlar Günü” kutlamaları oldukça ilginç bir tablo oluşturuyor.

“Dünya Kadınlar Günü”nün tarihçesine bakıldığında ise, farklı anlam boyutları açılıyor… 

8 Mart 1857 tarihinde ABD'nin New York kentinde binlerce kadın dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başlamıştı. Ancak polisin işçilere saldırması, işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda 129 kadın işçi can vermişti. İşçilerin cenaze törenine 10.000'i aşkın kişi katılmıştı.

26 - 27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka'nın Kopenhag kentinde 2. Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında (Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı) Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart'ın "Internationaler Frauentag" (International Women's Day - Dünya Kadınlar Günü) olarak anılması önerisini getirmiş ve öneri oybirliğiyle kabul edilmişti.

İlk yıllarda belli bir tarih saptanmamıştı. İlkbaharın değişik gününde mücadelede ölen kadınlar anımsanıyor ve kutlamalar yapılıyordu. Tarihin 8 Mart olarak saptanışı1921'de Moskova'da gerçekleştirilen 3. Uluslararası Kadınlar Konferansı'nda (3. Enternasyonal Komünist Partiler Toplantısı) gerçekleşti. Adı da "Dünya Emekçi Kadınlar Günü" olarak belirlendi. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı yılları arasında bazı ülkelerde anılması yasaklanan Dünya Kadınlar Günü, 1960'lı yılların sonunda Amerika Birleşik Devletleri'nde de anılmaya başlandı. Her geçen yıl bu güne olan ilgi çoğalmaya başladı.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 16 Aralık 1977tarihinde 8 Mart'ın "Dünya Kadınlar Günü" olarak anılmasını kabul etti. Birleşmiş Milletler'in sitesinde günün tarihine ilişkin bölümde, kutlamanın New York'ta ölen işçilerin anısına yapıldığı yazılmamıştı.

Türkiye'de 8 Mart Dünya Kadınlar Günü ilk kez 1921 yılında "Emekçi Kadınlar Günü" olarak kutlanmaya başlandı. 1975 yılında ve onu izleyen yıllarda daha yaygın, ve yığınsal olarak kutlandı, kapalı mekanlardan sokaklara taşındı. "Birleşmiş Milletler Kadınlar On Yılı" programından Türkiye'nin de etkilenmesiyle, 1975 yılında "Türkiye 1975 Kadın Yılı" kongresi gerçekleştirildi. 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi'nden sonra dört yıl süreyle herhangi bir kutlama yapılmadı.

1984'ten itibaren her yıl çeşitli kadın örgütleri tarafından "Dünya Kadınlar Günü" kutlanmaya devam ediliyor. Kadınlar gününü kendi tarihçesine yakışır bir biçimde kutlamak isteyenler ise, “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” adlandırmasını yeğliyor.

 

 KÜLTÜR EDEBİYATIMIZDA KADIN

Kültür ve edebiyatımızda kadını konuşurken, zamandıizimsel bir yöntem izlemenin anlamı olabilir. Tarihçede karşımıza çıkan ilk kavramlardan birisi,  “Divan Edebiyatı”dır. Divan Edebiyatı, Arapça, Farsça ve Türkçe’nin birlikte kullanıldığı Osmanlıca’yla gerçekleştirilen, daha çok Osmanlı sarayı, başkent İstanbul ve yönetim kademelerinde yer alan özel eğitim görmüş kişilerin anlayabileceği ve katılabileceği, mazmunların, belli kalıpların öne çıktığı farklı bir sanat tarzı idi.

Divan Edebiyatı şairleri arasında kadın yok gibidir. Az sayıdaki kadın şairin şiirlerinde de âşık olunan kadındır. Kadın şairin erkek üzerine aşk şiiri yazması geleneklere ve yaygın inanç sistemine aykırı düşmektedir. Divan şairleri arasında yer alan Zeynep Hatun, Mihrî Hatun, Ani Hatun, Fıtnat Hanım, Leylâ Hanım, Şeref Hanım, Âdile Sultan, Tevhîde Hanım, Feride Hanım, Hatice Nakiye Hanım gibi şairler, ömür boyu toplumsal baskılar ve aile ilişkilerinde sıkıntı içinde olmuşlardır.

Divan edebiyatındaki bu durumun ve Anadolu’da göçebe toplumdaki cins eşitlikli tutum yerine, kadına bakıştaki olumsuz gelişmelerin arkasında Osmanlı çöküş döneminde yakın ilişkiye girilmiş Arap-Fars kültürünün etkisi olduğu söylenebilir. Hint geleneğinin de söz konusu olduğu cins ilişkileri yozlaşmasından Kutadgu Bilig’de de söz edilmektedir.

Anadolu halk kültüründe kadın toplumun ön saflarındadır. Yakın zamanlarda politik istismarla iyice alevlenen ve kadını örtünmeye, eve kapanmaya, erkeğe hizmete, belli sayıda çocuk doyurmaya memur eden cins ayrımcılığı yoktur. Anadolu’da yapılmış araştırmalarda da bu durum açıkça gözlenebilmektedir.

Âşık hikâyelerindeki âşık olunacak kadının toplum içindeki yeri, toplumun geçirdiği evrelere göre değişir. Tüm Asya şamanlarının gökte yaşayan sevgililerinden esin almış göçer toplumlarda dövüşken, yiğit, korkusuz, koruyup kollayan bir kadın imgesi buluruz (İ. Başgöz, Folklor Yazıları, s 30), Yerleşik döneme geçişle birlikte, edilgen, şallar içinde, altın kupalarda erkeğine şarap sunan kadın sevgililer çıkar ortaya. Anadolu erkeğinin, eşi için “bizim Köroğlu” deyimini kullanması, bir yandan geleneksel yaşam içinde kadının Koç Köroğlu söylencesi ölçüsünde yiğit, adaletli oluşuna da işaret eder...

