GİDENLER GELENLERDİ!
GİDENLER GELENLERDİ demiştim bir öykü kitabımın adına. 2006 yılında yayınlanmıştı sanırım. “Ustam / Nereden Gelir / Nereye Gidersin” başlıkları altında dörder öykü vardı. Tümü de birbirinden farklı, o bıraktıkları gölgeleri bile büyük bir iç acısı ve özlemle andığımız insanlara ait öyküler…
Yitirdiklerimizin, uğurladıklarımızın nöbet yerleri boş kalmasın istemiştim; gelenler gidenleri aratır olmasın…
Son bir ayımız bir uğurlama, garipleşme, tüketilen hayat üzerine efkarlı bir göz atma, kırık bir aynada hayata bakma ayı gibi oldu. Hiç kötü başlamamıştık oysa Haziran’a. 7 Haziran’da ülkeyi geri dönülemez bir Ortaçağ karanlığına doğru sürüklüyor görünen bir tek parti, tek adam egemenliğine bir darbe vurulmuş, demokrasi kırıntılarını olsun koruyabilme olasılığı doğmuş, umutlar çoğalmıştı. 13 Haziran’da Engin Tonguç İmeceevimizi açılışı ve 14 Haziran’daki genel kurulumuza Ankara’dan sekiz kişilik genç bir ekiple katılmış, güle oynaya yolculuk yapmış, genel kurulumuzda Köy Enstitüsü kavgamıza inancımızı tazelemiş, derneğin geleceğine ilişkin muştulu duygularla dönmüştük.
Ankara’ya döndükten sonra bir duygu karmaşası, bir yitikler, uğurlamalar faslı başladı. Haziran’da ölmek hiç de zor değilmiş meğer...
17 Haziran günü hayat fotoğrafımdan iki büyük parça uçup gitti. Gençlik yıllarımızın “Morison Süleyman”ıyla Hanaklı gülmece başlığımız öğretmen Abid Akan iki farklı imgesel dünyanın çok anlamlı simgeleri olarak el sallayarak aramızdan ayrıldılar. Birisi V. İ. P (Very İmportant Person), diğeri V. O. P (Very Ordinarıy Person – çok sıradan) iki insan olarak yaşadılar, benim yaşamımda önemli boyutları kapladılar ve çıkıp gittiler.
Onların boşalttığı dünyanın resmini kim tamamlayacak şimdi?
Onca yaşanmışlıktan geriye kalanlar birer silik anı ya da kimi metinlerde birbiriyle çelişen ifadeler olarak gerçekliğin yerini tutabilecek mi?
En azından benim birey tarihimdeki sarsıntının ve toplumsal kültürün bugününe kalanlarda oluşmuş anaforun giderilmesi mümkün olabilecek mi? Hiç sanmıyorum…
Her ikisi de köylü çocuğu olarak doğdular. Abid Akan, benim de doğum yerim olan Hanak’ta dünyaya gelmiş, annem ve babamın ve yöredeki tüm yoksul köylü çocuklarının okuduğu Cılavuz Köy Enstitüsü’nde okumuş, çok uzun yıllar bölgesindeki okullarda öğretmenlik yapmış, topluma ışık tutmaya çalışmış, gülmeyi, güldürmeyi, şenlikçi bir yaşam sürdürmeyi önde tutmuş bir insandı. Ankara’daki evimizde, Ardahan’da adı sık sık anılırdı... Abid amcanın anılması, gülmek demekti, hayatın renklenmesi demekti… Ailecek öyle bir geleneği sürdürüyorlardı sanki. Babasının Hanak’ta minarede ezan okurken aşağıdaki çayırlarına danaların, kazların girdiğini görüp “tövbe estağfurullah”la ezanı yarıda kesip bağırdığı, “Ola itoğluitin çocukları çıkarın o kazı danayı çayırdan,” dedikten sonra ezanı sürdürdüğü, çocuklar sözünü duymayınca ya da dinlemeyince caminin minaresinden aynı uyarıyı tekrarlamış olduğu anlatılırdı. Abid amcanın oğlu Metin de benim iyi arkadaşımdı. Babasından bir buçuk yıl önce uğurlamıştık onu da sonsuzluğa. İlk evlendiğim yıl, Ankara Telsizler’deki evimizin değişmez konuğuydu. Aynı zamanda mücadele arkadaşımdı. Gözaltına alınmıştı… Günlerce işkence görmüştü. Çıktığında gülerek bağırmıştı. “Bir de doktorum diye gezersin, o kadar dedim, ola bu kolum bacağım ağrıyer diye, bir çare bulamadın; adamlar verdiler cereyani, verdiler cereyani, ne ağri kaldı ne sızi!”
