DARBE DERSLERİ

Birinci Emperyalist paylaşım savaşını izleyerek çökkün Osmanlı İmparatorluğu toprakları üzerinde yoksul bir millet ve halk hareketi olarak kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti’ni emperyalist politikalar güdümünde zapturapt altına almaya yönelik, bu amaçla Şarkiyatçı Batı politikalarının kullanageldiği bir yöntemle, İslam dinini kültürel kılıf olarak tutan “Sızıntı” çalışmalarının en büyüğü, hatta sentezi sayılabilecek bir enfeksiyon, bir “bulaşma”nın yol açtığı koca çıban, 15 Temmuz günü büyük bir gürültüyle patladı. TBMM’nin bombalanmasından silahsız yurttaşlara kurşun sıkılmasına, tanklarla ezilmesine kadar birçok yönleri olan askeri kalkışma 250 civarında can kaybı, 2000’e yakın yaralı, yakılıp yıkılan binalar ve varlığı zaten epeyce tartışılır olmuş demokrasinin “Olağanüstü Hal” ile bir kez daha örselenmesiyle sonuçlandı.

 

Hareketin başındaki emekli vaiz Fethullah Gülen, 1950li yıllarda kurulmuş ve CİA ile bağları olan “Komünizmle Mücadele Derneği”nin de yöneticileri arasındadır. 

 

12 Eylül 1980 sonrası yürürlüğe konan bir ucu ABD merkezi haberalma örgütü CİA’ya bağlı, NED ve ACRFA gibi yan kuruluşlar tarafından da desteklenen, ABD’nin Asya ve Afrika coğrafyasındaki Müslüman ülkelerdeki ekonomik-siyasal egemenliğini pekiştirecek kültürel bir kol gibi çalışan ve Sızıntı dergisi ile merhamet ve din istismarcısı politikasının ilk görüntüsünü vermiş, bir eli silahta, bir eli vicdan ve din istismarında olan benzeri yapıların da ilk örneği olmuş Fetullahçı yapılanma Sovyetler’in yıkılma aşamasında bu topraklara yapılan bir seferle görünür olmuştu. 12 Eylül faşist darbesini izleyerek ortaya çıkan, çok yakın bir zaman dilimine kadar tüm karakollara, okullara, hatta evlerin kapılarına kadar ücretsiz dağıtılan gazetelerin, arka arkaya ortaya çıkan devasa basın kuruluşlarının kaynağını o günlere kadar kimse merak etmemiş ve görememiş gibiydi.

 

“Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ardından Fethullah Gülen’in gönderdiği 11 kişi, 11 Ocak 1990’da Sarp kapısından Gürcistan’a ve oradan Bakü’ye geçecek, 28 Mayıs 1990’da da 37 kişilik bir işadamı grubu, Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan ve Tacikistan’a gidecek, Gülen’in kaset ve kitaplarını armağan olarak dağıtacaklardır. Bunu Paul Henze’nin (CİA görevlisi) içerisinde yer aldığı bir heyetin Orta Asya cumhuriyetlerine gezisi (27 Mayıs-4 Haziran 1992) izleyecektir.” (Uğur Mumcu, Henze’nin İşi, Cumhuriyet, 17 Mayıs 1992, aktaran Muzaffer İlhan Erdost, Küreselleşme ve Osmanlı “Millet” Makasında Türkiye, s 41)

 

Türkiye içinde ve dışında da arka arkaya, kimi liberal aydınların, hatta sosyal demokrat ve sosyalist geçinen birilerinin de koşarak katıldıkları konferanslar düzenlenmekte, Nobel ödüllü yazarımızın Kar romanına kadar taşmış “din-türban özgürlüğü” bağlamında yeni bir “kimlik-kültür” kurulumu dile getirilmektedir.

2002 yılında kurulmuş AKP’nin birkaç ay içinde iktidar koltuğuna oturabilmesinde, 12 Eylül 2010 Referandumu’nda yargı-yasama-yürütme erkinin tek bir elde toplanması sürecini hızlandıran “Evet” diyenlerin çoğunluğu bulabilmesinde, “ölüleri bile oy vermeye” çağıran Fethullahçı yapı başrollerde yer almaktadır. Karakter rollerinde de “yetmez ama evet” ve “boykot,” yandan çarklı destekçiler oynayacaktır.

