YÜKLEDİ GÜNAHINI SIRTINA ÜZERİNE (HAYRİ. K. YETİK)

H. K. Y.

Geçen yıl yitirdiğimiz aydınlanmacı, öğretmen ve öykücü Dursun Akçam’ın oğlu olmana karşın öykülerini kitaplaştırman oldukça gecikmiş; anımsadığım kadarıyla ilk öykün de 2001 yılında Agora’da yayınlandı; ama bir sürpriz gibi 1999’dan başlayarak beş yıl içinde yedi kitap birden yayınlıyorsun. Ağalar Ağası(1999), Karanlıkta Bir Işık(1999), Islaktı Gözleri(1999), Soluksuz Sıcaklarda(2000), Açık Kapıların Arkası(2000), Doktor Civanım(2001), ve bana bu soruları sorduran Yükledi Günahını Sırtına(2002) Nasıl bir açıklama getireceksin, doğrusu merak ediyorum. Yalnızca öykü yazıyor olsan, esin bu yaşta gelip bulaştı denebilir belki; ama, öyküye edebiyat kuramına ilişkin, yazıların, eleştirilerin, polemiklerin de var. Ortaya çıkmak için bu kadar beklemiş olman, nerde kaldın dedirtiyor insana. Ödipus kompleksine mi bağlayacaksın?

  1. A.

Kanımca benim bir yazın adamı olarak, bir öykücü olarak ortaya çıkışımdan, adımın duyulmasından çok Dursun Akçam’ın aramızdan ayrılışı beklenilmedik olay oldu. Hastalığının tanısı konduktan sonra yalnızca iki ay dayanabildi eylemsizliğe, boynunda ölüm yaftasıyla yaşamaya. En kötü olasılıkla altı ay yaşar demişti doktoru. Onun gibi mücadeleci bir insan için kırık dökük hayatın bir anlamı yoktu. Bize bırakıp gitti...

Benim ilk kitabımın yayınlanması 1999... Karanlıkta Bir Işık’ı, katıldığım bir yarışma sonucu  Kültür Bakanlığı basmıştı. Üç bin kitap birkaç ay içinde bitti. Biraz kapağın ilgi çekmesi, biraz Cumhuriyet Treni dağıtımı... İkinci baskıyı yapmadılar. Ben de kendimi büyük yazar olmuş sandım birden! Dosyayı bazı değişiklikler ve kendi olanaklarımla “Ağaların Ağası” olarak bastırdım. Yazın dünyasına,  adsız, dergisiz, deyim yerindeyse damdan düşer gibi inişim böyle oldu. Dursun Akçam, o tarihten sonra, büyük oğlunun hekimlik yaşamına bir nokta koyup edebiyatı seçişinden sonra da, beş yıl sağlıklı, her bakımdan diri bir insan olarak yanımızda yaşadı. Yazın dünyası üzerine, yazdıklarımız üzerine uzun uzun konuşma olanağı bulduk. Birlikte sempozyumlara katıldık.

Benim ancak elli yaşa yaklaşırken yazın dünyasına girebilmemin  asıl nedeni,  yirmi altı yıla yakın Anadolu’nun değişik yerlerinde yoğun bir cerrahlık uğraşı içinde bulunuyor olmamdı. Tamamı sigortalı nüfusun yoğun olduğu bölge kamu hastanelerinde geçen, değil yazmak için, en yaşamsal bedensel gereksinimlerin giderilebilmesi için bile zamanın bulunamadığı, kısacık soluk anlarının aslanın ağzından koparılıp alınabildiği yıllar... Üç gün neredeyse hiç uyumadan çalışmış, üç ay hastane bahçesinden çıkamamış, gece altı ağır acil ameliyattan sonra gündüz iki yüz sekiz hasta bakmış bir cerrah, içinde bir yerlerde saklandığını bildiği, iç cebinin kuytu bir köşesinde olsun taşımak istediği  yazar kimliğini kimin elinden alacaktı ki?  Bu anlattıklarımda abartı yok; yaşanmışlıklar... Koşullarım biraz düşünebilme olanağı sağladığında da, hemen, yalnızca rasyonel akıl kullanıyor görünen, sağlık düşünen, tüm yaşamını bedenle, organlarla uğraşmaya yönlendirmiş bir insanın ruhunda hangi fırtınaların kopabileceğini gösteren bir insani durumla karşı karşıya kalıverdim. Önce konuk yazar olarak gazete makaleleri, tabip odası yayınlarında sağlık politikalarıyla ilgili eleştiri ve öneriler; sonra temelden çatıya, tümelden tekile, bir tür geriye dönüş... Tarihe, toplumsal olguların üzerine giderken, oradan, karanlıklar içinden kalkıp gelmiş bireyle ve kendi kimliğinin bir parçası bilinçdışıyla yüzleşme. Elli yaşıma yaklaşırken kendimi daha iyi tanıma olanağı buldum. Edebiyat benim için ikinci bir ömür oldu. Bu ömrümü, daha çok acı çekiyor olsam da,  çok daha severek yaşıyorum.