Bir akşam minibüsten indirilip aranmıştık. Karanlık bakışlı, kocaman silahlı sivil polisler sarmıştı çevremizi. Benim üzerimde parka, ayağımda potin, ‘tam teçhizatlı devrimci’ gibi giyinmişim. Cebimde de o zaman yasak sayılan, bomba kadar tehlikeli görülen kitaplar. Yandık demiştim, kitapları bulup götürecekler beni. Metin de o gün iki dirhem bir çekirdek giyinmiş; takım elbise, kravat… Minibüsten indirir indirmez beni kenara ayırdılar. Metin’i bilmem neresine kadar tepeden tırnağa aradılar. İşleri bitince bana dönüp, ‘buyurun binebilirsiniz’ dediler. Günlerce küplere bindi Metin, bağırıp çağırdı. “Hele itoğlitlere bakın ola, ben gibi efendi adamı donuna kadar arıyerler, anarşitin böyüğüne beğefendi diyerler!”
1977 yılıydı sanırım. Hanak’ta TÖBDER kongresi vardı. Konuk olarak gitmiştim. Giderek gericileştirilen, Türk İslam sentezci bir anlayış yerleştirilen eğitim ve öğretmen sorunları yerine “sosyal emperyalizm”, “kesintisiz devrim” tezleri tartışılıyordu. Söze karışmadan edemeyecektim. Masadaki yönetim söz vermek istemedi. Abid Akan ve annemin dayısı o da ışıklar içinde yatsın Eğitmen Tevfik Kaya ortalığı yıktılar. Oylandı; konuşmam kabul edildi. Benim konuşmamdan sonra genel kurulu hiç hesapta olmayan muhalefet kazandı.
Süleyman Demirel daha varlıklı bir yörede ve ailede yaşama gözlerini açmıştı. Üniversite okudu. Yıllarca ABD’de bulundu. Emperyalist dünyanın yelkenlerini şişirdiği kurum ve makamlarda görev aldı, Başbakan, Cumhurbaşkanı oldu. Politikaya atılmadan önce ABD'li Morrison Knudsen firmasının temsilciliğini yapıyordu. Gençlik yıllarımızın önemli simgelerindendi. “Amerikan Uşakları / Morison’un köpekleri” diye başlardık marşlarımıza. Denizlerin idamında neredeyse iki eliyle birlikte, hevesle oy kullandı, devlet içindeki gizli örgütlenmelerin mimarlarındandı, “bana sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz” derdi, Atatürk lisesi son sınıf öğrencisiyken izlediğim bir 28 Nisan gösterisinde üniversiteli gençler Sıhhiye meydanında “Olur mu böyle olur mu / kardeş kardeşi vurur mu” gibi barışçı marşlar söylüyorlardı. Kamyonlardan inen eli kürekli, kazmalı, sopalı bir kalabalık bastı miting alanını. Gençlerin kafasını, gözünü yardılar, öldüresiye dövdüler. Bembeyaz gömleği al kanlar içinde kalmış, oturduğu yerde ağlayan bir genç kızın görüntüsü hiç gitmez gözümün önünden. Sonraları uzak bir akraba evinde karşılaştığım ve benim kimliğimi bilmeyen bir Adalet Partisi yöneticisi, “O iş Süleyman beyin bilgisi içinde oldu, komünistlere hak ettikleri dersi verdik,” diye övünerek konuşmuştu. O yıllar Demirel’in de bilgisi ve desteğiyle henüz dönemin “milliyetçileri” silahlandırılıp devrimcilerin üstüne sürülmemişti.
Abid Akan sessiz sedasız verildi toprağa; tüm sıradan insanların olduğu gibi. Evinde helvasını yedik, çayını içtik Abid amcamızın. Arkasında sevgiyle, gülmeceyle, insanlıkla yaşanmış anılar bırakarak gitti. Demirel devlet töreniyle uğurlandı. Kılıçdaroğlu’ndan Perinçek’e sağdan sola bir sürü politikacı ve madrabaz methiyeler dizdi arkasından. İnsana en çok koyan da yaşadığı hayatın yeniden yazılışında karşısına çıkan bu ironik tablo oluyor. Morison Demirel demokrasi şampiyonluğu tahtına oturtuluyor!
İçim eziliyor içim… Canlı tanıklık ettim bu iki insanın yaşamlarına. Onlar gitti; benim dünyamda büyük boşluklar kaldı.
