KAR ROMANI “DIŞARIDAN” MI GELDİ? *

                                                                                  A. Alper AKÇAM

 

KAR ROMANI “DIŞARIDAN” MI GELDİ? *

 

“Kar” romanı, Beyaz Kale, Kara Kitap, Yeni Hayat, Benim Adım Kırmızı gibi güçlü diyalojik, çoksesli yapıtlar vermiş Orhan Pamuk’un, biçem ve yöntem değişiklikleri yaptığı, sürprizlerle dolu bir “son roman” olduğu kanısı uyandıran bir yapıttır. Aynı zamanda, romanın asıl anlatıcısı olduğu romana anlatıcı olarak kendi adıyla girişinden sonra açıkça bildirilen, anlatıcısıyla yazarının örtüştüğü, Orhan Pamuk’un, kendisinden daha derinlikli ve ince ruhlu bir şair olarak tanımladığı (Kar, s. 343) ve kendisini daha iyi temsil ettiğini bildirdiği kahramanı Ka’ya (“Kar’da da Orhan olarak silik bir kişi şeklinde görünürüm ama bana benzeyen tabii ki Ka’dır”  -Orhan Pamuk, Söyleşi, 10 Haziran 2002, Aksiyon Dergisi-) Kars’ta bulunduğu sürece “dışarıdan” bir yerden gelmiş şiirlerin anlamını ve gizli simetrisini çözmek için tuttuğu notlar esas alınarak yazdığı bir roman olduğundan, kendisi de “dışarıdan” gelmiş olduğu düşünülebilecek, taşıdığı söylem bir tür dokunulmazlık ve tartışılmazlık içeren bir mutlak metindir!

Romanda okuru sürükleyen bir yapı ve çeşitli gerilimlerin yaşandığı heyecanlı bir öyküleme kurulmuştur. Roman dili son derece “yalın ve anlaşılır” kılınmıştır. Diğer yapıtlarda olduğu gibi yazınsal birikimi olan seçkin bir çevreye değil, sıradan okura seslenilmektedir. Hatta yapıt, “tamamen ve yalnızca” bu “sıradan okur” düşünülerek kaleme alınmış gibidir. Ancak, “hitap edilen” bu sıradan okurun anlatı malzemesine oldukça yabancı bir konumda olması önkoşulu da sağlanmaya çalışılmış gibidir. Yabancı bir okura, “egzotik ve gizemli” bir hayat hakkında ilgi çekici bir gerçekliğin anlatılmakta olduğu kanısının uyandırılabilmesi için, Anadolu’nun en kuzeyindeki bir yoksul ve az bilenen şehrin, Kars’ın özellikle seçilmiş olunduğu düşünülebilir. 

Anlatıcı Orhan Pamuk ile arkadaşı şair Ka, kahramanlardan imam hatip öğrencileri Necip- Fazıl çiftlerine taşıttırılan bir söylemdeki iki ses, yazarın diyalojik, çoksesli yazınsal tutumunun Kar’daki görünümleridir.

Dostoyevski romanlarının ve kahramanlarının ana sorunsallarından olan “...  ya Tanrı yoksa, ruhun ölümsüzlüğü gerçekleşmeyecekse...” kaygısına benzer “...ya Allah yoksa...” noktasından hareket eden bir söylemler karşılaşması, imam hatip öğrencileriyle şair ve zaman zaman bir ideolog gibi davranmaya çalışan Ka arasında kurulacak diyalojinin iskeletini oluşturmuşlardır. Dinsel söylemle imam hatip öğrencileri ve türban mücadelesi veren genç kızların toplum karşısındaki duruşlarının ve bireysel konumlarının gerekli kıldığı özel koşullar, dinsel söylemin bir parçası olmak, çoğula katılmak ile günümüz toplum yapısının bireyde oluşturmuş bulunduğu kendi başına var olma düşüncesi arasındaki ayrılıklar da romanın söylemler karşılaşması içinde ortaya çıkan sesler olarak gözlemlenirler… Ayrıca, zamandaş bazı ideolojik yapılar, politik örgütlenmelerin söylemleri de metne taşınmıştır. Ancak, olay örgüsünün yapı ve genel söylem içinde çok önde olması, hem siyasal yapılar hem ideolojik söylemler hem de bu söylemleri taşıyan bireylerin kurulumunda yazarın yanlı tutumu ve metnin ironiden, parodiden arındırılmış olması nedeniyle çokseslilik örselenmiş, tüm metin, bir siyasal bildirimin gerçekleşmesi çabasına araç kılınmıştır. İkili kişilikleri, ikizmiş gibi duran kahramanların taşıdığı söylemlerin yan yana ve karşı karşıya duruşları, karnavalesk bir “hakikat sınamacılığı” kaygısından çok, tekil bir sonucun iki ayrı ağızdan söylenmesine, bir sözün içinde birbirinin neredeyse aynısı olan iki sesin varlığını kanıtlamaya yönelmiş gibidir.

