TOPLUMSAL DÜZENEK KİMLER İÇİN DÖNÜYOR? Beyazıt Kahraman

Roman, öykü, makale, deneme, eleştiri türünden yazın çalışmalarıyla tanıdığımız Dr. Alper Akçam’ın son romanı ‘Eğer’, Tekin Yayınevi tarafından yayımlandı. Ülkemizde son yıllarda yaşanan toplumsal/politik çarpıklıklara bir aşk ve hırsızlık olayının süzgecinden bakmaya çalışan romanı yazarıyla konuştuk.

►Alper Bey, romanınızın başkişisi olarak 17 yaşındaki bir lise son sınıf öğrencisini seçmişsiniz. Bunu yeğlemekle, ülkemizde gençlerimizin yaşadığı toplumsal, duygusal, ruhsal sorunlara eğilmek istediğinizi düşünebilir miyiz?

▀ Buna sorunlara eğilmek yerine onlardan birileriyle birlikte olma, onların dünyasına yakınlaşma, içine girme çabası da diyebiliriz. Edebiyata yaklaşımımda bildik sorunlara kulağımı ters elle göstererek değinmekten çok sorunların bende yarattığı bireysel kırılmayı başkalarında da arama, onlarla paylaşma dürtüsü yol açıcı oldu diyebilirim. Kendim yerine onlardan birini yaşamaya, konuşturmaya, kendisi olarak başkalarına baktırmaya çalıştım. Bu anlamda, yeni romanım genç kuşakla bir diyalog çabasıdır diyebiliriz… Aralarından ikisini, farklı cinsel ve toplumsal kimliklerden yola vurarak, bir adım öne çıkararak birlikte ülkemize, günümüz yaşam koşullarına farklı pencerelerden konuşma çağrısı… 

 

►Bu romanın toplumumuzun geleceğine nasıl bir katkısı olabilir? Bazı olumsuzlukları anlatma ve değiştirme gibi bir işlevi olabilir mi bir romanın?

▀Edebiyatın böyle bir işlevi doğrudan üstlenmesini kendi adıma doğru bulmuyorum. Kahramanlarımızın tartıştıklarının böyle bir değişim için sorular ve yeni düşünce uçuşmaları yaratması da kaçınılmaz olacaktır diye düşünüyorum. Yani benim rahatsız olduğum, değişmesini istediğim konuları yazayım diye oturmadım bu romanı yazmaya… Yalnız insan açısından zıvanadan çıkmış, dayanışma zembereklerinden boşanmış bir toplum içine doğmuş genç insanlarla birlikte hayatı adımlamaya çalıştım.  Anlatıcımla onların özgür kimliklerine tanıklık ettim. Kemal ve Nuran’ın sorunları birbirine pek benzemiyor. Her ikisinin de ortak özelliği toplumsal düzenekten doğan önemli bunalımlar içinde tek başına kalmış gibi yaşıyor olmaları ve hep kendilerine özgü bir kimlik olarak yaşamak istençleri.

Romanın gücü geleceği değiştirmeye yetmese de, okuması olası genç kuşaklar için içinde bulunduğu koşullara dolaylı yoldan ve farklı yerlerden bakma olanağı sağlayacaktır sanırım. Çorbada tuz olacak o bakımdan.

Ancak, edebiyatın tüm türlerinde birincil bir işlev olarak toplumsal bir hedef aranmamalı. Bu romanda da algılama alışkanlıklarını sarsmaya çalıştık kahramanlarımızla birlikte… 

 

►Ülkemizde toplumsal düzenek kimlerden yana ve nasıl işliyor?  Bu işleyiş, sizin romanınızda nasıl ele alınmış?

▀Eğer, bir roman olarak, toplumsal düzenekte başta kimlerin oturduğunu, yaşam kaynaklarının kimin önüne aktığını genel olarak sorgulamaktan çok, bir kesimin bu düzenekteki yerini dolaylı olarak aydınlatıyor. Romanda finans kapital zümresinin genel yapısı yok, politik ve dinsel istismarcılık yok, bankacılık sigortacılık sistemindeki haksızlıklar yok, ihale vurgunları yok; daha birçok şeyden söz bile edilmiyor. Ancak, yapsatçılık ya da müteahhitlik dediğimiz bir alandaki işleyişin doğurduğu toplumsal ve bireysel sonuçları dolaylı olarak görebiliyoruz.

