SEKSEN YILIN SESİ

“Seksen yılın sesi”nde, seksen yıldır varlığını bildiğimiz ama anlamını bir türlü kavrayamadığımız, ya da anlamak istemediğimiz bir seste, insani bir özellik yüklemeyi pek sevdiğimiz bir şehir olarak Bursa’yı ve kuruluş yıllarındaki bunalımlarını bu şehirde sınavlardan geçirmiş bir yönetim biçimini anlamaya ya da çözümlemeye çalışmak olası mı?

Bursa... Oldu olalı, insan yerleşkesinin şehir denen o biçiminde kendini var edebileli beri, çevresindeki tüm uygarlıkların ve biyosiyasetlerin kendilerine ait kılmak için özel bir çaba gösterdikleri bir şehirdir Bursa. Aynı zamanda büyük tutkulara, aşklara, tarihe iz bırakmış aykırı sevdalara kucak açmıştır.  Tümel olanla, topluma ait olanla, tekile, bireye ait olanın  hem birbirinden kopuştuğu hem birbiriyle buluştuğu büyülü ve karmaşık bir masal ülkesidir sanki. Bu şehre uğramış herkes, Bursa’da kendi adıyla anılacak bir iz, bir imge bırakmadan, geriye doğru biraz hüzünle bakmadan ayrılamamıştır. Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün de  sayısız anısı, tarihe geçmiş konuşması vardır burada.

Atatürk’ün “Ben mânevi miras olarak hiçbir âyet, hiçbir dogma ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. (...) Benim mânevi mirasım ilim ve akıldır” sözleri çokça yinelenir, bir özdeyiş olarak dolanır dilimizde. Bursa dogmalardan, kalıplaşmış kurallardan ayrı kalabilmiş bir aklı kullanabilmiş midir? Bu sorunun yanıtını verirken çok zorlanmayacağımızı, büyük bir çoğunluğun “evet” diye bağrıştığını duyar gibi oluyorum. Mustafa Kemal Atatürk’ün sözlerine, kalıtına uygun davrandığını savlayan bugünkü Bursa’nın, hatta ülkemiz toplum çoğunluğunun doğru söylüyor olduklarını, onun sözlerini anlamış olduklarını sanırız ilk bakışta.

Atatürk’ün demek istediğiyle Bursa’da ve ülkede yaşama geçen, günlük yaşamımıza egemen olan aynı “akıl” mıdır acaba? O akıl mı kirletmiştir doğayı, o akıl mı yok etmiştir diğer insanla, toplumla ilgili kaygılarımızı, duygularımızı da, bizi yalnızca kendi parasal, nesnel geleceğini, en çok ailesini düşünebilen dar görüşlü yaratıklar yapıp çıkarmıştır...

Bilimde, göstergebilimde, hatta özgün ve özerk olması gereken sanatta bile, kavramlarını, terimlerini ödünç aldığımız, hayatı tanımlarken kaynaklarına baş vurduğumuz Batı, neredeyse yetmiş yıldır karanlık çağdaki mitin yerine geçip kendi mitleşen kartezyen aklını sorguluyor. Atatürk’ün eleştirel aklını örnek alıp halkına sunduğu o Batı, daha onun sağlığından başlayarak aklı alt başlıklara ayırıp öyle konuşmaya başladı. Biz de bunu başarmak zorundayız sanırım. Aklı, araçsal akıl ve tözsel akıl olarak ayırıyor Frankfurt Okulu ya da Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü diye adlandırılan, Hitler’den kaçıp Amerika’ya sığınmış, sonra yeniden Almanya’ya dönmüş bir akım ve modern çağın insan yanlısı düşüncesi... Aydınlanma’nın bir yandan insanı özgürleştirip bilinmeyeni ve korkuyu insan yaşamının dışına atmaya çalışırken, bir yandan yararcı aklı kullanarak tekili tümel içinde yok ettiğini, özne ile doğa arasındaki ilişkide doğayı hiçe saydığını, salt bir kullanım aracı görüp onun bir parçası olan insanı da hayatın dışına attığını savlıyor.  Sistemin tüketim göstergeleri içinde boğulmuş, kumlaşmış, genel içinde ya da çeşitli çıkar grupları içinde eriyerek yok olmuş “nihilleşmiş” yeni insan türüne günlük gözlemlerimizde kolayca ulaşıyoruz; o hep karşımızda duruyor.. Akıl, toplum denen tümelin bireysel varlık içinde kullandığı bir çeşit protez görevi görüyor. O protez, hem bize aitmiş gibi görünürken, hem de toplumun, genel kitlenin bizi kullanma aracı, bizi biz olmaktan çıkaran bir aygıtı olarak çalışıyor, bizi genele ait olmaya, tekil varlığımızı unutmaya zorluyor.

