FUTBOLCU ALPER AKÇAM

07. 06. 1952 tarihinde Ardahan’da doğdu. Nüfus kaydına doğum tarihi 8 Haziran olarak geçti. Altı yaşında ikinci sınıftan başladığı ilköğrenimini Ardahan 23 Şubat, Kırıkkale Gürler ve Tınaz İlkokullarında tamamladı. Kırıkkale Lisesi Orta Kısım’da başladığı ortaokulu Ankara Demirlibahçe Ortaokulu’nda bitirdi. Lise öğrenimini Ankara Atatürk Lisesi’nde yaptı.

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde yüksek öğrenim gördü. SSK Ankara Dışkapı Hastanesi’nde genel cerrahi uzmanı oldu. 

Genel cerrah olarak Ankara, Yalova, Karabük, Erzincan, yeniden Karabük, Bursa'da çalıştı. Erzincan Askeri Hastanesi'ndeki yedeksubaylık hizmeti dışında, tüm hekimlik uğraşı SSK hastanelerinde geçti. 

1964 yılında taşındıkları Ankara İççebeci’nin şimdi beton yığınları tarafından işgal edilmiş, o zamanlar badem ağaçlarıyla süslü toprak bir alanında futbolla tanıştı. Mahalle takımıyla Ankara çapında düzenlenen futbol maçlarında kendisini gösterdi. O zamanlardan beri genç yetenekleri kovalayan İlhan Cavcav ve arkadaşlarının dikkatini çekti. Kendisine sonradan açıklandığına göre, evleri üç kez Cavcav ve arkadaşları tarafından ziyaret edilerek Alper’in futbolcu olarak forma giyebilme için ailesinin onayı istendi. Bu talep, futbolla başı pek hoş olmayan, çocuklarının eve giren gazetenin önce spor sayfasın yönelmelerine tepkili Dursun Akçam tarafından geri çevrildi. Baba Dursun Akçam’ın futbolu pek sevmiyor olmasına karşın çocuklarına dostça yakınlaştığı anlarda, bir takımın yandaşı olduğunu açıklayıp puan cetvelinde en son sıralarda yer alan Yeşildirek, Karagümrük, Şekerhilâl gibi takımlar adına evde bağırıp çağırdığı anımsanır. 

Daha sonraki yıllardaki tıp eğitimi, arkasından döneminin gençlik hareketleri içinde yer alma sonucu futbol yaşamı kesintiye uğradı. 1970 yılında kendisinden bir yaş küçük olduğu için kardeşi Taner’in nüfus cüzdanını kullanarak SSK Genç Voleybol takımında bir yıl voleybol oynadı. Alper genellikle yedek kalmış olmasına karşın takımı o yıl Türkiye İkinciliği’ni kazandı.

Karabük Demirspor’da, 31 yaşındayken, 1983 yılında ilk kez lisanslı futbolcu olarak oynamaya başladı. Aynı zaman diliminde SSK Karabük Hastanesi’nin cerrahi yükünü de omuzlarında taşıyordu. Her şeye karşın çalışmalara en düzenli katılan, antrenman olmadığı günlerde de Çamlık’ta koşarak kendini maçlara hazırlayan, takımının en hırslı futbolcusu olarak tanındı. 1979 – 1996 yılları arasında çalıştığı Karabük’te Karabük Demirspor ve Karabük Esnafspor Kulüplerinin formasını giydi. 

1989 yılında Demirspor takımının yöneticisi olan Öner Kölemenoğlu’nun istemediği üç papaz! (Ahmet Çorbacı, Rızvan Gelişli ve Alper Akçam) arasında yer almış olarak gençleştirilmesi düşünülen takımdan dışlandı. “Üç papaz”, o yıl formasını giydikleri 2. Amatör kümedeki Karabük Esnafspor’u lig şampiyonu yapıp Demirspor’un da yer aldığı 1. Amatör Küme’ye çıkardılar. Aynı yıl Esnafspor başarılı sonuçlar alırken Demirspor küme düşme tehlikesi yaşadı. “Üç Papaz”ın ayarladıkları Esnafspor’un Demirspor’a yatması (maç verme) ile Demirspor küme düşmekten kurtuldu. Kölemenoğlu takımın yöneticiliğini bıraktı… Alper Akçam Demirspor’un kulüp başkanı oldu.

