LAİKLİK KAVRAMI VE ANADOLU HALK KÜLTÜRÜ…

Laik kavramı birlikte kullanıldığı kavram ve deyimlere de kendi özünde var olan anlamı katar. Laik Hukuk, dini kökeni olmayan, dini ilkelerden kaynaklanmayan hukuk anlamında kullanılıyor.  

Laik devlet ise, dini kurallara, dini ilkelere dayanmayan devlet olarak algılanıyor. Laik sözcüğü hukuk terimleri arasına Fransız Devrimi ile girmiştir. Laiklik, devletin din işlerine, dinin de devlet işlerine karışmamasıdır. Yani dini ve siyasal otoritelerin tamamen birbirinden ayrılmasıdır. Ülkede var olan din ve mezhepler karşısında, devletin tarafsız davranması, bunların hiçbirine, diğerinin aleyhtarı olacak şekilde özel ayrıcalıklar tanımaması, buna karşılık, dinin de nisbi de olsa, özerklik içinde ahlaki ve manevi hayatın düzenini sağlayıcı olarak varlığını sürdürmesidir.

Laik bir devlette, hükümet ve idare işleri ve bunları düzenleyen yasa ve kuralların dayanakları, ilkelerin kaynağı dini düşünceler değildir. Hükümet idaresinin işleri, yasalar, kurallar, toplum hayatının gerçekleri ve ihtiyaçları göz önünde tutularak düzenlenir.

Laikliği siyasal sekülarizm olarak tanımlayanlar da vardır. Bu tanım dinin devlet işlerinden de öte, dünya işlerinden tamamen ayrı tutulması kılınması anlamını doğurur.  

Batı kökenli bir kavram olan laik devletin gelişmesi; 15.yüzyıldan başlayıp toplumda giderek egemenlik kazanan yeni ekonomik ve toplumsal ilişkiler ile bilim ve teknolojideki hızlı gelişmelerin sonucu olmuştur. Ortaçağda kilisenin ve feodal beylerle krallığın toprağa ve yaşamın her alanına egemen olduğu, siyasal otoritenin aynı zamanda tanrısal otorite ile örtüştürülmeye çalışıldığı yönetim biçimi yerine, geniş yeniden üretim temelinde gelişen serbest rekabetçi kapitalist üretim, bireyin etken bir özne olarak toplumsal yapıda öne çıkması, tartışmasız otorite kavramı yerine herkese özgürce davranış ve söz hakkı, devlet kurumları ve yasalar karşısında tüm toplumun eşit yurttaşlar olarak yer almasıyla, günlük yaşamda ve yönetim erkinde dinin etkisinin azalmasıyla gerçekleşir… Laik devletin ekonomik-politik arka planında Geniş Yeniden Üretim temelli ve serbest rekabete dayalı kapitalist ekonomiyle birlikte köylülüğün de kırsal alanda toprak sahibi feodal beylere kilise egemenliğine karşı başkaldırması yer alır. Onlarca yıllar süren toplumsal karmaşa, 1789 Fransız İhtilali’nde görüldüğü gibi dünya yüzüne yeni doğmuş sınıf burjuvazinin arkasında işçi sınıfı ve yoksul köylülük saf tutarak krallık-feodalite-kilise egemenliğine son vermesiyle noktalanmıştır. 

Bu süreç içinde yer alan en önemli oldu ise dinde reform ve Protestanlık hareketleri olmuştur. 

Dinde reform öncesi birey düşün alanına egemen olan Batı Ortaçağ düşüncesinin temeli “vocation”, yani insan niteliğinin dönüştürülemez konumu ve durumu üzerinedir; birey dünyaya sınanmak için gelmiştir; itaatkâr ve kanaatkâr olduğu ölçüde, ibadetini harfiyen yerine getirmesi durumunda bu dünyada konumunda oluşabilecek değişkenlikle değil, ancak ölümden sonraki öbür dünyada ödülünü alacaktır. 

Laiklik ile birlikte dünyadaki yaşamın değeri farklılaşır, birey canlı yaşam süreci içinde kendini geliştirerek konumunu değiştirebileceğini görür… 

17. ve 18. yüzyıllardaki aydınlanma düşüncesinin, “eşitlik-kardeşlik-hürriyet” parolasının arkasındaki ana itici güç 16. Yüzyılda başlayan dinde reform hareketleri ve laik hukuk ve devlet anlayışı olmuştur diyebiliriz. 

Din ve devlet işlerini birbirinden ayırarak kiliseyi denetim altına alan 1789 Fransız Devrimi'yle onun ürünü olan ''İnsan ve Yurttaş hakları Bildirgesi'', ''dinsel inançlar da dahil, hiç kimseye düşüncelerinden ötürü karışılamaz'' diyerek Laikliğin temeli olan düşünce ve vicdan özgülüğünü yasallaştırmıştır.

Batı dünyası, engizisyonun insanları kavurduğu Ortaçağ'dan sonra baş gösteren laikleşme hareketleriyle birlikte, Kilise'nin hakimiyetinden kurtularak akıl ve bilimin yol göstericiliğinde ilerlemiş, hızla gelişerek bugünün bilgi çağına ulaşmayı başarmıştır. Daha açık bir anlatımla, çağdaş Batı demokrasileri, bu laikleşme çerçevesinde bugünkü demokratik yapılarına ve gelişmişlik düzeylerine ulaşabilmiştir. 

Osmanlı çöküş döneminde başlayan yenileşme ve yeni bir devlet oluşumu düşüncesinde etken olan kaynaklardan biri de Fransız İhtilali ile Batı dünyasına gelmiş olan özgürlük ortamı, uluslaşma süreçleridir. Batı dünyasındaki yönetimlerde ve uluslaşma süreçlerinde ana ilkelerden biri olan laiklik yeni kurulan Cumhuriyet’in de ana ilkelerinden biri durumundaydı.

