BAŞKA BİR DÜNYA…

Seçim sonuçlarında kuşkusuz tekrarlayan oy kullanmalar, başkalarının yerine oy atmalar, hatta bazı sandıklarda seçim başlamadan önce tomar tomar damgalanıp doldurulmuş oy pusulaları da etken olmuştur. Özellikle MHP oylarının çok yüksek olmasında iktidar destekçisi militan ve güvenlik güçlerinin Urfa, Erzurum, Mardin, Gaziantep gibi illerde yaptıkları baskı ve çalışmaların büyük katkısı olduğu yadsınamaz bir durumdur… Sosyal medyaya yansımış onlarca video çekimi bulunmaktadır. 

Tüm bunlar bir tarafa, kentlerin merkezi ve seçkin semtlerinde yaşayanların veya kimi partilerde, örgütlerde halk adına nutuklar atanların göremediği madalyonun bir de diğer yüzü var… 

Bu ülkede artık bir “Başka Dünya” daha yaşanıyor. Zamanın sarkacı ikili, üçlü döngülerle birbirinden ayrılmış kitleler için ayrı ayrı sallanıyor… Birden fazla zamanda süren bu karmaşık yaşamda gözlenen değişiklik de, o birçok kişinin henüz tam ayrımında olmadığı “Başka Dünya”nın çevreden merkeze doğru ilerlemesidir. 

Büyük hayal kırıklıkları yaşayanların, sonuçları yalnızca seçim hilelerine bağlayanların bu “Başka Dünya”yı yakından görmeleri gerek. Ankara’da yaşayanların Pursaklar’ın içlerine, Karapürçekler’in uzak semtlerine, Ankara sırtlarında yeni yeni oluşmuş semtlere kadar bir uzanmaları yerinde olacaktır. İstanbul’da Sultanbeyli’yi, Esenyurt çevresini, İzmit’in kenar semtlerini bir görsünler. 

O kadar uzağa gitmek istemeyenler için Ankara’da Ulus merkezini kısa bir ziyaret bile yeterli olacaktır. Orada giyimleri kuşamları, konuşmaları, yürüyüşleri farklı, fiziki olarak başka görünümde olanlara, bastonlara, tedavi edilmemiş diz ve kalça deformasyonlarına bağlı salınışlara, arka arkaya yürüyen çarşaflı kadınların önündeki sakallı, tespihli şahıslara yakından bakmalarında yarar vardır. Çoğunlukla davranışlarda bir kararlılık yoktur; çevreye bakarken sorgulamaya, anlamaya çalışmaktan uzaktırlar…

O görüntüyle birlikte, o büyük düş kırıklığının yerine farklı bir şaşkınlık alacaktır.

O “Başka Dünya”lar ile kırk beş yıl öncesinin gecekondu mahallelerini karşılaştırabilecek kadar, ülkenin sorunlarına ve insanına yakın yaşamış biri olarak sorunun boyutunun çok daha büyük olduğunu söyleyebilirim.

Kırk beş yıl önce Ankara’nın üç aynı kenar semtindeki derneklerde hasta muayene etmeye giden, giderken elinde gazeteler, dergiler götüren genç bir asistan hekim idim. Gençlerle söyleşiler yapar, semtin ve ülkenin sorunları için çözüm önerileri bulmaya, örgütlülüğü çoğaltmaya uğraşırdık. Oralardaki insanların birçoğu fabrikalarda, hastanelerde sosyal güvenlikli, sendikalı olarak çalışırlardı. Oralarda oturan öğretmenler, ülke sorunlarını en azından gazetelerden izleyen aydın insanlar da vardı…

Bizlerin yerini daha sonra başlayan kimi faşist saldırılar nedeniyle silahlı mücadeleyi savunan başka örgütler aldı. O semtler devlet ve kontrgerilla destekli faşist militanlarla devrim için silahlı mücadeleyi savlayan ya da yalnızca kendi varlıklarını savunmaya çalışan sol örgütlerin çatıştığı alanlar durumuna geldi. Ülkemizde emperyalistlerin tezgâhladığı 12 Eylül 1980 faşist darbe ve cuntasına gidiş böyle hazırlandı. 

