BERFİN BAHAR YAZILARI SÜRÜYOR

 

ORMAN YANGINLARI, ŞAP HASTALIĞI VE YURTSEVERLİK BİLİNCİ…

Felaketler zinciri sayılabilecek olayların arka arkaya geldiği bir yaz geçirdik. Binlerce hektar ormanlık alanımız yandı, milyonlarca canlı kavrulup öldü; hâlâ yanan yerler var. Zaten epeyce sıkıntıda olan tarım ve hayvancılıkta önce don etkisi, artan sebze ve meyve fiyatları, arkasından doğudan başlayıp batı illerine doğru hızla yayılan Şap hastalığının yol açtığı kırım ve ürün azalması, bunlar yetmezmiş gibi, siyaset sahnesinde gözü doymaz bir iktidar ve çıkar hırsının kışkırttığı, vicdansız ve merhametsiz bir yandaşlığın alet edildiği, seçilmiş belediye başkanlarına ve yerel yönetim görevlilerine yönelmiş adaletten yoksun, şaibeli olduğu kuşkusu çok yüksek soruşturmalar, ülkeyi baştan aşağı bir karmaşa içine soktu. Hangi yanımıza, hangi sorunumuza bakacağımızı şaşırdık.

Tüm yeryüzünde insanoğlunun kazanç hırsı ve bilinçsiz yapılaşma, kirletme ile atmosferin ısındığını, yaşamın geriye gitmekte olduğunu biliyoruz ama özellikle bizim ülkemizde bu süreç çok daha hızlı. Adeta bilerek ve isteyerek kötü bir sona doğru sürükleniyoruz. Yıldan yıla çoğalan orman yangınlarının ilk nedenlerinden birisi olan bu küresel ısınma ve doğadaki kurumanın yanında, ülkemizi baştan aşağı sarmış yağma ve satma politikaları, arka arkaya yüzlercesi birden verilen maden arama ruhsatları, ormanların, zeytinliklerin şirket menfaatleri için gözden çıkarılması, bütün bunlar için milleti ve ülkeyi temsil ettiği var sayılan meclisin karar alabilmesi ve inanılmaz bir çevre kirliliği bu süreci daha da hızlandırıyor. … Aylardır arka arkaya gelen orman yangınlarımız yanında sıcağın kasıp kavurduğu topraklarımızda su kaynaklarımız da hızla azalıyor. Çıkara dayalı yanlış yönetimin inatla savunduğu politikalar nedeniyle İstanbul’un en büyük su kaynaklarından birinin üzerine yüz binlerce konut yapılırken Anadolu’nun birçok yerinde yapılan çok geniş kazılar ve suyun kullanılması sonucu koca şehirlere yetecek kadar su kaynağı altın arama işinde kimyasallarla kirletiliyor, yok ediliyor. Bu kötü tabloya millet olarak da katılıyor gibiyiz. Belediye görevlilerinin emekleriyle temizlenen büyük şehirlerin ana bulvarları dışında çevre kirliliği insanın midesini bulandırıyor. Subaşları, ormanlar, park alanları, yol kenarları bırakılmış, otomobil pencerelerinden atılmış naylon, cam kırığı ve çeşitli kirli maddeyle dolup taşıyor. Yurttaşlarımızda çevre bilinci neredeyse sıfır; orman yangınlarının en büyük nedenlerinden birisi de bu. Eğitim kurumları ise tüm bu olumsuzlukları ortadan kaldıracak bilinçli bir toplum oluşturma çabası yerine kutsal metinleri hafızca belleterek itaatçı biatçı kuşaklar yetiştirme derdinde.

Yalnızca kazanmayı, satmayı, aracılık yapmayı, betonlaştırmayı kafasına koymuş bir anlayış Cumhuriyet terbiyemizi ve ahlakımızı temellerinden sarstı. Toplum olarak yozlaştık, bana ne demeye başladık, kötülüklerden uzak kalıp kendimize ve çevremizdeki aile bireylerine yönelik bir sorumluluk anlayışını benimsemeye başladık…

Öyle çok gelişmiş, uygarlığıyla bilinen, emperyalizmin Şarkiyatçı politikalarla yakıp yıktığı İslam ülkelerinden can havliyle yola çıkmış yığınların ulaşmak için can attıkları Batı ülkelerine kadar gitmenize gerek yok. Memleketim Ardahan’la sınır komşusu, bizden çok küçük ve geri bir ülke sayılan Gürcistan’a geçtiğiniz anda çevre kirliliğinin de büyük ölçüde ortadan kalktığını görüyorsunuz. Otomobil penceresinden çöp atmak yok, elindeki çöp torbasını evin yakınından geçen derenin, akarsuyun içine fırlatmak yok, piknik için, su içmek için durulan güzel yerlerde etrafa çöpünü saçtıktan sonra kalkıp gitmek yok… Devlet görevlileri yasa ve yönetmelikleri geçerli kılmak için sürekli denetim yapıyorlar, yurttaşlarda belli bir çevre bilinci var.