İlhan Başgöz’ün Güney illerindeki bu toplum düzeni üzerine ilginç gözlemleri vardır: “Benim tamamını okumakta güçlük çektiğim bu şiirler (okuma güçlüğü, şiirlerdeki açık saçık anlatım, erotik öğelerden kaynaklanıyor –bizim notumuz-), ancak konar-göçer Türkmenlerin obalarında söylenebilirdi. Bugün bile Toros’un Yörükleri arasında yaşayanlar, onlardaki kadın erkek ilişkilerine şaşar kalırlar. Bana 1967 yılında Göller yaylasında bir çadırda, en açık saçık bilmeceleri, 17-19 yaşlarında iki Yörük kızı yazdırdı. Hem de babaları karşılarında oturuyordu. Kuyudan su çekmek, odunu balta ile parçalamak, ekmek, yemek yapmak, keçileri sağmak, kilim dokumak, çadıra gelen erkek konukları ağırlamak hep bu kızların omuzlarına düşüyordu.” (İ. Başgöz, Folklor Yazıları, s 158)

İlhan Başgöz’ün anıları arasında, kadını tarafından yörük çadırından kovalanmış bir erkekle yaptığı konuşma da yer alır.

Halk kültürünün imparatorluk merkezine uzanmış bir yanı olarak da gördüğümüz Karagöz oyununun gülmece ağırlıklı siyasal yergici tarzının yanında ikinci özelliği, kadın erkek ilişkilerinde sergilediği özgür tutumdur. Genellikle yabancı yazar ve gözlemcilerin saptamalarında yer alan bu durum yerli kaynaklar tarafından kayda değer bulunmamıştır, Richard Davey adlı bir gezgin, bir Karagöz oyununda Karagöz’le Hacivat’ın biri Türk, biri yabancı iki kadınla adını Latince olarak bile anamayacağı bir sahneyi oynadıklarını yazmıştır. (Anan: Metin And, Geleneksel Türk Tiyatrosu, s 300)

Karagöz’deki kadın erkek ilişkileri de oyunun yerine ve anlatıcıya göre değişmektedir. İlhan Başgöz, Reşat Oğuz’un Karagöz’de Halk Türküleri ve Halk Hikâyeleri adlı kitabında, Anadolu’daki Karagöz oyunlarında daha rahat, özgür bir ortam bulunduğu halde İstanbul oyunlarında kadın üzerinde belirli kısıtlamalar getirilmiş olduğunu aktarmaktadır. (İ. Başgöz, Folklor Yazıları, s 347)

15-16. yy.dan sonra divan edebiyatı geleneği içinde yazılmış edebî ürünlerde kadın, karşımıza sıklıkla kötücül bir imgesel kaynak olarak çıkmaktadır. Hilekâr, güvenilmez, yalancı, aklı eksik, vefasız, kinci, kötülüklerin başı, haysiyetsiz, yüzsüz, evde oturması gereken, erkekten aşağı yaradılışlı vb. gibi olumsuz vasıflarla tanımlanan kadın, ataerkil bir toplumda değersiz bir konuma düşmüş, sadece erkeğin yanında, onun hayatında oynadığı role göre yer bulabilmiştir. (Çetinkaya, 2008: 283-328).

Tanzimat dönemi romanına kaynaklık etmiş önemli yapıtlar arasında sayılan Emin Nihat Efendi’nin kaleme aldığı Müsâmeretname, bir tür halk hikâyesi biçiminde yazılmış, güncel sorunlar üzerine dönen anlatılardan oluşmuştu. Bu yapıttaki öncelikli konular arasında kölelik, görücü usulü evlenme, levanten kadınların Müslüman erkekleri baştan çıkarıp kontrol altında tutma çabaları yer alır. Hıristiyan kadınların Müslüman gençlere yaklaşımı o kadar çok romana konu olmuştur ki, edebiyatımızda Hançerli Hanım Sendromu olarak ad bile konmuştur (Ahmet Ö. Evin, Türk Romanının Kökenleri ve Gelişimi, s 62).

Edebiyatımızda kadını konuşurken tarihimizdeki ilk kadın romancı Fatma Aliye’nin adını anmadan geçmek olmayacaktır. 1862-1936 tarihleri arasında yaşamış olan Fatma Aliye, Ahmet Cevdet Paşa’nın kızıdır; seçkin bir aile ve ortamda yetişmiştir.

Fatma Aliye, 1891 yılında Ahmet Mithat Efendi ile birlikte Hayal ve Hakikat adlı romanı yazar… Romanın kadın ağzından olan kısmı Fatma Aliye Hanım'ın, erkek ağzından olan kısmı Ahmet Mithat Efendi'nin kaleminden çıkmıştı. Eser, Bir kadın ve Ahmet Mithat imzasıyla yayımlanır. Bu romandan sonra ikili uzun süre mektuplaşmış ve bu mektupları Tercüman-ı Hakikat Gazetesi'nde yayımlanmıştı.

