Karnavalcı Roman ve Türk Romanı (Beyazıt Kahraman)

Cılavuz Köy Enstitüsü çıkışlı ünlü eğitimcimiz ve yazarımız Dursun Akçam’ın en büyük oğlu olan A. Alper Akçam Ardahan’da doğdu. İlk ve ortaöğrenim yılları, anne babasının öğretmen olarak görev yaptığı Ardahan, Kırıkkale ve Ankara’da geçti. Ankara Atatürk Lisesi (1968) ve Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesini (1974) bitirdi. Ankara, Yalova, Karabük, Erzincan ve Bursa’da genel cerrah olarak çalıştı. Türk Tabipleri Birliği, Ankara, Bursa ve Zonguldak Tabip Odaları, İşsizlik ve Pahalıkla Savaş Derneği, Türkiye Sosyalist İşçi Partisi, Edebiyatçılar Derneği, Bursa Kültür ve Sanat Vakfı, Kıbrıs Balkanlar Avrasya Türk Edebiyat Kurumu (KIBATEK) gibi birçok demokratik kitle örgütünde görevler üstlendi. Karabük Demirspor ve Karabük Esnafspor takımlarında lisanslı futbolcu olarak oynadı. Karabük Demirspor’un kulüp başkanlığını, takım kaptanlığını, kimileyin çalıştırıcılığını yaptı.

Dursun Akçam Kültür ve Sanat Vakfı Başkanlığını ve Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği Ankara Şube Başkanlığını sürdürmektedir.

Aldığı birçok ödül arasında 2008 Yunus Nadi Öykü Ödülü ve Troya Folklor Araştırma Derneği 2011 Edebiyat Ödülü bulunmaktadır.

Alper Akçam’la Ürün Yayınları tarafından yayımlanan Türk Romanında Karnaval adlı inceleme-eleştiri kitabı ve Türk romanının gelişimi hakkında konuştuk.

 

 

 

İnsanlık tarihinde edebiyatın başlangıcını ya da ortaya çıkışını nasıl anlatmak gerekir?

-Edebiyatın başlangıcını dilin başlangıcı ile koşut görmekte hiç sakınca yok sanırım. İnsanoğlu toplum olarak, birlikte yaşamaya başlar başlamaz, doğayı, günlük yaşamı temsil edecek oyunları, resimleri de yaşamının bir parçası yapmıştır. Toplumsallığın ana damarı ve çoğaltıcı gücü olan taklit, abartma, alaysama ve daha birçok dil oyunu, edebiyatın can damarı ve en önemli parçasıdır.

Toplumsal şenliklerde, bereket törenlerinde, tapınma ayinlerinde şarkıyla,  şiirle ilk bilinen önemli ürünlerini vermiştir edebiyat. Yüzlerce, binlerce yıl ağızdan ağıza, dilden dile dolaşan sözlü gelenekten sonra, yazının bulunmasıyla birlikte, edebiyatta da çok önemli bir atılım gerçekleştiği söylenebilir.

Edebiyatı bir tür dil oyunu, insanın tanımını da Hollandalı Huizinga’nın yaptığı gibi Homo Ludens (oynayan yaratık) olarak kabul ettiğimizde çok önemli bir tarihsel zenginlikle karşı karşıya kalırız.

Dünyada roman türünün doğuşunu nasıl inceliyorsunuz? Romanın tarihsel gelişimine çok kısa değinir misiniz?

Bu konuda çok değişik yaklaşımlar, farklı bakış açıları olmakla birlikte romanın doğuşunu bireyin toplumdaki yerinin, üreten varlık olarak hayat kurucu rolünün belirginleştiği ve bu varoluş bilincinin yerleştiği geniş yeniden üretime, kent toplumuna, moderniteye bağlamak en akla yatkın olanı gibi geliyor bana.

