ANADOLU RÖNESANSI ÜZERİNE (HALE SEVAL - CUM. KİTAP)

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------

Alper Akçam’ın Anadolu Rönesansı Esas Duruşta  adlı kitabı tarihcil  gelişimi, toplumbilimi, siyaseti ve edebiyatı da içine alan kapsamlı bir araştırmanın kültürde süreklilik ve gelenekçi tavırdan, eleştiriler ışığında Türkiye Cumhuriyetini uluslaşma sürecinde ele alan bir çalışması.

------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

 

-Üç ana başlık altında topladığınız kitabınızda; I. Bölüm; “Erken Cumhuriyet Dönemi” Kültür ve eğitim Politikalarına Yönelik Eleştiriler, II. Bölüm; Eleştiriler Işığında Türkiye Cumhuriyeti Uluslaşma Sürecinin Kısa Tarihçesi ve “Erken Cumhuriyet Dönemi” Kültür ve Eğitim Politikaları adlı kısımlardan oluşmakta.  İlk olarak  Kur’an’ı Kerim’in Enfal Suresi 22. ayetini biraz açmanızı istiyorum ve bununla birlikte kitabınızı ithaf ettiğiniz  “kırmızı saçlı taş yapılarına” diyerek nitelediğiniz Cilavuz Köy Enstitüsü’nü. Çünkü kitabın arka kapağında yoğun bir deneme dediğiniz ve kapsamlı bir incelemenin sonucu olan bir kitap, başlarken neden bu ayete gerek duydunuz?

 

Bu ayet, insanın kendini ve yaşamı sorgulamaksızın kabulune karşısına çıkan, insana aklını kullanmasını öğütleyen bir ayettir. Bu anlamda, günümüz için de çok büyük önemi vardır.

Cilavuz Köy Enstitüsü, benim tüm yaşamım boyunca memleketim Ardahan ile Batı’daki dünya arasındaki geçiş yolu üzerinde bulunan bir simge olmuştur… Ben bugün çoğunlukla bakımsızlıktan harap olmuş, duvarları, çatıları yıkılmış çocukluğumun o güzel yapılarına bakarken ülkemin tarihcil geçmişini, yaşanmış kültürel gelişmeleri izleme olanağı buluyorum. Okurlardan da benzer bir akıl yürütme ile bugün geldikleri yeri sorgulamalarını istiyorum belki de… 

 

-Nevruz günü, Tahtacı Alevilere göre Ali’nin doğun günü, başka Alevi toplumlarına göre ( Kars) Ali’nin halifeliğinin yıldönümü. Mudurnu’daki “Bethem” törenleri, Ankara yöresindeki “ Hasır Küfü” kutlamları. Buradan yola çıkarak  Sizi kitabınızın başında yer alan Kültür Ayrılıkları üzerine bir hikaye’yi yazmaya yönelten neden üzerinde duralım? Sizin aynı zamanda öykü, roman türünde vermiş olduğunuz eserler de var. Kiev’de Aşk’dan adlı öykü kitabınızdan sonra neden bu kitap? Tarih, toplumbilimi, edebiyat ve siyaseti kapsayan bu dörtlemenin yazılmasının önünü açan neydi, neden hemen tekrar bir öykü ya da roman değil?

 

Kiev’de Aşk bir öykü kitabıdır. Kitaptaki öyküler Anadolu Rönesansı Esas duruşta adlı dosya üzerinde çalışmaya başlamadan çok önce yazılmıştır. Bu konuyla ilgili çalışma beni bir buçuk yılı aşkın bir süre uğraştırdı ve bu arada “Kiev’de Aşk”ta yer almayan bir ya da iki öykü yazma girişimim oldu ama çoğu zamanımı çok yoğun bir şekilde Rönesans çalışmasına ayırmak zorunda kaldım. Arada Yunus Nadi yarışması karşıma çıkınca, değişik zamanlarda yazılmış öykülerimi kısa bir zamanda toparlayıp gönderdim gazeteye ve yayına hazır bir dosya ile yarışmaya katıldım.

