GÜNCEL SORUNUMUZ: “BİLİMDE, SANATTA, ADALETTE VE HATTA AHLÂKTA İKİYÜZLÜLÜK…”

Bu habere, “gecikmiş adalet” diyen çıkmadı …  Diyemezdi de... Belki ironik bir gülmece olabilirdi... Özellikle de 12 Eylül’ü oluşturan koşulların hiç üstüne gidilmezken, anne karnındaki bebeklerin şişlendiği, seksen yaşındaki insanların gözlerinin çıkarıldığı, evlerin ve otellerin içindeki insanlarla birlikte ateşe verilip yakıldığı, kardeşin kardeşe düşman edildiği, Maraş, Çorum, Sivas katliamlarının arka plandaki sorumluları ve kışkırtıcıları hakkında en küçük bir işlem yapılmazken, hem de dönemin içişleri bakanlığını yapmış bir kişi, bu işlerin içinde MİT vardı diye açıklama yaparken, cezaevlerinden birinde “faili meçhul cinayetleri biz işledik” diyen bir eski özel kuvvetçi polis bağırıp dururken… “12 Eylül’ü bizim oğlanlar yaptı” diyen CİA’nın Kissinger’i, Baba Bush ve ardılları binlerce kilometre öteden ülkemize kin, ateş, öfke tohumları atmayı sürdürüyorken, “ahı gitmiş vahı kalmış” iki “defteri dürülüp bir kenara atılmış adam”ın yalandan yargılanmaya kalkışılması, ancak kargaları güldürebilir…

Diğer yandan, yakın tarihte ordu içinde görevli bulunan ve iktidar karşıtı kimi etkinlik niyetleri, Ergenekon, Balyoz, Andıç gibi sonu gelmeyen davalarda yargı önüne taşınan komutanlar çatır çatır tutuklanıyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin anlı şanlı 26. Genelkurmay Başkanı da tutuklanarak cezaevine gönderilenler kervanına katıldı. Yakın tarihin kimi komplo toplantıları ve eylem girişimleri için gösterilen bu duyarlılığın ülkeyi kana boğmuş önemli siyasal olaylar için neden gösterilmediği, önemli bir soru işareti olarak adalet ve ahlâk kültürümüzün üstünde asılı duruyor… Yazıklar olsun…

Türkiyemiz aydınları, hatta devlet kurumları, kendi işlerini konuşurken ya da eyleme geçerken, bir yerlerden basılan düğmeler devreye giriyor olmasın sakın?

Televizyonda kuklaları izliyoruz, gazetelerde robotlar yazıyor sanki…

12 Eylül 1980 darbesi, öncesi ve sonrasında yaşananlar, Türkiye’de ahlâksızlığı, ikiyüzlülüğü, kaypaklığı, dönekliği, çanak yalayıcılığı, kendi toplumuna ve tarihine ihaneti de egemen kıldı. Ülkenin kültürü, tersine döndürülmüş kirli bir çorap gibi oldu. Her yandan pis kokular geliyor.

Cumhuriyet kültürümüzün ana kaynağını oluşturan üretken köylü zümresi neredeyse yok edildi… Et Balık Kurumu’ndan SEK’ine, Tekel’inden TİGEM’ine, üreticinin ürünü verdiği, emeğini değerlendirdiği kurumlar özelleştirilerek yok pahasına yerli ve yabancı patronlara peşkeş çekildi. Karabük, İskenderun, Ereğli’de çelik sanayi kuruluşlarına büyük darbeler indirildi. Kömüründen şekerine kamu aracılığıyla işletilen yerüstü ve yer altı zenginliklerimizin işlenmesi, işsiz insanlarımız için ekmek kapısı olmaktan çıkarıldı. Yurdun en ücra köşesinde kendi şarkısıyla akan dereciklerimize varıncaya kadar, kaynaklarımızı yağmalamak için üşüşmüş uluslararası sermayeye binlerce HES ve maden arama ruhsatı verildi.