Kuşkusuz toplumsal olaylar bu kadar yalın ve birbirinden kalın çizgilerle ayrılabilir katman ve kategoriler içinde yürümemiştir.

Cumhuriyet kuruluşu Batı’daki çağdaş dünyayı örnek almakla birlikte Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünde, Türkiye topraklarının parçalanmasında rol oynamış Batı emperyalizminin de ayrımındaydı. Cumhuriyet kuşağının ilk toplumbilimcilerinden olan Niyazi Berkes genç Cumhuriyet’in Batı benzeri bir çağdaş toplum yaratma çabasını “Batı’ya rağmen Batılılaşma” olarak tanımlar ki, çok yerinde bir tanımdır bu… 

Cumhuriyet tarihinde laiklik kavramının değişen güçler dengesi içinde değişen anlayışlarla ele alındığını görüyoruz. Batı dünyasında feodal beylere ve krallığa, onların düşünsel arka planını oluşturmuş kilise egemenliğine karşı gelişmiş olan demokrasi düşüncesi bizim topraklarımızda farklı bir yön izlemiş; Anadolu kırsalını saran ve binlerce yıldır üretici köylünün kanını emen toprak ağalığı ile tefeci bezirgân ilişkilere dokunulamamıştır.

Bunun sonucu olarak da laiklik kavramı Mustafa Kemal’in ölümünden hemen sonra tartışmaya açılan ve ayakları birer birer yok edilmeye başlanan bir kavram olmuştur.

Laiklik karşıtı hareketlerin bir ayağı Anadolu’daki temeli bu tefeci bezirgân sermaye, diğeri de emperyalist Batı’nın Edward Said’in “Şarkın Şarklılaştırılması” olarak tanımladığı sinsi politikalardır.  

Cumhuriyet tarihine yakından bir göz attığımızda meclisteki kimi dengeler nedeniyle laiklik ilkesinin Anayasaya ancak 1937 yılında girebildiğini görüyoruz. 

Bunun öncesinde atılan kimi adımlar da laikliğin yaşama geçirilmesinin dayanaklarını oluşturmuştur. 3 Mart 1924’de halifeliğin kaldırılması ve Tevhidi Tedrisat (eğitimin birliği) yasasının çıkarılması bu anlamda çok önemli bir adımdır. 17 Şubat 1926 tarihinde yasalaşan ve 4 Ekim 1926 tarihinde yürürlüğe konan Medeni kanunu da laik devlet anlayışının yaşama geçmesi anlamında yeni bir adım olarak görebiliriz. 

Cumhuriyet kuruluşu ve sonraki yıllarda yaşanan gelişmeler oldukça karmaşık bir ilişkiler ağı içermektedir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde farklı düşüncelere sahip çıkar grupları ve düşünce akımları birlikte yer almıştı.  

1921 Anayasası olan Teşkilatı Esasiye Kanunu’nda devletin diniyle ilgili bir madde bulunmamaktadır. 1924 Anayasası’nda ise devletin dininin, İslam dini olduğu belirtilmiştir. Hilafetin Anayasa’dan önce kaldırılmış bulunmasına, Anayasa’nın kendisinin de laik olmasına karşın, koşullar böyle bir kuralın Anayasa’da yer almasını gerektirmiştir. Anayasa’nın 2. maddesinden bu hükmün çıkartılması ancak 10 Nisan 1928’de yapılan Anayasa değişikliği ile olabilmiştir.

5 Şubat 1937’de yapılan değişiklikle, 2. maddeye, Devletin temel nitelikleri olarak Cumhuriyet Halk Partisi’nin programında yer alan altı ok, “Türkiye Cumhuriyeti Cumhuriyetçi, Halkçı, Devletçi, Milliyetçi, Laik ve İnkılapçıdır” biçiminde girmiştir.

1961 Anayasası 2. Maddesi, “Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına ve ‘Başlangıç’ta belirtilen temel ilkelere dayanan, milli, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir” der, 1982 Anayasasına bu ikinci madde “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir” diye geçer ve bu biçimiyle bugün de yürürlüktedir. .

Cumhuriyet tarihine çağdaş Batı toplumu benzeri, feodal ilişkilerin ortadan kalktığı laik demokratik bir hukuk devletinin kuruluşu için yapılan çalışmalarda ve yaşanan süreçte bazı ayrıntılar çok önemlidir. 

“Cumhuriyet’in 17. yılı bir tek imam hatip okulu dahi kalmamıştır. Ecnebi casusluğunu Türkiye’de Tanrı buyruğu gibi tatlılaştırıp organize etmeye yarayan Osmanlı yadigârı toprak ağalarının Ortaçağ fikriyatlarını sözde din maskesi altında geliştirecek organlarına göz yumulmamıştır. Ama, köy ekonomisini köylü çocuklarının aydınlanmasıyla az çok modernleştirecek olan Tarım okulları ancak 5’ten 8’e (10 milyon köylü ve 40 bin köy için devede kulak bile sayılamayacak bir sayı ile) ancak 17 yılda % 60 bir gelişim gösterirlerken, şehirlerde sermaye gelişiminin eleman ihtiyacını karşılayacak ticaret ve sanat meslek okulları üstün hızla ilerlerler. Yalnız dikkati çeken bir şey vardır: Osmanlı kalıntısı şehir bezirgânlığının istediği orta ticaret okulları bu ikinci safhanın 10 yılı içinde % 400 daha artarken, sanayiye kalifiye işçi yetiştirecek sanat okulları ancak % 100 çoğalmıştır.” (H.  Kıvılcımlı, Türkiye Köyü ve Sosyalizm, s 39-40) 

Mustafa Kemal’in ölümünden sonra, hele de dünya ve ülke gündemini sürekli işgal eden 2. Dünya Savaşı’nın bitimiyle birlikte Ankara kulislerinde en çok konuşulan konular arasına laiklik kavramı ve uygulamaları da girmiştir. 1946 seçimlerinden sonra din dersinin okullara seçmeli ders olarak konmasının arkasından siyasi partiler arasında dini kavramları kullanmak açısından farklı bir çekişme de başlamıştır diyebiliriz.

