ALPER AKÇAM’DAN KİEV’DE AŞK

 Yazmak, içimdeki kırılmanın kendini onarma çabasıdır diyen Alper Akçam’ın Yunus Nadi Ödüllü Kiev’de Aşk adlı öykü kitabı, kalbin ayrıntılarda attığı, cerrah titizliğinde tekniğin ve özgür imgelem gücünün birleştiği on bir öyküden oluşuyor.

Kiev’de Aşk adlı kitabın ilk öyküsünde Gala adlı kadında cisimlenen aşk var. Karanlık Kiev sokaklarında, metro istasyonunda kararsız bir gölge gibi dolaşırken, fondaki gecenin rengi sizi de içine alıveriyor.  Adamın iç dünyası belki de çok kalabalık olduğundan, adı yok. Kadınsa, Gala! Ne yalan söylemeli,  kadim aşk masallarında bile ürkekçe kıyısında dolanılmasına rağmen, tenin tutkusu değil midir asıl olan aşkta?

Beş altı metre mesafede, biri karanlık diğeri ışıklı karşılıklı iki pencerenin camında, ışıklı camdan karanlık camın aynasına dalgın bakan adamın öteki midir gerçekte izlediği? Pencerenin bir sönen bir aydınlanan ışığıyla, bir var olan bir yok olan iki adam, iç içe geçmiş adamlar bize Ingmar Bergman’n görüntülerinin bir sahnesinde hatta içindeymişiz hissini veriyor. Yabancı bir ülkede,  türünün omuzlarına yüklediği çoğalan ağırlıklarla kendi içinin kuyusuna bir inen bir çıkan isimsiz adam kendi açmazını ; “Ah tüm öykümü kırıp geçirdi bu adam! Bana ihanet etti!” cümlesiyle okuyucuya aktarır.  Kurgusunu izlemek için kenara çekilen, izlerken “ben”i mercek altına alan yargılayan öykücü “ben”; “Doğulu erkek kadını ödüllendirmezse yarım kalmaz mı doyumu? Seçen belirleyen yöneten ve ödüllendirendir o” “bilgisiyle” yola çıkarken “Hiç böyle sevişmemiş olacaktı Gala. Hiç böyle sevilmemiş… alışkın olduğu, görevi onu tatmin etmek olan birisinin edilgenliği yerine dünya hazlarının ufkunu yırtan coşkunla sarılacaktın çekingenliğine” cümlesiyle tuz buz etmektedir “ben”i. Serçe sesleriyle zaman sabaha evrilmeden  öykücünün tüm yorgunluğuna karşın yaşam Gala’nın güzel günahsız yüzünde cisimlenir yeniden; Merhaba hala yatmadın mı sen?/Hayır Gala öykü yazıyorum/Kahramanı kim öykünün/ Sensin Gala.

“Anlattı… Kimdi? Bilemedi. Bir gölge… Birden çok gölge… Anlatan birdir. Öbür gölgeler dinleyendir. Başlar iner kalkar….” diyerek masal içinde  masal anlatıyor uzaktaki “bizim” köyümüzden. Biz dinliyoruz. “Anlattı. Eski zamanmış… Yine bir gece… Belki başka bir gece… Geceler hep masal, hep hikaye”  Biz dinliyoruz. Jandarmanın süngüsüne vuran ayışığı anımsamasıyla öfke, daha çok da özlemlerimizin saklandığı kayıp zamanlara selam yolluyor bu öyküsünde.   Öykülerin içinden seçme yapmak çok zor, ancak benim  içime en çok dokunanların başında geliyor Gültan’ın öyküsü. Köylünün nabzını tutmayı iyi bilen usta işi kurgusuyla kahramanlarının ruhunu ince bir sıgara dumanı kıvrılışıyla dolanan ve bizi onlara kenetleyen  bir öykü .

Masalsı anlatımına rağmen Öykü kişileri yaşamın her hangi bir alanında her an karşımıza çıkabilecek kadar sahici. “Cezaevi Aşcısı” ve “Yazılamamış Şiir” de böyle öyküler. Çevremizde cereyan eden ama kendi sıradan dertlerimizle fazlaca ilgili olduğumuz günlük yaşam ritüeli içinde asla fark etmediğimiz, değmeden yanından geçtiğimiz, anlık davranış biçimlerinin “tabağa yemek koyan kepçenin” derin bir bakışla gözlemlenmesi sonucu ritüelin ardındaki yaşamların farkına varmamız için bizi sarsan iki öykü.

 “Zaten insanın içinde kalan o yarım aydınlıklar olmasa, insan boğulmaz mıydı düş kırıklıklarında” diyor “Gelmeyin Üstüme”nin kahramanı, Şermin. Her şeyin dayanışma, aşk’ın küçük burjuva züppeliği olduğu kayıp yıllarımıza kadın cephesinden bakıldığında, istisnalar hariç, benzer bakış açılarıyla üzerine çift kat çekilmiş acıtılmaların taraflarına ironik bir selam. Eminim aynı kuşaktan her kadının kendisine has buruk tebesümüyle anımsayacağı anların çağrışımıyla bizi öyküye bağlıyor. Düğüm atıyor, hatta bir de güzel fiyonk atıyor denilebilir.  Bunun üzerine Şermin’in İsmet’e yazdığı şiiri buraya almadan edemeyeceğim:

Dün gece yağmur yağmış

perdeleri sıkı sıkıya kapalı

kapkara trenler geçerken içimden….