Yazarın çocukluk döneminden itibaren arkadaşı da olan kahraman Ka’nın Kars’ta geçen üç günlük serüveninin üçüncü tekil ağzından anlatıldığı romanın sonunda Orhan Pamuk’un kendisi, adını da kullanarak birinci tekil anlatıcı olarak anlatıya girmesiyle, yapısal olarak bir biçem kırılması ve çoğulluk taşıyan bir değişim gerçekleşmiş olmakla birlikte, yazarla anlatıcı arasındaki aralık da yok denecek düzeye indirilmiş olmaktadır. Böylece, çoksesli bir romanda ilke olarak özenle korunması gereken, yazarın hayata ve anlatılan olay örgüsüne “teğet duruş”u ortadan kalkmaktadır. Orhan Pamuk’un tüm yapıtları içinde ilk kez anlatıcının baştan itibaren tüm olup biteni bildiği bir öyküyü okura anlatma çabası olduğu açıkça duyurulmaktadır: “Yolun açık olsun sevgili Ka... Ama sizi kandırmak istemem: Ka’nın eski bir arkadaşıyım ve Kars’ta başına gelecekleri daha bu hikâyeyi anlatmaya başlamadan biliyorum ben”  (Kar, İletişim yay., 1. Baskı, s. 11).

Kar romanında, Orhan Pamuk çoksesli dörtlüsünde (Beyaz Kale, Kara Kitap, Yeni Hayat, Benim Adım Kırmızı) yapıda hep varlığını duyumsatmış parodi ve gülmece öğesi etkin olabilecek boyutta kullanılmamıştır. Tam tersine, şiddetli bir keder ve kasvet egemendir anlatıya. 1960’ların ünlü kalecisi Varol’un Kars’taki tiyatro sahnesinde halkı eğlendirmek için giriştiği güldürmece çabası bile “acı çekme zevki ve Türk’ün eğlenceli zavallılığı havasıyla” gülüşerek izlenmiştir (s. 140). “Keder” sözcüğü de anlatının içinde kendisi olarak onlarca kez kullanılır, kahraman Ka’da diğer kahraman ve karakterler de sık sık ağlayarak, hıçkırıklar içinde boğularak acınası tekil gerçekliğe özellikle işaret etme çabası gösterirler. Yazarın anlattığından “kuşku duyulması” kaygısı vardır sanki...

Bu “kuşku duyulmaması gereken” tekil söylemi aktarma çabası, metnin içindeki kimi epizodlarda kendisine karşı kullanılabilecek eleştirel bakışları da önceden göz ucuyla izler, kendisi için “açık kapı”lar bırakmayı ihmal etmez. Diyalojik bir anlatı alışkanlığının gereği olarak metne girmiş bu izleme ve olası yanıtı içinde barındırma çabası, karşı sesi konuşmadan geçersiz kılmayı düşünmüş olmanın gereği gibi görünmektedir. Romanın 294- 295’inci sayfalarında verilen “KARS’TA BİR ALLAHSIZ” başlıklı Serhat Şehir Gazetesi haberinde, Kars’a gelmiş bulunan Ka’dan sözde şair olarak söz edilmekte, yıllarca içiçe, kardeşçe yaşayan ayrı kültürel yapılardaki Karslıların dış güçlerce kardeş kavgasına sürüklenmeye çalışıldığı, laik ve dinci, Kürt, Türk, Azeri diye ayrıştırıldığı, Ermeni katliamı iddialarının canlandırıldığı o günlerde yıllardır kaçak olarak Almanya’da yaşayan bu kişinin bir casus gibi Kars’ta belirmiş olmasına dikkat çekilmektedir... Ka’yı Allah’a, Peygambere ve Atatürk’e dil uzatmakla suçlayan bu haber, roman kahramanı Ka’yı belli odaklara boy hedefi olarak göstermekte, dayanaksızca saldırılan bir kişilik durumuna sokarak, masum, mazlum şair görüntüsü pekiştirilmeye çalışılmaktadır. Elindeki gücü kullanarak haberin yazılmasını, Ka’nın saldırılara hedef olmasını isteyen, Kars’taki askeri darbenin yöneticisi, eski solcu ve sarhoş tiyatrocu Sunay Zaim’dir! Böylece roman söyleminin ve kahramanı Ka’nın politik ve dinsel ayrımcılığa dayandırılmış olduğu düşünülebilecek söylemi, bu söylemi yaşama taşıyan olay örgüsü, bir tür “dokunulmazlık” kazanmış olmaktadır.