Neden Anadolu Rönesansı Esas Duruşta adlı kitap? Bir Köy Enstitülü çocuğu, Köy Enstitüsü’nün açtığı yoldan yürüyerek kendini ve yaşamı sorgulama olanağı bulmuş bir Cumhuriyet aydını olarak son yıllarda kimi kavramların olağanüstü çarpık anlayışlarla bulandırıldığını görüyor ve açıkçası çok insani ve doğal olan bir öfke duyuyordum. Toplu bir saldırı vardı sanki kendi tarihizdeki kimi öğelere karşı... Emperyalist kültür politikalarının körüklediği, hatta emperyalist başkentlerden sistemli bir şekilde yürütülen bir saldırı idi bu… Yazma gereği duydum. Hele de aydın geçinen kimi saplantılı kişilerin, dizi sanatçılarının, çokbilmiş pozlarla emperyalizmin halkları, milletleri birbirine düşman eden “kültürler-inançlar-medeniyetler çatışması” oyununa katıldıklarını görünce tepkisel düşüncemin başlangıç noktası o “hikâye”ye uzandı…

 

-Sizin özellikle ilk öykülerinizde de Doğu, Doğu insanı; Doğu’dan Batı’ya uzanan  Göçle olan sorunlar yer alır. Köy kent serüvenine zaman zaman da dıştan bakarsınız. Toplumsal sorunlara yaklaşımınız biraz da bana Orhan Kemal’in dünyasını çağrıştırır. İlgi çekici bir öykü evreni kurma isteğinizden mi, bu öyküler yazıldı? Ve buradan yola çıkarak “Anadolu Rönesansı Esas Duruşta” adlı kitabınızda çekici bir deneme niteliğini kazandırmak isteğinizi düşünebilir miyiz? Neden tarih araştırması?

 

Öncelikle Orhan Kemal çağrıştırması beni çok sevindirdi; her yönüyle değer verdiğim, çok sevdiğim bir yazardır Orhan Kemal…

Öykülerimi, romanlarımı, hatta deneme ve eleştiri metinlerini yazarken ilginç olur mu, olmaz mı diye bir kaygı hiç gütmedim. Duyduklarımı, duyumsadıklarımı dilime, bilincime çıkardım yalnızca… Özgür imgelem gücümle, dünyayı kavrayış değerlerimle yazdım. Olası okurun yazdıklarım üzerine ne düşüneceğini elbette düşündüm ama, açıkçası beni yönlendiren ilginç olabilme kaygısından çok, hayatla kavga eden, başkaldıran iç sesim oldu… Göç ve kültür kırılması bir insan yaşamı içinde çok müthiş değişimler yaratıyor; önce derin bir sıla hasreti, arkasından yalnızlık duygusu ve en son yeni ve yapay bir kültürün içinde sürüklenerek, geçmişten koparak yaşama… Büyük kentlerin çevresini sarmış yığınlarımızı köklerinden koparıp atılmış fidanlar, kır çiçekleri gibi görüyorum. Çok yakınımdaki insanların bir türküde döktükleri gözyaşı, bir yaz dinlencesinede memleketlerine dönerken duydukları heyecan beni çok etkilemişti. Aynı duyguları yaşıyordum onlarla. Birlikte yaşıyor, birlikte sıla diyordum çok küçük yaşta çıkıp geldiğim o coğrafyaya. Sonra, iki kuşak gelip geçti ve şimdi köklerini, kültürlerini sorgulamayan, televizyon ve inanç sistemlerinin kurguladığı, söz yerindeyse klonlanmış, ısmarlanmış bir gençlik çıktı ortaya…

Ben şimdi, çok romantik bir tarzla belki, kendimi onlarca yıl önce köklerinden kopup gelmiş o güzel insanların yerine koyuyorum. Tümünün sesi olmaya çalışıyorum. Ne güzel demişti Yaşar Kemal: “O iyi insanlar, o güzel atlara binip gittiler!”

Beni çoğunlukla yazmaya iten, içimi acıtan kırılma budur…

İlginç olma, okur toplama gibi bir kaygı aranmamalı yazdıklarımda. Yaşanmışlık çok ağır basar…

 

-Batı dünyasında bizim adımıza da parmak kaldırma hakkını o elde etmiştir” diyorsunuz. Sizin Orhan Pamuk üzerine çeşitli zaman dilimlerinde yaptığınız çalışmalarınız da var. En azında birinin bu hakkı elde etmiş olmasını ben kendi adıma sevindirici buluyorum. Ya siz?