Yeniden söylemek isterim; Eğer’de bu sorunlardan önce Nuran’ın ve Kemal’in toplum karşısındaki sıkışmışlıkları, bunalımları, isyanları ve bir çıkış yolu ararken buluşmuş olmaları önde olmalı; böyle görülmesini isterim. Farklı görülüyorsa, yazar olarak kendimi toplumbilimci yerine koymuşum, insanlara ders vermeye kalkan bir rol biçmiş olurum kendime ki, böyle bir konumda olmayı hiç istemedim ve istemem de… Toplumsal sorunlara yaklaşacağız derken birey insanı, duygusal dünyayı gözden kaçırmamalıyız. Ben de özellikle o alanda yol almaya, bana çok uzak koşullarda yaşayan genç kahramanların duygu dünyasına ulaşmaya çalıştım. Onlar da bana seslendiler, elimden tutup öncesinde hiç düşünmediğim yerlere götürdüler; beni yönlendirdiler…

 

►Bu toplumsal düzeneğe nasıl tepki gösterilebilir?

▀Toplumsal düzeneğe tepki, siyaset mekanizması aracılığıyla, kitle örgütleriyle veya bireysel eylemlerle olabilir, kendi düşün dünyamızdaki sarsıntılarını paylaşarak da… Edebiyat bu son kısmında sahaya çıkıyor. Birey kimliklerimizle konuşarak, diyalog ve farklı sesler içinde var olmaya çalışarak tepki göstermiş oluyoruz. Tepki gösterelim diye yola çıkmıyoruz ama, imgelem dünyasını sarsma, yenileme girişiminde bulunmuş oluyoruz. Bu tepkiyi toplumsal bir tepki olarak tanımlamak, kaba gerçekçi bir yaklaşım olur.

 

►Toplumdaki sorunları bireylere indirgeyebilir miyiz?

▀Elbette ki, birey toplum içinde birey varlığına kavuşur. Toplumsal sorun, bireyde somutlaşır. Toplumsal iletişimden ayrı düşünülecek bir birey kimliği kurulumu mümkün değil. Zaten toplumsal sorunları bireye indirgediğimizde, o sorunlar içinde bocalayan birey kimlikleriyle yazın dünyasına geçildiğinde, öykü, roman, şiir başlıyor… Birey kimliğine geçmeden önce politik kimliklerimizle, işyerlerimizdeki görevlerimizle, günlük yaşamdaki ilişkilerimizle varız. Günün durumu; akıntıya kapılmış, bize sunulanlarla yaşayıp gidiyoruz. Kenara çıkıp derin bir soluk aldıktan sonra, kendimize ve yanıbaşımızdan akıp gidene bakmaya başladığımızda ve dili kullanarak müdahil olmaya, ses vermeye çalıştığımızda edebiyat devreye girmiş oluyor.

 

►17 yaşındaki anasız babasız bir gencin toprakla, doğayla, kurulu sömürü düzeniyle, acımasız çıkar ilişkileriyle savaşımı ve cinsellikle tanışması, son yıllarda toplumumuzdaki çalkantıları, sarsıntıları, olumsuzlukları anlatmaya çalıştığınızı düşünebilir miyiz?

▀Kısa bir özet böylece yapılabilir. Aynı zamanda, bu kısa özet hiçbir şey demek olur. Romanı böyle bir cümleye, paragrafa indirgemek ona yapılabilecek en büyük kötülüktür. Kemal’in sığınmak zorunda kaldığı o uzak köy evinde geçirdiği düşünsel serüven, kendi iç dünyasına bakışı, arkasından toprakla savaş kararı vermesi ve çevresine kendinden kattıkları, kendine çevreden aldıkları, yaşadıklarının gün gün, duygu dünyasındaki dönüşümleriyle birlikte ele alınmasıyla roman anlaşılmış olacaktır. Ben genel bir özetten çok, Kemal’in evin arkasına bir bağ kurmak için giriştiği mücadelenin bir saatini aktaran birkaç cümleyi, ya da paragrafı okumayı yeğlerim… Roman, ancak kendine ait o küçük parçasında kendisini gösterir bize; tüme ilişkin bir genellemede değil.

