ARINDIRILAN CUMHURİYET!
Yeryüzündeki tüm haksızlıkların, dökülen kanların, öldürülen çocukların, aç bırakılan milyarlarca insanın, yıkıma uğratılmış doğanının, tüm kötülüklerin sorumlusu kapitalizm ve onun çağımızdaki en saldırgan biçimi olan emperyalizm, Cumhuriyetimizin seksen beş yıldan artakalmış tüm ayrı varoluş noktalarını yok edebilmek için her türlü olanağı kullanarak saldırıyor.
Konya’nın Balcılar ilçesinde kaçak çalışan Kuran Kursu’nun yıkılmasıyla 18 genç insan ölüyor 25 de yaralı var… Olaydan sonra basına yansıyan araştırmalara göre tüm ülke çapında 6.000’e yakın Kuran Kursu var. Bunların birçoğu kaçak… Ülkenin en önemli yer üstü ve yeraltı kaynakları uluslararası emperyalizmin sömürü şirketlerine “babalar gibi” satılırken, metropollerden köylere uzanan tarikatlar, kurslar ağı ile “itaatkâr ve duacı” yeni bir kuşak yetiştiriliyor.
Yıllardır kültürel ortamımızın ana gündemini oluşturan “Erken Cumhuriyet Dönemi Kültür ve Eğitim Politikaları”, Mayıs-Haziran aylarında Şerif Mardin tarafından yeni bir tartışma alanı içine sürüklenmişti. Mardin hocamıza göre Cumhuriyet’te bu yapının karşısına çıkan öğretmen, kitabı ve öğretmenle birlikte gelmiş “inşa”, “iyi, doğru ve güzel”i kapsamayınca mahallenin “strüktürü” karşısında yenilgiye uğramış!!!
“…Gerçekten orada önemli bir şey var, aynı zamanda öğretmenin dünya görüşünde iyi, doğru ve güzel olmayınca, işte orada olan diğer elemanlar geliyor. Ha, mahallenin kendisine baktığımız zaman, orada gerçekten, ‘iyi, doğru, güzel hakkında bir düşünce var. Nedir o düşünce? İslami düşünce tarzı…(…) “Çünkü bu alanda yalnız mahalle yok, mahallenin içindeki cami var, caminin imamı var, imamın okuduğu kitaplar var, tekke var, tarikat var, külliyeler var, esnaf var,vs.” (” (Milliyet, 24 Mayıs 2008, Radikal, 25 Mayıs 2008)
Şerif Mardin’in yeniymiş gibi görünen bu bakış açısı ve saptaması, aslında yirmi yıldır başkaları tarafından başka şekillerde yinelenip duruyor. 90’lı yılların başında, ABD’nin Orta Doğu politikalarına şiddet, bomba, katliam, çocuk ölümleri, insanlara ekmek yerine bomba yedirme, su yerine kurşun içirme içeriği iyice eklemlenirken, ülkemizdeki kimi “aklıevvel demokratlar” da el ve güçbirliği ile bir “Erken Cumhuriyet Dönemi” kültür politikaları eleştirisine girişmişlerdi. Eline bir tutam tuz alan hıyar yemeye koşuyordu! Batılı Türkologlar Eric Jan Zürcher’in, Etienne Copeaux’un açtığı kapıdan sözde demokrat aydınlarımız koşaradım geçiyorlardı.
Orhan Koçak, İletişim Yayınlarının “Kemalizm” başlıklı cildinde yayınlanan “1920’lerden 1970’lere Kültür Politikaları” adlı yazısında, yazarların, sanatçıların arka arkaya tutuklandığı, meclis kürsüsünden Köy Enstitüleri’nin “kızıl komünist yuvalar” olarak suçlayan konuşmaların yapıldığı DP yıllarını, “kültür ve sanata özerklik tanınmış yıllar” olarak tanımlarken, Tanpınar’ın 1951’de “kültür ve sanat meselelerine hayattaki yerini bir türlü verememekten, onların lüzumunu ve istiklâlini kabul etmemiş olmaktan” yakındığını, “fikir ve sanat meselelerinde efkâr-ı umumiye ile devlet arasında mutavassıt vazifesini görecek (devlete ait tekil görüşü yayacak –bizim notumuz-) cihazın bulunmamasına” dikkat çektiğini aktarır (agy, s 406.) Koçak’a göre, “Tanpınar bir burjuva kamusallığını, içinde sanatın da özerk bir alan olarak yer alacağı bir kamusal alan aramaktadır Tanpınar ( Beş Şehir’in Erzurum bölümü bu açıdan okunmalıdır.)”