 

AKP ile bu parti öncesinde din esaslı politikayı yörünge tutmuş, Recep Tayyip Erdoğan, Bülent Arınç ve Abdullah Gül gibi birçok politikacının da sıralarında yetiştiği Milli Nizam’dan başlayarak Milli Selamet’e, Refah’a, Saadet’e giden yolda belli bir oy oranının üstüne çıkılamamış olması, Fethullahçı hareketin de kuruluş ve işleyiş gerekçesi olmuş gibidir. Başka bir deyişle, emperyalist politikaların üzerinden oynamaya çalıştığı Necmettin Erbakan ve ekibi ile AKP arasındaki fark, Fethullahçı yapının yakın destek ve varlığıdır! Yine başka bir bakış açısıyla, Recep Tayyip Erdoğan’ın kendisi de bu sentezin yetiştirdiği, öne çıkardığı bir önderdir. Erbakan’a göre daha zeki ve daha hırslı olduğu da açıkça ortadadır. Zamanında Erbakan da Amerikalara çağrıldığı, hakkında sempozyumlar düzenlendiği ve arkalanmaya çalışıldığı halde Erdoğan’ın vardığı noktaya ulaşmayı başaramamıştır.  

 

Bu tarihi süreci ayrıntısıyla incelemeyi bir tarafa bırakıp günümüze geldiğimizde de kanlı darbeden alınacak çok önemli dersler olduğu görülecektir.

İlk ders, AKP ve Recep Tayyip Erdoğan ile halk arasındaki ilişkiyi kömür-makarna, torba-paket ilişkisi, yoksulluk ödeneği-miting parası bağı olarak değerlendiren bir kısım muhalefete çıkmaktadır... Bu kesim halktan kopukluğunu gideremediğinden, halka tepeden bakma hastalığından da bir türlü kurtulamadığından halkın kendileri yerine AKP’yi tercih etmesini yavan bir çıkar ilişkisi olarak tanımlama kolaycılığına kaçmıştır.

Oysa ki halk, özellikle de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı güçlü bir gönül bağıyla sevmektedir. Bu ülkede Mustafa Kemal Atatürk’ten sonra hiçbir siyasi lider böylesi geniş bir halk sevgisiyle kucaklanmamıştı. Kimilerinin iddia ettiği gibi, darbeye karşı çıkanların arasında AKP’nin gizlice örgütlediği ve el altından desteklediği sivil milis güçleri bulunuyor olsa da, doğrudan halkın sokaklara döküldüğü, göğsünü tanklara ve silahlara siper ettiği apaçık görülen bir tablo oldu. Ne makarna kömür paketi, ne bilmem ne ocağında ikbal ve istikbal arayan eli sopalı, beli silahlı maçolar engelledi darbeyi… Sıradan halk, sokaklara çıktı, tanklara meydan okudu.

 

İkinci ders kendini demokrat sayan liberal aydınlara olmalı. Yıllarca “demokrasi” ve “vesayetçilik karşıtlığı” üzerinden sızan bu mikrop hareketiyle işbirliği, eylembirliği yaptılar. Türkiye Cumhuriyeti topraklarında az buçuk nefes alınabilir demokrasi ortamının, laik eğitimin, kadın haklarının, yurttaşlık bilincinin yok edilmesinde, ülkenin bir kardeş kavgasına sürüklenmesinde onlar da görevlerini yerine getirip kendi halklarına ve topraklarına ihanet ettiler. 1990 yılından sora alevlenen "Erken Cumhuriyet Dönemi"ne yönelik ağır saldırı ve otopsi çalışmalarında liberal aydınlar Fethullahçılar’ın gönüllü uşaklığın soyundular. Hatta sözcülüğünü yaptılar, ön saflarında yer aldılar. Demokrasi adına tarihi çamlar devirdiler, sivil tarih dolandırıcılığıyla Şarkiyatçı Batı düşünürler Eric Van Zürcher’in Etinne Copuaux’un temelsiz tezlerini benimseyip kendilerince “orijinal” yayınlar yapmaya koştular (Bakınız Anadolu Rönesansı adlı yapıt- Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği yayınları). Bu tutumlarıyla da ABD ve Anglosakson kültür merkezlerinde ve üniversitelerinde el üstünde tutuldular, destek gördüler. Bu kesimin kanlı darbeden de, hayatın diğer gerçekliğinden de ders alabileceği çok kuşkuludur.