Evet, Bursa, Cumhuriyet’in kurucusu Atatürk’ün dediği gibi “aklını kullanarak” bugünlere gelmiştir. Ama hangi akıl?

Doğal kaynakları yok eden hangi akıldır? Orhan Gazi’den Tanpınar’dan armağan Nilüfer Çayı’nı dayanılmaz pis kokular saçan bir “kitch” akıntısına,  şiirsel bir şehir olan Bursa’yı beton yığınına dönüştüren, bereketli tarım alanlarını koku üreten fabrikalarla parçalayan, ülke altından kalkılamaz dış borçlar altında soluk almaya çalışırken asfalt yolları Amerikan dışalımı jiplerle dolduran, cakaya, gösterişe, aşağılık duygusuna boğulan hangi akıldır?

Bu akılla Mustafa Kemal’in kullandığı “akıl” sözcüğünün eleştirel aklı, insancıl tözsel aklı arasında dağlar kadar, kentimizin simgesi Uludağ kadar büyük ayrımlar vardır. Onun kullandığı, davranışlarına dayanak yaptığı “akıl” başka bir akıldı sanırım. Batılı felsefecilerin insana daha yakın buldukları, toplumsal baskıları, genel yargıları dinlemeyen, aykırı yollar bulan, yaratan, “öteki” insana yönelik güzel duyguların, paylaşımcılığın kaynağı olan diğer akıl... Tözsel akıl,her şeyden önce, insanın özgürlüğünü ve tekil birey olarak varoluş koşullarını önde tutar... Devrimcilik denen nitelik, davranış ve düşünce aşkınlığı da, esinini bu tözsel akıldan, rasyonelliğin değil duyguların ağır bastığı bu parçamızdan alır.

İki aydan uzun bir süredir Ankara’daydım. Babam Dursun Akçam’ın akciğer kanseri olduğunu öğrendiğim 19 Temmuz 2003’ten, onun son soluklarını aldığı 19 Eylül 2003’e ve izleyen törenlere, acı paylaşma buluşmalarına kadar onunla kalmıştım. Bursa’ya döndüğümde, kentin beton yığınına dönüşmüş mahalleleri, insan saldırısı karşısında yer yer yıkılmış, yok olmuş, güzelliği parçalanmış doğa, akarsuların kilometrelerce uzağa kadar yayılan pis suları, dere yataklarının çöpleri, naylon poşetleri, Ankara yolunun iki yanındaki düzensiz yapıların üstlerinde, bir kat daha çıkabilmek için uçları açık bırakılmış  hırs sembolü demir çubukları karşıladılar beni.

İnsan, bunları başarırken aklını kullanmıştı demek!.

Karmaşık duygular içindeydim. Mustafa Kemal aramızdan ayrılalı altmış beş yıl olmuştu, babamı yeni vermiştik toprağa. Cumhuriyetin ilk yıllarında doğmuş Dursun Akçam, Mustafa Kemal’in yaktığı aydınlanma ateşiyle Kars Cilavuz Köy Enstitüsünde karşılaşmıştı. Oradan aldığı ışıkla, ayağındaki ve yüreğindeki çarıklara, o uslanmaz çocukluğa aldırmadan Kafdağı’nı aşıp dünyaya kafa tutmaya kalkmış bir devrimciydi. Yaşamı içinde değişik siyasal gruplar, örgütlenmeler içinde görünmüş olsa bile özünde has bir aydınlanmacıydı, Kuvayımilliye’nin yetiştirdiği bir aydındı. İkisinin de tüylerimi ürperten sesleri, varlığımın bir parçası olarak yüreğimdeydiler; devrimciliğin ne olduğunu fısıldayan bir alev yalımı, bir ayrılık, bir aykırılıktı onlar.

