TOPRAKTAN BOŞLUĞA… “TARIM-SANAYİ İKİLEMİNDE EĞİTİM-KÜLTÜR VE EDEBİYATIMIZ”

 

Bu birbiriyle çelişir görülen bakış açılarının varlığından da anlaşılacağı üzere, bireyle birey, bireyle toplum arasındaki ilişkileri düzenleyen, olanaklı kılan, dil, kültür ve edebiyatta kullandığımız söylem, her zaman gönderisi olan nesneyle örtüşmeyebilir. Her şeye karşın, yaşamla onun düşünsel koşutlukları arasında her ilişki kurmaya kalkıştığımızda, kendi duyusal yetilerimiz ve yaşam olanaklarımız için yeni sayfalar açmayı da başarabileceğimizi görürüz. Bu sayfa, kimi yanılsamaları kapsıyor olsa da, bir başkası için de çözülüp dağıtılması gereken bir hedef tahtası gibi işlevsellik kazanabilecektir.  

Bu anlam boyutu içinde, “Tarım-Sanayi İkileminde Eğitim-Kültür ve Edebiyatımız” başlığı altında Türkiye’nin yakın kültürel ve yazınsal geçmişine yapacağımız bir yolculuğun, bugünkü imgelem dünyamıza büyük yenilikler getireceği tartışılmazdır. Ayrıca, hep başkalarına bırakageldiğimiz yaşamsal birçok seçimde, birey olarak kendimizi var edebilmenin yolları da önümüze açılmış olacaktır.  

Tarım Sanayi ikileminden söz ederken tarımda sanayi kavramını ve tarımda teknoloji kullanımını ikincil etmenler olarak doğrudan ele almamak, bazı tanımlamalar için oldukça büyük kolaylıklar sağlayacağı gibi ülkemiz gerçekliğine daha yakın bir değerlendirmeyi de olası kılacaktır. Tarımda sanayileşmenin doğrudan varacağı yerin bugünkü köylü ve üretici zümresinin birer tüketici durumuna geleceği, tarım ve gıda alanının büyük holdinglerle kimyasal maddeler ve GDO egemenliğine geçeceği bir geleceğin habercisi olacaktır. Bu anlamda tarım ve sanayinin bugünkü koşullarda birbirinden ayrıymış gibi duran genel görünüşü, geleceğimizin ekonomisi ve bugünün yazınsal bağlamı için de önemli bir malzeme sunmaktkadır. 

Osmanlı çöküş döneminde Anadolu coğrafyasına baktığımızda, kapalı bir tarım toplumunun yaygın olduğunu, kırsal alanda kendi içine dönük yaşayan Anadolu halk gerçeği ile kurucusu soyun konuşma dilini bile elinden geldiğince kendinden uzak tutmuş Osmanlı saray kültürünün bir uçurumla ayrılmış gibi farklı durduğunu görürüz.

Anadolu coğrafyasının dünyayla ilişkisi içinde göze batan bir diğer durum, İstanbul ve Ege kıyılarında yerleşik, Rum ve Ermenilerin çoğunlukta olduğu Levanten azınlığın Anadolu’dan hammadde toplayıp Batı’ya aktardığı, Batı’nın sanayi ürünlerini aynı coğrafyaya pazarlamakta olduğudur.  

Bu ilişki içinde Batı kapitalizminin kültürü ile tanışık olmuş payitaht İstanbul’da uç vermiş Tanzimat kültürü, Batılı bir tarzın tekrarının yanında, bir şeylere geç kalmış olmanın ve bir çöküşten kurtuluş için deyim yerindeyse, bir baba arayışının telaşını içermektedir.

Jale Parla, Tanzimat Romanı’nın doğuşunu şöyle tanımlıyor: “Türk romanı, camiacı bir kültür içinde beslenen idealist bir dünya görüşünün ve bilgi kuramının ürünü olarak doğdu. Batılılaşma süreci içinde benimsenen diğer kurumlar gibi, roman da tedbirli bir öykünmeyle, Batı modellerine göre yazıldı. Roman yazarı bir yenilikçi ve reformcu olarak tavır aldı ama, vesayetçiliği her zaman yenilikçiliğinin önüne geçti.” (Jale Parla, Babalar ve Oğullar, s 13)  Tanzimat’ın arkasında durmaya çalışan on altı yaşındaki Abdülmecid’in yeri doldurulmaya çalışılan bir çocuk olarak görülmesi, Kuran’ın sorgulanamazlığı, Aristocu tümdengelimci mantığın üstünlüğü, şeriat ve fıkığa dayalı bir hukuk ile pozitivist dünya görüşünün egemen olduğu, dinin günlük yaşam dışında tutulduğu seküler bir tarza koşut gelişmiş Batı edebiyatına öykünme, ilginç ürünler ortaya çıkmasına yol açmıştı.

Çağın siyasal karmaşası içinde Balkanlar’da yükselmeye başlayan uluslaşma süreçleri, 1789 Fransız Burjuva Devrimi’nin öne çıkardığı yurttaşlık bilinci, köylülüğün gözde olduğu Narodnik özlemler, monarşik yönetime karşı halk çoğunluğunu kavramaya yönelmiş düşünce akımları, döneme damgasını vurmaya başlamıştır. Meşrutiyet aralıklarıyla ve uzun süre iktidarda kalmış Sultan Abdülhamit’in kendisine tehlike olmaması için Balkanlar ve Doğu Avrupa’ya gönderdiği genç subaylar ve aydın memur kesim içinde bu tür düşünceler hızla yayılmaktadır.