Aynı çaba, 355. Sayfada darbenin elebaşılarından, eski solcu, yeni gizli devlet görevlisi, İslamcıların ve Kürt milliyetçilerinin gözü dönmüş düşmanı, katil Z. Demirkol tarafından Ka’ya yöneltilmiş “hitap” içinde de dile gelir... İnsancıl kişilikli, hayatı sorgulayan, duyarlı, baskı altındaki imam hatip öğrencilerine ve topluma kendi varlıklarını türban mücadelesiyle kabul ettirme çabasındaki genç kızlara yardım kaygılarıyla davranan, sık sık acılı gözyaşları döken şair Ka, Z. Demirkol’un adamları tarafından kelepçelenmiştir, yüzü güze kan içinde kalacak şekilde dövülmüştür... “Bir reklam arasında Z. Demirkol sandalyeden kalktı, masanın üzerinden manyetoyu aldı, Ka’ya gösterdi ve ne işe yaradığını bilip bilmediğini sordu, cevap alamayınca söyledi ve çocuğunu sopayla korkutan bir baba gibi sustu biraz (...) ‘Senin gibi aydınlar ise ne istediklerini hiç bilmedikleri için beni hasta ediyorlar. Demokrasi diyorsunuz, sonra şeriatçılarla işbirliği yapıyorsunuz. İnsan hakları diyorsunuz, terörist katillerin pazarlıklarını yürütüyorsunuz... Avrupa diyorsunuz, Batı düşmanı İslamcılara yağ çekiyorsunuz... Feminizm dersiniz, kadınların başlarını örten erkekleri desteklersiniz. Kendi fikrinle, vicdanınla davranmıyorsun da, burada bir Avrupalı nasıl davranırdı onun gibi yapayım diyorsun!’”  (Kar, s. 355). Bu eleştirileri Ka’ya yapan kişinin itici, zorba, katil kişiliği, eleştirinin içeriğini tamamen ortadan kaldırmakta, Ka’yı olası benzer eleştirilerden koruyacak bir söylem durumuna gelmektedir.

Belediye başkanının öldürülmüş olması nedeniyle yapılacak belediye seçimleri ve genç kız intiharlarını Cumhuriyet Gazetesi adına incelemek için Kars'a gelmiş Almanya'da sığınmacı olarak yaşayan şair Ka’nın (asıl adı Kerim Alakuşoğlu’dur ama hoşlanmadığından kullanmamaktadır) başından geçenlerin konu edildiği olay örgüsü içinde dört ayrı kriz ânı, gerilimin doruğa ulaştığı eşik mekânlar (Dostoyevski romanlarının vazgeçilmez kronotopu!...) yapılanmıştır:

1.Millet Tiyatrosu’nda 40’lı yıllardan kalma bir oyunun yeniden sahnelendiği tiyatro oyunu:  “Vatan Yahut Çarşaf”.

2.Z. Demirkol ve Sunay Zaim’in başını çektikleri askeri darbe,

3.Şair Ka’nın Avrupa’daki hayali Alman gazeteci arkadaşına götüreceği Karslı muhalifler bildiri toplantısı,

4.Türbancı kızların önderi Kadife’nin sevgilisi İslamcı militan Lacivert’in hayatı karşılığı başını açmaya zorlandığı ikinci tiyatro oyunu (Kyd’in İspanyol Trajedi’sinden uyarlanmış “Kars’ta Trajedi”).