Fatma Aliye Hanım, 1892 yılında Muhadarat adlı ilk romanını kendi adıyla yayımladı. Bu romanında bir kadının ilk aşkını unutamayacağı inancını çürütmeye çalıştı. 1899 yılında yayımlanan Udi adlı romanında görevi üzerine gittiği Halep’te yaşamına tanık olduğu bir kadın udiyi anlattı. Bu kitapta mutsuz bir evlilik yapan Bedia'nın hikâyesini dönemine göre çok yalın bir dille anlatmıştır. Reşat Nuri Güntekin, edebiyata ilgisini güçlendiren yapıtlar arasında lalasından dinlediği romanlardan sonra Fatma Aliye Hanım'ın Udi romanını sayar. Eserlerinde kadın gözüyle evlilik, eşler arasındaki uyum, aşk ve sevgi kavramı, birbirini tanıyarak evlenmenin önemi gibi mühim konuları işleyen Fatma Aliye Hanım'ın diğer romanları Ref'etEninLevayih-i Hayat adlarını taşır. Yazar, bireyleşme çabasında olan, çalışan, para kazanan, erkeğe ihtiyaç duymayan kadın kahramanlar yaratır.

Fatma Aliye Hanım, edebi eserlerinin yanı sıra kadın sorunları ile ilgili yapıtlar da kaleme almıştır.

Handan, Vurun Kahpeye, Sinekli Bakkal gibi yapıtlarıyla tanıdığımız, ilk kadın yazarlarımız arasında çok önemli bir yeri olan Halide Edip, 1919 yılında İstanbul halkını ülkenin işgaline karşı harekete geçirmek için yaptığı konuşmaları ile zihinlerde yer etmiş usta bir hatiptir. Savaş yıllarında Anadolu Ajansı'nın kurulmasında rol alarak gazetecilik de yapmıştır.

II. Meşrutiyet'in ilanı ile birlikte yazarlığa başlayan Halide Edip; yazdığı yirmi bir roman, dört hikâye kitabı, iki tiyatro eseri ve çeşitli incelemeleriyle Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemleri Türk edebiyatının en çok eser veren yazarlarındandır. 

Halide Edip, 1921’de Ankara Kızılay başkanı olmuş, aynı yılın Haziran ayında Eskişehir Kızılay’da hastabakıcılık yapmıştı. Ağustos’ta orduya katılma isteğini Mustafa Kemal’e telgrafla iletmiş ve cephe karargâhında görevlendirilmişti. Halide hanım, Sakarya Savaşı sırasında onbaşı oldu. Yunanlıların halka verdiği zararları incelemek ve raporlamakla sorumlu Tetkik-i Mezalim Komisyonu’nda görevlendirildi. Vurun Kahpeye adlı romanının esin konusu bu dönemde oluştu. Türk'ün Ateşle İmtihanı(1922) adlı anı kitabı, Ateşten Gömlek(1922), Kalp Ağrısı (1924), Zeyno'nun Oğlu adlı romanlarında Kurtuluş Savaşı'nın değişik yönlerini gerçekçi biçimde dile getirebilmesini savaştaki deneyimlerine borçlu olmalıdır.

Halide Edip, kadının eğitilmesine ve toplum içindeki konumuna özellikle yer vermiş, yazıları ile kadın hakları savunuculuğu yapmıştır. Birçok kitabı sinemaya ve televizyon dizilerine uyarlanmıştır.

1926 yılından itibaren ikinci eşi Adnan Adıvar’ın Terakkiperver Fırka kurucularından olması ve Mustafa Kemal ile aralarının açılması sonucu yurtdışında yaşadığı 14 yıl boyunca verdiği konferanslar ve İngilizce olarak kaleme aldığı eserler sayesinde zamanının dış ülkelerde en çok tanınan Türk yazarı olmuştur. İstanbul Üniversitesi'nde edebiyat profesörü olan Halide Edip, İngiliz Filoloji Kürsüsü Başkanlığı yapmış bir akademisyen; 1950'de girdiği TBMM'de ise milletvekilliği yapmış bir siyasetçidir.

Cumhuriyet dönemi kadın yazarları arasında, yazarlığı yanında şiirleriyle de adını duyurmuş Halide Nusret Zorlutuna (1901-1984) Küller, Gül'ün Babası Kim, Büyükanne, Aydınlık Kapı gibi romanlarıyla bilinir. Yine şairliğiyle tanınan Şükufe Nihal (Başar) (1896-1973)ın Renksiz Izdırap, Yakut Kayalar, Çöl Güneşi, Yalnız Dönüyorum gibi yapıtları vardır. Münevver, Ölmüş Bir Kadının Evrak-ı Metrukesi, Nedret, Yaban Gülü romanlarıyla bilinen Güzide Sabri (Aygün) (1886-1946), Aydemir, Pervaneler romanlarıyla Müfide Ferit Tek (1892-1971 ) sayılabilir.

Cumhuriyet dönemi kadın yazarlar arasında adı en çok duyulanlardan olan Peride Celal’in (1916-2013) İlk öyküsü Sedat Simavi'in Yedigün Dergisi'nde Ak Kız'ın Hikâyesi adıyla 27 Kasım 1935'te P. Gençay imzasıyla yayımlanmıştı. Peride Celal, "Üç Yirmi Dört Saat" adlı romanıyla 1977 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’nü, "Kurtlar" romanıyla da 1991 Orhan Kemal Roman Armağanı’nı kazandı

Cumhuriyet yıllarının kadın yazarları arasında yer bulmuş olan Kerime Nadir Azrak (1917 - 1984)’ın kendine özgün bir yeri vardır. Hıçkırık, Funda, Samanyolu, Aşka Tövbe gibi aşk romanlarıyla tanıdığımız, döneminin çok okunan romancılarından biri olan Kerime Nadir, neden aşk romanları yazdığını bir röportajında şöyle açıklar: "Hayatta üzerime en fazla tesir eden ve beni yazmaya sevk eden amil, insanların aşk konusundaki vefasızlığı, egoizmi, anlayışsızlığı olmuştur." Kerime Nadir’i kimi eleştirmenler "Yazarlığını topluma ve gerçeklere sırt çevirerek kendi dünyasında sürdürmekle" eleştirmiştir. Kimi eleştirmenlerse yazdığı romanların geniş yığınlar tarafından kabul görmesi nedeniyle onu "halka okuma sevgisi aşıladığı ve okuyucuyu gerçekçi romanlara hazırladığı için" dikkate değer bulmuştur.