Tanpınar’ın Koçak’ın bize aktardığı şekilde bir “burjuva kamusallığı” arayışı içinde olup olmadığını bilemeyeceğiz ama biz yine de Koçak’ın önerdiği şekilde, Beş Şehir’in Erzurum’unu okuyabiliriz… Bu bölümde Tanpınar Erzurum’a ait bir “içtimai nizam”dan söz etmektedir. “Devletle efkar-ı umumiye arasında mutavassıt” olduğu düşünülen bu “nizam” içerisinde, en tepede, “tıpkı Rumeli’de, Tuna’nın bizim tarafa düşen şehit anavatan parçası kısmında olduğu gibi, tam bir toprak aristokrasisi kurmuş” toprak sahipleri gelir (Tanpınar, Beş Şehir, s 54.) İslâmi ilim geleneğinin sürdürümcüsü olan “ulema” sınıfı “içtimai yapı”nın ideolojik harcını oluşturur ve Kadızadeler, Müftüzadeler, Gözübüyükler olarak adlandırılan üç büyük aileden ibarettir. “Ulemadan sonra, başlarında Dabaklar şeyhi bulunan ve şehrin asıl belkemiği olan esnaf gelirdi” (Tanpınar, agy, s 55.) “Dabaklar şeyhi, icabında hükümet nüfûzuna bile karşı koyabilecek bir şahsiyetti. Ne Tanzimat, ne Abdülhamid idaresinin merkezciliği şehrin ruhu olan ve esasını Ahîlikten alan bu otoriteyi yıkamamıştı. (…) Dabaklar şeyhinin arkasında, İstanbul’da bile XVII., XVIII. Asır ihtilâllerinde iki azgın ocağı karşı kuvvetini zaman zaman gösteren çarşısı gelirdi. Fakat asıl mühim olan bu zümreler zinciri değildi; onun arkasındaki canlı kuruluştu. Bu kuruluş, şehrin hayatını gerçekten kuvvetlendiriyordu. Köylü ile çiftçi sınıfının hakları toprak sahibi beyler tarafından korunurdu” (Tanpınar, agy, s 55.)
Gördünüz mü “mutavassıtlık” yapan “içtimai nizam”ı? Sosyal adaletin, demokrasinin, kamusallığın bundan iyisi can sağlığı! Sonra, “Âhilik”, kapitalist pazarın gelişimine ne kadar dayanabilirdi ki?
Tanpınar’ın anlattığı Erzurum tablosunun yaratıcısı son Osmanlı dönemidir… “Abdülhamid idaresinin merkezciliği” ile günümüz iktidar yapısının iletişim ve etkileme, hegomonik baskı kurma olanaklarının aynı olmadığı da düşünülmelidir. Bugün, en uç yurt köşesindeki, günlük siyasetle en ilgisiz vatandaşımızın kaçırdığı gaz bile kayıt altına alınabiliyor, dağ başlarındaki mezralara atanmış “din ve ahlak bilgisi” donanımla hocalarımızla geceli gündüzlü iktidar propagandası yapılıyor.
Koçak, Tanpınar’ın anlattığı yozlaşmış, derebeyi düzenine geçmiş Erzurum’u bir kenara bırakıp ilk kuruluş yıllarındaki Osmanlı’ya gitse çok daha adaletli, çok daha örgütlü bir toplum bulacaktır…
Peki biz hangi çağda yaşıyoruz şimdi? Toprağın mülkiyeti yine beylerde mi kalmalıdır? Zaten Cumhuriyet’ten sonra da bu konuda önemli bir değişiklik olmadığını görmüyor muyuz?