Kars Millet Tiyatrosu’nda “Vatan Yahut Türban” adlı oyun aslında kırklı yıllarda, yazarın romandaki değinisiyle, “çarşaflıların devlet zoruyla çarşafsızlaştırıldıkları” (s. 149) dönemde oynanmış bir oyunun tekrarı gibidir. 1970’li yılların bol sloganlı sol tiyatrolarından tanınmış, Ka’yla aynı gün Kars’a gelen, bilinen eski solculardan Sunay Zaim ve karısı Funda Eser tarafından sahneye konulan oyunda, Funda Eser çarşafını çıkararak özgürlüğü seçecek bir kadını oynamaktadır. Oyundan önce “Brehtçi ve Bakhtinci” tiyatro anlayışının sergilendiği edepsiz vurgulu “viynet”ler sahnelenir... Bu küçük oyunlar sırasında kadın kılığına girmiş Sunay, Kelidor Şampuanı’nın uzun şişesini arka deliğine sokar gibi yapmıştır (s. 140). Karısı Funda Eser, gerekli gereksiz erotik hareketler, iç gıcıklayıcı göbek dansları yapıp izleyici tahrik etme çabasında gibidir. Bir sucuk reklamını taklit ederken eline aldığı kangalı “at mı eşek mi?” diyerek göstermiş, edepsiz bir neşeyle, daha ileri götürmeden sahneden kaçmıştır (ilerisi düşünüldüğünde, at ya da eşek penisini cinsel organına sokar gibi yapması çağrıştırılmakta...) Daha sonraki asıl oyun sırasında çarşafı konusunda kendisini sorgulayan ve çarşafını açmaya karar veren bir kadını oynayacaktır.

Funda Eser çarşafını çıkarınca, çıplak ve tombul kolları, güzel gerdanı, içkiden dumanlı olduğu anlaşılan bilinciyle bir yandan izleyenlere oyun öncesinden başlayan erotik iletileri sürdürmekte, bir yandan da kimilerince ancak orospu olanlar çarşafını çıkarır anlamına gelen bir davranışta bulunmaktadır. Funda Eser’in roman boyunca anılması, hep böyle edepsizlikler, tahrik edici davranışlar içinde olacaktır. Çarşafını çıkaran Funda Eser’e, oyun gereği, sakallı yobazlar boğma ipi ve bıçaklarla saldırmışlardır. “Funda Eser onların eline düşünce kurtulmak için iç gıcıklayıcı, yarı cinsel hareketlerle kıvrandı”... (Kar, s. 153). Şeriatçı kılığında sahneye çıkan kişilerin itici görünüşleri, çıkardığı çarşafı yakan Funda Eser’in davranışları, çarşaftan ve festen kurtulup modern Avrupa’ya koşmak gerektiğini bildiren sözlerinin salonda bulunan İslamcıları ve imam hatipli öğrencileri kışkırtması kaçınılmazdır. Öğrencilerin ve gençlerin “Allahsız din düşmanları”, “İmansız ateistler”, “Sen de çıplak koş Avrupa’na, çırılçıplak koş!” bağırtıları, yuhalamaları arasında kurtarıcı olarak kalpağıyla ve 1930’ların askeri elbisesiyle (tiyatrodaki odasında Atatürk fotoğrafıyla kendi fotoğrafı yan yana asılı Sunay Zaim’in bir zamanlar Atatürk filminde başrolü oynamak niyeti de olmuş, bu isteği genelkurmay tarafından geri çevrilmiştir) sahneye çıkan Sunay Zaim’in kısa konuşmasından sonra yanındaki askerler ellerindeki tüfekleri kalabalığa doğrultup ateş etmeye başlarlar. Ancak dördüncü yaylım ateşten sonra, yapılan atışların oyun gereği olmadığı, imam hatipli öğrencilerin vurulup öldükleri ayırt edilmeye başlanır. Silahını ateşleyen askerler arasında bulunan Siirtli Kürt, kimseyi öldürmek istemediğinden tüfeğinin namlusunu yukarı doğrultmuş ve attığı mermi çeyrek yüzyıl önce köpeğiyle birlikte film izleyen Sovyet başkonsolosunun bulunduğu locaya gelmiştir. Açılan ateş sırasında Ka’nın arkadaş olduğu imam hatip öğrencisi Necip de gözünden vurularak ölmüştür. Ölmeden öce sahneye doğru bakarak “görüyorum” dediği söylenmektedir.