Anadolu bir uçtan bir uca, mal mülk sahiplerinin, büyük patronların ve yardım kuruluşlarının eline bakar duruma getirildi. Böylece insanımızın onuru, emeğiyle hayata tutunmanın verdiği üretken gücü, dayanışmacılığı yıpratıldı…

Deyim yerindeyse insan düşünce ve davranışı, üretici kökünden uzağa düşmüş oldu.

12 Eylül 1980, “Türkiye Tarihinin Dönüm Noktası” olarak, kendi “aydınlarımız”ın da dönüm noktasını işaret etmektedir.

12 Eylül’den sonra kurulmuş Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurulu’na başını Prof. Dr. Aydın Yalçın’ın çektiği, ABD gizli servisleriyle dirsek teması içinde çalışan Aydınlar Ocağı, İlim Yayma Cemiyeti, Türkiye Gazetesi kadrolarının doldurulduğunu, bu ekip içinden CİA ajanları Paul Henze ve Graham Foller ile birlikte Yeni Forum’da yazılar yazan, Bodrum Yalıkavak’ta yeri yurdu açıkça duyurulmuş ortak toplantılara katılan birçok sözde aydının çıktığını görmüştük. Uzun yıllar en üst iktidar koltuğunda oturmuş Turgut Özal, TRT Genel Müdürü Nevzat Yalçıntaş bu ekibin üyeleriydi…

Uğur Mumcu, Yeni Forum dergisinin ABD’de CİA paralelinde işler yapmak ve NGO (Non Goverment Organization)’lar aracılığıyla halkları dünya sömürgeninin ardına takmak için 1983 yılında kurulmuş NED (National Endowment for Democracy) adlı örgütten 40.000 Dolar geldiğini belgeleyince, Aydın Yalçın’ın bu işten hiç utanç duymadığı gibi ““Yeni Forum’un Türkiye’de totaliter rejimlere karşı ve demokrasinin yerleşmesiyle ilgili mücadeleye 35 yıldır sürdürdüğü katkıları desteklemek amacı güden bu yardımın gizli kapaklı hiçbir yanı yoktur” (Aktaran Mustafa Yıldırım, Sivil Örümceğin Ağında, s 77) dediğine de tanıklık etmiştik.  

Tarih ders kitapları üzerinden hareketle Türkiye Cumhuriyeti kültür ve eğitimini Şarkiyatçı bir bakış açısıyla inceleyen Fransız araştırmacı Etienne Copeaux’un bile, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurulu’nun Türk-İslâm sentezcisi yöneticilerinin seksenli yıllarından başlarında, “özel sohbetlerde Kemalizm’den kurtulabilseler mutlu olacaklarını” söylemelerini kitabında aktarmış olması (Etienne Copeaux, Türk Tarih Tezinden Türk-İslâm Sentezine, s 88-89), “pes artık” dedirtecek bir durum gibi görülüyorsa da, asıl “pes” durumu, “Atatürkçü olmayı hakaret sayarım” diyebilen Prof. Dr. Mümtazer Türkönü’nün 22 Aralık 2011 tarihinde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından bu kuruma yönetici olarak atanmasıyla ortaya çıkmıştır.  

12 Eylül sonrası Devlet Planlama Teşkilatı kararı ve önerisi ile Türkiye kültür ve eğitim politikalarına yön vermek üzere oluşturulmuş, Atatürk adını taşıyan kurum yöneticilerinin ideolojik yayın organı ve ABD gizli servislerinden para aldığını açıklamaktan kaçınmayan Yeni Forum dergisi, yerini, yıllarca tüm okullara, polis karakollarına, hatta evlere ücretsiz dağıtılan Zaman Gazetesi’ne, Sızıntı Dergisi’ne bırakmıştı. Arkasından koşut yollarda yayın yapan ve yine uzun süre ücretsiz dağıtılan Bugün Gazetesi ortaya çıktı. Bir ayağı Deniz Feneri yolsuzluğunda olan Kanal 7 ile birlikte, Samanyolu Tv, Sabah-ATV grubunun satın alınması, Beyaz Tv, Ülke Tv, Star Gazetesiyle sürdü basın yayın alanındaki bilinen genişleme… Ulusal alanda yayın yapan hiçbir ciddi televizyon kanalında, sonradan konulan ad, AK Parti yerine, partinin asıl adı olan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin baş harflerini okuyabilen, A Ke Pe demeye cesaret edebilen bir tek sunucu ya da konuşucu kalmadı. Ce He Pe ya da Me He Pe diyebilir sunucular… A Ke Pe diyebilmek ise, işten atılmayı göze almak demek oluyor.

