POSTMODERNİZM ÜZERİNE (EYLÜL DERGİSİ)

Bilinen gerçekliğin dışında bir şeyler söyler edebiyat, sizi şüpheciliğe götürür. Eğer bir edebiyat yapıtı bunu yapmıyorsa, tekil bir bildirimle sonuçlanıyorsa edebiyat yapıtından daha çok bir tarih metnidir, bir toplum bilim metnidir, tıpkı Kemal Tahir’in yapıtlarında olduğu gibi. Kendisi de “ Memleketimizde toplum bilimini edebiyat aracılığıyla hayata geçirmeye çalışıyoruz” diye söyler zaten. Ben edebiyata böylesine tezlerin karıştırılmasına, “tezli edebiyat” dediğimiz şeye karşıyım. Yani postmodernizm buna karşıysa ben de karşıyım. Ben postmodernist mi olacağım şimdi? Hayır, kesinlikle değilim. Anlatmak istediğim çok başka bir şey. Önce Rus biçimcileriyle başlayan sonra Yeni Eleştiri ile boyutlanan – başka akımlar da var bunların içerisinde -, edebiyatta içeriği arka planda tutan, çok da önemsemeyen ekollerin edebiyata çok büyük katkıları olmuştur, bunu yadsıyamayız ama diğer taraftan da edebiyatın yaşanan gerçeklikten çok uzak kalması da doğru değil bence. Edebiyat hayatla iç içe olmalı. Eğer hayatla arasındaki bağları koparırsanız hayal gücünüz, esininiz, imgeleminiz boşluğa düşer; bir geçici sapıtma, hayal görme olarak kalır ve orada biter. Edebiyatta bir amaçlılık da olmamalı yani bir edebiyat yapıtı belli bir düşünceyi okura iletmek için yazılmamalı. Elbette ki yazarın bir dünya görüşü, bir bakış açısı vardır ve bu metne bir şekilde sinmiştir ama baştan sona belli bir düşünceyi savunmak için kurulan ve bunu açıkça hissettiren bir metne de edebiyat yapıtı denilemez; o bir siyasi metindir.  Postmodernizm de siyasi söylemin edebiyattan uzak tutulmasını söyler ve bu anlamda postmodernizme karşı çıkanlar vardır. Şimdi bakınız, bugün postmodernizmi savunduklarını iddia eden birçok edebiyatçımızın eğer hak ettiği değer verilmiş olsaydı Türkiye’de birçok şey değişecekti açısından savundukları Ahmet Hamdi Tanpınar der ki: Edebiyatın hayatla ilişkisine eğilip aralarındaki ilişkiyi soruşturduğunuz zaman eleştiri başlar. Başka bir toplumcu-gerçekçi edebiyatçının değil, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın sözüdür bu. Edebiyat, sanatın ve güzel duygusunun, güzel kavramının kitlelere yayılması, insanların daha güzel bir dünyaya ulaşması için bir yol açacaksa hayata yaklaşmalı, biraz hayatın içinde olmalı. Günümüzün problemlerinin dışında sırça köşkler içinde yapılamaz edebiyat. Tabii bunu yapmayan yazarlara da saygım var, bunlar benim düşüncelerim.

 

 

  Orhan Pamuk’u postmodern bir yazar olarak görmüyorsunuz sanırım. Yapıtlarını da çok seslilik ya da tek seslilik açısından değerlendiriyorsunuz…

 

 

 