Ölü bir kuşun kanadından düştü selmın

bir sapan lastiğinde taş yüreğim;

ağladım içimdeki tutsaklığına;

açtım dünyanın tüm pencerelerini,

güle güle sevgilim!

 

Pazar günü çoluk cocuk arabaya doluşan  “piknikçi” ya da “kara donlarıyla boğaz sahillerin de görüntü kirliliği yaratan” Muharremlerin en hakiki yaşamına sokuyor bizi. “Bugün Günlerden Pazar” da. “Kuş soyundan otomobiller”e binen, kıymetli pazar gününü ailesiyle şöyle şehir dışında geçirecek olan, erkekliğinin simgesi biricik oğlu kucağında, oğlanın çikolata lekeli elleri direksiyondadır. Yazar, Muharremin bütün muradını bu bir cümlede anlatıyor.  Yüceltmeden, küçültmeden, analize girişmeden sade bir anlatımla yaşamımıza daha bir yerleştiriyor, bizi onları yeniden düşünmeye yöneltiyor. Öylesine canlılar ki. Olduğu gibiler hepsi, tüm kahramanlar. 

 “Bir zamanlar yıkmaya çalıştığın sistem yıkılmamak için sana yaslanmış.”diyen cerrahın sistem karşısında bırakıldığı çaresizliğe isyan edişinin öyküsü Buğulu Gözler.   Hastayla karşı karşıya getirilen doktor, bir an önce derdine deva bulunmasını bekleyen ve görünenin ötesini sorgulamayan hasta. Doktorla karşı karşıya konan hasım hasta; Yöneten sınıfların daha sorunsuz sömürebilmesi için karşı karşıya getirilen insanlara, sorgulamamaları için ne gerekiyorsa yapılan çarpıtılmış eğitim ucubelerine resmi geçit yaptırır yazar öyküde sessizce.

 Basında üçüncü sayfa haberi olarak yer alan başından geçen iş kazasında parçalanmış iç organlarıyla işçi, acil ameliyata alınırken, “hay Allah anestezi teknisyeni nerede kaldı?” diyoruz panik içinde.  “Sıcak serum dökün göğsüne hemşiranım sık balonu! Evet evet bravo hemşiranım!” diyoruz. Ameliyathanede bu mucizevi ameliyat gerçekleştiren doktorun bir çeşit cezalandırma yeri olan, iş kazası bol işçi kentinin, olanakları az bu sigorta hastanesine tayin edilme öyküsünü de  bilinç akışı tekniğiyle öğreniyoruz. İçimizde kabaran isyan duygusunu nihayet dilini sivriltip küstah başhekime dersini verirken bir ohh çekiyoruz 317 numaralı özel odaya gitmeden önce.

“Maviye” öyküsünde, mavi metaforuyla, kabaran denizin dalgaların hareketiyle gelen anılardır “maviden vurgun yemiş bir kıyı kasabalısının” giden mavi gözlü sevgiliyle birlikte giden yıllarına duyulan derin özlem, yazlıkçılar tarafından yapılan doğa katliamına bağlanmakta kahramanın çektiği acı ile birbirinin içinden geçerek.   Kesilen ağacın gözyaşlarını, inceden sızlıyan yaralarını kim daha iyi anlayabilir giden sevgilinin ardında kalandan başka? “Canım yanıyor mavişimden çok ayrıyım”. Değişen, yozlaşan yaşam biçimleridir,  modernleşme beyaz plastik panjurlu betonların arasından çıkan bir dal yeşile tahammülsüzlükte kendini gösterir çoğu kez.  Bir dal ve tek tük kalmış yeşil. Tıpkı bitkinin, taşın toprağın dilini anlayan tek tük kalmış bir Dersu Uzala gibidir son dağlı. Artık geri gelmeyecek zamanlar gibi, geri gelmeyecek oluşunun kanıtıdır boş balkonda sallanan “Satılık” yazısı.

 Öykülerin hemen hepsinde kendini duyuran doğanın sesiyle birlikte, içinden büyüleyici imgeleriyle masal ve şiir damlayan bir öykü “Son Balık”... Asla didaktik olmadan o şiirsel anlatımın sizi somut yaşamlara götürdüğü bir öykü. Orada, berrak suların sızdığı yamaçlarda, olmak istediğiniz nergisler ve papatyalar arasında başlayan, içinden geçip bir daha dönemeyeceğiniz masumiyet çağlarınız kadar eşsiz yolculuğunuz  “Yolcu ve pembe bir öpücük gibi el sallardı akşam güneşi. Birden kararırdı hava”  ya da “Bir de çoban ateşleri, dağların elinde kırmızı mendil.” dizeleriyle sürerken “Balık, balık var suyun içinde” müjdesiyle sona erer ve girer her kes kendi çocukluğunun masalına.

 Ne var ki balığın soyundan gelenler masalın bittiğini bile isteyerek kabul etmeyebilirler. Hiçbir şey ikna edici olamaz bu konuda.

Belki de bakmaktan başka altın tozlu aynalara…

 

FAHİME ÖZDEMİR...

 


PDF