1932 yılında Türkçe okunmaya başlayan ezan Demokrat Parti iktidarıyla birlikte yeniden Arapça okunmaya başlamıştır.

Demokrat Parti’yle birlikte politik söylemleri içinde dini kavramları kullanan Komünizmle Mücadele Derneği, İlim Yayma Cemiyeti ve kimi cemaat ve tarikatların etki alanlarının da genişlediğini görüyoruz. Bu tür örgütlenmelerin bir ucunun Batı’nın Şarkiyatçı politikalarıyla dolaylı ve doğrudan ilişkiler içinde olduğu da süreç içinde gözlenebilecektir.

Batı’nın Şarkiyatçı politikaları, fanatik İslam üzerinden oynanan oyunlarla aramızdan çıkan ikiyüzlü politikacıların din istismarcılığı iktidar basamakları için kullanıyor olması, özellikle son yirmi otuz yıldır Türkiye’nin Orta Doğu bataklığına doğru sürüklenmesine ve din istismarına dayalı politikaların öne çıkmasına yol açtı.

Ülkemizde laiklik karşıtı hareketlerde Batı parmağının oynadığı rolü göstermesi açısından Piyer Loti ile ilgili bir notu paylaşmakta yarar görüyorum. 

1919 yılının son günlerinde Matbuat Cemiyeti’nde yapılan toplantıda Veliaht Abdülmecid Efendi ve Abdülhak Hâmid’in fahri başkanlığında kurulan Pierre Loti Cemiyeti’nin yönetim kurulunda Yahya Kemal de yer almıştı. Pierre Loti konusunda  Sabahattin Eyüboğlu’nun 1967 yılında Yeni Ufuklar dergisinde çıkmış bir yazısına da değinelim. Sabahattin Eyüboğlu, “Emperyalizm ve Kültür” başlıklı yazısında şunları söylüyor: “O Pierre Loti ki batı kültürünü benimsemek isteyenlere karşı çarşaflı peçeli, inşallah’lı maşallah’lı doğu kültürünü sürdürmek isteyenleri tutuyordu. Batı emperyalistlerinin istediği buydu zaten; aman, doğulu doğulu kalsın.” (Emperyalizm ve Kültür, Yeni Ufuklar Dergisi, 1967) Sabahattin Eyüboğlu’nun bu saptamayı yaptığı tarihte, Edward Said henüz “Şarkiyatçılık”ı yazmamıştır…

Şark toplumlarındaki laiklik karşıtlığı akımlarda Batı emperyalizminin rolünün anlaşılabilmesi için okunması gereken önemli yapıtlardan biri de Edward Said’in Şarkiyatçılık adlı yapıtıdır. Batı’nın bu politikalarında milat, Napolyon’un 1798 yılı Mısır’ı işgalinde İskenderiye’de yaptığı konuşmadır. Napolyon 2 Temmuz 1798 günü orada toplattığı halka “nous sommes les vrais Musulmans”  (biz gerçek Müslümanlarız) yalanını söylemiş ve kendinden sonra gelecek vekili Kleber’e Mısır’ı kolay idare etmek istiyorsa Şarkiyatçı aydınlarla ve Mısırlı din adamlarıyla işbirliği yapması gerektiğini söylemiştir. 

Sonraki yıllarda Mısır ve Orta Doğu’da Fransa’nın yerini önce İngiltere, II. Dünya Savaşı’ndan sonra da ABD aldı. ABD’nin Şarkiyatçı politikaları çok daha mahir, çok daha hince oylunlar içeriyor… 1996 yılı doğrudan ABD Başkanı’na bağlı olarak kurulmuş ACRFA (Dış Ülkeler Din Hürriyeti Destekleme Örgütü) ve 1983 yılında ABD kongre kararı ile kurulmuş, kurucuları arasında aralarında Soros’un da bulunduğu, CİA paralelinde çalışan NED (National Endowment for Democracy) adlı örgütler aracılığıyla bu politikalar başarıyla yürütülmüştür.

NED’in resmi kayıtlara geçmiş yıllık ödemeleri 37 milyon Dolar’ı bulmaktaymış. Fethullan Gülen hareketiyle paralel çalışmaları da bulunan bu örgüt 2001 yılı sonuna kadar, Türkiye”deki “sivil” hareketlere (kontrol altındaki STÖ’lere. F.S.) NED 4,7 milyon Dolar tutarında “demokrasi yatırımı” (!) yapmış. (Mustafa Yıldırım, Sivil Örümceğin Ağında, s.55) 

Milletvekilliği düşürülen ve sonra yeniden “itibarı izzet” edilen türbanlı milletvekili Merve Kavakçı’yı ülke ülke dolaştırıp din hürriyeti üzerine nutuklar attıran, Georgtown’da, Londra’da Fethullah Gülen adına sempozyumlar düzenlettiren bir örgüttür ACRFA… Uğur Mumcu NED adlı örgütten 12 Eylül 1980 faşist darbesi sonrası Türkiye politikalarında epeyce söz sahibi olacak İlim Yayma Cemiyeti yöneticilerinin ve CİA ajanlarının da yazarı olduğu Yeni Forum dergisine gelmiş 40.000 dolarlık paranın makbuzunu bulmuş, söz konusu derginin yöneticisi Prof. Dr. Aydın Yalçın da gelen parayı inkâr etmemiş, biz totaliter bir yönetime karşı mücadele ediyoruz demişti.  