Muhaliflikleri bile su götürür birçok gazetecinin işine son verildi. Bunun adı da, demokratik açılım oluyormuş!

Gazetecilik dünyasının son harikasıysa, Taraf gazetesidir. Bomba etkisi bırakan haberler ve yorumlarıyla dikkati çeken, iktidara karşı kayıkçı kavgasıyla zaman zaman eleştirel yaklaşıyormuş gibi duran Taraf Gazetesi, silahlı kuvvetler üzerinden yürütülen kimi önemli davaların “suç duyurucu” odağı gibi işlev görmektedir. Gazete yazarlarının müthiş haber kaynakları ve yargı karşısında da dokunulmazlığı vardır. Ne hikmetse, ellerinin altında MİT raporları, Türkiye Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri’ni ait toplantı tutanakları cirit atmaktadır.   İnternet basınında yer alan bir haberde, Yeni Forum’a para aktarmış olan NED adlı ABDli örgütün Taraf’a da bir “muhabir yetiştirme programı” çerçevesinde 5 Milyon Dolar verdiği söyleniyordu.

5 Ocak Perşembe akşamı Beyaz Televizyon’un “Ortak Akıl” adlı programına çıkan Taraf yazarı, Balyoz ve Andıç davalarıyla ilgili önemli açıklamaları ve bir tür “fahri savcılığı” da olmuş Mehmet Baransu ile, program yapımcısı, bazı kaynaklar tarafından Fethullah Gülen’e çok yakın bir gazeteci olarak tanımlanan Zaman yazarı Hüseyin Gülerce, Türkiye politik ortamının ve kültür dünyasının nasıl yönlendirilmekte olduğu konusunda önemli ipuçları veriyorlardı. Baransu, önündeki dizüstü bilgisayardan arka arkaya MİT raporlarını okuyor, 35 insanımızın ölümüne yol açan 28 Aralık tarihli Uludere kıyımının MİT raporları sonucu işlenmiş olduğunu savlıyordu… En önemlisi de, kendilerini Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin en önemli iki sözcüsü gibi gören her iki konuşmacının ortak kanısı, TSK’da önemli operasyonlar yapılmış olmasına karşın, MİT’e henüz dokunulmamış olduğuydu… Demek ki, sıra MİT’e gelmişti… Belki, o kurumda da, binlerce kilometre uzaktaki “iyi saatte olsun” ağbilerin istemediği birilerinin temizlenmesi gerekiyordu… Ve o olasılık; MİT’te birtakım “operasyonlar” yapılabilmesi için işlenmişse o 35 insanın kıyımı… İnsanın kanı donuyor. Nasıl bir çirkin oyundur bu?

11 Ocak Çarşamba tarihli, olayı kültürel kırılma içinde değerlendiren bu yazının kaleme alınmasından bir ay sonra gazeteler “Devleti’in Tepesinde Deprem”, “”Devlette Kapışma” gibi manşetlerle çıkıyordu. MİT Müsteşarı ve üst düzey MİT yetkilileri TCK operasyonunu yürüten özel yetkili Cumhuriyet savcısı Sadrettin Sarıkaya tarafından “şüpheli” konumunda ifade vermeye çağrılıyordu. MİT yöneticileri özel konumları nedeniyle bu çağrıya uymayacak, savcılığa itirazda bulunacak, arkasından Cumhurbaşkanı ve hükümet bir çıkış yolu bulabilmek için devreye girecekti.

Devletin tepesindeki bu depremi haberleştiren gazetelerin arka sayfalarında başka bir haber daha göze çarpıyordu… Taraf Gazetesi yazarı Mehmet Baransu, polis merkezine başvurarak izlendiğini ve dinlendiğini söyleyecek, hemen harekete geçen polis ekipleri, Baransu’yu izleyen, ayakkabısında anahtarlığa benzeyen dinleme gereci bulunan biri kadın iki kişiyi yakalatmıştı. (09 Şubat Perşembe, sayfa 4, sütun 1,2).