O günkü Erzurum’dan “Erken Cumhuriyet Dönemi”nde değişen ne olmuştur? Yalnızca, ulemanın ve “İslâmi ilim geleneği”nin ideolojik iktidarı geçici bir kesintiye uğramıştır. O yapı, 21. yüzyılda yeniden ortaya çıkmak üzere tefeci-bezirgân zümre içinde örgütlülüğünü sürdürmüştür… Bugünkü Erzurum’da Abdülhamid dönemine göre çok daha fazla tekil düşüncenin, “Sünni İslâm”ın, tarikatların egemen olduğu bir yaşam biçimi vardır…
Osmanlı’da, Halifelik de önceleri bir onur ünü gibi padişahın kimliğini güçlendiren boyutlar arasında yer almışken, II. Abdülhamit’in iktidar hırsı ve Şarkiyatçı Batı etkisi ile bir “İslâm önderliği” işleviyle kullanılmak istenmiştir. Osmanlı yıkılış döneminde beliren bu “toplumsal örgütlenmeleri” hangi güç ve “kendiliğinden” evrilme ile değiştirmeyi düşünmektedir acaba sevgili Koçak? Irak’ta, İran’da, Pakistan’da, Afganistan’da sürüp gitmekte olan şeyhlik-aşiret yapısı nasıl değişebilecektir?
Tanpınar’ın Erzurum’unda, Cumhuriyetle birlikte çağın bilimini öğretmeye çalışan modern okullar da açılmış, Pulur’da “toprak beylerinin adaletine sığınmış” köylü yerine, günün ve dünyanın gerçekleriyle yüzleştirilmiş, kooperatifiyle, insan olma özgür bilinciyle donanmış bir halk canlandırılması için Köy Enstitüsü kurulmuş… Ama buradan yetişenler, hiç de “mutavassıt” olmaya, devletle iktidarın arasını hoş tutmaya programlanmamış… Bir yandan toprağı yeni tekniklerle işlemeyi öğrenirken, bir yandan yaşamı sorgulamış, yazar olmuş, şair olmuş, ressam olmuş, müzikle, sanatla uğraşmış, dünya klâsıklerini okumuş… Pulur’da halkın da katıldığı bir hafta sonu şenliği sırasında öğrencilere sahne hazırlattırılmaya kalkışıldığını duyan İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç küplere binmiş, sahneyi kaldırtmış. Köy Enstitüsü şenliği, Enstitüler’de hep yapılageldiği gibi, Metin And’ın geleneksel köylü tiyatrosu saydığı seyirlik oyunlardaki, ritüellerdekine benzer biçimde, sahnesiz, katılımcı bir ortamda gerçekleştirilmelidir… Köy Enstitüsü’ndeki eğlencelerin “‘müsamere’ anlayışı ile değil, doğal ve özgün yöntemler ve geniş katılımlarla yapılması…” nı istemektedir Tonguç (Engin Tonguç, Bir Eğitim Devrimcisi, s 305.)
Büyük bir özgürlük duygusu içinde iyinin, güzelin sınandığı, hiyerarşilerin yok edildiği halk şenlikleri, aynı zamanda tüm tekil düşüncelerin parçalandığı, iktidar baskısının gülünerek ti’ye alındığı karnaval alanlarıdır. Avrupa Rönesansı’nı, modern kültür ve sanat anlayışını yaratan da ortaçağ grotesk halk kültürü ve kökleri binlerce yıllık tarihte olan pagan kültürdür… “Karnaval, sahneye çıkılmaksızın ve icracılarla izleyiciler arasında bir ayrım yapılmaksızın gerçekleşen bir törendir. Karnaval izlenmez, hatta daha doğru bir dille icra bile edilmez; katılımcıları karnavalın içinde yaşarlar, karnavalın yasaları yürürlükte olduğu sürece bu yasalara göre yaşarlar; yani, karnavalesk bir yaşam sürerler. Karnavalesk yaşam alışıldık seyrinden çıkmış bir yaşam olduğu için de, bir ölçüde ‘ters yüz edilmiş bir yaşam’dır, ‘dünyanın tersine çevrilmiş bir tarafı’dır.” (M. Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, s 184.)