Demokrat Partisi’nin iktidar olmasından hemen sonra kurulmuş olan İlim Yayma Cemiyeti neredeyse yetmiş yıldır ülkenin politikasında çok önemli ve karmaşık ilişkiler içinde olan bir örgüt olarak tarihe geçmiş, daha sonraki yıllarda İlim Yayma Vakfı kuruluşu ile özellikle öğrenci yurtları ve Milli Eğitim Bakanlığı desteğiyle genç kuşaklar içinde etkin bir duruma gelmiştir.

Fethullah Gülen’in de kurucusu olduğu Komünizmle Mücadele Derneği ile yakın ilişkiler içinde bulunan İlim Yayma Cemiyeti 17 Ekim 1951 günü ‘Milli ve manevi değerleri korumak’ amacıyla İstanbul’da kurulmuş. Komünizmle Mücadele Derneği resmi olmayan kuruluş tarihi 1948, resmi kuruluş 1950 olarak biliniyor. Cemiyetin en önemli amaçlarından birisi İmam Hatip Okulları açtırmak ve buralarda okuyan öğrencilere burslar vermek... 151 şubesi bulunan Cemiyet, bugüne kadar 129 öğrenci yurdu açtı. 20 bine yakın öğrencinin bu yurtlarda barınmasını sağladı. Cemiyet, Demokrat Parti döneminde Başbakan Adnan Menderes tarafından desteklendi. İlim Yayma Cemiyeti ve Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) gibi dernekler, 1968 gençlik hareketinin yoğun eylemler yaptığı günlerde ise, Gladyo tarafından sokak eylemlerine yönlendirildiler ve solcu öğrencilere karşı kışkırtıcı eylem ve provokasyonlarda bulundular. AKP döneminde ise en büyük atılımı yaptı. El üstünde tutuldu. “Kamu Yararını Gözeten Dernek” statüsü kazandı. Kamu imkânları emrine sunuldu. Cumhurbaşkanlığı tarafından ‘Üstün Hizmet Plaketi’ verildi. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından da ‘Şükran Plaketi’yle ödüllendirildi.

CIA’nın 10 Kasım 1953 tarihli raporunda şöyle anlatılıyor: “İlim Yayma Cemiyeti, Arap Gizli Servisi’nin gizli adı olup, amacı, Arapça’nın konuşulması ve yazılmasının yasak olduğu tüm ülkelerde, imamları ve vaizleri eğitmek için gizli okullar kurarak, bu okulları fonlamaktır.”

Yalnızca Osmanlı coğrafyası değil, Mısır, Arap Yarımadası ve diğer Müslüman topraklar da Napolyon döneminden başlayarak önce Fransız, arkasından İngiliz casusluk ve politik çalışmalarının birbiriyle yarıştığı, yabancı orduların arka arkaya işgal ettiği petrol bölgeleri olagelmiştir. 

Cumhuriyet kurucusu Mustafa Kemal’in 20. Yüzyıl başlarında tanığı olduğu gelişmelerden birisi de 1927 yılında Vahabi Suudi Krallığı’nın kuruluşunda İngiliz emperyalizminin açıkça rol almış olmasıdır. 

Suudi Krallığı’nın oluşum sürecinde, İngiltere adına Lozan görüşmelerine katılmış Dışişleri Bakanı Lord Curzon, eski İrlanda İşleri Bakanı, eski İskoçya Bakanı, eski Başbakan Lord Balfour Edward, ünlü tarihçi Arnold Toynbee, arkeolog ve Oryantalist David George ile Churchill yer almışlardır (Vahap Erdoğdu, Sermayenin Küresel Egemenliği ve İslam, s 105).

Suudi Arabistan, daha sonra İslamcı hareketlerin dünyaya yayıldığı, şeriat konusunda ödün vermeyen, acımasız bir krallık olarak tarih sahnesinde yer alacaktır. Kurulmasında İngiliz ajanlarının etkili olduğu Müslüman Kardeşler örgütünün önderi Banna’nın hocası Raşit Rida, Mısır’da İngilizler’in desteğiyle yayınladığı haftalık Işık Evi dergisinde şöyle yazacaktır: “Arabistan’da İbni Suud’un Vahhabi hükümdarlığının oluşumuyla yeni bir umut yıldızı doğdu. İbni Suud Hükümeti, Osmanlı’nın yıkılışı ve Türk hükümetinin dinsiz bir hükümete dönüşmesinden bu yana, bugün dünyanın en büyük Müslüman gücü olmuştur. Bu hükümet, din düşmanlığı ve zararlı yenilikleri kabul etmeyen ve Sünnete yardımcı olacak bir güçtür.” (Robert Dreyfuss, The Devil’s Game, New York 2005, s 39, aktaran, Vahap Erdoğdu, Sermayenin Küresel Egemenliği ve İslam, s 108)

ABD’nin ARAMCO (Bu firma şimdi SAUDİ ARAMCO adını kullanmaktadır – Arabian American Oil Company-) adlı petrol şirketi aracılığıyla 1 Mayıs 1939’da İran Körfezi’ndeki Ras Tamura derin suyolunu kullanarak Arap petrolünü uluslararası piyasaya aktarmaya başlaması bölgedeki dengeleri de değiştirmeye başlayacaktır. Suudi petrolünün egemenliği ABD’nin eline geçmiştir. Sıra diğer petrol yataklarına da gelecektir. 2. Dünya Savaşı ortalarında Başkan Rooswelt, İngiliz Büyükelçisi Lord Halifax’a bölüşüm durumunu açıklamıştı. “İran petrolü sizin. Irak ve Kuveyt petrolüne ortağız. Suudi Arabistan petrolü ise bizim.” (Robert Dreyfuss, The Devil’s Game, New York 2005, s 69, aktaran Vahap Erdoğdu, Sermayenin Küresel Egemenliği ve İslam, s 174) 