Bir ucu ABD’nin özel korumalı villalarında, bir ucu ABD elçileri özel brifing veren emniyet yetkililerinde, bir ucun yetkileri tartışmasız özel savcılarda bulunan devlet “yürütme ve yasama” çarkı başdöndürücü bir tarzda dönüp durmakta, tümü de kendi dışındaki merkezler tarafından yöneltilen yetkililer ve yetkiler birbiriyle çatışmaktadır. Bu karmaşada bulunamayacak tek şey ise “demokrasi” ve “yargı bağımsızlığı”  olmalıdır.   -09 Şubat 2012-

Dünya âlemin gözünün önünde yürütülen bu “ortaoyunu”nun senaryosunu yazanlarda ve başrollerini oynayanlarda, halkın nabzı benim elimde diyen bir eda vardır. Halkın nabzı, ekonomiye, dış politikaya, kültüre ABD emperyalizmini hoş tutacak biçimde yön veren bu zaman zaman çokbaşlı kanısı uyandıran ekibin eline tereyağından kıl çekerce, ustaca geçirilmiştir.

Emperyalist politikaların “sivil alicengiz” oyunları, halkı finans oligarşisinin politika arabasına bağlamayı başarmıştır.   

Bu anlamda, 12 Eylül’ün getirdiği en büyük kötülüğün halkla namusunu yitirmemiş aydınlar arasında oluşmuş uçurum olduğunu söyleyebiliriz. Uzun bir süre, seçkinci, şekilci politikalarda inat ve ısrar eden aydınlarımız, halkın çok uzağına düşmüş bulunmaktadır. Anayasa, yasa, yönetmelik, türban, anadilde eğitim, Kemalizm kısır tartışmaları içinde halkın ekmek, su, özgürlük alanları ihmal edilmiş, üstyapıda bir kördöğüşü sürdürülmüştür.   

12 Eylül sonrasında yaşanan bu tarihsel dönüşüm içerisinde, 90’lı yılların sonları, 12 Eylül 1980 öncesinin gözdesi, özellikle Anadolu halkına aydınlık bir kültür yolu açmış Köy Enstitülü yazarların kitaplarının “köy romanı” yaftası ile karalanarak kültür-kitap dünyasının dışına atılmış olması,  uzun yıllar, edebiyat dünyasında kendini kabul ettirmek isteyen tüm genç yazarların bir “köy romanı eleştirisi” ile söze başlamaları, kurulan tezgâhın önemli bir parçası olarak önemli bir işlev görmüştür.  12 Eylül sonrasının halkçı-toplumcu edebiyat karşısında saf tutmuş edebiyatçıları, sanatta ikiyüzlülüğün temsilcileri olarak tarih sayfalarındaki yerlerini almışlardır. Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk’un sol düşünceyi mahkûm edebilmek, ABD emperyalizminin Türkiye ve Orta Doğu politikalarına kapı açabilmek için kaleme alınmış olduğu her satırından okunabilen Kar romanı, edebiyat dünyası için bir yüzkarasıdır!

Elbette, kimse, enstitü çıkışlı yazarların kitaplarını, ya da Yaşar Kemal’i, Orhan Kemal’i, Sabahattin Ali’yi beğenmek zorunda değildir… Halk kültürünün grotesk gücünü üst kültüre taşıyarak özgürlük ve değişim kavramlarının yaşama geçmesinde önemli katkıları olmuş bu yapıtların değerini herkesin görebilmesi de beklenemez. Ancak, halkın gerçek yaşam hikâyesini sanat aracılığıyla yenidendoğuşa uğratmış bir edebiyat türünün Stalin Rusyası’nın Jdanovcu, “buyurulmuş edebiyatı” ile eş tutulması, sanat etiğine karşı yapılmış en önemli saygısızlık olmuştur.