Kitapları yahut yazarları modernist ya da postmodernist diye ayırmayı doğru bulmuyorum. Bu anlamda Orhan Pamuk postmodernisttir gibi bir nitelemeye karşıyım. Yapıtlarının bazılarında postmodernist ögeler vardır.  Yani postmodernizmin edebiyatta kullandığı bazı biçemleri, birtakım ilişkileri Orhan Pamuk’un bazı yapıtlarında görebilirsiniz; deneysel anlamda da olsa kullanılmıştır. Postmodernist ögeler dediğimiz metinler arası ilişkiler, brikolaj, kolaj gibi edebiyatta kullanılan bir çok öge sadece postmodernizme özgü değildir zaten. Modernist yapıtlarda da bunları bulabilirsiniz. Orhan Pamuk postmodernist bir yazar değildir, çok biçemli yazan bir yazardır.  Yazarın bir biçemi olur gibi kalıplaşmış, yerleşmiş bir bilgi kırıntısı doğru değildir. Baktığınız zaman, Ulyses’te dünya kadar biçem var mesela. İtalyan Edebiyat Sosyoloğu Franco Moretti’nin Modern Epik adlı yapıtı bu konuda önemli saptamalar getiriyor. Mihail Bahtin de “Dostoyevski’nin  de “Bakhtin’in birçok yapıtına bakarsanız, tekil anlamda  biçemsiz bir yazardır” diyor. Bu anlamda bir yazarı ya da yapıtı böyle bir kategori içinde değerlendirmeyi doğru bulmuyorum. Bu tür kategorilere ayırdığınız zaman yazar değerinden bir şeyler yitirir. Orhan Pamuk postmodern bir yazardır diyerek onu övmeye çalışırken aslında değersizleştiriyoruz. Bu anlamda edebiyatı modernizm yahut postmodernizm üzerinden konuşmayı sevmiyorum. Ama Orhan Pamuk’un hangi yapıtlarının tek sesli, hangi yapıtlarının çok sesli olduğunu konuşabilirim. Çok seslilik başka bir şeydir, çok biçemlilik başka bir şeydir.  Bir yapıttaki hangi ögelerin modernizmden, hangi ögelerin postmodernizmden yana olduğunu söyleyebilirsiniz. Biçemini çözümlersiniz. Çoğul biçem taşıyan bir yapıtsa biçemlerini ayrıştırırsınız. Bunların bir kısmı modernist bir tarza, bir kısmı da postmodernist bir tarza uyuyordur. Tartışma bu eksen etrafında dönmeli. Eğer edebiyatçıları siyasi yaklaşımlarına, kültür endüstrisiyle olan ilişkilerine göre değerlendirirseniz; gerçeklik itimiyle ilişkin birtakım saptamaları var, fantastik türe daha yakın, o yüzden postmoderndir derseniz olmaz. Başka bir alanı edebiyatla karıştırmış olursunuz. Türk Edebiyatında çok fazla kavramlar, kategoriler kullanılıyor. Yazarların birtakım kategoriler altına sıkıştırılıp ona göre değerlendirilmesini, yandaşlık ve karşıtlık yapılmasını edebiyata yakıştıramıyorum açıkçası. Edebiyatı postmodern ya da modern diye birtakım kavramlarla ayrıştırmak yerine, insanımızın bugün karşılaştığı sorunlarla bir değinisi olup olmadığına göre değerlendirmek çok daha doğru olur gibime geliyor.

 

 

   Metinlerarasılığın ince de olsa bir intihal olduğu ve bu durumun da yazarları kolaycılığa sevk ettiği yönündeki görüşlere katılıyor musunuz?

 

 

Hayır, katılmıyorum.  Barthes’in bir sözü var: Yeryüzünde söylenmemiş söz yok. Bu doğrudur. Yapıtınızda başka bir yapıtla ilgili şeyleri kullandığınızda intihal yapmış olmazsınız ki. Orhan Pamuk’un intihalle suçlandığı eserlerine baktığınızda başka bir yapıta gönderme yaptığını çok açık bir şekilde görürsünüz zaten. Kendisi bunu gizlemez ki... O anlamda Orhan Pamuk’u intihalle suçlamanın çok doğru olduğunu sanmıyorum. Yararlanmış olabilir kısmen. Özellikle Kara Kitap’ın yazılışına baktığınız zaman arkasında 32 tane ayrı yapıt vardır. Kara Kitapta Attar’dan, Mevlana’dan, Şeyh Galip’ten (v.b.) yararlanıldığını görürsünüz. Geçmişteki kültürel değerler parodiye uğratılarak günümüze taşınmıştır. Zaten roman biraz da böyle bir şeydir. Diğer metinlerin parodileştirilerek kaynaştırılmasıdır, yan yana konulmasıdır. Bütün başarılı yapıtlarda mutlaka brikolaj vardır; tesadüflerin bir araya gelmesi vardır. İğretidir yani o yapıt. Teyellenmiş gibidir sayfaları, fasikülleri, bölümleri. O teyelin ipliğini çektiğiniz zaman dağılır gider. Ulyses’e baktığınız zaman baştan aşağı müthiş bir bütünlük bulamazsınız. Goethe Faust’u iki ayrı zaman diliminde, iki kerede oturup yazmıştır. İkinci bölümde birincide kurduğu Mefistofeles karakterinin sağladığı müthiş hareket gücünü kullanmıştır. Aynı şey Don Quijote için de geçerlidir. Bunların hepsinde çok yoğun brikolaj bulursunuz, yani birtakım şeylerin bir araya getirildiğini görürsünüz. Mesela yazar ilk romanda bir kahraman yaratır. İkini romanı da 10-15 yıl sonra aynı kahramanla dalga geçerek yeniden yazar. Bunu Don Quijote’de çok açık bir şekilde görebiliriz, . Faust’ta da… 