Osmanlı güney topraklarındaki tüm Arap-İslam hareketlerinin arkasında birebir İngiliz ajan ve politikacılarının parmağı olduğu çok açıktır. Emperyalizmin Türkiye üzerindeki tezgâhları, Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra da sürecek, birçok önemli olayda onların parmağı olacaktır. 1930 yılında yayınlanmış bir Komintern belgesinden Türkiye politikasındaki kararsızlıkları ve emperyalist etkileri izleyebilmek mümkündür. Komintern’in Londra muhabiri 5 Ağustos 1930 tarihli Internationale Press gazetesine şunları yazmış: “Türkiye ve İran’da patlak veren ve Kuzey Irak’ta ‘Kürdistan’a Özgürlük’ sloganı altında çıkma eğilimi gösteren bu ayaklanmalar, İngiltere tarafından kışkırtılmış, silahlandırılmış ve finanse edilmiştir.” (Komintern Belgelerinde Türkiye-3, s 53) 

Batılı ve aramızdan çıkıp onlarla işbirliği yapmış Doğulu Şarkiyatçılar el ele vermişler ve laiklik kavramını bir tür dinsizliğe indirgeyerek kültür ve eğitim politikalarından, günlük yaşamdan dışlamayı büyük ölçüde başarmışlardır.

Kuşkusuz bu süreç içinde kimi liberal aydınların Anadolu gerçekliğini Batılı gözleriyle görmeye çalışması, halk kavramı ile Sünni İslam anlayışını bir ve özdeşmiş gibi göstermesi önemli etkenlerden biri olmuştur. Günümüzde de özellikle Şarkiyatçı Batılı aydınlarının kışkırttığı bu bakış açısının yeterince anlaşılamamış olduğunu görüyoruz. 

Severek ve beğenerek izlediğim Cumhuriyet gazetesi yazarı Orhan Bursalı 28 Eylül 2017 tarihli yazısında cemaat ve tarikat örgütlenmelerine değinmiş. Bu örgütlerin İslam dünyasını arkaik bir anlayışla örümcek ağı gibi sardığını yazmış. Yazıda bu tür örgütlenmelerin arkasındaki Batı parmağına değinilmemiş olmasını yadırgadım ve önemli bir eksiklik olarak gördüm doğrusu. 

Emperyalist Batı’nın kimi açık kimi gizli bunca oyunu ile kışkırtılan din istismarcılığı ve fanatik İslamcı anlayış üzerinden oluşturulan zora dayalı çatışmalar ortamına rağmen kimi aydınlarımızın ülkedeki politik ortama bakışları ve demokrasi adına taraf tutuşları ironik tablolarla doludur.  

Cumhuriyet kuruluş yıllarında din istismarını önleyebilmek ve ulusal bir din politikasında etken olabilmek için kurulmuş Diyanet, bugün yüz bini aşkın çalışanıyla “laiklik karşıtı” devasa bir kurum olmuştur. Mustafa Kemal’in yaşamı boyunca laiklik karşıtı hareketlerin başarılı olamamışında Cumhuriyet kurucusu önderin emperyalizmin Şarkiyatçı politikalarının yakından tanığı olmasının da önemli etkisi vardır.  

Meclis Başkanı İsmail Kahraman 25 Nisan 2016 tarihinde yaptığı bir konuşmada “Anayasa’da laiklik olmamalıdır,” demişti. 




 

LAİKLİK BATILI BİR DAYATMA MI?

Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerine kadar saltanat makamı halifeliği yalnızca bir onur ünü gibi taşıdığından, halkın günlük yaşamı içerisinde inanç sistemleri çok da egemen olmamıştı. İktidar dili, İstanbul ve saraya ait tekil bir kültürel öğe ve bakış açısı olarak kalmıştı. Halk içindeyse, göçebe toplum geleneklerine dayalı çoğul kültürlülük, çok seslilik sürüp gidiyordu. Müslüman kesim içinde de Alevilik, Bektaşilik oldukça yaygındı. 

“Osmanlı devletini kuran ilk Osmanoğulları’nın ve yanlarındakilerin Sünni, Ortodoks Müslüman olduklarından şüphe eden tarihçiler vardır.” (N. Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, s 29) Söğüt’te kurulan beylik, Ertuğrul Gazi’sini seçimle iş başına getirmiş göçebe demokrasisiyle idare edilen bir devlet öncülü idi. 

1509 yılı tutulmuş Vidin Sancağı defter kayıtlarından, on üç tımardan ancak üçünün Müslüman oğlu Müslüman’a ait olması (H. Kıvılcımlı, Osmanlı Tarihinin Maddesi, s 228), Engels’in 22 Şubat 1882 tarihinde Eduard Bernstein’e yazdığı mektupta “Eğer Türkler, Bulgarlar’a şimdi sahip olduklarından daha fazla öz yönetim ve daha az vergi ödeme olanağı vermemiş olsalar veya Bulgarlar’a şimdi kendilerine karşı davrandıkları gibi davranmış olsalardı, bütün Bulgar sorunu ortadan kalkmış olurdu,” (Engels’ten aktaran Onur Bilge Kula, Avrupa Kimliği ve Türkiye, s 447-448) gibi bir anlatım kullanması, Cezayir’de Türk egemenliğinin feodalleşmeye yol açmamış olması ve özel mülkiyetin gelişmesine olanak vermemesi (Karl Marks, F. Engels, Kapitalizm Öncesi Ekonomi Biçimleri, s 334), tarihçilerin Osmanlı devletini kuran ilk Osmanoğulları’nın ve yanlarındakilerin Sünni, Ortodoks Müslüman olduklarından şüphe etmiş olmaları (N. Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, s 29) vb gibi… 