 

Kendimi Batı karşısında bir sınav veriyor gibi görmediğim ya da Batılı bir aynada izliyormuş gibi duyumsamadığım için kimin benim adıma parmak kaldırmış olduğu ya da bu hakkın aramızdan birisine verilmiş olması benim için çok önemli değil açıkçası. Orhan Pamuk’u başarılı bir yazar olarak buluyor ve severek okuyorum. Özellikle de çoksesli bulduğum dört yapıtı, Beyaz Kale, Kara Kitap, Yeni Hayat ve Benim Adım Kırmızı yazın dünyamız ve insanlık kültürü için çok önemli yapıtlardır. Aydınlarımız arasında, hatta edebiyatçılar arasında Orhan Pamuk yandaşları ile karşıtları gibi saflar oluştu. Yanlış bir tutum olarak değerlendiriyorum bunu. Keşke Orhan Pamuk Kar adlı romanı yazmamış olsaydı, Nobel ödülü almamış olsa da benim için çok daha değerli bir yazar olurdu dedim birçok yerde. Nobel ödülünü de siyasi tavrı, tarihi konulardaki yorumlarıyla ya da Kar romanıyla değil, tümden yazarlığıyla aldı Orhan Pamuk…

 

 

-“Türkiye’de “Kemalizm- ulusalcılık-milliyetçilik” tartışmalarının alevlendiği yılların, ABD’nin Orta Doğu’yu işgal savaşları öncesi ve günceline düşüyor olması, Andre Breton’un “ nesnel rastlantı” terimini anımsatıyor,” diye, yazarak başlıyorsunuz Kültür-Politika İlişkisi: “Yaratılan Kültür” Hangisidir? adlı bölüme. Bu söyleminizden yola çıkarak, geçenlerde Hasan Àli Yücel adına düzenlenen bir televizyon programında da, o zamana ait kitaplardan ve kültür programından bahsetmiştiniz. Bu konuşmanızı ve giriş söyleminizi biraz açar mısınız?

 

Cumhuriyet kurucu düşüncesine yöneltilen eleştirilerde tepeden inme bir kültür oluşturulduğu ve bunun insanlara dayatıldığı öne sürülmektedir. Günümüz kültür eğitim politikaları ile o döneminkiler karşılaştırıldığında, emperyalist, merkezi kültür politikalarının bugün çok daha egemen olduğu açıkça görülecektir. Hasan Âli Yücel hümanizması da, Cumhuriyet erken dönem kurucu düşüncesi de insanlığın tüm genel bilgi ve kültür birikimine çok büyük bir hoşgörü ile yaklaşmış, emperyalizme karşı dişle tırnakla savunulmuş yurt parçası üzerinde yeni bir kültür oluşturulurken tepkisel bir içe çekilmeden çok, insanlık kültüründen kopulmadan Tonguç’un “Canlandırılacak Köy” kavramıyla anlam bulmuş Anadolu kültürünün yenidendoğuşu sağlamaya çalışmıştır. Bugün, aradan geçmiş yetmiş seksen yıl sonra benim yaptığım bu betimleme böyle bir özne tarifini de gerekli kılıyor ama, o dönemin kendi koşulları yakından incelendiğinde böyle öznesel, tekil, önceden planlanmış, programlanmış bir gidişten çok el yordamıyla yürüyüşün temel olduğu açıkça görülebilecektir.

Bu arada “Erken Cumhuriyet Dönemi” kültür eğitim politikalarına yönelmiş, çoğu nesnel tarihle ilgisiz, haksız ve sistemli eleştirilere yanıt verirken koşulsuz bir Kemalizm savunucusu gibi görünüyorum sanırım. Kaynağında, kitapta böyle bir çaba için yazmadığımı açıklamaya çalıştım ama başaramamış olabilirim. Kemalizm evrimci bir değişim, bir kültür dönüşümü, Dr. Hikmet’in tanımıyla bir çeşit tarihsel devrimdir. Sosyal sınıflar ve emperyalizm çağında bu tanımlamanın farkındalığıyla davranılmazsa, tarihsel devrimin başarısı olası değildir. 27 Mayıs, “Erken Cumhuriyet Dönemi”nden bir adım daha ileri giderek çalışanlara örgütlenme ve siyaset hakkı verdi… Yetmedi. Emperyalizmin kurguladığı oyunlarla 12 Mart ve 12 Eylül’ü yaşadık. 12 Eylül faşist darbesi, planlı, programlı, emperyalizmle iç içe bir politika izleyerek ülke kültür yapısını tersine çevirdi, bizi bugünlere, Cumhuriyet’in yerine Osmanlılık seçeneğinin tartışıldığı günlere getirdi.