Dursun Akçam, ölümle ölmeden önce de tanışmıştı. İlk bilinç kaybı, bir elektrolit dengesizliği nedeniyle, yarı koma durumunda kaldırdığımız Hacette Tıp Fakültesi Hastanesi’nde olmuştu. Artık eve götüremeyeceğimize inanmıştık. Kötüydü; bilinci tamamen kapanmıştı, soluk almakta zorlanıyor, hallüsinasyonlar görüyor, çırpınıyor, soğuk terler döküyordu. O geceyi gözümü kırpmadan geçirdim yanında. Gece boyu süren büyük çabalarla o kötü bulguları geriletmeyi, onu rahatlatmayı başarmıştık. Güneş doğarken gözünü açtı. Müthiş, insanı şaşırtan, hastalık tanısının konulduğu yaklaşık kırk beş günden bu yana görülmemiş genişlikte, kocaman bir gülümsemeyle gülümsedi bana ve doğudaki pencereden ona bakan sabah güneşine. Bilinci geri gelmiş,  konuşması normale dönmüştü. Gece o çırpınışlar içinde, yıllar önce köyde ölmüş babasının kendini çağıran sesini duyduğunu, kendi ölüm duyurusunu yayınlamış bir gazeteyi okuduğunu anlatıyordu.

O anda da elbet kanserli olduğunu, ölümün kaçınılmazlığını biliyor, hastalığı nedeniyle solumakta ve kıpırdamakta zorluk çekiyordu ama kısa bir süre sonra karanlığa yolculuğa yazgılı, konuk olarak aramıza dönmüş birine ait gibi görünmeyen, unutulamaz bir sevinç kaplamıştı içini. Gülümseyerek bakıyordu doğu yönüne, bana, doğduğu o uzak Kafdağı ülkesine ve güneşe doğru, büyük bir coşkuyla konuşuyordu.

Çay istedi. İki yüz metre aşağıdaki ilkyardım kantininden bir naylon bardağın içinde, ellerimi yaka yaka çay taşıdım ona. Yalnız ellerim miydi ki yanan?

 

Ölümden sonra ve ölümden önce,

merhaba sana hayat,

merhaba sana güneş,

merhaba bir yudum sıcak çayın buruk tadı, buğusu, kokusu,

yetmiş altı  yılın anısı.

Merhaba hayat sevinci,

merhaba,  gözlerime öleceğimi bilerek

ve gölgeye benzer ateşten  bir tepsi içinde

kendi tutamadığı hayatı bana sunmaya çalışarak

bakan oğul

elinden düşürme sevgini e mi...

Ölümü bilmek hiç kötü değil sizlerle...

Ölümlü olduğunu bilerek yaşamak  en büyük cezaysa insana,

erdemi alkışlayanların varlığı,

sevmeyi, acımayı, ağlamayı ve paylaşmayı bilen insan yüreği

ondan daha büyük bir armağan bana...

 

Diye yazmışım hastaneye okumak için götürdüğüm ama bir tek satırına bile göz düşüremediğim elimdeki bir kitabın arka kapaktaki iç sayfasına, onun bakışlarıyla...

Eve ayakta döndük Hacettepe’den; hayata sıkı sıkı tutunarak... Apartmanın önündeki merdivenleri kendisi çıktı. Beynini pek dinlemeyen bacaklarına, istediği gibi çıkmayan sesine söve söve...

Anılardan... Cebeci sırtlarındaki bir evde, altmışlı yılların ortalarından başlayarak gençliğimizi adımlıyoruz. Apartmanın üçüncü katındaki evimizin duvarlarına tebeşirle koca yazılar döktürmüşüz; mahalleli yaklaşan yeni bir çağın belgileriyle tanışıyor: “BAĞIMSIZ TÜRKİYE”