Taha Parla, “Kemalizm”le hiç de başı hoş olmayan Fransız tarihçi Etienne Copeaux’nun gördüğü gerçekliği görememiştir. “Müslüman fetihlerin yayıcısı Araplar olduğu sürece, toprakları fethedilen ya da İslam’ı kabullenen halklar Araplaştılar ve yeni bir kültür edindiler. Sadece İspanya, İran yaylası küçük Berberi bölgeleri en azından kısmen önceki niteliklerini korudular. Türkler’le birlikte işler değişir ve halklar artık ümmetin içine kendi kişiliklerini ve dillerini koruyarak, bütün içinde erimeden gireceklerdir. Bu sadece Türkler için değil, onların İslâm’ı kabul ettirdikleri halklar için de geçerlidir: Türkler nasıl Araplaşmamışsa, onlar da Türkleşmemişlerdir.” (E. Copeaux, Türk Tarih Tezinden Türk-İslâm Sentezine, s 309) 

 

Katolik Roma Papalık devleti örneğinde olduğu gibi bir teokratik devlet anlayışı Osmanlı İmparatorluğu’nda hiçbir zaman olmamıştı. Batı’daki Rönesans ve Reform hareketleri ile din günlük yaşamdan ayrı bir alanda değerlendirilmeye başlanmış, Katolik Papalık sembolik bir alana sıkışıp kalmıştı. Ne zaman ki, Tanzimat döneminin Batılılaşma çabaları Fransız yenilgisi (1871) ile nitelik değiştirip Osmanlıcılık ve İslamcılık üstün duruma gelmiştir; o zaman, Abdülhamit iktidarını halifeliği de kullanmaya yöneltmiştir. “Ancak 19. Yüzyıl’ın ikinci yarısında ruhanî değil, siyasal nedenlerle Osmanlı halifeliğinde dünya Müslümanları’nın ruhanî başkanı olmak gibi hayalî bir nitelik görülmüştür.” (N. Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, s 539) 

İşte o zaman, şeriat kurallarına uyan bir İslamcılık kampanyası ile günlük yaşam hızla Sünni-İslam inanç sistemlerinin etkisi altına girmeye başlamış, tekkeler, medreseler arka arkaya açılarak hilafet makamının çevredeki ayağı konumuna getirilmeye çalışılmıştır. 

Türkiye’de birçok aydın tarafından da Cumhuriyet sivil tarih yazımcısı olarak değerlendiren Erich Jan Zürcher, “Modernleşen Türkiye’nin Tarihi”nde “laiklik” ve “sekülerizm” anlamı taşıyan tüm girişimleri “tepeden inmeci”, “zorlama” olarak tanımlamaktadır. Bir Şarkiyatçı için, Şarklı kimlik, din kavramı, Müslümanlık ile özdeştir… Kim ki, hem Şarklı olup, hem de günlük yaşamdan, bilgiden, bilimden, din kavramını soyutlamaya, ruhani alana aktarmaya kalkmışsa, o, bir “zorlama” yapmış demektir, halkın günlük yaşamına uzanarak o bildik “Şarklı” imgenin bozulmasına yol açmıştır…   

Söz gelimi, erkeklerin birçok kadınla birden evlenme hakkına el koyan laik hukuk, aile yaşamına el uzatan zorbaca bir davranıştır! “Kemalistler’in yeni büyük girişimi aile hukukunun tam laikleştirilmesiydi; dinî nikahın ve çok eşliliğin kaldırılmasıyla halkın günlük yaşamına müdahale edilmekteydi.” (Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, s 253)

Batı’daki Reform ve Rönesans uygulamalarında da böyle bir “günlük yaşama müdahale” söz konusu değil miydi acaba? Derebeylerin elinden toprakbendi kızlarının “ilk gece hakkı”nın alınmış olması da benzer bir girişim, “günlük yaşama müdahale” olarak görülemez mi?

Nasıl “ilk gece hakkı” Ortaçağ’ın zavallı genç kızlarına sorulmadan uygulanmaya konmuş ve sorgulanamaz bir yaşam biçimi olarak benimsenmişse; bir erkeğe üç dört kadının birden “hak” olmasında, “boş ol!” deyince kadının açlığa ve yalnızlığa mahkûm olmasında da Müslüman kadınların düşüncesi sorulmamıştır… Ortaçağ zihniyeti, tüm sorgulamaları, insanın kendi yaşamına bakışını yadsıyan ve kendisini Tanrısal yazgının bir parçası gibi gören trajik bir durumdur. 

Zürcher ve Batılı tüm Şarkiyatçılar için, Şarklı’nın bırakmaması gereken niteliği, onun Müslümanlığıdır. “İslâmcı modernist Said-i Nursi’nin 1930’larda kurmuş olduğu hareket çok daha önemliydi. (…) 1920’lerden itibaren düşüncelerini risalelerde vaaz etmeye başladı; bunlar sonradan toplu şekilde Risale-i Nur diye adlandırılacaktır. Risale-i Nur’da Allah’ın birliğini yaşamlarına temel almalarını ama ayrıca modern bilim ve teknolojiyi öğrenmelerini ve bunları, onun gözünde toplumsal birliktelik için tek gerçek temel olan İslâmiyet davasında kullanmalarını bildiriyordu.” (Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, s 280)