“Kimseyi öldürmek istemeyen Siirtli Kürt” imgesinin temsil ettiği siyasi bağlaşıklık önemli olmakla birlikte, “köpeğiyle birlikte çeyrek yüzyıl önce film izleyen Sovyet başkonsolosu” (Kars’ta böyle bir başkonsolos olamayacağını bilmek için Karslı olmak gerekmez sanırım) romanın taşıdığı siyasi söylemin hangi tekil doğrultuyu işaret ettiğinin açık bir göstergesi sayılabilir.

Askeri darbe,  tiyatronun yarattığı karışıklık sonrası şehirde düzeni sağlamak için yapılmış görünmektedir. Tiyatro bitiminde bağıra çağıra dışarı çıkan, sağa sola sarhoşlar gibi saldıran Z. Demirkol’un öncülüğünde gerçekleşmiştir. Z. Demirkol eski bir komünist gazetecidir. Yıllar önce askeri liseden atılmış Sunay Zaim’in arkadaşı, o anda Kars’ta en yetkili askeri kişi olan Albay Osman Nuri Çolak darbenin başındaki adam olmakla birlikte Z. Demirkol, Sunay Zaim ve MİT görevlileri  yönlendiricilik yapmaktadırlar.

Darbeden sonra Kars’ta imam hatip lisesi yurdu ve evler basılmış, insanlar silahlı askerler tarafından dövülerek Emniyet bodrumuna, Veteriner Fakültesi’nin dersliklerine, karla kaplı stadyuma doldurulmuşlardır. İmam hatip lisesine yapılan baskın sırasında çok acılı tablolar yaşanmıştır: “Bir- iki deli öğrenci yemekhaneden çaldıkları çatal ve bıçakları hela penceresinden erlerin üzerine atmaya, ellerindeki tek tabancayla oyun oynamaya kalkıştıkları için buradaki çatışmanın sonunda yeniden silahlar atıldı ve alnına kurşun yiyen güzel vücutlu, güzel yüzlü bir öğrenci düşüp öldü” (Kar, s. 169). Emniyet müdürlüğünün hücrelerine doldurulmuş imam hatiplilerin yüzü gözü morluklar içindedir. Kıyasıya dövülmüşler, saçları sıfır numara tıraş edilmiştir. Askeri darbenin asıl hedefi belediye seçimlerini kazanmak üzere olan dinciler ve Kürt milliyetçileridir (s. 184). Kürt milliyetçileri veteriner fakültesine doldurulmuşlardır, burada işkenceden geçirilmektedirler. Tutuklananlar arasında Ka’nın pastanede oturduğu sırada gözlerinin önünde öldürülmüş eğitim enstitüsü müdürünün katilinin olup olmadığını saptamak için görevliler tarafından gezdirilen Ka, Sosyal Sigortalar Kurumu Hastanesi Morgu’nda gözünden vurularak öldürülmüş Necip’in cesedini görür, saf yürekli delikanlının soğuk yanaklarını öper... Bu davranışından ötürü darbe yöneticilerine sürekli hesap vermek zorunda kalacaktır.

Kar romanı anlatısında, askerin zor kullanarak devreye girdiği darbeden önce de Kars’ta siyasal İslamcılar ve Kürt milliyetçileri üzerinde yoğun baskılar zaten vardır! Başını açmayı reddeden Teslime adlı bir öğrenci intihar etmiştir. Abdestini almış, namazını kılmış, kendisini başörtüsü ile lamba kancasına asmıştır (s. 22). Başka bir genç kız öğretmeninin bakire olmadığını söylemesinden sonra hakkında çıkan dedikodular, sarhoş babasının üzüntüden ağlamaları sonucu intihar etmiş, yapılan otopside kızın bakire olduğu saptanmıştır. Baba ve koca baskısı nedeniyle intihar eden başka genç kızlar ve kadınlar da vardır. Kars’ta erkekler kendini dine vermekte, kadınlar intihar etmektedirler (s. 40). Ana babalar kızlarını sürekli döverek ezmekte, sokağa çıkmalarına izin vermemektedirler (Kar, s. 19). Roman boyunca, başını açmak istemeyen genç kızların ve saf yürekli imam hatip öğrencilerinin yaşadığı dram, ağlatmak için çekilmiş Türk filmlerini geride bırakacak duygusallıklar, acıma duygusu istismarı üzerine yapılanmıştır. Türban mücadelesi veren eğitim enstitülü genç kızların ve bunları destekleyen imam hatip öğrencilerinin aileleri polis tarafından sık sık tehdit edilmekte, esnaf velilerin dükkânları polislerce basılmakta, dükkânlarının kapatılarak kendilerinin kovulacağı bildirilmektedir (s. 121). 