12 Eylül sonrasında, ABD üniversitelerinde eğitim görmüş, doktora, lisans ve master programlarına katılmış olan “aydın” yurttaşlarımızın, “Erken Cumhuriyet Dönemi Kültür Politikaları”nı otopsi masasına yatıran kitapları, adı büyük yayınevleri tarafından arka arkaya piyasaya sunulmuş; diliyle midesi arasında güçlü bağlar bulunan kimi köşe yazarları da bu kampanya içinde yer almak için koşturmaya başlamışlardır.  

Orada Bir Köy Var Uzakta adlı çalışmasıyla bazı çevreler için önemli kaynak olmuş, tarih doktorasını ABD’de tamamlamış Boğaziçili Asım Karaömerlioğlu’nun tezi, bu anlamda önemli bir içerik taşımaktadır. “Osmanlı döneminde değişik cemaatler ile devlet yönetimi arasında çeşitli arabulucu (mediating) kurumlar vardı. Aslına bakılırsa bu, aynı zamanda bir gereksinimdi de. Örneğin Müslüman cemaatler açısından tarikatların zaman zaman böyle bir işlevi yerine getirdiği söylenebilir.” (Karaömerlioğlu, Orada Bir Köy Var Uzakta, s 46) Böyle diyordu Asım Karaömerlioğlu.

Cumhuriyet yönetimi, tarikatların ve dine dayalı derebeyi örgütlenmelerin önünü kapayınca ne olmuş? “Bu nedenle söz konusu halkçılık kavramının, daha başından demokratik açılımların önünü tıkayıcı bir işlev gördüğü rahatlıkla söylenebilir.” (Karaömerlioğlu, agy, s 47) Ortaçağın din esaslı örgütlenmelerini çağın demokrasi anlayışı içinde gösteren bu bakış açısı, tüm Doğu toplumlarını dinî esaslar içinde yönetmek isteyen Batılı Şarkiyatçı sömürgenlere aittir.

Karaömerlioğlu’nu izleyen kimi köşe yazarları, Cmhuriyet yönetiminin en “halkçı” girişimli olan ve “komünistlik” suçlaması ile kapatılmış Köy Enstitüleri’ni de “faşist müessese” ilan etmişlerdi.  

12 Eylül sonrası kültür ortamının oluşmasında katkısı olan birçok yapıt arasında, bizim ayağı havada kimi aydınlarımıza da esin kaynağı olmuş, üniversitelerimizde “sivil Cumhuriyet tarih kaynağı” olarak okutulmuş Şarkiyatçı Erik Jan Zürcher’in “Modernleşen Türkiye’nin Tarihi”ni, Etienne Copeaux’un, “Türk Tarih Teszinden Türk-İslâm Sentezine” adlı kitabını, Orhan Pamuk’un Kar romanını, İletişim Yayınevi’nin birçok yazardan aldığı yazılarla oluşturduğu Kemalizm adlı koca cildi, Elif Şafak romanlarını, Günay Göksü Özdoğan’ın “Turan’dan Bozkurt’a Tek Parti Dönemide Türkçülük”ünü, Taha Parla’nın “Ziya Gökalp, Kemalizm ve Türkiye’de Kapitalizm”ini ve daha birçok yapıtı sıralayabiliriz.

Ufuk Uras’ın Kurtuluş Savaşı’nda Sol, Emrah Cilasun’un Mustafa Suphi’yle Yoldaşlarını Kim Öldürdü? adlı yapıtları, tam da Cumhurbaşkanı seçimleri, türban ve “sivil anayasa” tartışmalarının yaşandığı günlerde ülke gündeminde öne çıkan kitaplar olmuştu. Bu kitapların ortak özelliği, Kurtuluş Savaşı’nda başlayan ve emperyalizme karşı ulusal direnci belli ölçüde temsil eden Kemalist düşünce ile faşist ideolojiyi aynı kefeye koyma çabasında olmalarıdır. Bu mantık, Amerikan emperyalizmine karşı bir tavır almanın adını, “faşistlik”, ya da “darbecilik” olarak koymak niyetinin ürünüdür. Bu düşünce akımının ana kaynağını oluşturan, Zürcher ve Copeaux’un Kemalizm konusundaki yargıları “darbecilik” üzerine oturmuştur. Yakın tarihimizde, sol kanatta görünen bazı odakların İttihat Terakki’ye sahip çıkma çalışmaları, milliyetçi tabanı kazanmaya yönelik kimi politikaları ve o tarafla yakınlaşmaları da, belli merkezlere “darbe” kavramı üzerinden önemli girişimler için malzeme sağlamıştır.  