Zürcher’in ve izleyicisi yerli aydınlarımızın asıl görmezden geldikleriyse, Cumhuriyet’in “laiklik” uygulamalarından önce de Anadolu’da “seküler-laik” bir yaşamın sürmekte olduğudur. Anadolu için “laik yaşam” ve sekülerizm kendi “göçebe-köylü” geleneğidir zaten… “Şark” Anadolu’nun da diğer “Şark” coğrafyalarının da ana sorunu, özellikle de Osmanlı çöküş döneminde iyice belirginleşmiş Ortaçağ iktidarının sona erdirilmesi, kendi tarihsel kökleri içerisinde zaten var olan bu çoğul yaşam biçiminin yenidendoğuşa uğratılmasıdır. Batı dünyası Ortaçağ’ı aşarken “serbest rekabetçi kapitalizmle” yürümüştü. Şark da, ya tekelci çağdaki kapitalizm, yani emperyalizm tarafından ezilip Ortaçağ’ı yaşamayı sürdürecek ya da kendisi için başka olanaklar bulacaktır. 

Orada Bir Köy Var Uzakta adlı çalışmasıyla bazı çevreler için önemli kaynak olmuş, tarih doktorasını ABD’de tamamlamış Boğaziçili Asım Karaömerlioğlu’nun tezi de, bu anlamda önemli bir içerik taşımaktadır. “Osmanlı döneminde değişik cemaatler ile devlet yönetimi arasında çeşitli arabulucu (mediating) kurumlar vardı. Aslına bakılırsa bu, aynı zamanda bir gereksinimdi de. Örneğin Müslüman cemaatler açısından tarikatların zaman zaman böyle bir işlevi yerine getirdiği söylenebilir.” (Karaömerlioğlu, Orada Bir Köy Var Uzakta, s 46)

Cumhuriyet yönetimi, tarikatların ve dine dayalı derebeyi örgütlenmelerin önünü kapayınca ne olmuş? “Bu nedenle söz konusu halkçılık kavramının, daha başından demokratik açılımların önünü tıkayıcı bir işlev gördüğü rahatlıkla söylenebilir.” (Karaömerlioğlu, agy, s 47) Aynı yazarımız ve onu izleyen kimi yandaşları, Cumhuriyet yönetiminin “halkçı” girişimleri olarak bilinen, “komünistlik” suçlaması ile kapatılmış Köy Enstitüleri’ni ve Halkevleri gibi kurumları Nasyonal Sosyalist düşünce yanlısı, hatta açıkça “faşist” ilan etmişlerdi.  

Karaömerlioğlu’nun tarih tezine aldığı bu yorum aslında yeni değildir… Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ünlü “Beş Şehir” denemesinin Erzurum bölümünde tarikat ve tekkelerin, Osmanlı dönemindeki değişik cemaatler ile devlet arasındaki boşluğu dolduran, devletle halk arasında bağlayıcı bir örgütlenme olarak değerlendirilmiş olduğunu biliyoruz. Orhan Koçak ve daha birçok düşünürümüz de bu yorumu paylaşmaktadırlar. 

Egzotik ve mistik Doğu’yu Batı’ya satmakla ün kazanmış bazı aydınlarımızın yaklaşımlarına örnek olması bakımından Orhan Pamuk’un Kar romanında sahnelediği bir tiyatroyu aktarabiliriz… 

Sarhoş ve solcu tiyatrocu Sunay Zaim’in sahnelediği tiyatroda sarhoş karısı Funda Eser de çarşafını çıkaran bir kadını oynamakta, açıkta bıraktığı gerdanıyla, çıplak kollarıyla, elindeki sucuğu bir yerlerine sokmaya çalışır gibi yapan hareketleriyle izleyenleri tahrik etmektedir… Bunun üzerine salona zorla getirilip oturtulmuş imam hatip öğrencileri yuh çekmeye, kadını ıslıklamaya başlarlar. Mustafa Kemal’e benzer bir kalpak giymiş Sunay Zaim’in işaretiyle sahnedeki askerler gerçek mermiler doldurmuş tüfekleriyle imam hatipli öğrencilere kurşun yağdırırlar; ölenler, yaralananlar olur… Yalnızca Kürt asker tüfeğinin namlusunu yukarı kandırmış, onun tüfeğinden çıkan mermi yirmi beş yıl önce o salona opera izlemeye gelmiş Rus başkonsolosunun oturduğu balkona isabet etmiştir.  

Batı’nın Şarkiyatçı politikaları gereği, bir Şark ülkesi olan Türkiye’deki laiklik uygulamaları Müslüman bir ülkeye yakışır bulunmamış, kadın haklarından karma eğitime kadar birçok konuda Cumhuriyet’in uygulamaya koyduğu kimi yenilikler “tepeden inmeci” ve “reddiyeci” bulunmuş. Gelenek yalnızca din ile özdeş görülmüştür.

Oysa ki, bir kültürler, kavimler harmanı olan Anadolu aynı zamanda seküler kültür öğeleri bakımından da çok zengin bir yurt toprağıdır. Anadolu insanının günlük yaşamında yer alan bu seküler, çoğulcu öğleler Köy Enstitüsü eğitiminde de temel değerler olarak alınmıştı.  

Eğitmen kursları başlarken, Tonguç özgür eğitimde kullanılacak yöntemler için düşüncelerini ve halk kültürüne bakış açısını şöyle açıklıyordu: “Fakat ruhu program taslağında değil, kursu yönetecek arkadaşların ellerinde ve hareket şekillerindedir. Köyde ve köylüde var olan değerleri genel ve geçerli değerler durumuna getirmek, bu kursların ve ondan sonra eğitmenlerinin uğraşlarının bir sonucu olmalıdır… Kursların kendi kendilerini yaratmaları en önemli noktayı oluşturur. İşi bizim klasik işler gibi irdeleyerek merkezden imdat beklerseniz buradan belki kitap, para alabilirsiniz. Ama ruhu vermek merkezin işi değildir.” (İ. Hakkı Tonguç’un Rauf İnan’a gönderdiği mektup, anan, E. Tonguç, Bir Eğitim Devrimcisi, s 228-229) 

Yüzde doksanı okuryazar olmayan, arpa ekmeğiyle yavan bulgura, yağsız peynire tutsak yaşayan, hayvanıyla birlikte yatan, bitten pireden yakasını kurtaramamış, bin yamalıkla gezen, emeği yedi bin yıldır tefeci bezirgân zümre ve toprak ağaları tarafından sömürülmekte olan, ter ve tezek kokulu köylüde var olan değer neydi acaba?