Alper Akçam’ın yazın yaşamına geç girişinde Dursun Akçam’ın etkisi dolayımlı bir şekilde vardır yine de... Lisede edebiyat kolunu seçmek, üniversite çağında da orman fakültesine kayıt yaptırmak istemiştim. Dursun Akçam ve annem fende kalmamı, hekim olmamı istediler... Bizim aile,  kimi dürtülerini bastırmada, onları toplumsal alanlara dönüştürüp yüceltme eyleminde başarılı olmuş iki ayrı  soydan gelmedir.  Hayatımın bana yüklediğigörev buymuş dedim kendime, önce hekimlik yaptım, hem de ne hekimlik... Sonra da bastırılmış bir şeylerin engellenemez dışavurumu, kitaplar çıktı ortaya...

H. K. Y.

Öykülerinde şaşırtıcı bir gözlem yeteneği gözleniyor, genellikle de kenar mahallelerin betiminde. Bir öykücü için kuşkusuz bu bir olanak; ayrıntıları dillendirmede bu kurgunun, olayın önüne çıkıp ustalık gösterisine dönüşüyor. Etkileyici ve hoş bir sözcelemle. İyi de oluyor, kendi adıma konuşursam; ama sen olay ve bildiride ısrarcı görünüyorsun, niçin? Onu hep bir adım öne çıkarmak ister gibisin.

  1. A.

Kanımca hayat ayrıntılarda yaşanıyor ya da yaşanmalı... Kenar mahalle, kırsal alanlar da, belirleyiciliği olmadığı sanılan yumuşak bir zemin... Oradan çok daha yansız, çok daha ayrıntısıyla gözlersiniz olup biteni. Her şeyden önce iktidar özleminden, hırsından en uzak noktalar... Oralarda dolaşırken bir aydın, bir konuk değil, onlardan biri olabilmelisiniz. Ayrıntıya ulaşabilmek için,  kendinizi,  öne geçme, kazanma kavgasından uzakta tutabilmelisiniz. Karmaşayı , acıyı yüreğinizde duyarak ama ondan biraz uzak kalmış gibi olarak yaşayamazsanız olmaz... Ya hayatın akıntısına kapılır,  karmaşanın göbeğine düşer,  neyi, nasıl sorularını unutur, ayrı bir ruha sahip olduğunuzu ayrımsayamadan  yaşarsınız,  ya da birilerinin sert soluğuyla uçar savrulur gidersiniz. Moda bir akımın gelgeç kopyacısı olursunuz. Tam o istediğiniz kendi benliğiniz değildir dünyaya bakan... Yanılsamalarla yaşıyoruz, gerçeğin uzağına düşüyoruz sık sık. İşte böyle bir dünyada bireysel varoluşun, özgür alanların savunulması çok zor. Uzaklarda bir yerde ayrıntılarla uğraşıyor görünmek,  ayrıntıların ve tekil bireyin pek umursanmadığı, her şeyin ve herkesin genel kalıplar içinde kurgulandığı bir dünyaya karşı insan tepkisi benimki. Toplumsal yaşamın dışında, toplumsal amaç gütmekten uzak, başlı başına kendini amaç edinmiş bir estetik kavramı belki bir yanılsama ama, toplumsal baskıların insan kopyalamaya dönüştüğü çağımız için  aynı zamanda insanın özgürlüğü ve hayatın bireysel gözlemi içi de bir tür ön koşul... Yalnız bu noktada hayatın dışına düşmeme, gerçeği yitirmeme kaygısını hep taşımak gerek. Özellikle son elli yıldır dokunulmaz parantez içinde sunulan metinlerin, düşünce sistemlerinin bizi sürüklediği yanılgılardan kurtulabilmemizin ışığı ayrıntıda yanıyor. Batı’dan gelen esintilerle, metin özgürlüğü savunulurken hayatın uzağına savruluyoruz. İnsan varlığını, bir büyük çıkar dünyasının ya da bir büyük öğretinin yalnızca bir aracı olarak gören düşünceye karşı insanın amaç olduğu bir düşüncenin yapılandırılmasında en önemli öğe ayrıntıdır. Hayatın ve insanın gizi orada... Bu giz, kendisini daha çok biz edebiyatçılara sezdiriyor. Gözlerimizi açık tutmayı, dilimizi duyarlı kılmayı başardığımız ölçüde o ayrıntılar insan için önemli bildirilere dönüyor, olguda çakılı kalmak yerine, zamanda ve uzamda devinimi sağlıyor. Gerçeğe dokunabilme yetisiyle donanıyoruz. Ayrıntıda, olayda ısrarcı olduğum doğrudur ama ille de bir bildirim olsun diye önceden düşünülmüş bir savım yok... Hayatı derinlemesine duyabildiğinizde belki ve bunu anlamlandırmayı becerdiğinizde, o bildiri dediğiniz yapıyı da kurmuş oluyorsunuz. Bildiri hayatın kendi içinde zaten var. Bize düşen,  onun üzerindeki insan ürünü o soyut örtüyü, metafizik gölgeyi silkelemek...