 

Üçüncü ve asıl önemli olan, ülkenin geleceğini doğrudan etkileyecek dersi ise, yşmını kıl payı kurtarabilmiş Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve iktidar almalıdır. Bir zamanlar aynı motifleri işleyerek birlikte siyaset yaptıkları Fethullahçı Terör Örgütü, bu iktidar tarafından yıllarca kayrıldı. Bir dediği iki edilmedi. Üniversite giriş sınavlarından kamu kurum ve kuruluşlarına personel alınmasına, Ergenekon, Balyoz ve Askeri Casusluk davalarından sonra Cumhuriyetçi subaylardan temizlenen ordunun en kritik noktalarına bu örgütün elemanlarının getirilmesine kadar örgüt elemanlarını kolladılar, haksız ve adaletsiz tutumlarla kamu kurumlarını ele geçirmelerine olanak sağladılar.

Cemaat evlerinde örgütlenmiş yüz binlerce yoksul çocuğunun, örgütün adamı olarak nasıl kullanılmış olduklarına en somut örnek Genelkurmay Başkanı’nın yaveri Yarbay Levent Türkkan’ın ifadesinden televizyon ekranlarına kadar taşındı. Yarbay Türkkan basın yansıyan ifadesinde şunları söylemiş:

“Ben fakir bir ailenin çocuğuyum. Babam çok fakir bir çiftçiydi. Tarlamız, bağımız bahçemiz yoktu. Fethullah Gülen Cemaati ile ilk defa ortaokul döneminde tanıştım. İyi ve geleceği parlak bir öğrenciydim. Okulda matematikten 9 almışlığım yoktur. Ortaokulda cemaatin abileriyle tanışmıştım. 5 yaşından beri Subay olmayı hayal ediyordum. Bu idealim cemaatin ekmeğine tuz biber oldu. 1989 Işıklar Askeri Lisesi'nin sınavlarına girdim. Sınavı kendi bilgilerimle kazanacağımdan emindim. Cemaatteki abilerim de emindi. Fakat yine de bana sınav olmadan önceki gece yarısı getirip soruları verdiler. Bursa merkezde bir cemaat evinde soruları bana vermişlerdi. Soruları benden başkalarına da verdiklerini değerlendiriyorum. 

Paralel Yapı üyesiyim. Fetullah Gülen cemaatindenim. 1989'da Işıklar Askeri Lisesi sınavlarına girdim. Sınavdan önceki gece soruları getirip verdiler. Ve liseyi kazandım. Genelkurmay'da emir subaylığı görevine getirildikten sonra cemaat adına verilen görevleri yerine getirmeye başladım.”

 

Yarbay Levent Türkkan’ın aynı ifadesinde, TSK’daki Fethullahçı subay ve astsubayların oranı %60’lara, %70 lere kadar varmaktadır.

Bu denli “sızıntı” yapmayı başarmış bir gücün devlet organları içinden ve kamusal alandan tamamen temizlenip atılabilmesini de ancak AKP ve halkın sevgisini kazanmayı başarmış Recep Tayyip Erdoğan’ın üstünden gelebileceği bir iştir.

Tersi durumda, bir Cumhuriyetçi-laik kesim muhafazakâr-dindar taraf çatışmasıyla ülkenin bir iç savaşa sürüklenmesi kaçınılmaz olacaktı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın darbeden alabileceği bir diğer ders, çevresinde bulunan devlet görevlilerinin cemaatle kendisi arasında seçim yapmakta zorlandıkları ve ilişkilerinin çok candan olmamasıdır. Hiçbir düşünce farkı olmadığı halde yanındaki devlet görevlilerinin darbe başladıktan saatler sonra bile kendisine haber vermemesi ve darbeyi kendi ifadesiyle eniştesinden öğrenmiş olması ilginç ayrıntılardan biridir. Bu tabloda baskın kişiliğinin ve çevresine çok söz hakkı tanımamasının etkin olduğu düşünülebilirse de, demokrasi ve kamu geleceği dışında ideolojik yönermelerle hareket ediliyor olmanın getirdiği sapmalar da olayda epeyce rol almıştır.