Karabük, Zonguldak, Bartın ve ilçelerindeki karlı çamurlu sahalarda futbol oynadı. Karabük Demirspor’un kulüp başkanlığını, takım kaptanlığını, zaman zaman da çalıştırıcılığını yaptı. D. Ç. Karabükspor’da da üç dönem yönetici oldu. Kulüp doktorluğunu da yaptığı D.Ç. Karabükspor’un ilk kez birinci lige çıktığı yıl Alper Akçam da yönetim kurulunda yer alıyordu.

 

Futbolun Bitirim Amatörleri

Futbol, hayatın bana armağan ettiği öpücüktür; bir hayat öpücüğü…  

Çocukluğumda, ilk gençliğimde aldığım bu öpücüğün karşılığını yeterince verememenin burukluğunu hep yaşamışımdır. Henüz başlamışken; iyi başlamışken bıraktığım futbola karşı belki de bu burukluk nedeniyle artık mesafeli duracaktım. Yine de içi lastikli bir ‘meşin yuvarlağa’ ciğerlerim patlayıncaya dek soluk verdiğim günleri hatırladıkça teselli buluyorum. Soluk, can demektir; kıpırdama, hareket… Kendi soluğunuzla şişirdiğiniz bir nesnenin yerde zıpladığını görmek! Sonra o nesnenin peşinde koşmak! Futbolda neden sonuç ilişkisi yoktur; çünkü bir büyüdür…  

Topu havaya atın yere düşer düşmez rastgele tekmeleyecek biri mutlaka vardır! Hatta, yere düşmesini beklemeden sıçrayıp yakalayacak biri de… Futbol oyuna dönüşünce onu tutana kaleci dedik. Kediyle kaleci arasında bir fark olmalıydı: Kedi tuttuğunu yerdi, kaleci tutamadığını… Kalecinin tutamadığı topun ağlara takılmasına verdiğimiz sevincin adı ‘gol’ oldu. ‘Topun beklediği köşeden gelmediğini’ gören kaleciler de Albert Camus gibi ‘ahlaka ve sorumluluklara dair bildikleri her şeyi futbola borçlu’ olacaklardı.  

Alper Akçam’ın Şalter Kemal (Kum Yayınları-2006adlı ‘bitirim futbol öykülerini’ henüz okudum. Kitap, bir zamanlar futbol oynayan yazarın anılarından oluşuyor; abartısız, içtenlikle ve yalın bir anlatımla kaleme alınmış on kısa öykü… 

İlk öykünün kahramanı Şalter Kemal, Karabük Demirspor takımının antrenörlüğünü yapmaktadır. Mağlup durumdaki oyuncularına devre arasında öfkeyle seslenir: 

“… Bu mu Demirsporluluk? Hani lan sırtınızdaki formanın teri? ...Çıkıp adam gibi oynayın lan! … Seveceksiniz bu topu! Hem sevip hem döveceksiniz! …Benim on beş yıl şerefiyle giyindiğim formayı paralı askerlerin ayağının altına sermeyin! … Haydi, aslanlarım göreyim sizi!” 

Şalter Kemal’in ‘aslanları’ ikinci yarıda harika bir oyun çıkarıp Yazıköyspor’u son dakika gölüyle yenerler. Seyirciler arasından biri bağırır: 

-Büyü mü yaptın lan Şalter!  

Şalter, o sırada kollarını iki yana açmış sevinçle futbolcularını kucaklamaktadır. Aslında, yapılan büyü değil, zaten ‘büyülü bir oyuna’ kendini kaptırmaktır. Demirsporlular,  ikinci yarıda oyunun büyüsüne kendilerini daha çok kaptırdıkları için galip gelmişlerdir. Ama, Yazıköyspor antrenörüne göre mağlubiyetin nedeni takımının ‘kız gibi oynaması’dır.  