Mephistopheles’in kullanımı yine böyledir. Olaya intihal açısından ve at gözlüğü takarak baktığınızda Bütün bunlara baktığınız zaman Faust’ta da Ulysses’te de Homeros’tan intihal bulursunuz; Homeros’tan bir takım şeyler alınmıştır. Bundan dolayı Orhan Pamuk’un intihalci bir yazar olarak adlandırılmasını doğru bulmuyorum. Bu edebiyata yakışan bir eleştiri değil. Bir yazara, tarza ya da tutuma karşı, birtakım ögeleri, söylemleri bulup yan yana getirme çabasının bir edebiyat tarzı olduğu inancında değilim. Tabii ki hepimizin her şeyi söylemeye hakkı var. Nasıl ki bir edebiyatçı, bir yazar, şair özgürse, onlarla ilgili söz söyleyenler de baştan sona kadar özgür. Ama bir örgütlü karşı çıkış ya da örgütlü bir alkış doğru değil. Karşıtlıkla yandaşlığın kavgasını ben çok onaylamıyorum. Edebiyata yakıştıramıyorum açıkçası.

 

 

 

   Orhan Pamuk’un yapıtlarını içerik ve biçemsel yönleriyle ele aldığımızda nasıl bir değerlendirmeye gidebiliriz?

Orhan Pamuk’un özellikle dört yapıtı - Beyaz Kale, Kara Kitap, Yeni Hayat ve Benim Adım Kırmızı - diğerlerinden ayrılır. Dördü de çok sesli yapıtlardır ve bu yapıtlarda gerçekten çok güçlü grotesk ögeler vardır. İçerik bakımından da çok güçlüdürler ama Kar öyle değildir. Mesela Kara Kitap’ta Mevlana’nın, Ferîdüddîn-i Attâr’ın şimdiye kadar hiç yapılmamış bir değerlendirmesi vardır. Orada İstanbul haritasının üzerinden çok önemli kurgular gerçekleştirilmiştir. Orada İstanbul tarihiyle ilgili çok önemli olaylar aktarılmıştır. Bütün bunlar bir gerçeğin aktarılması şeklinde değil de tuhaflaştırılarak, parodik bir söylem katılarak günümüze taşınmıştır. Modern epik kavramı da böyle bir şeyi içerir. Modern epik Franco Moretti’nin kullandığı bir deyimdir. Bu kavramı özellikle epik türündeki yapıtları günümüze taşıyıp romansızlaştıran büyük yapıtlar için kullanır. Moretti’nin edebiyat sosyolojisiyle ilgili çalışmaları vardır. Mucizevi Göstergeler ve Modern Epik adlı iki yapıtı çok önemlidir. Modern Epik’de değerlendirme yaparken Faust’tan, özellikle Ulyses’ten uzun ve ayrıntılı çözümlemeler yapar. O anlamda Orhan Pamuk, Moretti’nin modern epik kavramı içerisinde saydığı birçok yapıta benzer bir yapıt vermiştir Kara Kitap ile. Kara Kitap Türkiye’nin modern epiğidir; çok güçlü bir yapıttır. Yeni Hayat’ın da hem biçimi, hem içeriği çok güçlüdür. Orada da müthiş alegori bulunursunuz. Alegori ile birlikte gittiğinizde çok güçlü bir toplumsal arka yapı görürsünüz. Yeni Hayat’ın otobüs kazalarında, otobüste izlenen video filmlerinde yaşamla ölüm bir aradadır. Goethe’nin Faust’ta kullandığı birçok ögenin orada da kullanıldığını görürsünüz. Yeni Hayat’ta büyük bir özgünlük de vardır. Hep karşılaştırıyorum ama edebiyatta birtakım başyapıtlar vardır. Don Quijote bir başyapıttır. Rabelaisle bir başyapıttır. Shakespeare’in trajedileri çok önemlidir. Goethe çok önemlidir. Goethe Faust’ta şeytanla, Tanrı’yla, Homeros’la, Helena’yla, hep tarihte bildiğimiz birtakım olaylarla hareket eder, tarih içinde gider gelir. Don Quijote’ta bir şövalye hikâyesi var gibidir ama orada bir şövalye hikâyesinin parodisi vardır. Orhan Pamuk’un da yaptığı farklı bir şey değildir aslında. Roman zaten biraz böyle bir şeydir. Bir olayı alır olduğu gibi aktarırsanız belki bir roman yazmış olursunuz ama bir bakış açısıyla taşıyıcılık yapmış olursunuz yazar olarak. Siz bir olgunun görünmeyen yönlerini okurun görmesini sağlayacak bir çoğul bakış açısıyla kurabilmişseniz, işte asıl o zaman asıl güçlü romanı yazmışsınız demektir. O çoğul bakış açısını ve kendi bakış açınızı okurunuza da aktarabildiyseniz başarılı bir romancısınız demektir. Bu anlamda Kara Kitap’ta tekil bir şey söylemez Orhan Pamuk. Bence edebiyatta önemli olan biçimdir. Asıl toplumsal olan da odur. Moretti “Asıl toplumsal olan onun biçimidir” der. Nazım Hikmet Türk şiirinin, Türkçe şiirin rönesansıdır çünkü bütün kuralları, kalıpları altüst etmiştir. Bu durum, Türkiye’de artık bir şeylerin değişmekte olduğunun edebiyattaki, şiirdeki bir yan göstergesidir. Bunun dışında, toplumsal yaşamdaki değişim, kaynaşma gülmecenin öne çıkmasıyla, Markopaşa ve izleyen dergilerle, grotesk halk kültürünü üst kültüre taşıyan özellikle köy enstitülü yazarların yapıtlarıyla edebiyat alanında kendini göstermiştir.

