TEKEL İŞÇİLERİNİN DİRENİŞİ VE KEMALİZM’E ŞAŞI BAKIŞ

Tekel işçilerinin karakışın ayazına, soğuğuna, polisin jopuna, biber gazına karşın sürdürmekte oldukları direniş, Şarkiyatçı Batı kaynaklı Ortaçağ dogmalarını kullanan postmodern rüzgârlarla yelkenlerini doldurmuş, ekonomi, üretim, üleşim kavramları, soğan ekmek kavgası yerine kültür ve inanç ayrılıklarını öne çıkararak, insanları üç kuruş karşılığı, eskilerin deyimiyle kafadan gayrımüsellah kılarak, yani akıl silahından arındırarak, siyah ipekten türban ve ultralüks jiplerle donatılmış sırça saraylardaki saltanat koltuklarında sonsuzluğa kadar oturmak niyetinde olanların inanç şekerine bulayarak halka yutturmakta oldukları ezberi bozan bir yıldırım ışığı gibi düştü topluma.

Bir televizyon kanalına çıkmış türbanlı bir konuşmacının, neden muhafazakâr kesim bu insanların ekmek kavgasına en küçük bir destek vermedi sorusunu sorabilmesi, geleceğe olan umutlarımızı çoğalttı.

Önemli çelişkiler, us karışmalarına yol açtı bu tekel işçileri…

Köy kökenli bir aileden gelmekte olduğumu, köylülüğümle onur duyduğumu, babama yakıştırılmış “Kaf Dağlarının çarıklı çocuğu” deyimini severek ve çokça kullandığımı bilenler çoktur. Ailemizin kente göçmesinde, birey özgürleşmesi, uygarlık ve kent kültürüyle tanışmasında Köy Enstitüleri olduğu kadar, Tekel gibi kurumlar da önemli etken olmuşlardır.

Aile hikâyemiz, aslında Türkiye tarihinin birebir öyküsü gibidir. Kurtuluş Savaşı’nın adsız subaylarından, savaş sonrası Anadolu’ya geçerek köy öğretmenliğine başlamış, Erzurum Yetimler Mektebi’nde öğretmenlik, Hanak’ta Nahiye Müdür Yardımcılığı, Artvin’de tapu müdürlüğü yapmış, elleriyle okullar kurmuş ve iki yetimini beş kuruşsuz bırakıp bu dünyadan göçmüş dedem Kemal Bey (Akıncı)’nın tek oğlu, Turgut dayım, trenlerde kaçak yolculuk yaparak Ankara’ya ulaşabilmiş, öğreniminden sonra da Tekel’de müfettiş olmuştu. Onun açtığı kapıdan dünya güzeli insan, Akçam kardeşlerin en küçüğü Kerim amcam Tekel işçisi olabilmiş, Ankara varoşlarında bir ev sahibi olmayı başarmıştı. Küçük bibimin eşi, öğrencilik yıllarımda köyde yanında çalıştığım değerbilir insan Cemal eniştem de Tekel emeklisidir.

Ailemizde her anlamda Tekelci çoktur.

Az çok bilinir… Bizler, 12 Eylül öncesi genç tıbbiyelilik ve hekimlik dönemlerinde, Ankara varoşlarında kurduğumuz derneklerde halkımıza sağlık hizmeti götürmüş, sonraki uzmanlık yıllarında da işçiye, köylüye yakın bir hekim olarak kalmaya çalışmıştık.

Edebiyat ve kültür dünyasını seçerek on yıl önce ayrıldığım etkin hekimlik yaşamı, o zamandan bu yana büyük ölçüde uzak kaldığım ilaç piyasası ya da tıptaki güncel gelişmelerden fazla haberdar olmamam, eli öpülesi o insanlara hekim olarak yardım etmeme engel olamazdı… Kendimi oradaki hekim nöbet listesine yazdım ve vardım Ankara’nın göbeğinde yaktıkları çoban ateşleriyle dünyanın duyarsız patronları yanında soğuğa, ayaza da karşı ısınmaya çalışan, dumandan öksürerek, uykusuzluk, yorgunluk, düzensiz beslenmeyle her türlü salgın hastalık ve rahatsızlığın kucağında yaşamlarını sürdürmeye çalışan işçi kardeşlerimin yanına.

Orada genç hekimler, Tekel işçisine yardım için koşuşturan genç tıbbiyeliler de vardı. Devrimci tıbbiye geleneğiyle ne kadar onur duysak azdı…

Ancak, gençlerin daha yaşlı hekimlerle, işçilerle ve kendi aralarındaki konuşmalarına kulak verince şaşırıp kaldım. Aykırı görünen kimlikler, kurulu düzene muhalif gençler olarak, yükselen Kemalist faşizme karşı okulda ve çevrelerinde savaşım verdiklerinden söz ediyorlardı. Devrimcilik ölçütleri, insanların Kürt sorunu ve Ermeni sorunu karşısındaki tutumları idi…

Kemalist eğilimlerin oldukça güçlü olduğu, birçok meslek odasında Kemalist çizgideki politikaların yönetimde bulunduğu İzmir’i de faşizmin iyice yükseldiği bir şehir olarak tanımlıyorlardı.