Ka’yla birlikte Emniyet müdürlüğü’na götürülen siyasal İslamcı partinin seçimleri kazanmasına kesin gözüyle bakılan belediye başkan adayı Muhtar orada dövülmüş, ağzı burnu kan içinde bırakılmıştır. Ka’nın yanında Muhtar’a, “sana bu devleti teslim ederler mi sanıyorsun!” diye bağırmışlardır.*

________________________________________________________________________

Dip not: *Edward Said’in Doğu’nun Batı’dan yazılı metinler durumuna geldiği yolundaki “şarkiyatçılık” tanımı ile bakıldığında Orhan Pamuk’un Kar romanı oldukça önemli işlevler üstlenmiş bir metin olarak görülebilir: Romanın yazıldığı 2002 yılı yapılan belediye seçimlerini CHP’nin adaylığını kabul etmediği bir eski solcu ANAVATAN PARTİSİ adayı olarak kazanmış, sonradan belki de şehrinin geleceğini düşünerek AKP’ye geçmiştir. Türkiye’de ilk kez Kar romanında anlatılan siyasal İslamcı’ların patlayıcı yüklü kamyonla yapılmış intihar eylemleri birkaç yıl sonra bilinen bir eylem biçimi olarak kullanılmaya başlanacaktır. Kürt milliyetçileri de ağbisi öldürülmüş bir çaycı çırağını intihar eylemi için ikna etmeye çalışmaktadırlar (s. 317).

Roman ABD’nin Irak müdahalesinin konuşulmaya başlandığı, Türkiye’deki DSP- MHP iktidarının üslerin Irak’a karşı kullanımını uygun bulmadığının söylendiği 2002 yılı başında yayınlanmıştır. O sıralarda kurulan AKP’nin bir sonraki seçimlerde iktidar oluşuyla Kar romanının yazılış mantığı arasında bir koşutluk kurulması, Orhan Pamuk’un yıllardır beraber çalıştığı ABD’li menajerlerin Kar’ın yazılışında önemli katkıları olduğu  yolundaki bir görüş fazlaca komplocu bir bakış olarak değerlendirilebilir!

 

Romanda Orhan Pamuk’un önceki yapıtlarında başarıyla kullanılmış çoksesli biçemin önemli öğeleri olan gülmece ve parodi zaman zaman kendini gösterirse de romanın tümüne etkili olacak güçte değildir. Ka’nın 243. Sayfasındaki anlatıcı tarafından alıntılanmış iç konuşmasında görülen diyalojik yapı tekil söylem cılız bir epizod olarak sırıtmaktadır: “Ka İpek’in babasıyla konuşurken kendisine de bir şeyler söylediğini, aslında odadaki herkes gibi hep çift anlamlı konuştuğunu, bakışlarını kimi zaman kaçırıp kimi zaman yoğunlaştırmasının da bu iki anlamı vurgulamaya yönelik olduğunu hissetti. Kars’ta –Necip dışında- karşılaştığı herkesin içgüdüsel bir ahenkle çift anlamlı konuştuğunu (bu saptama genelde Karslılar için doğru olabilir ama roman için ne yazık ki geçerli değil –bizim notumuz-) çok daha sonra fark edecek, bunun yoksullukla mı, korkularla mı, yalnızlıkla mı, hayatın yalınlığıyla mı ilgili olduğunu soracaktı kendine. ‘Babacığım gitmeyin,’ derken İpek’in kendisini kışkırttığını (Turgut Bey gidince Ka İpek’le sevişebilecektir – bizim notumuz-), Kadife’nin ise bildiriden ve babasına bağlılıktan söz ederken aslında Lacivert’e bağlılığını dile getirdiğini görüyordu Ka” (s. 243).