H. K. Y.

Toplumun her kesiminden tipler var öykü kişilerinin arasında, halk tipleri ve öğrencilerin göze battığı söylenebilir. Ancak kişilerinin hepsi nerdeyse pişmanlık içine düşüyorlar öykünün bir yerinde veya sonunda. Okuyucu ve yazın dünyası Alper Akçam’ı olumlu tipin yazarı sanıyor. Yazılarından en azından bu anlaşılıyor. Bu kanı yanlış mı; yoksa bu kanıyı değiştirmek mi istiyorsun?

A. A.

Genel konulara deyinen yazılarımda, pesimist, algılama bozukluğu içindeki yazına karşı eleştirilerimde,  bütünlüklü, olumlayıcı bir tarza sahip olduğum doğru bir saptama. Bu benim yaşama  bağlılığımla,  insana olan sevgimle ilgili... Ama soyuttan somuta indiğimizde, tümelden tekile, bu olumlayıcı bilincin oluşabilmesinin koşulunu görebilmek zorundayız: kendinizi kıyasıya sorgulamadan sahte umutlar dağıtma hakkınız yoktur! Sorgulayan insan, değişimin ayırdında olan insandır. Kendi değişimiyle durmaksızın didişmeli insan. Bunu bir pişmanlık duygusuna kapılmayla özdeşleştirmek doğru değil. Tam tersine, pişmanlığın,  suçluluk duygusunun kaynağına inme çabası. Hangi noktalarda bastırılmış birey? Toplumla ilişkilerinin dökümü nedir? Dünle bugün arasında değişenin sorgusu...  Hayatın ve bireyin doğruları an an değişmektedir, değişmeyecek olan, en çoğul, en gelişmiş yaşama koşullarını aramak olmalıdır. Bunun için bir siyasal kavgadan, kuramsal bir savaşımdan önce insanın kendisini tanıması sağlanmalı... Kitabın adını da özellikle böyle vurgulayan bir anlatımla yazmıştım: Vurdu Günahını Sırtına! Yayınevi “Vurdu” yu “Yükledi”ye çevirmiş, dalgınlık oldu dediler. Anlam vurgusu biraz yumuşamış olmakla birlikte neyi amaçladığım çok açık. Biz günahlarımızla birlikte varız. Onları sırtımıza vurup yaşamayı öğrenemedikçe, kedi pisliğini örterce kendimizi sorgulamaktan kaçtıkça, bizim için dünyanın en değerli şeyi olan zamanı yitirmiş olmaktan öte hiçbir şey yapmış olamayız. Kendimizi kandırırız. Kendini kandıran bir insanın başkalarını eleştirme hakkı yoktur! Ayrıca, günah, yanlış, hata, suçluluk duygusu, pişmanlık, yanılgı... Bunların tümü çok insanca şeyler. Bu kavramlardan değil, onları görmezden gelen böbürlenmeden, kibirden, sorgusuz benimsemelerden  uzak kalınmalı.