Taha Parla’nın “Ziya Gökalp, Kemalizm ve Türkiye’de Kapitalizm” kitabı bu kampanya için örnek bir yapı taşımaktadır. Taha Parla, kapitalist toplumda sınıfsal çözümler yerine meslek alanlarına göre örgütlenmiş bir çözümü öneren, Durkheim’in korporatizmini, faşist ve solidarist (dayanışmacı) korporatizmler olarak ayırmakta, Ziya Gökalp’i solidarist korporatist olarak tanımlamakta, yine de iki korporatizm arasındaki yakınlık nedeniyle bir şekilde hem Gökalp’i, hem de Kemalizm’i faşizmle yakın bir konumda tutmuş olmaktadır.

Bu kitapta, daha ilk bakışta göze çarpan durum, metin içinde birbiriyle bağdaşmayan parçaların bir araya getirilmiş olduğudur. Önsözün “bütünlüklü Kemalizm”i ile akraba ve dolayısıyla da “zaman zaman, yer yer de faşizan ve faşist tonları ve dozları” (agy, s 7) içeren korporatizminin kurucusu sayılan Ziya Gökalp, ilerleyen bölümlerde Rousseau ve Kant’tan da esin almış hümanist, eşitlikçi, dayanışmacı, “içtimai halkçılık”tan yana bir dünya görüşünün sahibi olarak tanıtılacaktır.

Parla’nın yapıtı, aslında kitabın önsözü ile en son sayfada yer almış “ateş olmadan duman çıkmaz” bütünlemesi olmasa, Ziya Gökalp için yazılmış çok önemli bir kaynak olarak görülebilir. II. Bölüm’e kadar kullanılan Jön Türk teriminin bu bölümden sonra Genç Türk’e dönüşmüş olması, 6. Bölüm’deki Siyaset ve Siyasal Örgütlenme Kuramı’nda yeniden Jön Türk’e dönülmesi de parçalılığın başka bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.

Kemalizm’i “kültürel” ve “siyasal” parçalara ayıran Parla, kültürel kısmını, laiklik, akılcılık, köktenci kültürel reformculuğu ile ilerici bulur ve kalıcı olmasını gerekli görürken “otoriter, devletçi, tek-partici” siyasal kısmın savunulamayacak bir siyasal ideoloji olduğunu belirtir, “’Kültürel Kemalizm’, özellikle laikliği, akılcılığı, köktenci kültürel reformculuğu ileri ve kalıcılığı korunması gereken bir ideoloji ve harekettir.” (T. Parla, agy, s 10)

Taha Parla’nın 1989 yılında yayınlanmış kitabındaki “kültürel Kemalizm”e karşı gösterdiği bu hoşgörü, 2001 yılında yayınlanmış İletişim Yayınları’nın Kemalizm cildine verdiği yazıda sona ermiştir. “Ne var ki, siyasal Kemalizm’in rasyonalizasyonunda verilmek zorunda kalınan bu ödünlere koşut bir ‘ayarlık’ (‘aymazlık’ karşıtı olarak kullanıyorum), kültürel Kemalizm’in değerlendirilişinde henüz pek görülmüyor. (…) Evet, Kemalizm siyaseten modern ve demokrat olmayabilir, ama bize Batı’yı/çağdaşlığı, bilimi, laikliği/sekülerliği, hatta Türk Rönesansı’nı ve reformlarını getirmedi mi diye, yanıtı içinde bulunacak biçimde soruyorlar. (…) Bu Kemalistler’in/Atatürkçüler’in son çekilme çizgisi, son hattı müdafaası. Ve benim burada sorgulamaya çalıştığım da bu.” (T. Parla, Kemalizm, Türk Aydınlanması, Kemalizm, s 316)

Bir bilim adamının tarihe ilişkin çözümleme çabası, böylesine değişken, böylesine birbiriyle çelişkili olabilir mi? Bu tablonun adı, “bilimde ve kişisel ahlâkta ikiyüzlülük”ten öte nedir ki?  