Hoca ile öğretmen ilişkisi, Osmanlı Batılılaşma çabalarının başladığı tarihlerden beri eğitim ve kültür politikalarının odağında oturan bir ikilem olarak yer almıştır. Şerif Mardin’in “hoca öğretmeni yendi” değerlendirilmesi, “işkembe-i kübra”dan atılmış tabansız bir sözdür; o kadar. Cumhuriyet içinde etkileri giderek artan kimi çevreler, ABD telkin ve yönlerdirmeleri ile imam-hatip’ten ve hocadan yana tavır koydukları için öğretmen yenilmiş göründü… 1950’den sonra Demokrat Parti’nin eğitimi teslim etmek için çağırdığı ABDli uzmanlardan Dr. Kate V. Wofford’un 1951 tarihli raporuna göre, Beşikdüzü, Pulur, Düziçi, Kepirtepe, Dicle Köy Enstitülerine başvuran 2660 öğrenciden ancak 362’si kabul edilip diğer 2298’i geri çevrilmiştir. Raporu aktaran Fay Kırby’ye göre bu rakamlar çok tipik olmayıp başvurular çok daha yüksek düzeydedir. 1953 yılında 2000 adayın başvurduğu bazı enstitülere ancak 50 öğrenci alınmıştır (Fay Kırby, Türkiye’de Köy Enstitüleri, s 411, 412.)
DP döneminde de halk Köy Enstitüsü istediği halde, 1937 yılında sayıları O’a düşmüş imam-hatip okulları açıldı… Yeneni de yenileni de belirleyen siyasal iktidarlar oldu…
Emperyalizmin özgün değerlerinden “arındırmaya” çalıştığı Cumhuriyet tarihimizde ilk hücum edilen yer Köy Enstitüleri olmuştur… Çünkü orada, iyi, güzel ve doğru, halk kültürü üzerinden özgürce filizleniyor, canlı, direngen çiçekler açıyordu…
Köy Enstitüleri’nin iyiye güzele, doğruya nasıl baktığının ilk işareti eğitmenler hareketi sırasında uç vermiş… 1936 Temmuzu’nda Eskişehir Mahmudiye’de başlamış ilk eğitmen kursunu bitiren eğitmenler Ankara’ya getirilirler. 6.11.1936’da, Ankara Halkevi’nde Aka Gündüz’ün Yarım Osman adlı oyunu ile kendi tasarladıkları Çoban adlı doğaçlama piyesi oynarlar. Sorun, köy çocuklarına yalnız ABC’yi öğretmek değil, özgür estetiği canlandırmak olarak görülmüştür. “Köy öğretmen namzetleri kendi oyunlarından evvel Akagündüz’ün Yarım Osman isimli iki perdelik bir oyununu oynadılar. Eğer kendi oyunlarını görmeseydim Akagündüz’ün oyununun köy hayatından alınmış iyi yazılmış, iyi oynanmış bir oyun olduğuna hükmedecektim. Akagündüz darılmasın ama, köylü dayılar köy piyesi yazmak ve tertip etmekte kendisini bastırmışlardır. Gördüğüm eserlerle tabiilik ve seyirciyi kavramak hususunda mukayese kabul edecek ne sahne muharriri, ne de aktör tasavvur etmiyorum. Köylüye öğretelim derken onlardan birçok şeyleri öğrenmeye muhtaç olduğumuzu keşfedeceğiz.” (Ahmet Emin Yalman, Vatan Gazetesi, 18 Kasım 1936, aktaran Fay Kırby, Türkiye’de Köy Enstitüleri, s 135.)
İyi, güzel, doğru hangisi?
Gelin, elimizi vicdanımıza koyalım, namusluca karşılaştıralım…
Bir yanda yıkılan kaçak kurs yapısında can veren 18 genç canımız ve olayı büyük bir hoşgörü ile karşılayan yakınları, bir yanda kendi oyunlarıyla izleyenleri büyüleyen, açlık ve yoksulluğun iyiyi, güzeli yaratmak için engel olamayacağını gösteren Hamidiye eğitmenleri.
Bakalım “arındırma” hesapları tutacak mı? Ya da, İsmail Hakkı Tonguç’un Ankara Halkevi’nde Cumhuriyet aydınlığı önüne çıkmış eğitmen-halk oyuncularının çocukları, iyiyi güzeli ve doğruyu kuran bir halk olarak, emperyalizmin kültür saldırısına direnebilecek, kendileri için varolmayı başarabilecek mi?
Her şeyi zaman gösterecek; halka ve onun çoğul kültürüne inananların, gönül verenlerin kararlılığı gösterecek…
alperakcam@gmail.com