Gençlik ve özellikle de öğrenci gençlik, yaşadığı topraklara, içinde bulunduğu topluma en içten, en özverili duygularla yaklaşan kesim. Bu ülke, kendi gençlerini yiyerek beslenen bir canavar gibi. Ülkesini kurtarmak isteyen gençlerimizi yakarak kendini kurtarmaya çalışan yetişkinler büyütüyoruz. Bu anlamda öğrenci gençliğin hayat karşısındaki duruşu çok önemli. Halkımız da onlarca yıldır aydınlanmacı düşünceyle, belli öğretilerle yüceltilmiş, baş tacı edilmiş bir kavramı temsil ediyor. Öğrenci gençliğin de kendi öznesini tanıdığı, üzerinde kendini deneyimlediği nesnesi, hedef kitlesi hep o halk. Hep haklı olan ve hep sömürülerdir ya halk... Oysa en kötü politikanın da, popülizmin de, ihanetin de kaynadığı yer, o  şekilsiz, belirsiz  halk yığınlarıdır. Bataklığı tedavi edebilmek için önce sıtmanın bir hastalık olduğunu kabul etmek, onun fizyopatolojisini bilmek gerek. Bu anlamda, insancıl töz açısından  dupduru bir sağlıklı kesim, öğrenci gençlik ile hep baş tacı edilmiş, bir gün olsun teşekkür etmeyi bilmemiş, hep istemeye kurgulanmış halk gerginliğinde insanı anlatmayı seviyorum. Bir de yozlaşmamış, göçebe geleneklerini, paylaşımcı özünü saklamayı başarmış halk tiplemem vardır benim. “Entelektüel idealizasyon”umda öncelik onlardadır...

 

 H. K. Y.

Türkiye’de bilinen toplumcu gerçekçiler topluma toplumsal değişim yasalarının penceresinden bakıyordu, sen topluma zoom yapıyorsun, yaklaşıyorsun, toplumsal gerçekleri kendi oluşumları içinde deşmek istiyorsun, sorular sorduruyorsun. Dursun Akçam, Bekir Yıldız, Fakir Baykurt ve benzerlerinde görülen toplumsal sorunları soyutlayarak yansıtma yerine tersinden bir yaklaşımla somutlaştırmayı denediğin söylenebilir mi?

A. A

Şimdiye kadar söylediklerimden, senin buradaki soruya dönüşmüş yargın kolaylıkla anlaşılır oluyor zaten. Saydığın üç ada da, o kuşağın tüm temsilcilerine de çok şey borçlu bu ülke, önce onu bildirmeliyim. Anadolu insanına birey olmanın, insan olarak hayatı ve kendini sorgulamanın ilk tadını, ilk hazzını onlar yaşattılar. Dediğin gibi kenarları olan bir pencereden bakıyor olsalar da tekil birey olarak bakıyorlardı. Görevli sayıyorlardı kendilerini. İçtenlikle, cesurca mücadele ettiler... Dursun Akçam’ın o kuşak yazarları içinde daha özgün, daha yaratıcı bir yaklaşımı vardır... Bu ayrı bir tartışmanın konusu olabilir. Senin de ayrımına vardığın gibi, ben, daha başka bir yazın felsefesi içindeyim. Metni hiçbir yere götürmeye çalışmadan da, metnin kendi başına o gidilecek yere varacağını biliyorum sanki. Hayata ve insana saygılı olduğumuz sürece kaygılanmanın, olayları, kişileri bir ana dokunun, temel  matrisin içine yerleştirmeye zorlanmanın gereği yok. Bu anlamda, değişik zaman ve uzamlarda yaşamış olmamız yazın tarzlarımızdaki ayrılığı açıklamaya yetmiyor kanımca. Az önce de söylediğim gibi insana ve insanın en dolayımsız, somut kurgusu, anlatımı olan edebiyata bakış açımızda ayrışıyoruz. Düşündüğüm, yazdığım, amaç olarak varmak istediğim noktadır. Yazın uğraşı, düşlediğimiz daha adaletli, daha yalansız dünyaya varmak için kullanılan bir ip olarak görülmemeli. Edebiyatın kendisi amaçtır... Yazarın da politik görüşü, mücadelesi elbette vardır, olacaktır. Öykünün, romanın da... Bu edebiyatın ruhuna işlemiş, kendini orada yok etmeyi başarmış bir politikadır. Yazı bittiğinde konulmuş son noktadan sonra bir bildiri kalıyorsa, bu benim değil kurduğum yeni hayatın bildirisidir. Ben ona ait anlama kendi kurgumla katılmayı başarmışım demektir. Yansıtma ile kurgulama aynı şey değil. Kurguyu kaldırdın mı, edebiyat bitiyor artık. İnsan yetkinliğinin bugün vardığı noktayı da imliyor bu söyleyiş.