 

Ülkenin bu karmaşadan kurtulmasının, uzunca bir zamandır ülkeyi kasıp kavuran kardeş kavgalarına son verilmesinin tek yolu, artık demokrasinin bir iktidar aracı olarak değil, bir amaç olarak görülmesi, laik devlet yapısının ve demokrasinin olmazsa olmazı güçler ayrımı ilkesinin yeniden sağlanarak kurulması, herkese eşit söz hakkı verilmesi, devlet görevlerinde siyasal kanaatlerin değil deneyim, birikim ve dürüstlüğün esas ayıraç olarak kullanılmasıdır. 

 

Eğer gerçekten de varsa, bir siyasal görüş doğrultusunda örgütlenmiş silahlı-zorba grupların varlığın an geçirmeksizin son verilmeli; Cumhuriyet tarihinin en önemli sorunlarından olmuş "derin yapı"lar dağıtılmalı; barış, kardeşlik ve açıklık ana ilke olmalıdır. Dinsel söylemle hareket eden yığınların siyasal İslamcı “tekbir”lerle bir tür cihatçı davranışlar içinde olmalarının önüne geçilmeli; barışçı, dayanışmacı, hoşgörü ve tolerans içeren sloganlar öne çıkarılmalıdır.  “Tekbir” yankılanmalarının egemen olduğu, din işleri ile siyasi iktidarın iç içe olduğu Orta Doğu ülkelerinin bir tekinde bile halk huzur içinde değildir; mezhep kavgaları ve iç savaşlar eksik olmamaktadır.

 

24 Temmuz Cuma günü Cumhuriyet Halk Partisi’nin yapacağı darbe karşıtı mitinge AKP Grup Başkanvekili Naci Bostancı'dan ve bazı AKP sözcülerinden katılım çağrısının gelmesi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin darbe karşıtı gösteriler nedeniyle sunduğu ücretsiz toplu taşıma olanağını CHP mitingini gerekçe göstererek Pazar gününe kadar uzatmış olması, Başbakan Binali Yıldırım’ın darbe karşıtı tutumları nedeniyle, HDP yi de kapsayacak biçimde tüm partilere teşekkür etmesi ve basına yansıdığı kadarıyla, Genelkurmay’ın uydurma Balyoz ve Askeri Casusluk davası mağduru olup yeniden orduya dönmüş subayları “Acil” kaydıyla daha önemli görevlere çağırmış olması ülkede bugüne kadar örneği yaşanmamış önemli ve olumlu gelişmelerdir. 

Bu gelişmelere karşın, daha darbeden sonraki ilk açıklamasında Taksim’e Topçu Kışlası ve Cami yapacağını ısrarla ve meydan okurca vurgulayan Recep Tayyip Erdoğan’ın bugünkü bakış açısı ile ortak bir çözüm yolunun bulunup uygulanması zor görülüyor olsa da, tek çıkış yolu budur.

Cumhurbaşkanı, yaşamını kıl payı kurtarabildiğini ve başkanlık makamına oturacak olsa da aynı tehdit altında kalmaktan kurtulamayacağını hiç unutmayarak, tarihi koşulların ve kişilik yapısının kendisine sunduğu halk sevgisini ülke yararına kullanmak, laikliği dinsizlik olarak görmeyen, barışçı, hoşgörülü bir politika ile gerçekten de ülke geleceğine damga vurmak, tarihe emperyalizmin oyunlarını bozmayı başarmış bir lider olarak anılmak şansına sahip bir konumdadır:

Çözüm: “Amaç olarak demokrasi, tüm kesimler arasında diyalog, laik, özgürlükçü ve anayasal hukuk ilkelerine dayalı bir yönetim!”