Bırakınız ünlüleri, şan şöhret delilerini. Gazetelerde, televizyon ekranlarında, yıldızlar, konfetiler arasında hayatı kendisine yontanları. Siz hemen yanı başınızdaki güzel insanlarla, her gördüğünüzde içinize kocaman bir gülümseme dolan sıradan insanlara uzatın elinizi. Onlarla yükseltin içinizdeki yaşam sevincini. Hayatı yaşanılır kılan onlardır…
İbrahim Cebeci, Karabük Sigorta Hastanesi personel servisinde çalışan bir memurdu. Kiminle karşılaşsa gülümser, hatırını sormayı, varsa yarasını sarmayı, sevincini çoğaltmayı ihmal etmeyen insan canlısı, dost canlısı bir insandı. 20 Haziran günü de o ayrıldı aramızdan. İbrahim Cebeci’yi de uğurladık yıldızların arasına.
Dışkapı SSK Hastanesi’ndeki deli dolu asistanlık günleri, devrimci etkinliklerle geçen asistanlığımın üstüne yediğim sürgünlerden sonra babam yanındaki Mustafa Ekmekçi ve birkaç gazeteci ile dönemin bakanı Hilmi İşgüzar’ın makamına ulaşmış, kendisini dava edeceğini, basında aleyhine kampanya başlatılacağını, gencecik bir genel cerrahın onca gereksinim varken ameliyathanesi bile olmayan dispanserlerde sürgün çalıştırılıyor olmasının hesabının sorulacağını söyleyince yelkenler indirilmiş, önerilen yerlerden Ankara’ya yakındır diye hiç tanımadığım, içinden bile geçmediğim Karabük’ü seçmiştim. Atanırken de “yaşın daha genç, yirmi altı yaşında cerrah olmuşsun, sana altı sene de askerlik tecili alacağız,” demişlerdi; “orası sanayi bölgesi ve bize gereklisin!”. Ankara’da çalışkanlığı ile bilinen bir asistandım aynı zamanda.
Öylesine atandığım Karabük’te tam on yedi yıl geçirdim. Dünya güzeli insanlarla, değerbilir bir halkla karşılaştım. O güzel insanlardan biri de İbrahim Cebeci idi. Yüzünden gülümseme hiç eksik olmaz; hem işiyle, hem dostluğuyla birlikte olmanın mutluluğunu hiç sezdirmeden içinizde yaşatır, yaşatırdı.
Bana tecilden söz eden SSK yönetimi daha dokuz ay geçmeden “askerlik yapmadığı” gerekçesiyle beni açığa alıvermişti. Yine rahat durmamış, bezirgânların fincancı katırlarını ürkütmüş, ayrıcalıklara, beyliklere kafa tutmuştum. Ziyaret yasaksa herkese yasaktı; ameliyathane girilmez ise üstünde özel giysisi, donanımı, bilgisi olmayan hiç kimse giremezdi. Beye, paşaya, sendikacıya ayrı, sıradan halka ayrı işlem yapılamazdı.
Açığa alındım. Önce muayenehane açmayı denedim; içime sinmedi. Geçici görevle gönderilen hekimler yara sarmaktan çok sevk etmeyi yeğliyor; Karabük’ün çelik emekçileri, topraktan hayatı yaratan insanları ambulanslara konup Ankaralarda, hastane kapılarında perişan ediliyor, yaşamları hiçe sayılıyordu.
Kış günü Ardahan’a kadar gittim. “Herhangi bir devlet kurumunda görev yapmasında askerlik açısından sakınca yoktur,” diyen kapı gibi bir yazı aldım askerlik şubesinden. “Bunlar yalan gerekçe doktor bey demişti şube başkanı albay; bu ülkede senin gibi on binlerce insan çalışıyor!” Meğer SSK benim için tecil filan da istememiş…
Elimdeki yazıyla vardım SSK Yönetim katına. Bir araya geldiler, kafa kafaya verdiler, Nuh dediler, peygamber demediler… “Şeriatın kestiği parmak acımaz,” diyerek beni geri çevirmeye kalktılar; tepemi attırdılar. Kısa devre yaptım! Bağırıp çağırdım, kapılarına tekmeyi çaldım. “İnsanlar kan içinde, yara içinde yollarda sürünürken beni çalıştırmayanlardan bunun hesabını soracağım,” diye bağırdım. “Yasal yol olmazsa başkası; bunu burnunuzdan getireceğim!” Çaycılar, odacılar koluma girip uzaklaştırdılar; “polis çağırdılar, git buradan,” dediler.
Karabük’e döndüm kara kara düşünerek. Aylarca lojman kirası birikmiş, sonrasında ne yapacağım… Kamu hastaneleri bomboş dururken ben muayenehanede sağlık ticaretiyle mi ömür tüketeceğim? Uyku tutmadı… Sabaha kadar çay demleyip içtim balkonda… Ağrıma gidiyordu bu yenilgi.