1927 Manisa doğumlu Nihal Yeğinobalı da kadın yazarlarımız arasında bilinen adlardandır. Önemli yapıtları arasında, Genç Kızlar, Mazi Kalbimde Bir Yaradır, Cumhuriyet Çocuğu, Sitem, Belki Defne ve Gazel’i sayabiliriz.

 

EDEBİYATTA KADIN KİMLİĞİ KURULUMUNA KARŞILAŞTIRMALI BİR BAKIŞ

Çağdaş edebiyatta imgesel boyutuyla kadını konuşurken adlarında Kemal bulunan iki yazarın yapıtlarını karşılaştırmak anlamlı olacaktır sanırım.

İki Kemal’den önce Kemal Tahir ile başlayalım. Kemal Tahir, İttihatçılık ve kadroculuğun yanlışlarını eleştirirken “Osmanlılık” denen kavramı Platon’un tanrısal idea’sı düzeyine yüceltir, iyiliklerin, güzelliklerin, doğruluğun kaynağı sayar. Aynı bakış açısı, romanlarındaki yazınsal tarzın, biçemin de kaynağını oluşturur. “Osmanlı kadını”, “Tam bir Osmanlı” gibi betimlemeler kullanılır. Bu kavramın içeriğiyse, karmaşıktır. Zaman zaman belirsizlikler taşıyan, akademik pozitivizme varan, eklektik bir tanımdır Kemal Tahir’in “Osmanlılık” kavramı. Bir Marksist gibi çözümlemeler yapmaya çalışmaktadır ama, “Asya tipi” üretim biçimi tanımına uyarladığı Anadolu toplumsal yapısı içinde kolektif mülkiyete dayalı göreli cins eşitliği yerine ortaçağa özgü bir erkek egemen anlayışı öne çıkarması ilgi çekicidir.  

Kemal Tahir’in kadını erkeğin gerisinde tutan “Osmanlı” toplum kurgulaması, Cumhuriyet tarihinde birçok aydın tarafından benimsenmiş bir bakış açısını da temsil eder. Bunlardan birisi de, süreç içinde Köy Ensitüsü karşıtı bir politika izleyecek olan Kızılçullu Köy Ensitüsü Müdürü Emin Soysal’dır. Çifteler ve diğer köy enstitülerinde cins ayrımı yapılmaz, kızlar kesinlikle hizmet işleriyle görevlendirilmez ve yapı işlerinde bile ekip başı olmaları sağlanırken, Kızılçullu’da erkeğine hizmet eden, uyumlu, erkeğin olmadığı yerde onun boşluğunu dolduracak bir öğretmen yetiştirme düşüncesi egemen kılınmıştır… Emin Soysal’ın Kızılçullu uygulaması, kuramsal olarak izlediği Halil Fikret Kanad’ın gelenekleri gereği namuslu, erkeğine bağlı, ulusçu kuşaklar yetiştirecek özverili kadın tiplemesine uygun düşer. “… Kanad’a göre, iki tür aile ve toplum vardır: Birinde gençler ve kadınlar güvenceli haklar isterler, diğerinde ise toplum ve aile ilişkilerinde kadının ve erkeğin, gencin ve yaşlının yerleri, ataerkil bir yetke düzenlemesiyle birbirinden ayrılır. Türk yaşamı ikinci türdendir. Buna göre, bir Batılı kadınlara öykünen, bir de ‘ulusal özelliklerini’ koruyan kadın tipi vardır. Birinci tip alabildiğine düşer ve yoksulluktan başka bir şey getirmez. İkincisi ise bağlılık, namus ve özveri örneği olur.” (Fay Kırby, Türkiye’de Köy Enstitüleri, s 189). Amarikalı bir barış gönüllüsü olarak Balkan göçmenlerinin Türkiye’deki durumunu incelemek üzere ülkeye gelmiş, Köy Enstitüleri’ni gördükten sonra araştırma alanını değiştirmiş bir barış gönüllüsü olan Fay Kırby bile bizim “toplumbilimci” romancımız Kemal Tahir’e göre çok daha gerçekçi, nesnel gözlemlerde bulunabilmiştir. “İşte Tonguç’un görüşüne göre, bu konuda da doğru olan yeni yolu köylü açacaktı. Türk köylerinin tüm türlerinin ayrıntılı bir incelemesine dayanmamakla birlikte, genel bir yargı olarak, bu düşün doğruydu. Genel olarak köylerde kadın-erkek ilişkileri daha özgür ve çağdaş koşullara daha uygundu (Osmanlı toplum yapısının da bir parçası olduğu geleneksel Anadolu köy yapısı –bizim notumuz-).” (Fay Kırby, Türkiye’de Köy Enstitüleri, s 191)

Kemal Tahir’in kadına bakışını ünlü romanı Devlet Ana’da somut bir şekilde görebiliriz. Devlet Ana’da tanımlanan Osmanlı kadını da ilginç özellikler taşır. Rum analarının başkanlığına seçilmiş Bacıbey, elinde kılıç ön safta savaşan bir kadınken, oğlu Kerim’in elinden kırbacı alıp şaklatması, anasına haddini bildirmesi ile hoşnut kalır, onun ocağı tüttüreceğine inancı oluşur! “Karı kısmı erkek işine karışmaz Türkmen töresince” gibi sözler söyler (s. 648). Böyle bir Türkmen töresi (!) bugünkü yozlaşma içinde bile bulunamaz sanırız.