Ka’nın Frankfurt’a döndükten sonra göndermeyi bile düşünmeden İpek’e yazdığı kırka yakın aşk mektubunun “canım bunları sana yazıp yazmamayı çok düşündüm”le başlayan söylemi, bu mektuplardan birinde İpek’in ona göndermediği düşlemsel bir mektuba yanıtlayan, kendisini yanlış anlamış olduğuna ilişkin anlatım, Kadife’nin Asya oteldeki toplantı sırasında erkeklerin konuşmalarında düzeyin düşmesi karşısında kendi kendine başını açma kararı alması ya da darbe olmasa başını açabileceğini söylemesi, Fazıl’ın o başını açarsa intihar edeceğini bildirmesi, sonra da intihar düşüncesiyle ateist olabileceğine ilişkin kaygılara düşmesi, Necip öldükten sonra Fazıl’ın onun kendi içinde yerleştiği, artık kendi içinde yaşamakta olduğu düşüncesi, Ka’nın Asya otelde yapılacak toplantıya Turgut Bey’in de katılmasını istemesinin bildiri ve toplantı içeriğinden çok babasıyla aynı çatı altındayken sevişmek istemeyen İpek’le yatma arzusundan kaynaklanıyor olması gibi, kahramanlarda zaman zaman ortaya çıkan ikili düşünceler, değişken yargılar, söylemlerdeki çift sesler, Orhan Pamuk’un diyalojik dil tutumundan Kar’a artakalan parçalardır. Kürt bir kadının yaptığı özel tarçınlı şerbetin devlet görevlilerini zehirliyorken Kürtlere kötü bir etkisinin olmaması gibi gülmece içerikli bölüm de romanın kederli yapısı içinde sırıtan bir parça olarak kalmaktadır.

Olay örgüsüne yüklenmiş yazar siyasal bildirimi ve buna uygun çizilmiş tipler romanın tartışılmaz iktidarı olarak görünmektedir. Romanın daha başlarından itibaren yazarın politik söylemi, tekil bildirimi büyük bir kuvvetle duyumsanabilmektedir. Kar’da sanatsal bir temsilden çok siyasal bir bildirim göze batmaktadır. “Bir fikrin sanatsal temsili,  ancak fikir olumlanma ve yadsınmanın ötesinde terimlerle sunuluyorsa, ama aynı zamanda her türlü dolaysız anlamlandırma gücünden yoksun, basit fiziksel bir deneyime indirgenmiyorsa mümkündür” (M. Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, s. 134).

Roman kahramanları ve karakterleri bir Türk filminin iyileri ve kötüleri olarak kurgulanmış gibidirler. Kahramanlar kesinlikle özgür değillerdir, yazar tarafından biçimlendirilmişler, tek bir tornadan çıkarılıp romanın tekil söylemi için yürüyüş koluna sokulmuşlardır. Kimileri olumlanmış, değerli kılınmaya çalışılmış, kimileri olumsuzlanmış, aşağılanmaya çalışılmıştır. Bu biçem, kahramanların söylemleriyle temsil ettikleri kişilikler arasında uygunsuzluklar doğurmuştur (Yazar söylemiyle örtüştürülmeye çalışılan kahraman söylemi, kahramanın toplumsal, ideolojik konumu ve gösterge karakterine ters düşmektedir). Siyasal İslamcı militan Lacivert’in “Yahudiler bu yüzyılın en büyük mazlumlarıdır” (Kar, s. 228) sözüyle, romanda “İslamcı” imge oluşturulurken yazarın bireysel öznelci tutumu (Bazıları bunu ABD’li dostlarına ve Batılı okura hoş görünme çabası olarak da yorumlayabilir!) iyice açığa çıkmaktadır. 

Siyasal İslamcılar, roman kahramanı Ka gibi, genellikle duyarlı, duygulu, hayatı sorgulayan kimselerdir. Solcularsa, ahlaksız, içkici, din ve insanlık düşmanı, katil ruhludurlar (Aslında Kara Kitap’tan başlayarak sol düşünceye karşı özel bir yüklenme, küçümseyici alaysama vardır Orhan Pamuk’ta ama, Kar romanındaki parodisiz tutum, bunu bir gerçekçi siyasal bakış açısı olarak duruca ortaya çıkarmaktadır). Ka ve Almanya’daki sevgilisi de içlerinde olmak üzere, tüm solcular, gençliklerini sol düşünce yüzünden yitirmiş olduklarını düşünmekte, pişmanlık duymaktadırlar.