Bu anlamda, “Vocation”, yani, önceden yazgılanmış teolojik bir amaçla yaşama geliş ve sınırlanmış bir yazgının dışına çıkamayış olarak tanımlanan Ortaçağ anlayışını kapatan Rönesans, kültürde bir büyük devrime kapı açmıştır diyebiliriz. Rönesans ve Reform hareketleri, romanın iki beşiği olarak görülebilir. Bu anlamda, Ortaçağ korkusuna karşı gülmeceyi öne çıkaran ve tuhaflıkları kullanarak tüm tekil dilleri yıkan Rabelais romanındaki çoğulluk ve grotesk halk dili, arkasından gelen Cervantes, Goethe ve Shakespeare’deki yaratıcılık, romanın temelini doğuran kilometre taşları olarak görülebilir. Bir başka deyişle, romanın doğuşunu, geleceğini yazmayı becerecek gücü kendinde bulabilmiş birey bilincinin doğuşuyla yaşıt saymak anlamlı bir aforizma olacaktır.  

Roman kavramına ağırlıklı olarak Mihail Bahtin’in görüşlerini inceleyerek yaklaşmışsınız. Buna neden gerek duydunuz?

“Türk Romanında Karnaval” adlı yapıtta, adından da anlaşılacağı üzerine karnavalcı roman kuramının isim babası sayılan Bahtin’den yararlanmam kaçınılmazdı. Başka eleştiri yazılarında farklı eleştirmenler ve edebiyat kuramcılarından da yararlanmaktayım…

Mihail Bahtin’in Rönesans romanı ve Dostoyevski üzerine yaptığı değerlendirmeler, edebiyatta bir yöntem sahibi olabilmenin olanaklarını veriyor. “Türk Romanında Karnaval”da bu olanağı kullanmaya çalıştım. Edebiyat eleştirisini yalnızca yazarın yaşamına ya da toplumsal koşullara, değişim istencine, sınıf mücadelesine ya da salt bilinç dışı ile bilinç ve üst bilinç arasındaki mücadeleye dayandıran diğer bakış açıları, Bahtin’den sonra epeyce yavan kaldı sanırım. Bahtin’in açtığı kapıdan Octavio Paz, Franco Moretti gibi edebiyat kuramcıları, denemeciler geçti. Edebiyat, toplumsal kültür birikimiyle ve sosyolojiyle dirsek teması kurdu. Buradan edebiyatı salt sosyolojik bakış açısıyla yorumladığım ya da adını andığım kültür insanlarının böyle bir yöntemi öne çıkardıklarını söylemek istemiyorum. Bu konuda yapılmış birçok yanlış değerlendirme var zaten.

 

Okurlarınızın “romanda karnaval” ve “çoksesli roman” terimlerinden ne anlaması gerekiyor?

Edebiyatta sınırları belirlenmiş anlam kalıplarıyla hareket etmek doğru değil sanıyorum. Herkes istediğini anlamakta özgür olmalıdır.  Çokseslilik biraz da böyle bir şey... Çoksesli romanda farklı bakış açılarının yan yana ve karşı karşıya duruşuyla (sirknizis ve anakrizis), olgulara bakan göz geniş bir ufuk kazanır.

Çoksesli romanın amacı bir yan işlev üzerine giden bir olay örgüsü kurmak değil, belki de herkesin bildiği bir olgunun nasıl farklı farklı yorumlanabileceğini ve yazınsal kurgunun gücünü duyumsatabilmektir.

“Romanda karnaval” yerine “karnavalcı roman” dersek daha doğru olur.  Karnavalcı yaşamı romanda olay örgüsünün içinde görebiliriz. Sözgelimi Fakir Baykurt’ur Kurbağalar”ı, ya da Ümit Kaftancıoğlu’nun Yelatan’ı bu bakımdan zengin bir içerik taşır. Ancak, olay örgüsü içerisinde karnavalcı bir yaşam örüntüsü serilmiş olmasa da, dil kullanımında karnavalcılık yapılarak bu anlam yerine oturtulabilir. Benim yeni kitabımda “Dilin Dört Atlısı” adını verdiğim Vüs’at O. Bener,  Bilge Karasu, Leyla Erbil ve Oğuz Atay’da olay örüntüsü içinde karnavalcı bir anlayış olduğu kadar,  dilin düz anlamda kullanımı yerinden oynatılarak dilin kendisi bir karnaval durumuna getirilir.

Karnaval neden evrenseldir?