Bacıbey’in gelini olacak Aslıhan da Kerim’le konuşurken, “Yok bir şey. Deyiş meyiş olundu. Karılara yarar laf değil” der (s 223).

Diğer Kemal, Orhan Kemal de ise farklı bir bakış açısıyla karşılaşırız. Orhan Kemal’in kahramanlarına karşı izlediği onları kendi davranışlarında özgür bırakmak, onları birer söylem taşıyıcı, birer farklı kimlik olarak tutmak düşüncesi kadının bulunduğu toplumsal konuma göre değişmez… Sözgelimi bar kadınlarını kurgularken de anlatısını özgür, kadıncıl kahramanlarla donatır. Serseri Milyoner’in bar kadını olarak çalışmak zorunda kalmış güzel Nilüfer’i, El Kızı’nın Neriman ve Nesrin’i, Sokaklardan Bir Kız’ın Kaşar Nimet’i, Arkadaş Islıkları”nın konsomatris Güzidesi, talihsizliklerin tokat vurduğu, insanlıklarını yitirmemiş, yardımsever kadınlardır. 

Orhan Kemal öykü ve romanlarında bar kadınlarının bir alt kategorisi olarak sokak kadınları da boy gösterir. Elli kuruş karşılığı pis kokulu bir taş yığınında her erkeğin altına yatmaya hazır dokuz yaşındaki kızlar (İki Kız, -Küçücük, s 75-, Mavi Eşarp –Küçücük, s 120-), yarım simit karşılığı kendini teklif eden düşkün ve yoksul kadın (Kötü Kadın, Küçücük, s 101), kocasının öve öve bitiremediği, sonuçta para karşılığı kendini satan birisi olarak yazarın karşısında boy gösteren kadın (Kırmızı Mantolu Kadın –öykü-) gibi…  Orhan Kemal’in duyarlı yazar damarı bu önemli toplumsal sorunu kanayan bir yara olarak işleyip durur.

Orhan Kemal’in toplumsal işlevli kahramanları arasında kadınlar çok önemli bir yer tutar. Televizyon dizilerinden de tanışığı olduğumuz, Hanımın Çiftliği’nin farklı kadını Pakize, kentleşme, kapitalistleşme süreci ile birlikte ortaçağın erkek egemen toplumsal yapısından kurtulmaya başlayan yarı şehirli Anadolu kadınını temsil eder. Edepsizliğe varan “sınırsız cinsellik” ile groteskin yıkıcı gücünü kullanır… Sonradan Serap adını almış Güllü de Pakize’ye benzer bir yaşam tarzını benimseyecektir. 

Orhan Kemal yazınında şehir toplumuna geçildiğinde, cinselliği yaşamının odak noktası yapmış kadın karakterlerin sayısı çoğalacaktır. Gurbet Kuşları’nın zengin kabzımal karısı Nermin, köşk hizmetçisi Pervin, Yüz Karası’nın Şahinde hanımı da Pakize gibi, “Amasya’nın bardağı, biri olmazsa biri daha” demektedir. Kanlı Topraklar’’da Kantarcı Mustafa’nın karısı Şehnaz, Evlerden Biri’nin Leman’ı da aynı anlayışta kadınlardır. Cinsel davranış biçimleriyle sınıfsal ve toplumsal köken arasında bir bağlam kurmaz Orhan Kemal…

Orhan Kemal’in duygusal işlevli kahramanları arasında ağızsız dilsiz, durmaksızın koca dayağı yiyen, kaynana baskısı altında sesini çıkarmayan birçok kadın kahraman yer almıştır. Hanımın Çiftliği’nde, hem kocasından, hem oğlundan sürekli dayak yiyen elci Cemşir’in dördüncü karısı Boşnak Meryem, Eskici ve Oğulları’nda Topal’ın gelini ve El Kızı’nın Nazan hemen göze çarpan negatif kadın karakterleridir. Kaynana baskısı altında sesleri çıkmaz. Kendilerini savunmak yerine iç dünyalarına çekilerek eziyet çekmeye alışmaya çalışırlar; acıyı, aşağılanmayı kanıksamayı, onlarla yaşamı öğrenirler. “Toplumsal mazoşizmi açığa vuran” bir ruh yapısı içindedirler. Okuyucu, bu kadınların dramında duygusal bir boğuntu içine girer. Yüz Karası’nda sadık sevgili, sonunda intihar edecek olan Masume de bu kahramanlardandır. Serseri Milyoner’de roman kahramanı Nilüfer’in mazlum annesi Leman ile despot, saldırgan kaynana Enise arasındaki gerilim de bu bağlamda anılmalıdır.