Aradaki bu farkın ne kadar etkisi var bilemem ama, 2002 yılında ilk olaylı ziyaretimi yaptığım Gürcistan’da 1 TL’nin 2.5 Gürcü Larisi ederken, geçtiğimiz yıl 1 Gürcü Lari’sinin 12 TL ettiğini gördüm ve gerçekten çok şaşırdım. 22 yılda biz o ülkeye göre yirmi kat geri gitmiş gibiydik. Parası değersizleşmiş, daha yoksul bir ülke durumuna düşmüştük.

Çevre kirliliğinin ve yaşama bilinçle katılmamanın önemli sonuçlarından birisi de bulaşıcı hastalıklardır. Bu yaz, ülke genelinde özellikle su kaynakları ve büyükbaş hayvancılık için önemi gün geçtikçe artan Kuzeydoğu Anadolu bölgesinde İran’dan girip kuzeye ve batıya doğru yayılan, çok sayıda hayvanın telef olmasına, süt, et ve bağlı ürünlerin üretiminin düşmesine, bölge köylüsünün geçim açısından daha da zor günler geçirmesine neden olan Şap Hastalığı da çok önemli bir sorun olarak ortaya çıktı.

Hayvan hareketlerinin yeterince denetlenmemesinin, otlakların bilinçli kullanılmamasının ve çevre kirliliğinin beklenen bir sonucu olan Şap hastalığıyla mücadele etmek çok zor… 

Kuzeydoğu Anadolu’da baş gösteren bu bulaşıcı hastalıkların kaynağında güneyden kaçak veya resmi izinlerle getirilen küçükbaş hayvan sürülerinin de büyük etkisi olmaktadır. Koyun ve keçide Şap çok önemli bir belirti vermiyor ama hastalık bu hayvanlar aracılığıyla da kolayca taşınıyor. Ayrıca koyun ve keçi otlaması, otu sarsarak köküyle birlikte çıkarma biçiminde olduğu için dünyanın en zengin kır çiçeği florasına sahip ve şimdilik erozyonun neredeyse sıfır olduğu bu bereketli kırlara büyük zarar veriyor. Büyükbaş hayvan ise, otu biçer gibi kırparak yemekte, otlaklara fazla zarar vermemekte, gençleşmeyi, yenileşmeyi sağlamaktadır.

2000 yılında ticari amaçlarla yöreye güneyden gelmiş koyun sürülerinin otlaklara ve tutulmuş tutanaklarla açıkça belgelenmiş bir biçimde dünyanın en güzel Pinus Silvestris serilerinden sayılan Sarıçam ormanlarına verdikleri zarar nedeniyle Ardahan’da çıkan Süzgeç gazetesine yazılar yazmış ve bu yazılarımdan ötürü yapılmış “Devletin emniyet güçlerini tebdir, tağyir vb…” suç duyurusu nedeniyle yıllarca yargılanmıştım. Bu arada kimi resmi güçlerden epeyce tehditler almış takibata da uğramıştım. Dava sonunda beraat ettim ve bu süreç içinde ormanlar, otlaklar ve hayvancılık ile ilgili epeyce bilgi edindim.

Sonraki yıllarda okuduğum, üç ABD başkanına Avrasya danışmanlığı yapmış S. Frederick Starr adlı araştırmacının “Kayıp Aydınlanma” adlı kitabında, Orta Asya ve Yakın Asya’daki çölleşmenin ve kuraklığın nedeninin ormanların kesilmesi ve yoğun koyun otlatması olduğu gerçeğini okuduktan sonra o dönem verilen ve bugünlere kadar devam eden doğa mücadelesinin yöre ve ülke halkı, hatta insanlık için ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anlamış oldum.