Karnaval, ya da Türkçe’ye uyarlarsak şenlikçi kültür, insanlık tarihinin en eski çağlarına kadar uzanır. Pagan dönemde av, bereket, tapınma toplantılarında, sınıflı toplumda halk çoğunluğunu bir araya getiren yaşam kesitleri ve azınlığın çoğunluk üzerindeki baskısına bir direniş unsuru olarak, tüm hiyerarşilere, cins, yaş ve sosyal durum ayrıcalıklarına karşı çıkan, gösterge sistemlerini eşitleyen, doğayla insanı buluşturan bir kültür olarak her toplumun var oluşunda geçilmiş bir yoldur diyebiliriz. Günlük yaşamımızda da derin izleri olan bir bakış açısı, anlayıştır karnavalcılık. Latin Amerika’da Fiesta olur, Asya’da Nevrozla, Hıdırellezle can bulur, Hıristiyan gelenek içinde karnavalcı kültürle kendini gösterir. Hayat nasıl evrensel ise, dünyanın neresinde olursa olsun, insan toplulukları nasıl benzer bir toplumsal ilişki taşıyorsa, karnaval kültürü de öylesine evrenseldir.

Mangala adlı oyunun yeri ülkede aynı adla olmak üzere yetmişe yakın ülkede oynanıyor olması, bu ve benzer oyunların birçoğunda kültürden kültüre geçişle birlikte aynı anda doğuşun da var oluşu bu evrenselliği perçinleyen bulgulardır. 

Anadolu’da karnaval geleneğinin örnekleri var mı?

Anadolu karnavalcı gelenek bakımından dünyanın en zengin coğrafyasıdır diyebiliriz. Metin And’ın, İlhan Başgöz’ün, Pertev Naili Boratav’ın ve dinamik halkbilim çalışmalarını sürdüren ardıl birçok kültür insanının yaptığı derlemelerde sayısız örnekleriyle karşılaşırız. Yalnızca Nevroz, Hıdırellez, ya da Koç Katımı, Saban Çıkarma, Diş Hediği, Kaz Kesimi gibi kavram ve dönemsel şenliklerin bilinen varlığı bile yeterlidir bu konuda…

Edebiyat tarihçileri ve eleştirmenler Türk romanının doğuşuna farklı bakabiliyorlar. Sizin yaklaşımınız nasıl?

Türk romanı başlangıçta bir Batı taklitçiliği ile doğmuştur diyebiliriz. Edebiyatımız, özellikle Cumhuriyet kuruluşundan sonra kendi kaynaklarına, sözlü kültür geleneklerine de yönelmiş, güçlü bir gelişim göstermiştir. Özellikle Ahmet Mithat Efendi’nin yazın teknikleri üzerine yaptığı değerlendirmeler, Recaizade Ekrem’in Araba Sevdası’nda dile kattığı parodik tutum, Hüseyin Rahmi’nin diyalogcu tarzı, Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf’ta anlatıcı ile kahramanlar arasındaki düzlemde kurduğu teğet yapı çok önemli atılımların kaynağı olarak görülebilir.  

Türk romanından çeşitli örnekleri de incelemişsiniz. Romancılığımızın geldiği noktayı nasıl değerlendirirsiniz?

Şu anda güçlü bir Türk edebiyatı ve romanından söz edebiliriz… Nobel kazanmış bir yazarımız olmakla birlikte, henüz edebiyatımızın zenginliğini ve gücünü dünya bilmiyor.  Ne yazık ki, Nobel ödüllü yazarımız da, televizyon ekranlarında sıkça boy gösteren,  popüler kültürün pompaladığı şişirilmiş yazarlar da edebiyatımızın gücünü temsil etmeye yetmezler. Bilinenin çok ötesindeyiz… 

Köy Enstitüsü kökenli edebiyatçılarla ilgili önemli iddialarınız da var. Değerlerinin bilinmediğini ve politik kaygılarla, bilerek gözden düşürülmüş olduklarını söylüyorsunuz.