Türkiye’de 12 Eylül 1980’den sonra büyük bir kırılma yaşandı. Binlerce kilometre uzaktan emperyalist, Şarkiyatçı bir kültür seferberliği başlatıldı. İslami dili kullanan vakıflar, dernekler, FETÖ örgütlenme ve sızıntıları hızla bu semtlere yerleşti. Bir yandan karakollara, okullara bedava gazeteler dağıtılırken, bir yandan yoksul halk çocukları yurtlarda, mahallelerde tutulan evlerde farklı bir örgütlenme içine çekildi... Dini vaazlar, yardım cemiyetleri etkinlikleri, dayanışma taklidi bir politika ile ağ genişletildi. ABD’de CİA ve paralelinde çalışan NED (National Endowment For Democracy) adlı örgütlerin finanse edip güçlendirdiği türlü çeşitli STKlar vakıflar, dernekler hızla yaygınlaştı. Cemaatlar, tarikatlar büyük şehirlerin çevre semtlerine emperyalist gizli servislerin sağladığı olanaklarla pençesini sıkıca attı. CİA lisanında NGO (Non Goverment Organizaiton) denen bu örgütlenmeler, aslında resmi devlet örgütlenmelerinden ve dini duyguları istismar eden, bir ucu teröre karan bireysel komplekslerin, ezilmiş olmanın verdiği nefretin farklı projeksiyon mekanizmalarıyla güdülenmesinden başka bir şey değildir. 

Süreç içinde nüfus yapısı da değişmeye başladı. Bir kısım gecekondular apartmanlaşıp sahipleri görece kent yaşamına geçerken kenar semtlere hızla yeni semtler eklendi. Buralardaki yaygın işsizlik ve geçim sıkıntılarından yararlanan cemaat ve tarikat dayanışmaları, ufak ufak yardımlar ve desteklerle oluşturulan farklı örgütlenmeler ortaya çıktı. Sübyan okulları, Kuran kursları türedi pıtırak gibi… Küçücük bebelerin başı bağlanmaya başlandı. 

Bu örgütlenmelere ek olarak aydın geçinen liberal zevzeklerin kültürel alanda Cumhuriyet karşıtı tutumlarıyla verdikleri destek de çok önemli oldu… 

Bu bağlamda, yağmacı politikalara ve tefeci bezirgân rantına göreli olarak direnmeye çalışan yüksek yargı da 12 Eylül 2010 Referandumu’nde, FETÖ’nün doğrudan, Kürt siyasi hareketinin “Boykot” dolayımı, liberal “Yetmez Ama Evet”çi dangalaklığı ile ortadan kaldırılınca, Anayasa, yasalar karşısında geçersiz olunca, emperyalist politikaları yürütenlere, şehirleri betonlaştıranlara, doğa ve özelleştirme hırsızlıklarına iyice gün doğdu. 

24 Haziran seçimleri öncesi çıkarılan İmar Affı ile yüz binlerce yasadışı yapıya imar izni verildi; betonlaşma ve şehir çarpıklığı legalleştirilerek bu kesimdeki hırsızlık da oy yedeğine eklendi…  

“Başka Dünya,” emperyalist politikaların ve yerli ortaklarının başarılı bir operasyonu ile kuruldu. Sürüyor, giderek büyüyor. Afganistan ve Pakistan’daki bir yaşam tarzını ülkenin bütününe egemen kılacak bir hızla ilerliyor. Suriyeliler, Afganlılar, Asyalılar katılıyor şehirleri çevreleyen semtlerin kalabalığına. Hizbullah’tan İŞİD’e terör örgütleri de bir yandan buralardan eleman topluyor…

Bu seçimlerde o semtlere gözlemci (müşahit) olarak giden merkezi semtler gönüllüleri küçük dillerini yutacak gibi oldu. Çarşaflı kadınlarla birlikte oy verme kabinine erkekler de girerken, aile olarak oy kullanılırken itiraz etmeye kalkanlar linç edilmekten zor kurtuldu. Tomar tomar oylar atıldı sandıklara… 