 

-Kitabınızın “Erken Cumhuriyet Dönemi” Kültür ve Eğitim Politikalarına Yönelik Eleştiriler bölümünde Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar ile ilgili  bölümler de yer almakta. Yahya Kemal’in hep olumsuz yönünü ele almışsınız. Açıkça Yahya Kemal sadece kendinden sonrakiler için “ benden sonra şiir bitmiştir, kendinize başka iş bulun” dediği gibi, kendinden öncekiler için de ileri giderek “ büyük divan şairlerinin bile bir avuç eşsiz dizeyle birlikte “sayfa sayfa hezeyan” üretiklerini söylemiştir. Dönemin iktidarı ile iyi geçinmek gibi bir amaç mı gütmekteydi?

-

Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar adları birilerince Cumhuriyet kurucu düşünceye karşı bir tür siyasal bir metnin parçası durumuna getirilmek istendiler; getirildiler de… Aslında benim yaklaşımım da biraz tepkisel oldu… Bunun farkındayım. Yalnızca Yahya Kemal ve Tanpınar üzerine yönelmiş bir edebiyat metni üzerinde çalışmış olsaydım, aynı biçemi asla kullanmazdım. Her iki yazın ustamızın da hep iktidar olanaklarını kullanma eğiliminde olmaları bir gerçekliktir ama, bu onların yazınsallıklarıyla ilgili bir konu değildir. Kişilikler başka, sanat başkadır. Her ikisine de saygı duyarım. Yazınsal anlamda, hiçbir karşıt düşünce taşımam; böyle bir yaklaşımım olamaz… Birileri çıkıp Fakir Baykurt’un Cumhuriyet kurucu düşünce tarafından korunup kollandığını, Tanpınar’ın geri plana atılmış olduğunu iddia edince, insan acılı bir gülümsemeyle bakmak zorunda kalıyor olaylara ve işin gerçeğinin hiç de öyle olmadığını somut verilerle ortaya koymaya çalıştığınızda Tanpınar’a karşıymışsınız gibi bir durum ortaya çıkıyor. Bir de, edebiyatta takım tutar gibi yazar ve şairler tutuluyor olduğundan, kimi gelişmeler, değişimler gözardı ediliyor. Açıkçası, ben “Huzur”un Tanpınar’ıyla çok barışık değilim ama’“Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nün Tanpınar’ını çok seviyorum…

 

-Neden Tevfik Fikret’e değinme gereksinimi duydunuz?

 

Öncelikle, Tevfik Fikret’e Yahya Kemal ve Tanpınar değinmiş oldukları için değinmek zorunda kaldım. Şiir konusunda çok birikimli olduğumu söyleyemem. Yahya Kemal, Tevfik Fikret’i şiirimizde Rönesans’ın temsilcisi olarak görür; Tanpınar da üstadını, Yahya Kemal’i Rönesans şairi olarak yorumlayarak bu değerlendirmeye karşı çıkmış gibi olur. Fikret şiirimiz için çok önemli bir ad… Rönesansı başlatan şair olarak de değerlendirilebilir ama, kitabımda da yazdığım gibi, ben büyük bir biçimsel devrim gerçekleştiren, şiirde anolojiyi, ritmi ve vurguyu öne çıkaran Nazım’ın adını Rönesans şairliğine daha uygun buluyorum.  

 

 

-Kemal Tahir’in özellikle iki romanı Bozkırdaki Çekirdek ve Devlet Ana önemli bir yer tutmakta. Dönemi daha iyi anlatmak için mi seçtiniz bu örmekleri?

 

Evet, her iki örnek de çok iyi bir hareket noktası sağlıyor. Köy Enstitüleri üzerine bugün de yönelmiş eleştirilerin temelinde Bozkırdaki Çekirdek’i bulabilirsiniz. Edebiyatta tekil söylemli ve edebiyatı bir araç olarak gören metinler için de Devlet Ana’yı örnek seçebilirsiniz. En önemlisi de, sosyalist bir aydın olarak bilinen Kemal Tahir’in kimi değerlendirmelerinin II. Dünya Savaşı yıllarından sonra Köy Enstitüsü karşıtı cephede yer almış Nasyonal Sosyalizm sempatizanı kişilerle, Soysal-Sirer-Kanad ekibiyle örtüşüyor olması…  

 

-Sizin diğer yazılarınız ve tabii bu kitabınızda adı geçen bir Rus Kültür bilimcisi  Mikhail Bakhtin  (Mihail Bahtin)’den bahsetmenizi istiyorum. Neden sürekli Bahtin? Ve sizi Bahtin buluşturan gerçek neydi?