Gerçekliğe gelince... Dedim ya, gerçeklik duygusunu hiç yitirmemeli yazar ama, ‘ ben gerçeği yazıyorum’  savı edebiyata uygun düşmez.  Gerçekleri bilimsel metinler açıklamaya çalışır. Deneysel yöntemlerin kullanıldığı alanlarda gerçek vardır. O gerçek de an an değişen gerçektir. Edebiyat ise, gerçekçilik savında olmadan gerçeğe yaklaştırır, yakınlaştırır insanı. Son noktadan önce, bir bildiriyi satır aralarına yerleştirme çabasına girmemeli yazar... F.R Leavis, edebiyat, modern çağın ahlâki ideolojisinin ta kendisidir diyor. Burada ideoloji kavramı üzerine düşünmek durumundayız. Edebiyatta ideolojiye, politikaya yer yoktur savını öne süren en kötü politikanın insanları gibi düşünmüyorum, onu da söyleyeyim. Her metnin mutlaka bir ideolojisi, bir bildirisi vardır. Hele de edebiyatı salt bir biçimlendirme, bir yapı kurma uğraşı olarak tanımlamaya çalışanların nasıl bir yanılsama içinde olduklarını söylememe gerek yok... Edebiyat hayatın üzerindeki metafizik parantezlere karşı hayatın nesnelliğini kucaklar, insanı kendisiyle tanıştırır. Sezgiye, devinime, değişime basar ayaklarını. Tek tek bireylerde, an an zaman parçalarında, her olguda, her ayrıntıda olup biteni, kendi yaratıcılığıyla bir kez daha düzenler, yeni bir düzeneğe sokarak yapılanır.

Gerçeklik yitimi insanı insanı içselleştirilmiş toplumsal baskıların alanına, narsist eğilimlerin fışkırdığı şiddete götürür. Dünyanın hali ortada... Kitle katliamları, çocukların üzerine bomba yağdırmalar, canlı bombalar... Ben gerçeğimi yitirdim diyen yazar gerçeğe gözünü kapatmak isteyen yazardır, dünyanın egemenleri öyle yazarlar istiyorlar. Gerçeğin yitmesi için birilerinin acı duyma yetimizi, merhamet duygumuzu, paylaşma arzumuzu, aşkı yaratan güdülerimizi kökünden yok edebilmesi gerekir. Bunlar olduğu günse,  insan bitmiştir.

Kısaca, gerçekten uzağa düşülmeden ve gerçeği kendimizin temsil ettiği savından olunmadan sürdürülmeli yazın çabası diyorum. Yaratıcı, özgün ve özerk olunmalı...

 

H. K. Y.

Öykülerin için bildik toplumcu gerçekçi çizginin günümüzdeki arayışı demek doğru olur mu?

  1. A.

Edebiyatla ilgili anlamı içinde, toplumcu gerçekçiliği, toplumcu öğretiyle oluşturulmuş örgütlülük içinde insanın daha iyiye, daha güzele ulaş(tırıl)ma çabası olarak tanımladığında hayır, birey insanın iyiye, güzele varmak için içinde yaşadığı toplumu ve kendini sorgulayarak yazması,  düş kurması,  düşüncelerini toplumla paylaşması  olarak tanımladığında evet... Kavramlara takılıp kalmak hiç doğru değil. Kendimizi karmaşaya götürüyoruz. Yalnızca bizden olanlarla olmayanlar, iyilerle kötüler, doğrularla yanlışların oldukları o kategoriler dünyasından bir adım öne çıkabilmeliyiz. Biz tarihe doğru yürürken tarihin de zırhlarını soyunup bize doğru gelmesine olanak tanımalıyız. Mitin, metafiziğin karşısında olduğunu savlayanlar  daha büyük dogmalar üretiyor zaman zaman.