Erkek egemen anlayışı sergileyen ‘kız gibi oynama’ söylemi futbolun sertlik, kabalık, şiddet içermesi gerektiği algısına yol açmaktadır. Oysa futbol, estetik bir oyundur; zarafet, incelik, centilmenlik gerektirir…  

1982 ve 1986 Dünya Kupaları’ndaki Brezilya Milli Takımı kaptanı Sokrates, o günlerde şunları söyleyecekti: 

“Futbol sahasında güzellik, galibiyetlerden daha önemlidir.”  

Sokrates, aynı zamanda felsefe ve tıp eğitimi de almıştı. Fakat onu diğerlerinden ayıran en önemli şey, ülkesindeki diktatörlüğe karşı demokrasi mücadelesi vermiş olmasıydı. Sokrates’e göre ‘sahada rakiplere çalım atmak diktatörlere çalım atmaktan daha kolay’dı. Bu kitabın yazarı Alper Akçam da bir doktordu. O da demokrasi, insan hakları ve özgürlükler için savaşmıştı. Akçam’ın bugün de devam eden mücadelesinin temeli henüz üniversite öğrencisiyken Sosyalist Fikir Kulübü üyeliği ile atılacaktı. Karabük’te doktor olarak çalıştığı yıllarda ise amatör ligde futbol oynamaya başladı. ‘Demek Sattın Bizi Başkan’ adlı öyküde kendi futbol tutkusunu üçüncü kişi ağzından böyle anlatıyor: 

  “Adam otuz yaşından sonra lisans çıkartmış… Sabaha kadar ameliyat yapar, akşama kadar hasta bakar, ne bir antrenman kaçırır ne maçlara gelmemezlik eder. Antrenmanlar, maçlar yetmez adama; akşamları hastaneden çıkınca Çamlık’ta koşmaya gider…” 

            ‘Yol Biter, Top Bitmez’ adlı bir başka öyküde bu tutku bir çileye dönüşür: 

 Çaycuma’da bir deplasman maçına çıkmaları gerekir. Ancak, tünellerden birinde meydana gelen göçük nedeniyle demiryolu seferi iptal edilmiştir. ‘Hükmen yenik duruma düşmeyi’ kimse istemez. Benzin parasını aralarında paylaşıp üç taksi dolusu futbolcu Karabük’ten yola çıkar. Bu kez de heyelan nedeniyle karayolu kapanmıştır. ‘Deve üstünde yılan sokar’ bu düztaban Ferit’i. Ne şansız adam! İlk on birde oynayacaktı. Önlerindeki kocaman toprak yığınını görünce Yavru Metin bağırır: 

            -Yol bitti, lan! 

 Bartın’a daha kırk kilometre var; oradan Çaycuma… Maça yetişmek zor gibi… Ama, ‘Yol bitse de top bitmez’… Diğer tarafta bekleyen minibüslerden birine doluşurlar. Maç saatinin başlamasına üç dakika kala soyunma odasına girmişlerdir bile. Ayakkabılarını unutan Ferit, Çorbacı Ahmet’in iki numara büyük yedek ayakkabılarıyla çıkar sahaya, atar golünü. Meğer Kâğıtspor’u yenmenin yolu ayakkabının ucuna kâğıt tıkamaktan geçermiş!  

 Amatör futbolun sorunları yalnızca iki numara büyük ayakkabı giymekle, deplasmanlara benzin paralarını paylaşıp gitmekle sınırlı değildi. Antrenman sonrası duş almaktan, maç yemeğini makarnayla geçiştirmekten tutun da yöneticinin yeteneksiz oğlunun ‘banko oynamasına’ kadar bir dizi sorunlar… Sorunlar bugün de devam ediyor. Ancak, amatör kulüplerin yaşatılması gerekiyor. Sosyal bağların çözülmesi nedeniyle herkesin tek başına mücadeleyi tercih ettiği günümüz dünyasında futbol, özellikle amatör futbol paylaşma ve dayanışma kültürümüzü yeniden geliştirebilir. Demirsporlu oyuncular da Çaycuma yolculuğu sırasında yıllar önce bu paylaşma ve dayanışma kültürünün en güzel örneklerinden birini vermiştir.  