Kültürden ekonomiye, Türkiye’nin yaşadığı bu çirkin süreci bir ağlama duvarı olsun diye sıralamadık elbette.  Anadolu coğrafyası ile özgür ve eleştirel akıl arasındaki köprünün yeniden kurulabilmesi, ikiyüzlü ahlâka, sanata karşı, dürüst, mert, imececi bir yolun ivedilikle açılabilmesinin, nasıl zorunlu olduğu görülebilsin istedik.  

Bu arada üstyapıda süregiden, türban, kamusal alan, Kemalizm tartışmalarında, hâlâ 10. Yıl marşında takılıp kalmış olmak, ya da, bir zamanlar Kadro dergisinin yaptığı gibi Türkiye’de sınıfların olmadığını, devlet eliyle imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitle yaratılabileceğini ileri sürürken yine devlet eliyle finans kapital oligarşisinin beslenip palazlandırıldığını halkın gözünden kaçırmak, emperyalist kültür politikaları karşısında halkın uzağında bir yerlere düşmüş olmakla eş anlam taşımaktadır.

Yalnızlık Dolambacı adlı kitabında 1910 köylü devriminden sonra eğitim bakanlığı yapmış Meksikalı eğitimci Jose Vasconcelos’u değerlendiren Octavio Paz, o zaman anayasaya konmuş “Eğitim toplumcu olacak” maddesini, “Özel mülkiyetinin kutsallığını anayasa güvencesine bağlamış ülke” için geçersiz bulur… Kaldı ki, o tarihlerde Meksika’da toprak reformu yapılmış, tüm ülke toprakları köylüler arasında paylaştırılarak derebeyliğe son verilmiştir. Toprak ağalığının ve tefeci bezirgân sömürünün kırsal alanda hâlâ egemen olduğu günümüz Türkiyesi’nde doksan yıl öncesini tekrarlayarak çıkış yolu bulmaya çalışmanın ne kadar anlamlı olduğu, elbette ki çok tartışmalıdır…  

Latin Amerika’da bugün yaşanmakta olan süreç, bizim için de yol gösterici bir içerik taşımaktadır. Geçtiğimiz on yıl boyunca, Latin Amerika'da gelişen yeni bir kitlesel mücadele dalgası, bu kıtanın devrimcileriyle emperyalist ülkelerdekiler arasında bir yüzleşmeye ön ayak oldu. Bu mücadelelerin birçoğunda, Evo Morales başkanlığındaki Bolivya'daki gibi, yerli halklar başı çekmektedir. Latin devrimciler, Avrupa merkezci kavramların yerine kendi yerel gerçekliklerini öne çıkarmak ve bu anlamda çağdaş devrimci düşünceye önemli bir açılım getirmek çabasındadır. “Avrupa-merkezcilik”in, toplumsal ilerleme için köylü ve yerli gerçekliklerini dışladığı, sanayileşmeye öncelik vererek doğal kaynakların yitimine de yol açtığı da söz konusu edilmektedir. 

Arjantinli teorisyen Néstor Kohan’ın İnka kan topluluğu ve“Çiçimeka” adı verilen göçebeler üzerinden işaret ettiği Latin Amerika devrimci hareketi, Anadolu’nun Horasan gelenekli göçerlerini, Pir Sultan, Şeyh Bedrettin geleneklerini anımsatıyor.  