Tebeşirle yazdığımız duvar yazılarımızın önünde, balkonda, aile sorunlarını konuşuyoruz. Artık biz de adam yerine sayıyoruz kendimizi. Ömrünce Dursun Akçam’ın arkasında, onu her koşulda derleyip toplayan, giydiren, bakan, ezilen, yalnızca çalışan ve çalışan olmuş annemizin baskısıyla babamıza ufaktan kafa tutmaya başlamışız. Biz bizi bildik bileli eve bir tek ekmek alıp gelmemiş yanımızdaki adam, babamız; gecenin bir yarısı çalmayı alışkanlık durumuna getirdiği ev kapısında, hiç eksik olmayan yanı başındaki konuğu, içkili sofra isteği de cabası... Annemiz sabah ilkokul dersi, öğlen sonu ortaokulda ek ders, dört çocukla savurgan, dağınık bir kocanın yemeği, bulaşığı, temizliği, elde yıkanan altı nüfusun çamaşırı, ütüsü, kolası derken ezildikçe ezilmiş, posası çıkmış. Dur bakalım baba diyoruz, hani nerde bize de öğretmeye çalıştığın, kürsülerde konuştuğun demokratlık, kadın erkek eşitliği? Lafla peynir gemisi yürümez, bu evin bir ucundan da senin tutman gerekir! Tartışma sürüyor ve o gün yapılması gereken pazar alışverişi için oybirliğiyle babamıza görev veriliyor. Peki deyip çıkıyor biraz da öfkeyle; bizlerden birinin yanında gelmesini de istemiyor

Balkonda babamızın pazardan dönüşünü bekliyoruz gülüşerek. Listeyi yapmış eline vermiş annem, becerebileceğinden, gerekenleri alıp dönebileceğinden pek umutlu değil. Biz pazardan eli kolu dolu dönecek babayı beklerken bir taksi duruyor apartmanın önünde. Taksiden babam iniyor önce, arkasından üstü başı kir içinde, yırtık pırtık, yaşlı bir adam; hamal olmalı. Taksi şoförü inip bagajı açıyor; orada küfe içinde eve alınmış sebze ve meyveler var. Evin gereksinimi ucuza alınsın diye gidilir pazara; babam tuttuğu hamalı da taksiye bindirmiş! Pazarda en gariban, en düşkün hamalı bulmuş, adam küfeyi taşımakta zorlanınca da çağırmış taksiyi, bindirmiş, öyle gelmişler işte...

Sonraki yıllardan birinde, ilişkiyi hiç koparmadığımız dede ocağında, Ölçek Köyü’nde bir karışıklık yaşanıyor. Köye Ardahan’dan gelip ev satın almış, oraya yerleşmiş “mutruf” diye anılan Ardahan lümpenlerinden bir aile ile köylü anlaşamıyor. Sık sık sürtüşmeler olmuş köyde. Halamızın eşinin başkanı olduğu İstanbul’da kurulu köy derneğinin öncülüğüyle para toplanıyor, mutruf vatandaşın satın aldığı ev çok yüksek bir bedelle geri alınıyor ve köy bir yönden bakan bir akılla temizlenmiş (!) oluyor. Anımsadığım kadarıyla ben de epey bir para vermiş olduğum için eniştemiz gittiği her yerde benim adımdan övünçle söz ediyor. Babam duydu konuyu bir yerde, gülümsedi başını iki yana sallayarak. Hüner mi dedi oğlum sizin yaptığınız... Bir insanı, bir aileyi dışladınız. İnsanlık, onlarla birlikte yaşamanın yollarını bulmaktı...

İşte buydu benim sevgili babam, buydu Dursun Akçam. Kafasına koyduğunu yapan, delidolu bir adam. Yüreği insan sevgisiyle taşkın, dünyaya biraz ayrı gelmiş, aykırı gitmiş biri... 1970 yılında zamanın gençlik olayları içinde tutuklanmışım... Ankara Kapalı Cezaevi’nde yatıyorum... O, dedem Deli Eyüp’ün cenaze töreni için Ardahan’daydı. Duyup gelmiş. Avukat, itiraz, koşturma derken akşamın bir saatinde dur yapma etme seslerine aldırmadan elindeki “tahliye” kararıyla cezaevinin ortasına kadar girip aldı beni. Kucaklaştık. Kokusu hala burnumda...