H. K. Y.

Kitaplarının yeterince eleştiri aldığını düşünüyor musun? Ya da şöyle sormalıyım eleştirmenler ve okuyucular seni nereye koydular, bulunduğun yere ilişkin ne düşünüyorsun?

A. A.

Benim kitaplarım var mı? Hiç sanmıyorum... Kitaplarımın yerinde bir hiçlik duruyor sanki. Kitaplar ve yazarlar,  haklarında yazılmış yazılarla tartılacaklarsa, benim durduğum kefenin bir ağırlığı yok sevgili Hayri! Yedi kitap, onlarca dergi yazısı, deneme, öykü, eşittir hiç. Hürriyet Keyif Eki’nde hiç tanımadığım, Sefa Kaplan’ın  Yükledi Günahını Sırtına için yazdığı o övücü yazıyı (1 Aralık 2002), K. Semra Eren’in Cumhuriyet Kitap Eki’ndeki kısa değerlendirmesini, Bursa’daki yerel gazetelerde çıkmış bir iki yazıyı ve Vecihi Timuroğlu Ağbi’nin Cumhuriyet Kitap Eki’nde Yaylasından İnmişler başlığı ile yayınlanan, deyim yerindeyse beni yerden yere vuran yazılarını saymazsak hakkımda yazı yazılmadı diyebilirim. Baba dostu Vecihi Ağbi de durdu durdu, öykü eleştirisi yazarken beni vurdu! Eline sağlık...

Üreten bir insanım, beş yılı aşkın bir süredir de edebiyat dünyasındayım.  Bu saydığım birkaç küçük değininin dışında pek göze batabildiğim ya da adam yerine konulduğum söylenemez. Okurlarımla aramın iyi olduğunu hemen açıklamak istiyorum. Sıradan insan, aynı havayı soluduğum, aynı pazardan alışveriş yaptığım, aynı fırından ekmek aldığım, aynı otobüste yolculuk ettiğim okurla aram çok iyi. Yükledi Günahını Sırtına adlı son kitap hemen hiç tanıtımsız, kendi başına bin beş yüz baskıyı bitirdi sanırım. Benim için yeterli... Çeşitli toplantılar için gittiğim her yerde de iyi kötü okurum olduğunu görüyorum. Seçkin edebiyat yapan yazar çizer takımı, Edebiyat Kanonu içinde yer almış, eleştirmen, “otorite”  v.b. çevresi içindeyse yok sayılıyorum. Canları sağ olsun. Kimileri de hayatı yok saymıyor mu?

Özeleştiriyi severim... İlk dört kitabım büyük ölçüde kendi çabamla basıldı. Hiçbir ön okumadan geçmedi, hiçbir düzeltme yapılmadı. Keşke o kadar sabırsız olmasaydım. Müthiş tezcanlı, aceleci, heyecanlı bir insanım ben. O haliyle kitapların yayınlanması hataydı. Şimdi bunu görebiliyorum.

H. K. Y.

Öykü eleştirisinin yeterli olduğunu, yazara ve okuyucuya yol gösterici olduğunu düşünüyor musun? Öyle anlaşılıyor ki çok fazla öykücü var, çok fazla kitap yayınlanıyor. Bu olumluluğun eleştiride de olması gerekir ki gerçek yazarların önü açılsın değil mi? Bu konuda ne yapılmalı ki öykü okunmaya devam edilsin sence?

  1. A.

Bizim ülkemizde öykü eleştirisi diye bir şey yok. Çok seyrek çıkıyor adına eleştiri diyebileceğimiz yazılar. Daha çok tanıtım yazıları, arkadaş övgüleri, karşılıklı paslaşmalar cirit atıyor ortada. Eleştiriyi bırak, birbirimizin kitaplarını okumuyoruz. Kitaplarımı verdiğim yakın arkadaşlarımdan biliyorum. İki yıl geçmiş, daha okuyacak zamanları olmamış...