Şimdi geliyorum Orhan Pamuk’un Türkiye’deki toplumsal yaşamla ilişkisine. Yeni Hayat aslında, özellikle 12 Eylül öncesi Türkiye’deki birtakım çatışmalara, gruplaşmalara, düşmanlıklara ve çok yoğun bir şekilde yaşanan trafik kazalarına parodik bir bakış açısıyla bakan bir yapıttır. Türkiye koşullarını anlatırken mutlaka olayları olduğu gibi aktarmak zorunda değilsiniz. Başka bir alana götürdüğünüzde yine anlayan anlayacaktır. Bilge Karasu’nun çok yakınlarda okuduğum Gece isimli bir romanı var. Gece’yi okuduğunuz zaman 12 Eylül’ü 12 Eylül öncesini görürüsünüz ama Türkiye günlük siyaseti üzerine bir tek söz yoktur orada. Peki Gece hayatın dışında mıdır? Hayır, hayatın içindedir. Orhan Pamuk’un Yeni Hayatı da yine o dönem çatışmalarını, insan ilişkilerini çok güzel bir şekilde metne aktarmıştır. Kesinlikle hayatın içindedir o anlamda. İçeriği de çok güçlüdür.

 

 

 

 Orhan Pamuk’un Kar yapıtını diğer yapıtlarından ayırmanızın sebebi nedir?

Orhan Pamuk’un Kar yapıtını diğer tüm yapıtlarından ayırıyorum çünkü Orhan Pamuk Kar’da şarkiyatçı bir tavır izlemiştir. Kendi ülkesinin insanını, toprağını, koşullarını, bir ilini batılı biri gibi izlemiş ve ona göre değerlendirme yapmıştır. Kar’da özellikle Sovyet karşıtlığı ve Kemalizm karşıtlığı çok açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Olayları taraf tutar bir şekilde ele alışı yapıtın gücünden çok şeyler yitirmesine neden olmaktadır. Estetik kaygı Kar’da ikinci plana düşmüştür. Orhan Pamuk Kar’ı yazmamış olsaydı benim gözümde daha değerli bir yazar olacaktı. Orhan Pamuk üzerine konuşurken özellikle dört tane çok sesli yapıtının edebiyatımızda çok önemli bir yere sahip olduğunu söylemek ve bu söylemin altını da çizmek, değerini vermek zorundayız. Ama Kar’da da açıkçası ben, bir Amerikalı barış gönüllüsünün Türkiye’deki serüvenini izler gibi oldum. Elbette ki yazarın kurgu hakkı vardır. Gerçekliğe sonuna kadar saygılı olmama hakkı da vardır. Ama siz bunları yaparken bir düşünceyi, ideolojiyi karşınıza alıyor ve mağduru oynayan kitlelerin karşısında karalamaya çalışıyorsanız -Türkiye’de bugün yapılan budur -  olmaz. Türkiye, 20. yüzyılın başındaki bir takım kültürel ataklarla bugün belli bir yere gelmiştir. Bir ülkenin geriye gidişinde, sanattan, kültürden, özgür imgelemden uzaklaşmasında bir edebiyatçının da katkısı varsa buna ben üzülürüm. Kar romanı bu doğrultuda kendi halkına, kendi toprağına ihanet etmiş bir edebiyat yapıtıdır. Ama Kara Kitap’ın da hakkını vermek lazım. O da bir modern epik yapıtıdır.