Orhan Kemal, tüm romanlarında, öykülerinde değeri bilinmemiş, onurları ayaklar altına alınmış “kadersiz” kızların ve kadınların duygu yüklü yazar arkadaşıdır…   

Sahiplenilen kadınların hayatında yer almış “karşı kutup” temsilcisi kadın tipleri de yer alır Orhan Kemal’de… Gaddar kaynanalar! Topal Eskici’nin karısı, Serseri Milyoner’de Enise, El Kızı’nda Hacer, “insanlıktan zerre kadar nasibini almamış”, gelinlerine işkence yapmayı, onları ağlatmayı, onurlarını kırmayı yaşam biçimi, eğlence durumuna getirmiş kaynana tipleridir.

Orhan Kemal, işe giden, işten çıkan işçi kalabalıklarına çok önemli ve farklı bir bakış açısıyla yaklaşır. Özellikle de toplu olarak işe gidip gelen işçi kızları tanımlanırken, anlatıcı yeni bir coşku ve heyecana bürünür. Ekmeğini alın teriyle kazanıp erkek egemen topluma meydan okuyan özgür ruhlu kadınların, kızların arkasında, onların yazarı durmaktadır: “Etekleri rüzgârlı kızlar, kaşları bıçak gibi inceltilmiş istek dolu çapkın bakışlarıyla dul tazeler, kız yüzlü oğlanlar, ağızları cigara ve dedikodudan kararmış ihtiyarlar… Bütün bunlar tütünde de vardı, trikolarda da, öteki işyerlerinde de. Etekleri rüzgârlı kızlarla bakışları istek dolu kadınların aldırdıkları yoktu. Çalışıyor, evlerinin kirasını, elektrik, terkos parasını, yiyecek, içecek giyeceklerini kendileri kazanıyorlardı. Kimseden yeyip içtikleri yoktu ya. Ne karışıyordu ağzı kara, dedikoducu ihtiyarlar?” (Evlerden Biri, s 90)

 

KADINLAR GÜNÜ VE KÖY ENSTİTÜLÜ YAZARLAR

Dönemin köy yaşam koşullarını ve o yaşamın en önemli özelliği olan grotesk kültürel öğeleri üstkültüre, edebiyata taşımış Enstitü kökenli yazarlar Anadolu’nun geleneksel seküler yaşam biçimini de işlemekte, bu anlamda imgesel bir çığır açmaktadırlar. Fakir Baykurt’un Uluguş ve Irazca’sına, Dursun Akçam’ın Kanlıderenin Kurtları’ndaki Telli Ana’sına, Ümit Kaftancıoğlu’nun Yelatan’daki Gülü’süne kadar, edebiyatımızda yozlaşan toplumsal yapıyla kavgalı, kadın kimliğini ortaya koyarak direnen kadın tiplemeleri, karakterleri olmamıştır. Anadolu kadını, kendi kültürel gerçekliği içinde yazın alanında yeniden yaratılamamıştır… Ömer Seyfettin’in Yalnız Efe’sinde mücadeleci kadının hedefi kendi toplumu değil düşmandır; Halit Ziya’nın Halide Edip’in, Reşat Nuri’nin, yapıtlarında kadının hep ezilen cins olarak temada yer aldıklarını görürüz. İmgesel alanda devrim sayılacak bu yeniliği sanat ve edebiyat alanına asıl taşıyanlar, Köy Enstitülü yazarlar olacaktır.

 

Edebiyatta Yenilesme Yolunda İlk Kadınlar

Edebiyat dünyamızda anlatı içeriğinden çok dil üzerine dönüşlülüğü öne çıkaran, iktidarla aynı dili paylaşmanın rahatsızlığını duyan 1950 kuşağında önemli kadın edebiyatçılar olarak Nezihe Meriç ve Leyla Erbil de yer alır.

Nezihe Meriç, Seçilmis Hikâyeler dergisinde Mayıs 1950’de yayımlanan “Bir

Sey” adlı öyküsüyle edebiyat dünyasına adım atar. Bozbulanık adlı ilk öykü kitabı 1953’te Seçilmis Hikâyeler Dergisi Yayınları’nca basılır.

Meriç’in kadınsal deneyimlere ve duyarlılıklara yer veren ilk öykücü olarak görülmesi ve bu öykülerin “belli bir nitelik düzeyinin üstünde” (Bezirci, Monografi: Nezihe Meriç 80)

algılanması, ilk kitabının geniş yankılar uyandırmasına neden olur. Dönemin isim

yapmıs öykücülerinden Samim Kocagöz ve Oktay Akbal Bozbulanık’ın yılın en başarılı telif eserlerden biri olduğu konusunda düşünce birliği içindedir. Öte yandan Bozbulanık’ta yer alan öykülere yönelik eleştiriler genellikle aynı noktada birleşir. Bazı eleştirmenler, Nezihe Meriç’in hep aynı duyarlıklarla benzer kişileri anlattığına dikkat çeker ve bu nedenle öykücünün ileride kendisini tekrar edebileceğini söylerler. Nezihe Meriç’in yapıtları arasında, Bozbulanık (1953), Topal Koşma (1956), Menekşeli Bilinç (1965), Dumanaltı (1979), Bir Kara Derin Kuyu (1989), Yandırma (1998), Gülün İçinde Bülbül Sesi Var (2008) gibi öykü ve Korsan Çıkmazı (1962) adlı romanı sayılabilir.

 

1950 kuşağının zamandizimsel öncülüğü konusunda farklı yorumlar yapılabilir. Ancak, bu yenilikçi kuşağın en cüretkâr temsilcisinin kadın kimliğini de ortaya koyarak yazan, egemen dil ve kültüre hem biçimsel, hem anlatım içeriğiyle saldıran sanatçının Leyla Erbil olduğu konusunda birçok kişi görüş birliğine varacaktır.