Romana başlarken geniş bir bakış açısıyla on yedi yaşında bir erkekle, kapalı bir toplum baskısı altındaki aynı yaşta bir genç kızın hangi sorunları olabilir kaygısıyla yola çıkmadım. Onlar aramızda yaşıyorlardı sanki; bir şekilde kapımı çaldılar, bilgisayarımın yanına geldiler diyelim; sorunları da ondan sonra başladı. Yazar kurmacası ilk fotoğrafta, evime, çalışma odama çağırırken öne çıktı; sonrasında kendileri adımladılar yaşamlarını… Ekonomik sorunlar da, cinsel sorunlar da, diğer olgusal doku da yaşamın getirip karşılarına dayattığı gerçeklikler olarak yer aldı.  

 

►Gençlerimizin, özellikle genç kızlarımızın yaşadığı toplumsal baskıya da değinmişsiniz yapıtınızda. Böylelikle, gençlerimize bir çıkış yolu gösterdiğinizi düşünüyor musunuz?

▀Yazar olarak çıkış yolu göstermek gibi bir büyük savın içinde olamam; olmak da istemiyorum. Bence, bir edebiyatçı olarak, toplumsal sorunlardan birey olarak kurtuluşun tek yolu özgürlük duygusuna olan bağlılık ve sevgimizi yitirmemek olabilir.  Hani bir slogan vardır; “Kurtuluş yok tek başına” diye… Ben de kurtuluş var tek başına diyorum. Dayanışmayı, birlikte mücadeleyi yadsımadan... Orası politik alandaki mücadeleyi ilgilendirir. Ben, edebiyatçı kimliğimle tek başına kurtuluşu adımlayan kahramanlarımın sözcüsü, yazıcısı olmaya çalışıyorum. Örnek olsun diye de yazmadım… Bir toplumsal durumun ya da sorunun doğrudan taşıyıcısı olan özel tipler kurgulamadım… Bu kahramanlar öyle davrandı, onlarla birlikte yürümeyi seçtim. Farklılığımla, beni ben yapan özelliklerimle onların da aynı tanım içindeki kişiliklerine saygı duyarak konuştum; konuşturdum.

►Bu yapıtla önceki romanlarınızda sergilediğiniz edebiyat anlayışı arasında bir gelişme, değişme ya da fark var mı?

▀Bu romanda kahramanlarla anlatıcı arasındaki entelektüel düzey farkını en aza indirmeye çalıştım. Zaman zaman eleştirel denemeler de yazan bir okur olarak; ki, kendimi öncelikle bir okur sayıyorum, edebiyatın beni kendine çeken gücü oradadır; okuduğum yapıtlardaki anlatıcı düzlemi ile kahraman düzlemleri arasındaki farklılıklar beni rahatsız ediyor. Toplum ortalamasının çok üstünde entelektüel tartışmaların aktarıldığı hikâyesini yitirmiş söz yavanlıkları ve ruh çözümlemeleri içinde gezinmeyi sevmiyorum oldu olası. Bu kez iyice yaklaştım kahramanlarımın kimliğine, onların cebine girdim, şemsiyeleri, gölgeleri oldum. Dolaylı anlatım, sözcük oyunları, ironi, parodi, eğretileme, edebiyatla ilgili ne kadar dil ayrıntısı varsa, onların dünyasında, kendince can bulmaya çalıştı. Zorlama bir anlatım, zorlama bir dil çetrefilliğinden hep uzak kalmaya çalıştım.  

►Ülkemizde edebiyat nasıl bir seyir izliyor?

▀Edebiyat, kendi özgün dünyasında, kendi özgür çizgileriyle var olmayı bir türlü başaramıyor diyeyim. Gösteri toplumunun sembollerle işleyen dünyasında edebiyatçılarımız da günlük piyasanın akıntısında kendilerini göstermeye çalışıyorlar. Popüler olanın yanında durup oradan ses veriyorlar. Bata çıka ilerliyorlar. Ekranların ve iktidarların beğenisini arıyorlar… Söylemlerini politik istismarlara, kültürel yozlaşmanın öne çıkardığı kimi tasavvufi ve tarihsel konuları ilgi alanlarının en önünde tutarak modaya uyuyorlar; çok satan, çok ilgi gören ve alkışlanan olmak istiyorlar. Sonuçta ortaya çıkan yapıtların da bir estetik değeri, bir sanat gücü var elbette; ama üzeri gölgelenmiş, etiket yapıştırılarak kullanılıp atılacak eşyaların piyasaya sunulduğu bir tez tezgâhta olmanın utancını da içinde barındırarak…

EĞER’de tüm bu genel kaygıların dışında yaşayan kahramanların dünyasına geçmeye, o düşlemsel yaşamın içinde yer almaya çalıştım.