 

 

 

  Sizce Orhan Pamuk neden anlaşılamıyor?

 

Orhan Pamuk iki nedenle anlaşılamıyor. Birincisi, okurun donanım eksikliğidir. Orhan Pamuk’u anlayabilmek için Mevlana’yı bilmelisiniz, biraz tarihi bilginizin, biraz da özellikle edebiyatın kuramsal yapısıyla ilgili bilginizin olması gerekir. Edebiyat’ın içinde olmayan birinin Orhan Pamuk’u anlaması zordur. İkincisi, Orhan Pamuk seçkinci bir yazardır. Kar, İstanbul Şehir ve Hatıralar, Cevdet Bey ve Oğulları dışında seçkin bir tarzı vardır. Anlaşılamayan romanları aslında çok sesli romanlarıdır büyük ölçüde. Orhan Pamuk’un bir başka özelliği de halk kültürü içinden gelmemiş olmasıdır. Edebiyatla içli dışlı olmayanlar için Orhan Pamuk’un dili biraz çeviri dili gibidir. 18 Mart Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya değinmek istiyorum bu noktada. Araştırmada Yaşar Kemal’in Tanyeri Yeri Horozları ile Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ı karşılaştırılmış. Aynı kalınlıkta olan bu iki kitabı ikilemeler bakımından karşılaştırmışlar. Türkçede bilindiği gibi ikilemeler çok önemlidir. Araştırma sonucunda Yaşar Kemal’in ikilemeleri Orhan Pamuk’a göre iki kat daha fazla kullandığı ortaya çıkmış. Yaşar Kemal, Türkçeyi çok iyi özümsemiş, özellikle halk içinde kullanımını çok iyi özümsemiş bir yazarımızdır biliyorsunuz. Yaşar Kemal halk edebiyatına, halk diline çok yakındır. Orhan Pamuk Nişantaşı’nda doğup büyümüştür. Hep batı kaynaklı kitapları okumuştur. Sokaktaki günlük dile, sıradan dile, halk diline, köylü diline, kır diline Orhan Pamuk’un dili uymaz. Onun için Orhan Pamuk’un yapıtlarının dilini anlamak biraz zordur. Bu biraz tarz meselesidir. Bütün yapıtları ille de herkes anlayacak diye bir şey yok. Bu durum yapıtın değerini düşürmez.

 

 

Karnaval ve Türk Romanı” adlı kitabınızda Orhan Pamuk’taki grotesk kavramının yanlış değerlendirildiğine dikkat çekmişsiniz. Orhan Pamuk groteski nasıl bir anlayışla ele alır?

Orhan Pamuk da grotesk kavramı da yanlış değerlendiriliyor. Orhan Pamuk’un, groteski yabancılaştırma ögesi olarak kullandığı söyleniyor. Oysaki groteskin bu tarifi romantik groteske ve Wolfgang Kayser’e aittir. Groteskin özüyle, köküyle, çıkış temeliyle hiçbir alakası yoktur. Kayser için, İkinci Dünya Savaşı yılları ve sonrasında özellikle edebiyatla hayat arasındaki bağı koparan ve edebiyatı yalnızca bir biçimsel oynayış olarak ele alan bir ekolün öncüsüdür diyebiliriz. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Avrupa’da çok tutuluyordu. Hâlbuki grotesk çok başka bir şeydir. Orhan Pamuk da groteski o “çok başka şekliyle” kullanır. Kara Kitap’a baktığınızda “Suların Çekildiği Zaman” bölümünün, “Merih Manken Atölyesi” bölümünün; Yeni Hayat’taki otobüs kazalarının, otobüste izlenen video filmlerinin anlatıldığı bölümlerinde ölümle hayatın hayatla iç içe olduğunu görürüz. Bütün tuhaflıklar iç içedir. Bütün kategoriler alt üst edilmiştir. Yoğun bir parodi vardır. Çok yoğun bir ironi vardır. Orhan Pamuk groteski bir yabancılaştırma ögesi olarak kullanmamıştır. Tam tersine, özellikle de Rönesans kültürünün temelini oluşturan, halk kültürü ögeleriyle içli dışlı olan groteski kullanmıştır.