Şap hastalığının bölgede etkin bir biçimde etkili olduğu, köylünün çok değerli birçok büyükbaş hayvanın telefine yol açtığı dönemde ben de Ardahan’da idim. Dursun Akçam Kültürevi’nde yaptığımız bir sohbet sırasında bu kötü olaya karşı bizim de bir şeyler yapmamız gerektiğini düşündük. 1 Ağustos 2025 günü Dursun Akçam Kültürevi’nde gerçekleştirilen bir toplantıda, toplumun ilgili kesimlerini temsil eden sözcü ve araştırmacılar tarafından bilimsel ve toplumsal yönleriyle ayrıntılı olarak ele alınmasını amaçladık.  

Ardahan Üniversitesi Öğretim Görevlisi Doç. Dr. Cemalettin Ayvazoğlu, Ardahan Veteriner Hekimler Odası Başkanı Vet. Hekim Ömürcan Sural, binlerce üreticiyi temsil eden Ardahan Damızlık Sığır Yetiştiricileri Birliği Başkanı Vet Hekim Yunus Baydar’ın konuşmacı olduğu toplantıya katılan üreticiler ve yöre halkı da konuya ilişkin sordukları sorular ve yaptıkları katkılarla hastalığın tüm yönlerini aydınlatan, mücadele yol ve yöntemleri için çözüm önerileri getiren bir atmosfer oluşmasını sağladılar.

Tüm konuşmacılar, İran kaynaklı Sat1 virüs suşunun etken olduğu Şap Hastalığının ülkeye girişi ve sonraki gelişmelerle ayrıntılı ilgili bilgiler verdiler.

Köylünün bilinçsizliği, kamusal koruma önlemlerin yetersizliği konusunda bir görüş birliğine varılır gibi oldu. Toplantı konuşmacılarının soruna ilişkin bakış açıları, sorulan sorular ve verilen yanıtlar, tarım ve hayvancılık alanında tamamen bir piyasa mantığının geçerli olduğunu, hastalıkların dâhi bazı çevreler için bir kazanç kaynağı durumuna geldiği gerçeğini apaçık gözler önüne serdi.

13 / 14 / 15 Haziran tarihlerinde Ardahan’da yapılan 20. Dursun akçam Kültür ve Sanat Günleri kapsamında Prof. Dr. Oğuz Makal’ın “Kayıp Sağlıkçılar” belgeseli, Prof Dr. Hilmi Uysal’ın “Sağlık Ekseninde Köy Enstitüleri” başlıklı, Ardahan Üniversitesi’nden katılan Doç. Dr. Erdinç Ünal “Cumhuriyet Kuruluş Dönemi Sağlık Politikaları” adlı, tarihi görüntüler ve belgelerle desteklediği sunumlarda dile getirilen, Cumhuriyet tarihindeki insan sağlığı ile yapılmış, devrimci ve toplumcu bir anlayışın başını çektiği çalışmaların bu alandaki katkılarının değerini bir kez daha anlamış olduk. 

Köy Enstitüleri Sağlık Kolu mezunu sağlık memurlarının kırklı yılların sonunda yaptıkları alan çalışmaları bebek ölüm oranlarının %60 gibi inanılmaz korkunç rakamlarda olduğu, verem, trahom, sıtma, lepra gibi bulaşıcı hastalıklarının insanlarımızı kırıp geçirdiği toplumumuzda birkaç yıl içinde mucize gibi sonuçlar vermiş, köy köy gezen Köy Enstitüsü çıkışlı sağlık memurlarının bataklık kurutmaktan, aşılamalara, köylüye sağlık bilinci vermeye yönelik çalışmaları ile sağlık alanında inanılması zor bir iyilik tablosu ortaya çıkmıştı. Daha sonrasında, 1961 Anayasasının getirdiği “Sağlık Hizmetlerinde Sosyalizasyon” girişimi ile bu alandaki toplum sağlığını korumaya yönelik girişimler ile oluşmuş sağlık bilinci, Covid 19 salgılı sırasında insan sağlığı için gösterilen kamusal duyarlılığın temelini oluşturmuştu.

Cumhuriyet tarihinde, insan sağlığı için büyük bir özveriyle yapılan çıkışların tarım ve hayvancılık alanında çok eksik kaldığı ve bugün de yanlış politikaların sürdürüldüğü açıkça görülmektedir. Şap Hastalığı ve diğer hayvan hastalıkları konusunda kamu güçleri neredeyse izleyici konumda kalmış, hayvancılık ve tarımda arımda geçerli olan piyasa mantığı köylüyü neredeyse çaresiz ve salgınlar karşısında tek başına bırakmış durumdadır. 