Anadolu ile Latin Amerikayı özdeksel gerçeklik bakımından yakınlaştıran diğer bir özellik de, Osmanlı tarihsel devrimciliği çağında, yani mukataa-kesim dönemi öncesinde geçerli olmuş Anadolu toprak sisteminde, kan toplumu geleneklerine uygun olarak, toprakta özel mülkiyet hakkı vermeyen “dirlik düzeni”ne karşılık Meksika ve Latin Amerika’da İspanyol fethi öncesi egemen olan “Calpulli” arasındaki koşutluktur. Meksikalı kültürbilimci Octavio Paz’ın Gabino Fraga adlı araştırmacıdan aldığı şu küçük not, bu benzeşimi açıkça vurgulamaktadır. “Her yerleşim yöresi mahallelere (ya da calpulli) bölünür, her birine belli büyüklükte toprak ayrılırdı; bu toprak tek tek bireylere değil, o mahallede oturan ailelere ya da oymağa toptan verilirdi. Kendi Calpulli’sinden ayrılıp giden ya da ailesine verilen toprağı ekip biçmeyen kişi ortak mülkiyet hakkını da yitirirdi.” (Gabino Fraga, Toprak Hakkında, Mexico, 1946, alıntılayan Octavio Paz, Yalnızlık Dolambacı, s 157)

Dünyanın yaşadığı çevre yıkımı üzerine en cesur açıklamalar da Küba, Bolivya ve Latin Amerika’daki diğer anti-emperyalist ülke hükümetlerinden gelmektedir. Bolivya devlet başkanı Evo Morales, yerli halklarını "tarih tarafından,  doğayı ve yaşamı savunmak için verilen mücadelenin öncü kuvvetlerine dönüştürmeye davet edilmiş" olarak tanımlamaktadır. 

Perulu yerli lideri Rosalía Paiva şöyle diyor: "Fetih-öncesi And toplumu, bir bütünün bir parçasıydı ve hepsi toprağın... Toprak asla bize ait olamaz çünkü biz onun oğulları ve kızlarıyız ve biz toprağa aitiz" [29].
Perulu Marksist ve yerli lideri Hugo Blanco bir hikâye anlatır: “Topluluğunun üyelerinden biri, Cuzco yakınındaki bir Quechua köyüne doğru, birkaç İsveçli turiste rehberlik ediyormuş; yerli toplumun dayanışmacı ruhundan etkilenen bir turist, ‘bu komünizm gibi bir şey’ demiş. Hayır diye yanıtlamış yerli rehber, ‘komünizm bunun gibi bir şey’”.  

Latin Amerika’dan Anadolu’ya uzanan bu ışıkla, 1950’lerden başlayarak içine yuvarlandığımız çarpık sanayileşme ve “Batı’ya bir pazar olarak açılma” büyük yanlışından an geçirmeksizin geriye dönülmeli, tarımda teknolojinin kullanımı, doğal kaynakların korunup geliştirilmesi ve üretici örgütlenmesi bakımından ileri atılımlar yapılmalıdır.

Türkiye’nin bugün artık bir köylü ülkesi olmadığını biliyoruz. Nüfusumuzun %70’ten fazlası kentlere ve kent çevrelerinde kurulan, kültürel kırılmanın en çok görüldüğü, Şarkiyatçı politikalara da oy potansiyeli oluşturan kent çevrelerindeki semtlere taşındı. Bu noktada, “Elimden gelse, bütün dünya okullarının programlarına insanın insanı sömürmemesi adlı bir ders koyardım” diyen Baba Tonguç’un Köy Enstitüleri gerçeğinden hareketle, yeni bir kültür politikası oluşturmak ve bu geniş yığını halkçı bir kültürle kavramak zorundayız. Üstyapıdaki seçkinci bazı çatışmalarda güç ve zaman yitirmek yerine halkın içinde olmayı başarmalıyız. Çarşafıyla, türbanıyla HESçi yağmacılara direnen Tortumlu kadınların mücadelesi asla unutulmamalıdır.

Ayrıca, yeni bir halkçı bir kültürel dönüşüm için siyasal iktidarın kimliğine bakılmaksızın geleceğe yönelik öncü çalışmalar yapılmalı, emperyalist, gerici politikalara karşı olan yerel yönetimlerin, meslek odalarının, demokratik kitle örgütlerinin ve parasız eğitim istediği için aylarca zindanlarda tutulan devrimci gençliğimizin güçlerinin birleştirilmesi gerçekleştirilmelidir.