O sıralar, Balkanlar ve Doğu Avrupa’nın en gözde siyasal akımı, kırsal alanlarda kapitalizmin eşitsizliklerine ve mülksüzleştirmesine karşı direncini sürdüren köylülük üzerine yapılanmış Narodnizmdir. Narodnikler, pagan dönemden bu yana süregelen, büyük ölçüde toprağın köylülerce ortak işlenmesine dayanan Rusya kırsalına egemen kandaş toplum aracılığıyla, doğal yaşamı ve paylaşımı önde tutan eşitlikçi bir toplum kurma özlemindedir. 

Komşu coğrafyalarda arka arkaya patlak veren uluslaşma süreçleri ve bağımsız milli bir devlet olma özleminin kışkırttığı Türkçü akımlar yanında saltanat ve hilafet makamının aydınlar tarafından kontrolünün sağlanarak sağlam bir zemine oturtulması düşüncesi birbiriyle yarışır durumdadır. Diğer yandan, Şirket-i Hayriyelerle, tütün ve demiryolu işletmeleriyle hızla büyüyen işçi sınıfı ve buna koşut olarak uç vermiş sosyalist yayın ve küçük gizli örgütlenmelerin varlığı da gözlenmektedir.

Bu kültürel karmaşa içinde, köylü sorunu ve köylücülük, en çok ilgi çeken başlıklar olarak görülmektedir. Türkçü düşünce, aynı zamanda köylücü öğeler de içermektedir.

30 Kasım 1911 tarihinde yayına başlayan Türk Yurdu dergisi, Türk Ocağı’nın yayın organı gibidir. Sorumlu Müdürü olan Mehmet Emin’in Erzurum Valiliği’ne atanmasından sonra bu görevi Yusuf Akçura üstlenecektir. Türk Yurdu dergisinin yazarları arasında 1916 yılından sonra ırkçılığı emperyalizmin bir oyunu olarak değerlendirerek kendisini demokratik Türkçü olarak tanımlayacak ve Cumhuriyet kuruluş döneminde önemli görevler üstlenecek Yusuf Akçura’nın yanında sosyalist düşünce taşıyan Parvus Efendi gibi adlar da yer almıştır.

Türk Ocağı ve Türk Yurdu dergisinin önemli etkinlikleri arasında halk ve köylü sorunları ile ilgilenmek de vardır. 1913-1914 yıllarında yayınlanan Halka Doğru dergisi de, “Halka Doğru Gidenler” başlığı ile ilk “halka gitme” toplu eyleminin öncülüğünü yapmıştır. Birçok askeri tıbbiye öğrencisi ve hekim, böylesi bir düşünce noktasından hareketle Anadolu köylerine gidecekler, bir yandan sağlık taraması yaparken bir yandan da Türkçü ve halkçı düşünceyi yaymaya uğraşacaklardır. Türk Ocağı’nın 1. Dünya Savaşı yıllarında bir “edebi salon” durumuna geldiğini savlayan bazı üyeleri Mart 1919’da “Köycüler Cemiyeti”ni kuracaklardır. Bu örgütün önderlerinden birisi de Cumhuriyet aydınları arasında adı duyulacak olan Dr. Reşit Galip Bey’dir.

Bu köye gidişin, ironik bir biçimde 1968 gençlik kuşağı içinde de yineleneceği görülecektir.

Mustafa Kemal üzerinde önemli düşünsel etkisi olmuş Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp’in eğilimleri, ekonomik alanda kalkınma için köylü kesimine ağırlık verilmesi doğrultusundadır. Cumhuriyet kuruluş döneminde ve sonrasında köy ve köylülüğün Mustafa Kemal’in söylemleri arasında nasıl geniş bir yer tuttuğu herkes tarafından bilinmektedir. 

Ziya Gökalp’in “Türk harsı” kavramıyla yücelttiği toplumsal kesim, Anadolu’nun kırsalında yer alan, Avrupa ve İslam medeniyetlerinin etkisinden uzak kalmış olan köylü kitleleridir.

Kaynağında tüm dünyada belli bir toplumsal aşamayı yaşayan, imececi, dayanışmacı, cinsler arasında ayrım yapmayan kurultaycı kandaş toplum ve göçerlik dönemine ait kimi özellikler, Ziya Gökalp’in “Türk harsı” kavramı ile salt bize ait nitelikler gibi tanımlanmıştır. Gökalp’e göre, Osmanlı çöküşünün önemli nedeni olan Batı ve Arap medeniyetlerinin taklitçiliğinden vazgeçilmeli,  bunların teknik gelişmelerinden yararlanılmalı, ancak, eğitimin temeli “Türk harsı” olmalıdır.

Ziya Gökalp’in “Türk harsı” ile yüceleştirdiği Anadolu köylüsüne ait kimi özelliklerin Batılı aydınlar da farkındadır. Marksizmin kurucusu Karl Marks, Osmanlı-Rus savaşının sürdüğü 04 Şubat 1878 tarihinde Leipzig’de bulunan Alman Sosyal Demokrat Partisi önderi Wilhelm Liebnecht’e yazdığı mektupta şöyle diyor: “İki nedenden dolayı en kararlı biçimde Türkler’den yana tavır almaktayız: Birincisi, çünkü biz ‘Türk köylüsünü’ (vurgu Marks’ın; OBK), Türk halk kitlesini- inceledik ve onun kesinlikle ‘Avrupa’daki köylülüğün en becerikli ve ahlaklı temsilcisi’ (vurgu Marks’ın; OBK) olduğunu gördük.’” (Onur Bilge Kula, Avrupa Kimliği ve Türkiye, s 431)  

(DEVAMI YAZARDA)