Ardahan’da yaptığımız toplantıda, Şap Hastalığı konusunda söz alan, alanında yetkin ve yaşamın içinden gelmiş konuşmacıların konuşmaları, sorulan sorulara verilen yanıtlarla,  Tarım ve Hayvancılık alanında ve özellikle Şap Hastalığı ile mücadelede hastalıktan koruyucu ve tedavide destekleyici bir çabanın olmadığı açıkça gözler önüne serilmiş oldu. Bu toplantı, toplantı, ülke çapında yaşanan, orman yangınlarından çevre kirliliğine ve doğa yıkımına yol açan bütün sorunların çözümünde örnek oluşturacak bir adım olarak görülmelidir.

Neyse ki, bir yıla aşkın bir süredir hayat pahalığının ve zor yaşam koşullarının kaynak olduğu, kötülüklere direnen, adalet ve özgürlük çağrısı yapan birilerinin sesleri yükselmeye, insanlarımız yeniden iyilik, güzellik ve doğruluk için güçlerini birleştirmeye, meydanları doldurmaya başladı. Siyasi iktidarın ömrünü uzatabilmek amacıyla başlattığı öne sürülen, yurttaş oyluyla seçilmiş yerel yöneticilere yönelmiş kimi soruşturmalar ve toplu tutuklamalara, kayyum atamalara karşı başlatılan mücadelede Yozgat’tan Konya’ya, Sivas’a, Bayburt’a, büyük şehirlerimizin meydanlarına, her yaştan, her cinsten insanlarımız on binler, yüz binler olup aktı. Ana muhalefet parti liderinin ve çevresindekilerin insanüstü çabası ile uyanış ve birlikte davranış bilinci yaygınlaşıyor. En karamsar bir bakışla bile, iki kişiden birisi gidişten hoşnut değil.

Siyaset arenasında, yerel yönetimlere yönelik bu şaibeli, birçoğunun kumpas olabileceğini ilişkin güçlü kuşkuların bulunduğu, örgüt lideri olarak tutuklanıp sözde itiraflarıyla onlarca belediyede seçilmiş yöneticilerin ve yüzlerce çalışanın zindanlara atıldığı, itirafçının (iftiracı diyenler de var) elini kolunu sallayarak gezdiği kirli soruşturmalarda gözlenen yargı sıkıntılarına karşı başlatılan bu karşı çıkış, ülke çapında bir yurtseverlik bilincine de dönüştürülmeli, örgütlü bir derleniş ve dayanışma ile taçlandırılmalıdır. El birliği ile, adeta bir seferberlik çağrısı yaparak vatanımıza, güzelliklerimize sahip çıkmalıyız. Bu süreçte hepimize büyük sorumluluklar düşüyor. Artık kenardan izlemenin, ben karışırsam olay çıkar, zarar görmeyelim, ben kendime bakayım demenin zamanı çoktan geldi geçti. Bu yurdu, bu doğayı, bu insanı, bizim çabamız, birlikte sahip çıkacağımız kutsal bir dava ileriye, aydınlığa, güzelliğe taşıyabilecektir. Cumhuriyet’i kuran Gâzi Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki genç subayların, yoksul köylülerimizin, yurtsever örgütlerin bize armağanı olan değerleri toplum olarak yeniden hayata geçirmek için birlikte mücadele etmeliyiz.

Ankara dönüşümde, deniz seviyesinden 1300 metre yüksekte olmasına karşın yıldan yıla kuma dönüştüğüne tanıklık ettiğim bahçemdeki toprağın durumu, betonlaştırılıp boğulmaya çalışılan doğa, yitip gitmek olan su kaynakları, kendilerinden umulmadık bir biçimde ileri atılarak adalet ve özgürlük davasına adını yazdıran üniversiteli gençlerimiz, çocuklarımız, torunlarımız bizden ayağa kalkmamızı ve dört elle hayatımıza sahip çıkmamızı istiyor.

Ardahan’dan Ankara’ya dönmeden önce Ölçek köylüsü dostlarımla görüştüğümüz bir konuda ilk büyüt adımı attık. Ölçek Köyü’nde üreticileri tarım ve hayvancılık konusunda bir araya getirecek, halkı çevre bilinci konusunda uyacak ve örgütlü hareket sağlayacak bir dernek kuruluşu için tüzüğümüzü hazırladık. Ölçek Köyü Dayanışma Derneği çok kısa bir zaman içinde çalışmaya başlayacak ve yörede etkili olmaya çaba gösterecektir.

Selam olsun hayatına sahip çıkanlara…

 

29 Ağustos 2025, Alper Akçam

 

 


PDF