Maç bitmiş; Ferit’in ayakları mosmor olmuş, tırnaklarının dibi kan toplamıştır. Belki de bu sırada takımın yaşlı oyuncusu Alper Akçam, 1970’li yıllarda falakaya yatırıldığı işkence anını düşünüyordur. Falakaya yatırılan ayaklarla topa vurmak, sorumluluk gerektirir. Oldum bittim sıkıştığı pozisyonda topu taca atan oyuncuları sevmemişimdir. Akçam, topu hep oyunda tutmaktan; yani mücadeleden yanadır; solcudur, sol futboldan yanadır… 

-  Futbolun sağı solu mu olur! 

-  Olur elbette! Bakın ne diyor Arjantinli eski futbolcu Jorge Valdano: 

“Yaratıcı futbol soldur; sadece güce, sahtekârlığa ve şiddete dayanan futbol ise sağ!” 

Entelektüeller tarafından yıllarca ‘kitlelerin afyonu’ olarak küçümsenen futbol kitlelerin demokrasi, insan hakları ve özgürlük taleplerinin tetikleyicisi olabilir. Futbol tarihinde örnekleri de vardır; 1967’de Nijerya-Biafra Savaşı’nda tarafların Pele’yi izlemek için kırk sekiz saatlik bir ateşkes imzalaması, 1974 Dünya Kupası elemelerinde Sovyetler Birliği’nin Şilili faşist generallerin binlerce kişiyi katlettiği Santiago stadında Şili milli takımıyla maç yapmayı reddetmesi ve FIFA’nın kararıyla turnuvadan ihraç edilmesi, Metin Kurt’un sendikal mücadelesi, Sokrates ve arkadaşlarının ülkelerindeki diktatörlüğü devirmek için ‘Corinthians Demokrasi’hareketini başlatmaları, Ivan Zamorano’nun on bin çocuğu burs vererek okutması, Romario’nun milletvekili olup yüzbinlerce engelliye devlet yardımı sağlaması, Didier Drogba ve Emmanuel Eboue’nin Mandela’nın anısına ‘Teşekkürler, Madiba!’ yazılı tişörtler giymesi, Çarşı ve diğer taraftar gruplarının Gezi Direnişi sırasındaki pasif direnişleri… 

Alper Akçam’ın ‘bitirim futbol öyküleri’ndeki kahramanlardan biri de Cübüş Adnan’dır. Cübüş Adnan, ‘şeytana şapkasını ters giydiren, iğnenin deliğine kendini sığdıran, aklını işine geldiği yerde kullanan’ fırlama bir tiptir. On üç yılda bitirdiği ‘ilkokulda doktora yapan’ Cübüş’ün aynı zamanda  ‘Türkiye Cumhuriyeti tarihinde asker kaçağı olarak aranan ilk ilkokul öğrencisi’ olduğu iddia edilirHer davranışıyla olay yaratır Cübüş; tuvaletin arka penceresinden içerdeki arkadaşının üzerine bir kova suyu boşaltır, soyunma odasının kapısını dışardan kilitleyerek arkadaşlarını hapseder, canı süt çekti diye bir çocuğun elindeki sütü içer, patronunun arkasında dikildiğinden habersiz onun ‘deyyus’luğunu bırakmaz…  

Kitapta yer alan ‘Akıllı Kim ki Ağbicim’ adlı bir başka öyküde Kel Erdoğan, ikinci yarıda oyuna alacağı Hüseyin’e ‘hadi, git ısın’ der. Dakikalar geçer Hüseyin ortada yoktur. Merak ederler; bir de bakarlar ki Hüseyin soyunma odasındaki sobanın başında oturmuş ısınıyordur. Aynı Hüseyin, henüz ilk maçında ‘önüne gelene çalımı basıp’ iki gol atarak takımı Demirspor’u Kilimlispor karşısında galibiyete taşıyacaktır. Kamyon şoförü Hüseyin, oyuna öylesine odaklanmıştır ki maçın bittiğini bile duymaz. Sonunda, ilk kez görüyormuş gibi baktığı arkadaşlarına sorar: 

-  Bitti mi? 

-  Bitti Hüseyin, bitti! 

-  Ne oldu? Kim yendi? Maç kaç kaç ağbi? 