Leyla Erbil, sevgi ve saygıyla izlediği, Vüs’at O. Bener, Sait Faik ve “Türkçe’nin en güzel ustası” (Zihin Kuşları, s 40) diye tanımladığı Bilge Karasu,’nun dil oyunculuğu çabasına canı gönülden katılır. Yazarlığının ilk yıllarında Sait Faik’ten etkilenmiş olmanın yol açabileceği bir taklit ve yineleme olasılığının kaygısını taşır. “Karanlığın Günü”nde Asiye adlı kadın yazar kahramanla temsil ettirdiği, taklitçi, ün peşindeki yazar tipinden hep uzak kalmak ister.

Leyla Erbil yazınında, yazar, anlatıcısıyla örtüşür kimi zaman. Yüzde yüz yaşam öyküsel bir anlatıdan ipuçları sunar. Hemen arkasından farklılıklar yenilikler ardında olduğunu duyumsatan yazar sesiyle karıştırır ortalığı. İlk romanı “Tuhaf Bir Kadın”da, o cüretkâr yazar tavrıyla genç kahramanı Nermin’in ağzından konuşuyor gibidir. “Bizden öncekilere, ablalarımıza benzememek için her şeyi göze alacağım.” (Tuhaf Bir Kadın, s 19)

İlk romanı olan “Tuhaf Bir Kadın”ın meyhanesi, Lambo’ya gelen yazar ve şairlerden bazıları, ad ve soyadlarını simgeleyen, gerçek yaşamdan ve kişiliklerden alınmış olduğunu imleyen noktalı harflerle anılır. Lambo’da tanıştığı sanatçıların ortak yanı olduklarından büyük görünmek istemesidir (Tuhaf Bir Kadın, 35) Cüce’nin Zenimesi’nde, yükselmek için dili ve medyayı araç kılan yazarlar kervanına Leyla Erbil’i imleyen kadın yazar da katılmıştır. Zenime’den kendisine kalmış dağınık ve başı sonu bellisiz notları düzene koyarak metinleştiren ve kitabın başına “Yazarın Notu” diye bir bölüm koyan Leyla Erbil olmuştur.

Erbil’in Nermin yazar kahramanı ile aktardığı düşüncelerden biri de erkek sanatçıların kadına bakışı ile sokakta para karşılığı seks nesnesi arayan lümpenin bakış açısı arasında fark olmadığıdır (Tuhaf Bir Kadın, s 36). Erkek yazarların, şairlerin, akılları fikirleri bacak arasındadır. Kendileriyle Lambo’da yiyip içen, edebiyat konuşan Nermin’in yokluğunda onu garsoniyerlerine götürdüklerine, onunla yattıklarına ilişkin yalanlar söylemektedirler. Leyla Erbil, Lambo’daki altı ozana birden “isteyene kızlığımı vereceğim; sayenizde Türk aydınlarının hangi acılar içinde kıvrandığını gördüm” diyebilme cesareti gösterebilmiş bir yazar olarak, birinci tekil anlatıcı diliyle çıkmıştır romana… (Tuhaf Bir Kadın s 50)

Kalan’da, orgazm sonrası sohbette, sünnetin sevişirken kadının alacağı zevki azaltacağını söylediği için bir profesör tarafından tekmelendiğini katar anlatıya (Kalan, s 38). Bu bölümün öncesinde Cumhuriyet değerlerine sevgiye ilişkin ciddi bir bölüm, arkasında da “ilacımı almalıyım şimdi bir dakika” diyen yaşlı yazar sesi paradoksal metinler olarak serpiştirilmiştir.   

Parodik dilin yazarın kendisini bile hiç sakınmaksızın saldırdığı, ayıp yasak tanımaz bir cinselliğin kol gezdiği metin aralarında Mustafa Suphilerin öldürülmesinden, 6-7 Eylül olaylarından, Bahçelievler’de boğularak öldürülen yedi devrimci gençten, Sivas ve Maraş kırımlarından, Hrant Dink’in ayakkabı pençesinden, faili meçhullerden, çoğu Kürt olmak üzere öldürülen binlerce insandan da ağıta varacak ölçüde dramatik bir dille söz edilir. Kalan’da, “Zihin Kuşları”nda yer alan makalelerinde de saygıyla söz ettiği Mustafa Kemal ve Cumhuriyet’e olan sevgisi dizelerle dile gelir. “acaba o zamanlarda mı başlamıştı / nur yüzlü güveler kemirmeye / öle öle oluşturduğumuz cumhuriyet’in köklerini / oysa derler ki mustafa kemal’e destek olmuştur zamanın / mollaları, şıhları, şeyhleri / kim bilir gizli amaçlarını / nasıl saklamışlardı girene dek damardan” (Kalan, s 35)

Leyla Erbil metinlerinin şaşırtan, afallatan grotesk özelliklerinden olan sınırsız cinsellik, aynı zamanda yazarın bir “doyurma”, “açlıkları giderme” dürtüsü, bedensel özveri düşüncesi gibi de okunabilir. “Zihin Kuşları”nda Tezer Özlü için şunları yazar: “Mümkün olsa dünyanın bütün erkekleriyle evlenip onları mutlu etmeye çalışacak, bütün insanları yaşlı, genç, çocuk, sakat, hastaları bağrına basıp emzirecekti.” (Zihin Kuşları, s 159) Leyla Erbil, “İffetperest” kadınlarla kurulu yalanın egemen olduğu edebiyat dünyasına karşı savaş açmıştır. “Çalıkuşu’nun Feride’sinin olsun, başka kadın tiplerinin olsun cinselliği yaşamaktan kaçan, hastalıklı ‘iffetperestler’ durumuna getirilmeleri, bu saptırma, bir dönem ‘teverrüm edebiyatı’ kapsamında sürdürülen çizgi hep böyle yalan bir dünyanın bize önerilmesini içerir.” (Zihin Kuşları, s 207)