Orhan Pamuk’u değerlendirirken Kayser’in “romantik grotesk” anlayışını temel alan Yıldız Ecevit Orhan Pamuk’tan övgüyle söz ederken onu değersizleştirmiş olduğunun farkında değildir. Orhan Pamuk’un groteske yaklaşımı groteskin özü olan “grotesk halk kültürü”ne daha yakın durur. Arada romantik öğeler de vardır ama egemen olan groteskin özüdür, gerçeklik sınaması için halkın kullandığı yönüdür.

 

   Bugünkü eleştiri anlayışımızın eserleri postmodern ya da modern olarak kesin çizgilerle ayırmasına sıcak bakmadığınızdan yola çıkarsak eleştiri geleneğimizde eksikliklerin ve yanlışlıkların olduğunu ve kendisine yeni bir çizgi belirlemesi gerektiğini söyleyebilir miyiz?

 

Ülkemizde bugün eleştiri yok, eleştiri mekanizması çalışmıyor. Edebiyatımızın en büyük sorunudur bu. Bütün kitap eklerine açıp baktığımızda ahbap-çavuş ilişkileriyle yahut başka ilişkilerle tanıtım metinlerinin yazıldığını görüyoruz. Edebiyatta yıllardır eleştiri yok. Belli ölçüde başlamış olan birtakım çabalar vardı ama giderek bunların da sönükleştiğini görüyoruz. Jale Parla’nın o güzel kitaplarını izleyen yeni yazarımız yok gibibir yazarımız çıkmadı ne yazık ki. Görebildiğim kadarıyla, bir tek Nurdan Gürbilek deneme tadı da katarak  sürdürüyor o kolu.

Kendine bir yol yöntem bulmuş, ayağı yere basan ve gerçekten edebiyat ögeleriyle yapıtları eleştiren bir eleştirmen kuşağı ne yazık ki yetişmiyor. Bu bizim en büyük eksikliğimiz. Böyle olduğu için de birtakım yazarlar topluca alkışlanıyor, birtakım yazarlar da yere indirilmeye çalışılıyor. Edebiyatla hayat arasındaki ilişkiyi, Türkiye’de olup bitenlerle edebiyat metinleri arasında olup bitenleri çok iyi değerlendiremediğimiz için edebiyat kendine bir üst dil oluşturamadı. Biz de edebiyat sosyolojisi yok. En büyük eksiklerimizden birisi de bu. Hem eleştiri yok, hem edebiyat sosyolojisi yok.  Yaşar Kemal’in İnce Memed’i ile Akçasaz’ın ağaları arasında ağalığa bakışla ilgili hiçbir eleştirmenimizden bir söz duymadım söz gelimi. Edebiyatçılarımızın kendi evrilmeleri, biçemlerindeki değişimlerle ilgili de söylenmiş bir söz duymadım. Edebiyatçılarımızın, eleştirmen olarak görülen insanların birçoğu okumuyorlar. Ucuz yargılarla hareket ediyorlar. Bu anlamda Orhan Pamuk’un yazımıyla toplumsal gelişimimiz ve dünyadaki birtakım gelişmeler arasındaki ilişkiyi açığa çıkaracak, çözecek, edebiyatın toplum bilimi açısından çözümleme yapacak çalışmalar çok eksik. Orhan Pamuk’un hangi vakıftan bilmem ne kadar para almış olması, Amerika’nın hangi şehrinde ne kadar kalmış olması falan Orhan Pamuk eleştirisi için kullanılacak şeyler değil. Yapıta göre bir değerlendirme yapılması gerektiğini düşünüyorum.