 

Bahtin adıyla ilk kez Yıldız Ecevit’in “Türk Romanında Postmodernist Açılımlar” adlı kitabında karşılaştım. Yıldız Ecevit, “Köy Romanı” ve “Toplumsal Gerçekçilik” karşıtı tezleri için Bahtin’i kaynak gösteriyordu. Bahtin’in “Karnavaldan Romana” adlı yapıtını okuyunca başka bir dünya aydınlandı sanki önümde. Bahtin bambaşka bir “derya” idi… Tüm yaşamını dil, kültür ve yazın dünyasına alçakgönüllüce adamış üretken ve örnek bir ad… Hiçbir iktidar önünde eğilmemiş, yazınsallığıına gölge düşürmemiş, şan şöhret ardında olmamış. Soylu bir ailenin varsıl bir çocuğu olarak geldiği dünyada ölümsüz yapıtlar bıraktıktan sonra bir yoksullarevinde ölüp gitmiş. Devrimci dil ve yazın kuramı nedeniyle Lenin sonrası Sovyet iktidarının da hedefi olmuş. Adı Batı’da duyulmaya başlandıktan sonra da kendi ülkesini, kendisine hiç de hoş davranmamış yönetimleri hedef alarak, siyasal bir basamak olarak kullanmaya çalışmamış. Tüm yapıtlarını arka arkaya okudum ve onda kendi tarihcil geçmişimizin, özellikle de yazın dünyamızdaki kimi tartışmaların açıklamalarını buldum. Karanlık noktalar aydınlandı. Köy Enstitülü yazarlar halk tarafından neden çok sevilmişlerdi? Yapıtlarıyla üstkültürümüze neler kazandırdılar? Bu soruların yanıtlarını hâlâ birçok edebiyatçımız bilmez, bilemez. Eleştiri ve edebiyat sosyolojisi bakımından çok yoksul bir ortamda yaşıyoruz çünkü.

 

-  Bu soruma verdiğiniz yanıta göre sizi, Bahtin öncesi ve sonrası, diye, ayırmaya kalkarsak...

 

Evet, Alper Akçam’ı Bahtin öncesi ve Bahtin sonrası diye ikiye ayırmaya kalksalar hiç itiraz etmem…

 

-Bu ayırımda ana neden, sizin eleştireye olan yaklaşımınız ve bu alanda Bahtin’le tanıştıktan sonra yazmaya başlamış olduğunuzu düşünüyorum.

 

Belli oranda haklısınız. Yalnız Bahtin, kendini bana açar ve benim önümü aydınlatırken, başkalarını da yeni bir bakış açısıyla yeniden önüme sürdü. Sözgelimi, Octavio Paz’ı yeniden okumamı ve belki de daha iyi anlamamı da Bahtin sağladı. Onu Franco Moretti izledi. Hatta Lukacs, Eco, Rene Gerard’ın yazdıkları, karşıt düşünceler taşıyor gibi görünseler de, birlikte daha net bir biçimde görünür oldular. Goethe’nin “Weltliteratüre” kavramı kendi anlam zenginliğiyle tanıştı… Metin And, İlhan Başgöz, Pertev Naili Boratav gibi halkbilim araştırmacılarımızın yazdıkları kültürel yapıtaşlarımız olarak yerlerine oturdu. Anadolu Rönesansı Esas Duruşta adlı yapıtta milliyetçilerin ata saydıkları Ziya Gökalp, sosyalist geçmişimizin çok önemli adı Dr. Hikmet ve tamamen bir davranış adamı gibi görünen halk kültürü yenidendoğuşçusu İsmail Hakkı Tonguç arasında koşutluklar kurabilmemi sağladı. Marks-Engels’e uzanabilen bir geniş açılım içinde, farklı kaynaklardan benzer yorumlar bulabilmek çok doğal ve insani bir sonuç…

Birbirine çok aykırı gibi duran düşüncelerin temelinde benzeşen bir yargı gücü ve imgelem zenginliğinin varlığını görebilmek önemliydi benim için… Bilimle felsefe arasında çok sıcak bir köprü vardır; aynı köprüyü edebiyatla edebiyat eleştirisi arasında kurabilmek için Bahtin gibi ustalara başvurmak zorundasınızdır. Ama yalnızca bir ada, bir noktaya takılıp kalmamalısınız…

Yenileşme ve değişim; yaşamın da yazının da can alıcı noktası burada sanırım… 

Teşekkür ederim.