Nilüfer Çayı’nın kokusunda, Bursa’nın beton, pis su akıntıları, demir çubuklar çorbasına dönmüş mahallelerinde, lüks otomobillerin cirit attığı yollarında, “sanayileşme” ve zengin olma aklının saldırdığı yeşilliği parçalanmış Bursa ovasında o iki insanın özdeşleşmiş o kutsal yönlerini, devrimciliklerini buluşturuyordum acıların  ve yanılgıların içinden. Ucuza üretip çok para kazanmak isteyen akıl, arıtma yapmamıştı fabrikasına, akıtmıştı artığını dağ sularının, bereket ovasının içine, gösterişli bir evde oturmak isteyen akıl, zeytinliği, ormanları doğramıştı, oğluna, kızına, torununa ayrı birer ev kurmak isteyen, fazlası zarar olmaz diyerek iki üçünü de kiraya ayıran diğer bir akıl, yer altı araştırması yapmadan, yeterli demir kullanmadan, sokakta güneş ve soluk alacak yer bırakmadan yükseltmişti belediyeden izinsiz kondusunu, elektriği de kaçak kullanacaktı elbet... Başka bir akıl, halkın inançlarını kullanarak tırmanmıştı iktidar merdivenlerini. Çok önemli kararlar, ülkenin geleceği, insanların ölüm kalım sorunları üzerine konuşulurken, insancıl öğeler değil, yalnızca ne kazanacağımıza ilişkin para işaretleri yapılıyordu. İnsan ruhu ve bedeni, o sefalet göstergesinin, araçsal aklın simgesi paranın ardına takılmıştı. Hatta ve hatta, en acıklısı, toplumsallığı ve özerkliği ancak muhalif olduğunda var olabilen, muhalefeti bittiğinde kendi varoluşunu da yadsımış olacak sanat ve yazın dünyasındaki kimi insancıklarımız bile, gelecekte neler kazanabileceklerini düşünerek, iktidar koltuğunun gölgesinde şiirler yazıyorlar, yazılarını büyük sermaye odaklı bir dergide yayınlatabilmek için olmadık taklalar atıyorlardı.

Hep sevdiğimiz, saygı duyduğumuzu söylediğimiz bir ses yankılanıyordu bir yandan. Yabancı sömürgecilerle işbirliği yapıp para kazanmanın, padişaha damat olmanın, sarayda kalmanın yollarını aramak varken battı batacak vapurlarda bir kurtuluş serüvenine atılan, olmadık bir ütopya, bir özgürlük direnişi için yaşamını tehlikeye atan bir ses... İçinde yaşadığı toplum yüzlerce yıldır Arapça ve Farsça yazarken Latin harfleriyle yeni abc kuran, yüzlerce yıldır Arapça okunan ezanı Türkçe’ye döndüren, benim halkım bunu sever, benim insanım böyle ister demeden kendi içinde parlayan bir ışıkla umulmadık atılımlar yapan, kitle denilen o kendini tekrarlamaktan öte bir varlık göstermeyen kaba çoğunluğa hiç ödün vermeyen, tek insan kendinde, kendi özgür benliğinde toplumun, tümelin geleceği için iyisini görmeye, yapmaya çalışan bir devrimci...

 

 

“Başvekil İsmet Paşa Hazretlerine

Bademâ (bundan böyle) dinin her safhasında Türk dili hâkim olacaktır.”

(6 Şubat 1933, Çarşamba, Çelik Palas)

Devrimci ses, insandan yana ses buydu işte; yediden yetmişe tüm nüfusun yüzlerce yıldır Arapça ibadet ettiği bir ülkede Türkçe ibadet için davranmayı bildirmekteydi. Ne alkış kaygısı, ne halkın kendine yönelecek sevgisi değildi önde tuttuğu, kendisinin halk için, insan için beslediği sevgi belirlemekteydi düşüncesini, gelecek için kaygılarını.

Kastamonu’da taktığı şapkayı asıl Bursa’da sınamıştı Atatürk (22 Eylül 1925’te başlayan Bursa gezisi)...

Bursa, genelden ayrılmayı hiç becerememiş, hep tutucu, hep geri çekici olmuş bir şehir olarak bilindiğinden ve öyle tanındığından olacak, ezanın Türkçe okunduğu ilk şehirlerdendi. Bursa’da ezan Türkçe okunurken İstanbul’da hâlâ Arapça ezan okunmaktaydı. Bursa, kendisine yakıştırılmış o tutuculuk yaftasını ne yazıktır ki, boynundan çıkarıp atmayı, devrimci bir tutum benimsemeyi hiçbir zaman becerememişti. Cumhuriyetin kurucusunun devrimci kararlarına, Türkçe ezana karşı gösteriler bu şehirde yapılmış, evkaf müdürlüğü bu şehirde basılmıştı. Ve o ünlü Bursa Nutku, gericiliğe, tutuculuğa karşı bu şehirde bir  meydan okuma sesi olarak kalmıştı.