Tam biraz uykuya geçmiştim ki, evdeki dahili telefon çaldı. Saat 08.30 olmuş meğer…
Kaldırdım ahizeyi. İbrahim Cebeci’nin sesinde bayram sevinci… “Doktor bey, şimdi telefon emriyle göreve döndürüldünüz; buyurun başlayın!”
Dünyalar benim olmuştu; benim ve telefondaki o bayram sevinçli sesin. Ankara kapıları tekme tokat, meydan okuma istermiş meğer!
Işıklar içinde ol sevgili dostum; gelenler aratmasın seni; anıların içimde kor ateşi…
Haziran kayıplarını Başaran amcam noktaladı. Köy Enstitülü sanatçıların, şairlerin öncülerindendi. Babam Dursun Akçam’ın can dostuydu. “Koçero” diye seslenirdi ona. O, 27 Haziran günü yaşamdan ayrılırken içimize doldurulması zor kocaman bir boşluk daha açıldı…
Yıllarca mektuplaştık; iletişim içinde olduk. Zor, sıkıntılı günlerimi bilir, öyle arardı sanki. Arka arkaya mektuplar yazar, elinde tuttuğu ışığı, ateşi paylaşmaya çağırırdı.
Yunus Nadi Öykü Ödülü aldığım haberini o vermişti. Işığı hiç sönmeyecek yıldızların arasında yerini aldı o. “Koçero” diye andığı Dursun Akçam’ın ve diğer yoldaşlarının yanındaki yerinden Bolu beylerine meydan okumayı sürdürecek.
Temmuz’a Sivas kıyımının dinmeyen acısıyla başlardık. Tam da 2 Temmuz günü YKKED Balıkesir Şube Başkanı arkadaşımız Mualla Orman’ın babası, Balıkesir Yeni Kuşak’ta çok emeği bulunmuş Köy Enstitülü çınar öğretmenimiz de gidenler kervanına katıldı.
Köy Enstitülü çocuğu olarak devrimciyim demeyi kimlik tanıtımı gibi sahiplenmişiz bir kere. Uzak duramıyoruz. Devrimcilik bize patentli değil elbette. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da arada bir coşar, “Ben devrimci Kemal’im,” diye seslenir.
Devrimciyim demekle devrimci olunmuyor sanki. Hele de Kılıçdaroğlu sıkıştıkça Kemal Derviş’in Deniz Baykal’ın limanına sığınmaya kalkmıyor mu, varsa da az buçuk deviriciliği, esamesi bile kalmıyor.
Kemal Derviş için uzun uzun anlatmaya gerek var mı bilmem. Her tarafta bin türlü adaletsizliğin, tekellerin kışkırttığı savaşın, sömürünün kol gezdiği dünyanın egemeni kapitalizmin para kaynağına bekçi yazılmış bir adamdan halk için, yoksullar için, ezilenler için merhamet beklemenin ölü gözden yaş ummaktan farkı var mı? AKP’nin 2002 yılında iktidara geliş sürecini hazırlayanlardan biri de oydu. Neydi o Yeni Türkiye Partisi numaraları filan…
Deniz Baykal’ı da tüm CHP genel başkanlığı boyunca tek etkinliği olarak görülen haftanın bir günü yapılan grup toplantısının naklen yayınlanan televizyon mikrofonlarındaki bitip tükenmeyen “eee” sinden başka icraatlarıyla, marifetleriyle (Başaran amcamı ışıklara uğurladık, gönül rahatlığıyla vuruyorum Öztürkçe olmayan sözcüklerin gözüne!) de tanırız. Recep Tayyip Erdoğan’a milletvekilliği ve iktidar yolunun açılabilmesi için az çabası olmamıştı. Gerisini de bilirim ben. 2000 yılında Bursa’da emekli olduğumda mahalle baskısı ile CHP Osmangazi ilçe yönetim kuruluna alındım. Osmangazi o zaman bile 600.000 nüfusuyla koca bir ilçe. Bir koşulum var dedim, bitip tükenmeyen toplantıları sevmiyorum; toplantılar kısa olur ve herkese de söz hakkı verilirse katılırım. Beni kırmadı ilçe başkanımız, değerli Ardahanlı hemşerim Sebahattin Sesli… On beş yirmi dakikada toplantımızı yapıp çevre semtlere, mahallelere, kahvelere giderdik; toplu sohbetlere, halkla söyleşilere.
Parti kısa zamanda canlanmış, üye sayısını epeyce arttırmıştı.