Bu değer, bereket törenlerinde, ritüellerde, seyirlik köylü oyunlarında, Keloğlan’da, Karagöz’de, Köroğlu’nda, Karacaoğlan’da örneklerini görebileceğimiz, halk kültürünün, çoğul, tüm hiyerarşilere ve kutsal böbürlenmelere kıçıyla gülen, tüm farklılıkları silen, deliyi padişah seçip ata bindiren, sonra da alaşağı eden gücüyle ilgilidir. Bu güç, ancak 2000’li yıllardan sonra Türkçe’ye kazandırılacak olan Mihail Bahtin’in Rönesans ve Dostoyevski çalışmalarında, Octavio Paz’ın Lâtin kültürü üzerine incelemelerinde kuramsal bir temele de oturtulacaktı. 

Devrimci dehası ile özgün yöntem araştırmalarını, evrensel bilgiye ait kuramsal yapıyı kendi halk kültürüyle buluşturmayı başarmış İsmail Hakkı Tonguç da yarım kalmış Anadolu Rönesansı’nın mimarı olacaktı… 

Anadolu halk kültürünün içinde yüzlerce, binlerce yıldır yaşamını sürdüren seküler öğeler ve çoğul bakış açısının varlığını en güzel sergileyen yapıtlar Metin And, Pertev Naili Boratav, İlhan Başgöz gibi halkbilimcilerin yaptığı çalışmalarda ayrıntılarla yer alır. Köy Enstitüsü kökenli yazarların yapıtlarında da romana, öyküye işlenir. 

Fakir Baykurt’un Kaplumbağalar adlı yapıtında halk kültürü içindeki farklı etkenlerin varlığını sergileyen bir anlatıcı tutumu yer alır. Romanın başkahramanı olan köyün delisi Kır Abbas uzun aylar, yıllar boyu bağda gönüllü bekçi olarak yatıp kalkmış, ad verdiği torunu Yeşer’in eğitiminde pek etkili olamamıştır. Eve gittiğinde ona kimi sevdiğini sorar. Allah, Muhammed, Ali, Hasan, Hüseyin yanıtı gelince, içinden “Dersini iyi bellemişsin gıı eşşeğin dölü” der (s 253). Sonra da yüksek sesle konuşur: “Boklu ninen birer birer hepsini doldurmuş bu yaşta! Ben de bak neler belletiyorum bundan sonra!” 

Bu arada kutsal sayılan dini öğeler de şenlikçi bir dille ele alınmaktadır: “Seninkiler yakıp kalkıyor hâlâ (Camide namaz kılanlara). Bu avratlar da kara çarşafı çok seviyor. Yüzünüzü mü yiyecekler ulan?” (Kaplumbağalar, s 313).   

Dursun Akçam’ın romanı Kanlıdere’nin Kurtları’nda, adak kesilmesini bekleyen köylüler kendi aralarında konuşmaktadırlar. 

Allahın kızı Maviş: “İpini kıran gelmiş anam babam! Hele çocuklara bakın kara sinekler gibi sarmışlar tepeyi! Bir pişi kır kişi!”

Cenkçi: “Öyle söyleme maviş bacı. Çocuklar melâikedir. Onlara vermek daha da sevaba geçer.”

Maviş: “Bizim köyün kadınları sıçanlar gibi, illedevam melâike kunnuyorlar.” (Kanlıderenin Kurtları, s 438-43)

Ümit Kaftancıoğlu’nun kendi ailesini yaşamını anlattığı Yelatan adlı romanında da benzer konu metnin dokusuna ustaca yerleştirilmiştir. 

Roman kahramanı, Türkmen köylüsü Aşır, yanına yoksul köylülerini de alarak çalışmak üzere Sünni köyü olan Gunzulut’a gelmiştir. Gunzulut köyünün imamı, başka bir yerde kılınan namazdan sonra vaaz verirken, köylerine abdest namaz bilmeyen Alevilerin geldiğini öğrenmiş, bunun üzerine hükümetin okunması için gönderildiğini söylediği bir metni okumuştur. Necat-ül-Müminin adını verdiği bu metne göre, Peygamber Efendimiz bir köyden geçerken bir beynamazın köyün pınarından su içmekte olduğunu görür. Hemen arkasından, yeşilliği, güzel camisi, inancıyla cennete benzetilen köy, arka arkaya gelen sel, yangın, yer oynaması ile yok olur… İmamın bu anlatısına Gunzulut köylüleri çeşitli şekilde karşı çıkarlar… Sonunda imamla ortak bir yol bulabilmek için, köylülerden Yonuz ağa Türkmen’leri camiye getirmeye ve namaz öğretmeye söz verir. Türkmen köylüleri Yonuz ağanın arkasında korka korka, onun ve önlerindeki sıranın her yaptığını yaparak yatar kalkarlar. Namaz bitiminde Yonuz ağa bir takla atar. Saskaralılar da… Yonuz ağa üç takla daha atar; Türkmen köylüleri de onu izlerler. Camideki diğer köylüler gülmekten kırılırlar (Yelatan, s 284)…