“Türk Romanında Karnaval”da Köy Enstitülü edebiyatçılara yönelik bir çalışmam da yer aldı. “Batı Rönesansında Rabelais Türk Edebiyatında Köy Enstitülüler” adlı bölümde, özgün şeyler yazdığıma inanıyorum. Kitabın tümü de, burada söylediklerim de edebiyat dünyasında büyük bir sessizlikle karşılandı diyebilirim. Eleştirdiğim çevrelerden çıt çıkmadı söz yerindeyse. Bir suçluluk psikozu içine girmiş gibi oldular.

Köy Enstitülü edebiyatçılar, halk kültürünün grotesk ve seküler yönünü öne çıkardılar. Dahiyane buluşlarla, bugünlerde Anadolu’yu örtmeye çalışan karanlığı önceden görmüş gibi davrandılar.

12 Eylül 1980’den sonra hızlanan bir kampanyayla “Köy Romanı”na karşı bir linç uygulaması başlatıldı.  Katıldığım birçok edebiyat  toplantısında tanığı oldum; birçok edebiyatçı “Köy Romanı”na yönelik aşağılayıcı bir şeyler söylemeden sözüne başlamadı.

Anadolu köyünü, oradan kente ulaşan halk kültürünü ve yaşam biçimini yapıtlarında kullanan yazarlar buyurulmuş edebiyat yapmakla suçlandı. Jdanovcu, Stalinci bir edebiyat tarzını benimsemiş oldukları söylendi. Oysa ki, onların yapıtlarına yakından bakıldığında, çok farklı bir biçem, çok farklı imgesel özellikler görülür.  Köy Enstitülü edebiyatçılar, karanlık ve korkuya karşı, halk kültüründeki gülmeceyi, tuhaflıkları yapıtlarına taşıdılar, yeniden doğuşa uğrattılar. Kaplumbağalar’ın Kır Abbası,  Yelatan’ın Güli Anası, Yoz Davar’ın Çoban Musası,  Kanlıderenin Kurtları’nın Telli Anası çok önemli kahramanlardır. Bahtin’in Rönesans romanının kurucusu saydığı Rabelais Romanı ile Köy Enstitüsü kökenli edebiyatçılarımızın yapıtları arasında çok önemli benzerlikler, hatta özdeşlikler bulunmaktadır. O edebiyatçılar Bahtin’i okumamışlardı. Yapıtları henüz Türkçe’ye çevrilmemişlerdi ama, içinde doğup büyüdükleri kültürü iye kavramışlar,  Köy Enstitülerinde çok önemli bir üretken güç kazanmışlardı.

Bahtin, “Rabelais ve Dünyası”nda grotesk gerçekçilik dediği bu tarz üzerine konuşurken, “Bu kitapta o kadar sözü edilen grotesk gerçekçiliğin otuzlu yıllarda öne çıkarılan toplumcu gerçekçilikle bir ilgisi yoktur” diyor. Bizde yaşananları bu saptama çok güzel açıklıyor. Köy Enstitülü edebiyatçıların karşıtları da onları savunurken yeterli bir bakış açısına sahip olmayanlar da aynı amaca hizmet ettiler. Enstitülü edebiyatçıları  “toplumcu gerçekçi” bir kategoriye sıkıştırarak onları yalnızca halkın sıkıntısını, çilesini dile getiren bir edebiyatın temsilcisi olarak görenler, onları değersizleştirmiş, yavanlaştırmış oldu. Edebiyatta bu tür kategorileştirmelere, kamplaşmalara karşı olduğumu hemen söylemeliyim.

Köy Enstitülü edebiyatçıların gözden düşürülmesi ile, halk kültürünü, tüm Müslüman Doğu toplumlarını olduğu gibi Anadolu’yu da dinle, İslam ve Arap kültürüyle özdeş görenlerin önü açıldı. Bizim bedenleri ülkemizde, kafaları Batı’da duran kimi aydınlarımız da günlük hayatın dinselleştirilmesini “coğrafyayla buluşma”, ya da “kendiliğinden gelişmenin önünün açılması” olarak değerlendirdiler. “Anadolu Rönesansı” adlı kitabımda da bu konuya ağırlık verdim. Özellikle “Erken Cumhuriyet dönemi Kültür ve Eğitim Politikaları”na, Köy Enstitüleri’ne karşı liberal kanattan gelen eleştirileri yanıtladım.