Sormak istiyorum şimdi genç hekim adaylarına, onlarca yıl bu ülkede üreticisinden tüketicisine her sınıf ve zümreden insana yaşam kaynağı olmuş Tekel’i hangi anlayış kurmuştu? Tekel dışında Sümerbank, SEK, Şişe Cam, Et-Balık, Beykoz kundura, Demir-Çelik, Şeker Fabrikaları ve benzeri birçok üretken kurumu, Anadolu kırsalında yedi bin yıldır egemenliğini sürdüren toprak ağalığı, tefeci-bezirgân soygun sistemine karşı üretici köylümüze biraz olsun soluk aldırmayı sağlamış kuruluşu yapılandıran kimdi, üç kuruşa Batılı sermayeye hem de “babalar gibi” kim satıyordu?

Yapılan tüm özelleştirmelerde, partizan anlayışlarla kurumların başına atanmış kendi çizgilerindeki yalakaların başarısızlıklarını bahane etmemişler, adı geçen kamu mallarını arsa ederlerinin bile altındaki fiyatlarla yerli yabancı sermayeye peşkeş çekmemişler miydi?

Karabük’te, İskenderun’da fabrika yapan fabrikaları, kendi cevherimizden çelik üreten ata dede yadigârlarımızı piyasa oyunlarıyla, grev kışkırtmacılılıklarıyla çelik piyasasında geri plana düşürüp ABD’den ithal edilen hurda demirleri çubuk demire dönüştüren izabecilere karşılıksız kredisinden hayali ihracata, bedelsiz hazine arazisinden ucuz elektriğe her türlü devlet olanağını sağlayan kimdi? Yapı sektöründe bu ABD çürüğünden yapılmış demirlerin kullanılır olmasından sonra meydana gelmiş depremde kumdan kaleler gibi yıkılan yapıların altında yirmi binden çok insanımızı çirkin çıkar oyunlarına kurban etmemiş miydik?

Genç kardeşlerimizin ağızlarından düşürmedikleri “sosyal devlet anlayışı”, “sağlık hizmetlerinin sosyalleştirilmesi”, Kemalizm’in bir tür yenidendoğuşu gibi olmuş 27 Mayıs’ın, 1961 Anayasası’nın ürünü değil miydi?

Mustafa Kemal’in ölümüne kadar Türkiye dışında yaşamak zorunda kalmış kimi kafatasçıları onun ölümünden sonra eğitim ve kültürde kilit noktalara getiren kimdi? II. Dünya Savaşı yıllarında Alman faşizmine, 1950’lerden sonra Amerikan emperyalizmine vurucu güç olarak “Komünizmle Mücadele Dernekleri”yle, “İlim Yayma Cemiyeti”yle, gizli açık, yerli yabancı iktidar güçleri tarafından desteklenmiş, Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta CİA ajanlarıyla birlikte çalışarak önce camilerin bombalandığı söylentilerine çıkarmış, arkasından anne karnındaki bebekleri doğramış, yaşlı insanları parçalamış gözü dönmüşlerin “ocak”larıyla kültür sahnelerimizde yer almış tosuncuklar neden Kemalizm’e düşmandı?

Önce Alman faşizine, sonra ABP emperyalizmine paralı asker yazılmış kafatasçılarımız, Köy Enstitüleri’ni neden ABDli uzman Fay Kırby’nin dediği gibi, “Kemalizmin tam kendisi” olarak yargılamış ve karşı çıkmışlardı?

Bugünlerde, sık sık bir toplumsal linç girişimiyle kendilerini gösteren, ürkek güvercinlere arkadan kurşun sıkmayı, kalabalık olunca kabadayılık yapmayı çok seven tosuncuklarımız da Kemalizm’in değil, 12 Eylül sonrasında CİA ve NED (National Endowment for Democracy) parası ve ajanlarının önderliğinde, önce Türk-İslam Sentezciliği’nin, 1996’dan sonra doğrudan ABD Başkanı’na bağlı ACRFA (Dış Ülkeler Din Hürriyeti Danışma Komitesi), Gergetown’daki Turkish Studies çalışmalarının, uluslararası finans kapital ve yerli tefeci bezirgânlığın her bakımdan desteklediği türlü çeşitli ocakların, kent çevrelerini ve tüm Anadolu’yu sarmış at gözlüklü fetihçi saldırgan kafanın, tarikat evlerinin ürünüdür.  

12 Eylül sonrası kültür ve eğitim politikalarının belirlenmesinde en kilit noktalara getirilmiş “İlim Yayma Cemiyeti”, Türkiye Gazetesi ve “Aydınlar Ocağı” çevrelerinin gözde adı Aydın Yalçın, dergisi Yeni Forum’da CİA Ajanı Paul Henze ile birlikte yazılar yazmamış, Bodrum Yalıkavak’taki toplantılarında onlarla birlikte poz vermemiş ve kendilerine NED aracılığıyla ABD’den gelen 50.000 Dolar’ın izi Uğur Mumcu tarafından bulunup çıkarılınca, “Yeni Forum’un Türkiye’de totaliter rejimlere karşı ve demokrasinin yerleşmesiyle ilgili mücadeleye 35 yıldır sürdürdüğü katkıları desteklemek amacı güden bir bu yardımın gizli kapaklı hiçbir yanı yoktur” dememiş midir?

Genç tıbbiyeli kardeşlerimize ve onlar gibi şaşı bakar olmuş nice aydınımıza ülkemiz için büyük bir evrim sağlamış Kemalizm üzerine ders vermeye de niyetimiz yok, sosyalist olduğumuzu gizlemeye de… 

Savaşımınız, gazanız kutlu olsun sevgili Tekel işçisi kardeşlerimiz. Daha ne çok sorular sorduracaksınız bize. Daha ne çok kişi kafasını duvara vuracak sizin sayenizde…