Leyla Erbil, sıkça grotesk bir öğe olarak başvurduğu cinselliğin aynı zamanda bir sömürü aracı olduğuna ilişkin parodik vurgular da yapar. Erbil’in edebiyatçı kimlikleriyle öne çıkardığı kahramanlar, hem erkeklere, hem de bu düzeni benimsemiş ve sürmesine katkıda bulunan geleneksel kadınlık rolünü benimsemiş kadınlara karşı mücadele eder. Düzene uymuş kadınların başında da anneler gelir. 

Cinsellik, hem erkekler, hem kadınlar, hem de sorunu görünür kılmaya çalışan yazar tarafından sömürülmektedir. Bu üçlü vurgu Cüce’de iyice yoğunlaşır.

Kalan”ın şiirsel metninde kutsal olanla ahlâksız, azizeyle hayat kadını yan yana getirilmiştir. “üst kat nişlerinde / kadın heykelleri / adalet terazisi elinde / kancıklık tanrıçası benli nahide/ ahiret tanrıçası çakma Züleyha / gök tanrıçası cırtlak ruhiye / hayat ipliğini büken lüks nermin / musiki tanrıçası zilli terfiye / fitne tanrıçası Çanakkaleli Melahat” (Kalan, s 160)

“Kalan”da farandola dansı yaparken, topuklarını vurup kalça sallayarak yürürken, genç erkeklerle cilveleşirken gözlemlediğimiz anneyi daha önce basımı yapılmış “Karanlığın Günü”nde altına pisleyen, yakınlarını tanımayan, saçmasapan konuşan bunak bir kadın olarak anımsarız… Kimi ölüp gitmiş, kimi birçok yeteneğini, yaşam özelliğini yitirmiş kahraman ve karakterlerin hüzünlü öyküsüne, çok eskilerde kalmış halklar ve kültürler arası dostluk, komşuluk duyguları, İstanbul’un yıpranan, parçalanan taş anıtlarının öyküsü eşlik eder. Hayatı çirkinleştiren “Gorgo”, “BABA” imgeleri dolaşır ortalıkta. Feminal yazın anlayışıyla kadın kahramanlara ve yazarın kendisine yönelik parodik tutum anakritik bir kışkırtıcılık içinde yan yana yer alır.  

“Mektup Aşkları”nda üç kız arkadaş birbirine ayna tutarak “oralarına bakma”yı sağlamıştır. “Tuhaf Bir Kadın”ın yazar kadını Nermin, cinsel tabulara karşı savaş açmış bir kahramandır. “Küçük oğlanlar sandallarını yaklaştırmışlardı bizimkine.  ‘Abla göstersene göstersene’ diye bağırıyorlardı.  [….] ‘Ne gösterelim?’ diye sordum.  ‘Oranı abla oranı ne olur’.  ‘Piç kuruları’ diye söylendi Meral gözleri yaş içindeydi.  Ne yapacağımı bilemiyordum.  Oğlanlar sandallarını yaklaştırmışlardı.  ‘Yanaşın.’  Eteğimi kaldırdım, külotumu yan tarafından araladım gösterdim.  (Tuhaf Bir Kadın, s 45)  

Cüce’de son sayfalarda yoğunlaşan akış içinde tırmanılan bir ağaç penisi ve cinselliği vurgularken aynı zamanda yazıya dökülmüş bir iç dökme ile yazarın yükselme çabası, sonrasında “cüce“ olarak görünen medya temsilcisiyle yatma eylemi gerçekleşir. Sevişme sahnesinde “cüce“ erkekliğiyle cücelikten sıyrılmıştır; erkek egemen topluma başkaldırının yazınsal sorun olarak öne çıktığı metinde kadın yazar kendi cinsel güdüleriyle davasından dönmüştür… Sevişme bittiğinde, karısına gitmek zorunda kalan “cüce“ yeniden cüceleşmiştir. Parodi, ikiyüzü keskin bir kılıç gibi işlemektedir.

Karnavalcı romanın an ilkesi olan “türler parodisi” yaratır Leyla Erbil. Romanların, öykülerin sayfalarında şiirler boy gösterir. Dil ve aksan farklılıklarıyla çoğul bakış açıları kurar, anlamı çoğaltır. Düzyazıyla yazılmış kitaplarda da şiirler serpiştirir aralara.

Leyla Erbil, “Hallaç” öyküleriyle, “Tuhaf Bir Kadın” romanıyla, karnavalcı roman kuramının kurucusu sayılan Bahtin’in yapıtlarının Batı dillerine çevrilmesinden çok önce, o özgün yazınsal dehasını kullanarak karnavalcı metinler kurmuştur. Bahtin’i de okumak adından söz etmek olanağı bulacak kadar uzun sürmüştür yazın yaşamı.

Yakın zamanda yitirdiğimiz, edebiyat dünyamızın ölümsüzleri arasına girmeye hak kazanmış Leyla Erbil’in kimliğinde tüm emekçi kadınlarımızın gününü kutluyoruz…