Bu semtlerin insanların çoğu işsizdir. Hemen her eve bir ya da iki sosyal yardım maaşı girmektedir. Ölmeden yaşanacak bir gelir ve gıda malzemesi ülkeyi yönetenler ve kaymağı yiyenler tarafından buralara ulaştırılmakta, buralardaki yığınlar gönüllü ve gereğinde her şeyi göze alacak militan taraftarlar olarak tutulmaktadır. Belki de yakında kurulacak “kahvehaneler” ile şimdiden silahlanmaya da başlamış olan örgütlenme resmileştirilecektir. Bu semtlerde gazete okunmaz; arada bir tamama yakını ülkeyi yönetenlerin kamu kaynaklı kredilerle satın aldıkları televizyonlara bakılır. En geçerli haber kaynağı ise, din kisveli örgütlerin mahallelerdeki temsilcilerinin yönettiği semtin kulak gazetesi ve ortak kanısıdır. “Muharrem İnce seçilince bütün sosyal yardımları kaldıracak, kadınların başı zorla açılacak,” şeklinde bir söylentinin önüne yemin de etseniz geçemezsiniz. Zaten buralarda oturan farklı görüşte birileri hemen hemen yoktur. Seçimden seçime CHP’nin kimi mangal yürekli gönüllüleri kapıları çalıp bazı bildiriler bırakır ama, onlar gidince o dağıttıkları şeyler yırtılıp çöpe atılır.

Ülkenin büyük insan kaynağı da, merkezi semtlerde farklı bir yaşam sürenleri düş kırıklıklarına sokan da bu “Başka Dünya”dır. Gerekirse sabaha kadar balkonun karşısında toplanıp başkanlarını beklerler. Her türlü mücadeleyi göze alırlar. Camilerden okunacak selalar, küçücük duyurular onları sokağa dökmeye, can pahasına kavga etmeye yetip de artacaktır. 

Bu “Başka Dünya” iyi bilinmeli, ülkenin iyiliğini, güzelliğini düşündüğünü savlayanlar önce bu gerçek üzerine kafa yormalıdır… Ve kimse bu “Başka Dünya”ya tepeden bakmamalıdır. O, aynı zamanda bizim dünyamızdır… Oralarda yaşayanlar bizim insanlarımızdır… 

Ülkenin kin ve nefret politikalarından sıyrılmasını arzulayanlar, güzelliğe, gerçek halk dayanışmasına bağlı bir örgütlenme ile toparlanmasına gönül bağlayanlar, öncelikle bu semtler üzerine kafa yormalıdır.

Yirminci yüzyıl başında Türkiye’nin ana sorunu yüzyıllardır kendi yazgısına bırakılmış saltanat ve hilafet tarafından görmezden gelinmiş “köy” idi… Şimdi, demokrasi, özgürlük, kardeşlik gibi duygularla yola çıkanların ana sorunu da bu “Başka Dünya” olmalıdır. 

Buralara ulaşmak değil, bu “Başka Dünya”nın içinde yaşanmanın yolları aranmalıdır. Bu var oluş, Halkevi, Çağdaş Yaşam, Yeni Kuşak gibi dernek temsilcilikleriyle de olur, farklı kurumlaşmalarla da. Çevre sorunlarından sağlığa, eğitimden sosyal dayanışmaya, buralardaki sorunlara dikkat çeken çalışmalar üzerinde düşünülmelidir.

“Başka Dünya” bölgelerinde türkü söyleyen, halk kültürünü insanların kulaklarına yeniden ulaştırmayı sağlayacak bir müzik dükkânı bile devrimci bir eylem olacaktır. Buralara egemen olan kasvet ve tefeci bezirgân yoz Arap kültürü yerine geleneksel halk kültürünü yaşatmaya çalışmak bile çok önemli sonuçlar verecektir. “Başka Dünya”nın ana maddesi, hamuru, bir ayağı Anadolu kırsalı, Anadolu köyüdür… Bu nokta da hiç unutulmamalıdır.

Selam olsun tüm dünyaları sevgiyle, barışla, kardeşlikle, eleştirel akıl ve üretime dayalı bir yaşam biçimi içinde buluşturmak için yola çıkacak olanlara; selam olsun Anadolu Rönesansı Köy Enstitüleri’nin mirasçılarına… 

 

30 Haziran 2018, Alper Akçam