Bir sistemin başındaki, bir iktidarın en tepesindeki adam tüm sistemlere, tüm iktidarlara meydan okuyan şeyler söylemekteydi orada (6 Şubat 1933 akşamı, Çelik Palas’ta , Öyle ise gençliğe okumak üzere yaz!” diye başlayan konuşma)....

“Türk gence inkılâpların ve rejimin sahip ve bekçisidir. Bunların lüzumuna, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır; rejimi ve inkılâpları benimsemiştir. Bunları zayıf düşürecek en küçük veya en büyük bir kıpırtı ve bir hareket duydu mu, bu memleketin polisi vardır, jandarması vardır, adliyesi vardır... demeyecektir. Hemen müdahale edecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla, nesi varsa onunla kendi eserini koruyacaktır.

Polis gelecektir, asıl suçluları bırakıp suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, ‘Polis henüz inkılâp ve cumhuriyetin polisi değildir’ diye düşünecek, fakat asla yalvarmayacaktır. Mahkeme onu mahkûm edecektir. Gene düşünecek, ‘Demek adliyeyi de ıslah etmek, rejime göre düzenlemek lazım’ diyecektir.

Onu hapse atacaklar. Kanun yolunda itirazlarını yapmakla beraber, bana, İsmet Paşa’ya, Meclis’e telgraflar yağdırıp haksız ve suçsuz olduğu için tahliyesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, ‘Ben inanç ve kanaatimin icabını yaptım. Müdahale ve hareketimde haklıyım. Eğer buraya haksız gelmişsem, bu haksızlığı meydana getiren sebep ve âmilleri düzeltmek de benim vazifemdir.’

İşte benim anladığım Türk genci ve Türk gençliği...”

Atatürk, gençliğe, değişmeyen dogmaları, kitlenin benimsemiş olduğu inançları değil, değişimi, devrimciliğini aktarmaktaydı. Kendi başında bulunduğu sistemin polisi, jandarması, mahkemesi değildi güvendiği, el verdiği... Genç insanların yüreğinde belirlenecek, yaşayacak, değişimci ve insancı bir güce, Batı’nın bugün  tözsel akıl diye tanımladığı o kaynağa seslenmekteydi. İşte bunun içindir ki Mustafa Kemal Atatürk’ün söyledikleri, ister istemez, toplumcul buyrukları, kabullenişleri, alışkanlıkları, imgeleri taşıyan bir sözden çok, tekil olan, bireye özgü olan sese yakın düşmektedir. O, devrimci bir sestir. O sesi içtenlikle duyumsamış olan birisinin, çıkarı için bir başka insana ve doğaya zarar vermesi, genel olana katılıp sürünün içinde varla yok arası sürüklenen bir birey olması olası değildir.

 

Çok acılı ve hüzünlü olduğum bir günde “Cumhuriyetin 80. yılı ve Bursa” başlığı ile yaşayan bir oğulun kısa bir süre önce ölmüş devrimci babası için düşündükleri böyle harman olup çıktılar. Kanımca ölümlü olduğunu bilerek yaşamaya mahkum edilmiş insana düşen, yaşamın kaynağı olan içindeki devrimci ruhu söndürmemek ve yitirdiklerini unutmamak olmalıdır. İçimdeki ses böyle diyor.

 

Kaynakça:

 Atatürk ve Bursa, Yılmaz Akkılıç, Bursa Defteri Yayınları, İkinci Baskı, Ekim 1999

Adorno: Kitle, Melankoli, Felsefe, Cagito, Sayı 36, Yaz 2003

Agora Dergi, Sayı 34, Kasım Aralık 2003, Sıradışı Bir Babada Yaşayan Oğul Gözüyle; Dursun Akçam

 

*Bu yazı 2003 Kasım ayında Bursa Olay Gazetesi Bursa’da Yaşam ekinde yayınlanmıştır.