Duyduk ki, Bursa’nın ortasına, tam güzelim Altınpark’ın karşısına paslı hançer gibi bir teneke-beton yığını dikiliyor. Mimar mühendis odaları karşı, şehirciler karşı, aklını para için yememiş herkes karşı. Yeşil Bursa’ya ilk büyük darbe… Ve yine duyduk ki genel başkanımız Deniz Baykal da davetli ve açılışa gelecek. Toplandık, il ve ilçe örgütleri olarak karar alıp Ankara’ya bildirdik. Yapmayın sayın genel başkanımız, bu açılışa gelmeyin; bu şehre ve halka ihanet hamlesine katılmayın!
Delege seçimleri de yaklaşmıştı… Kendi buyruklarını dinleyecek birilerini göreve getirmek üzere bizleri görevden aldı çok değerli genel başkan! Örgütün karşı çıkması nedeniyle açılışa kendi gelmedi ama bir çelengi onu temsilen korodaki yerinden eksik kalmadı. Benim CHP serüvenim de o tarihte noktalandı!
7 Haziran seçimlerinde sonra tam derin bir nefes alacaktık, oh be tek parti sultasından kurtulduk diyecektik ki, nereden çıktıysa, birden öne çıktı o kulak tırmalayan “eeee”leriyle, Cumhurbaşkanıyla görüşmeye gitti, arkasından da partinin meclis başkanı adayı olarak boy gösterdi.
AKP, MHP’nin dolaylı desteğiyle meclis başkanlığını kaptı, demokratik çoğulluk, güçler ayrılığı hevesimiz de kursağımızda kaldı. MHP de fırsat kolluyormuş zaten son yıllarda büründüğü adaletçi, özgürlükçü, barışçı görünüşlü muhalefet yerine gericiliğin tetikçiliğine dönmeye…
AKP perde gerisi oyunlarıyla arka arka tamalar, Suriye sınırında savaş hazırlıklarıyla 7 Haziran yenilgisini olmamış sayabileceği bir hareket genişliği buldu.
Bu süreçte MHP yaptığı muhalefete de aldığı oya da bir çeşit ihanet etti sanki de, Baykal’ın ve CHP’nin hiç mi kabahati yok?
Evet; devrimciyim demekle devrimci olunmuyor sayın Kılıçdaroğlu. CHP’nin bugün aldığı oylarda en büyük payın sizde olduğunuzu da görüyoruz elbette. Canla başla çalışıyor, çırpınıyor kendi çapınızda partiyi var etmeye çalışıyorsunuz. Eğer Baykal’da kalsaydı bu partinin başkanlığı, kesin baraja takılırdı. Yalnız devrimcilik daha farklı bir şey... Bunu anlatmaya çalışıyordum. Siz SSK Genel Müdürü, ben kurumun emektar bir cerrahı iken de Cumhuriyet Gazatesi’nde “SSK Himmet İstemiyor!” başlıklı bir yazım yayınlanmış, Bakan Aydın Güven Gürkan’ın odasında bir araya gelmiştik.
Bana kalırsa o günkü SSK hastanelerinde bir düzeltme için atılacak ilk adım eczanelerin bina dışına çıkarılması, bunun sağlanması için de Türk Eczacılar birliği ve eczacı odaları ile görüşmek olmalıydı.
O görüşmeden kısa bir süre sonra Aydın Güven Gürkan bakanlıktan ayrıldı, bizim karşılıklı telefon görüşmelerindeki ısrarlarım da havada kaldı. SSK hastaneleri keşmekeşi AKP hükumetleri dönemine kadar da devam etti. AKP’nin halk tabanında bunca yer edinebilmesinin en önemli ayaklarından biri de sağlık ve sosyal güvenlik alanında yaptığı kimi yeniliklerdir.
Kısacası sayın Kılıçdaroğlu, devrimcilik için ilk koşul, önce halkı, ezilenleri, yoksulları düşünmek ve atılımcı olmak...
Kemal Derviş gibi finans oligarşisi akıllarını, Deniz Baykal gibi ilkesiz iktidar tutkunları baş tacı edildiği sürece hevesler hep kursaklarda kalmaya devam edecektir.
Uğurlar olsun gidenlere; gelenlere de selam olsun…
Sanırım Türkiye halklarına yazılı tarihleri boyunca bir kez kendi hikâyelerini yazma olanağı verildi; o kısacık Köy Enstitüleri altın çağında.
Dostlar uzatın ellerinizi, açın yüreklerinizi; şimdi yeniden yazalım bu hayat hikâyelerini… Daha sıkı sarılalım yeni kuşak imecesine…