Hüseyin attığı gollerin sevincini nasıl ifade etti, bilmiyorum. Amatör futbolcuların gol sevincinin profesyonellerinkine benzemeyeceğini söyleyebiliriz. İhtimal ki Hüseyin golü atar atmaz ya arkadaşları onun üstüne çullanmış ya da o bir arkadaşının sırtına atlamış, diğerleri onun sırtına derken yerde bir yumak olunmuştur. Hüseyin’in kollarını açarak yüzükoyun kaydığını söyleyenlere inanmayın! Taş, toprak, çamur içinde yüzükoyun kayılır mı? O zamanlar profesyonel maçlara hazırlanan çim sahalar, bozulur gerekçesiyle amatör maçlara açılmazdı ki!  

Yumak olmak, bütünleşmektir; yumak olunan sevinçlerde bir sadelik ve içtenlik vardır, emeğin somutlaşması vardır… Sevinci gösteriye dönüştürmek, profesyonel futbolcunun işidir. Anelka, eline güvercin şekli verir, Bülent Uygun asker selamı çakar, Nihat Kahveci fotoğraf çektirirmiş gibi durur, Messi kollarını iki yana açar, Fenerli Brezilyalılar akrep dansı yapar, Bursasporlular timsah yürüyüşü… 

Ya, gol üzüntüsü! Karabükspor, kendi sahasında Zeytinburnuspor’dan yediği son dakika golüyle 1. Lig’den düşmüştür. ‘Bizi Bu Züppelik Bitirdi Ağbicim’ adlı öyküde bu gol üzüntüsünü destansı bir anlatımla bakın nasıl dile getiriyor Akçam: 

 “… Hakemin golü veren düdüğünün sesini yüz kilometre ötedeki dağlar, ormanlar, kurtlar, kuşlar duydu ağbicim. Hamzalar odun deposundaki tomruklar titredi durduğu yerde, Safranbolu Arasta çarşısında hamur açan analar donakaldı, Yenice tünellerinden Zonguldak’a koşan tren sallandı raylarında, tünelin ortasında zınk diye durdu, Bartın yolundaki çaylar akmaz oldu, dağ başlarındaki akasyalar, kayınlar, çınarlar, çamlar yaprak döktü…” 

Daha kimler yok ki Akçam’ın futbol anılarında; her antrenman sonrası oyuncularına ‘yiyin aslanlarım, yatın aslanlarım’ diye öğüt veren Ayı Suat, ‘iki imza için milleti arkasında dolaştıran’ kasıntı başkan Deli Celal, maçlara gitmek için ‘eşine bin bir türlü yalanlar söyleyen’ Kenan, İğneci Mehmet, Güdük Şükrü, Çorbacı Ahmet ve diğerleri… 

Öykülerin dışında kalan ya da unutulan kahramanlara ne demeli! Örneğin, ‘Annesi için bir merdaneli çamaşır makinesi ile belediye otobüslerinde ücretsiz ulaşım karşılığı Karabük Belediyespor’a geçen o efendiler efendisi futbolcu’ Asım, ‘tüm kümelerin en sinirli oyuncusu’ Siyatik Memet, ‘iyi futbolcu olacağına inandığı’ İsmail, Konyalı Apo… 

‘Şalter Kemal’deki ‘bitirim futbol öyküleri’ beni de futbol oynadığım günlere götürdü. Futbol anılarımı henüz yazmadım; yazar mıyım, bilmiyorum. Yıllardır bir maça dahi gitmedim; gider miyim bilmiyorum. Ama, görmek istediğim uzak bir yer var: 

Santiago Stadyumu!  

Gidip orada dikilmek isterdim, dikilip düşünmek isterdim, düşünüp ağlamak… Gözyaşlarım rengârenk toplara dönüşsün isterdim; isterdim ki o rengârenk toplar ‘kitlelerin afyonu’ değil özgürlük simgesi olsun… Tam da orada; Victor Jara’nın gitarını okşayan ellerinin kesilip tribünlere atıldığı yerde, öylece kıpırtısız… 

“Hiç görmemiştim bu gördüğümü 

Hissetmemiştim böylesine yürekten 

Tomurcuğun doğacağı anı…” 

 

İlyas TUNÇ 

Roman Kahramanları Dergisi, Nisan-Mayıs-Haziran 2014, sayı: 18