Öykü kitabının çokluğu iyi bir gösterge. Ancak sağlıklı bir değerlendirme, tartışma ortamının olmaması hoş değil. Çıkan kitaplar da okuyucuya yeterince ulaşmıyor. Okurun nabzını daha çok medya patronları tutuyor elinde. Edebiyat değeri fazla olmayan, tüketim düşünülerek üretilmiş “simulakr” yapıtların öne çıktığı bir bezirgân pazarında edebiyatın hasını konuşmak çok zor. Ödül alan kitaplarımızda bile edebiyat adına öyle çamlar devriliyor, içeriği bıraktım, öyle dil felaketleri yaşanıyor ki, insanın gülmesi geliyor.  

Çok az sayıda nitelikli yayın var. Az ama insan yüreğini elinize vermeyi başaran öyküler... Bizim öznel çabalarımıza bağlı olmaksızın öykü okunmaya devam edilecek... Öykü bizim ruh halimizi ve dil yapımızı, hayata verdiğimiz anlamı en iyi kavrayabilen yazın türü; o kendisi gelip tuttu sanki elimizden... İçinde bulunduğumuz toplumsal koşullar, sosyal gerçeklikler kendisini yazında tamamlamak isteyen insanı öyküye yöneltiyor.

H. K. Y.

Söz buraya gelmişken günümüz öykücülüğünün karakteristik özelliklerine ilişkin ne düşündüğünü de sormak istiyorum.

  1. A.

Günümüz öykücülüğü, kendi kaynağını aldığı hayatla, insanla, o hayata ve insana yararcı aklıyla yaklaşan, onu araç gören kültür endüstrisi arasında bocalıyor. Öykünme ve ısmarlama yazın hayatın üstünü örtüyor zaman zaman. Okurken şaşırıyorum, bu arkadaşın anlattığı insanlar kimler, nerede yaşıyorlar? Bizden çok Batılı yaşamın öğeleri var kitaplarda. Bizim gibi düşünmeyenler bizim adımıza konuşuyorlar. Kimi zaman da piyasanın hiçbir patronunun baş edemeyeceği tazecik, bir duru pınar gibi fışkırıyor gerçek öykü bir köşeden, umut veriyor.

Öyküye parçalı bulutlu bir hava egemen anlayacağın... İçimiz de öyle değil mi zaten?

Sonuçta kazanmak ve benzeyerek başarmak için değil, gerçekten öykü olarak yazılmış öykü kalacak geriye... Bundan kimsenin kuşkusu olmasın. Buna inanıyor olmasak, kaçımız sürdürebilirdik ki yazmayı?

H. K. Y.

Yazınsal çalışmaların ne durumda, neler çalışıyorsun?

A. A.

Bazı “büyük” yazarlardan hakkımda edilmiş bir sözü ikinci ağızdan duymuştum; çocuksu şeyler yazıyormuşum... Hak verdim onlara. Bir süre için alan değiştirdim. TUDEM Yayınları arasında üç kitabım birden çıkacak. İlkgençlik çağı okurlar için düşünülmüş kitaplar; “Çalı Çiçeği, Şalter Kemal, Bugün Günlerden Pazar” Madem oraya aitim, oraya gideyim dedim şimdilik. Çok da sevindim bu gelişmeye...

Masalsı adlı bir romanla Gidenler Gelenlerdi adlı bir öykü dosyam da okunmak için sıra bekliyor bir yayınevinde. Elimdeki Geçmiş Bir Zamandı (roman), Mavişim (öykü) adlı dosyaları da yayına hazırlıyorum. Bir yandan da Ardahan’da inşaatçılık yapıyorum. Dursun Akçam Kültürevi Ekim ayında açılacak umarım.

H. K. Y.

Bu güzel söyleşi için teşekkür ediyorum.

A. A.

Asıl ben sana teşekkür ediyorum... Ayrıca benimle ilk dergi söyleşisi yapan yazar olarak da seni kutluyorum!...

BU SÖYLEŞİ İZMİR'DE YAYIMLANAN AGORA DERGİSİNDE ÇIKMIŞTIR...

.