Cumhuriyet gazetesine haberler gönderen Serhat Şehir Gazetesi sahibi Serdar Bey’e göre de, Siyasal İslamcılar, herkesten daha çalışkan, dürüst ve alçakgönüllüdürler; “Bir tek Allah’ın partisinin adayının namusuna güveniliyor” demiştir (s. 31)... Serdar Bey’e göre önceleri barış içinde, birlikte yaşayan Kars’taki ayrı kültürler (Kürtler, Terekemeler, Karapapaklar, Azeriler, Türkmenler, Posoflu Lazlar, çarın Rusya’dan sürdüğü Almanlar) Türkiye’yi bölüp yıkmak isteyen komünist Tiflis radyosunun yayınlarından sonra etnik kimliğiyle gururlanmaya başlamış, ayrılıklar öne çıkarılmıştır!

Türbanlı kızları eğitim enstitüsüne almadığı, okula polis çağırdığı, soğukta okul kapısında bekleyen kızları polise coplattığı için Ka’nın gözü önünde öldürülen eğitim enstitüsü müdürünün katili bile Allah sevgisiyle dolu, terörden nefret eden birisidir. Fikir mücadelesinden yanadır, Ateş etmeden önce müdüre sorduğu sorular arasında “Devletin emri Allah’ın emrinden büyük müdür hocam?” (s. 45) vardır. Eğitim enstitüsünde baş örtüsü için mücadele eden kızların sayısı artınca, Ankara’dan gönderilen bir kadın görevli de “Allah mı büyüktür devlet mi?” sorusunu sormuştur. Türban karşıtları, Allah’ı yeryüzüne indirmekte, küçük düşürücü sorular sormaktadırlar...

Siyasal İslamcı militan Lacivert’i ünlendiren şey, Güner Bey adlı, cicili bicili elbiseler giyen, açık saçık ve sıradan şakalar yapan, “cahilleri” de sürekli aşağılayan, alık bir yarışmacıyla alay ederken dil sürçmesiyle Hazreti Peygamber hakkında yakışıksız şeyler söyleyen, Lacivert’in tüm televizyon kanallarına ve basına mektuplarla özür dilemezse öldüreceğini bildirdiği kadınsı ve züppe bir televizyon sunucusunu öldürmüş olma olasılığıdır. İzmir’deki bir otel odasında deniz topu desenli rengârenk kravatıyla (Bu Güner Bey’in itici bir tip olabilmesi için anlatıcı elinden geleni esirgememiştir) boğularak öldürülen sunucunun öldürüldüğü gün Lacivert türbancı kızları destekleyen bir konferans için Manisa’da bulunduğunu kanıtlamış olmasına karşın cinayet nedeniyle polis tarafından aranmaktadır.  Eğitim enstitüsü müdürünün de İslamcı’ların suçlanması için devlet tarafından öldürtülmüş olduğu söylentisi de düşünüldüğünde, siyasal İslamcıların öldürmeleri için haklı gerekçeler bulunabilecek cinayetlerde bile asıl suçlunun laiklerin ve solcuların başını çektiği devlet güçleri olduğuna ilişkin kanılara metinde özellikle yer verilmiş olduğu söylenebilir. 

Ka’nın eski arkadaşı ve İpek’in eski kocası Muhtar, sarhoş olduğu bir gece aydınlık bir kapıdan içeri girmiş, Kürt Şeyhi Saadettin Efendi hazretleriyle karşılaşmıştır. Şeyhin elini içinden gelen bir duyguyla öpünce Şeyh de onun elini öpmüştür. Süreç içinde İslamcı politikanın içine girmiştir Muhtar... “Dindarlar, sağcılar, bu ülkenin Müslüman muhafazakarları...(...) ateist solculuk yıllarımdan sonra bana çok iyi geldiler. Onları bulursun. Sana da çok iyi geleceklerdir umarım’” (s. 63). 

Daha sonra Ka’da Şeyh’in yanına varıp elini öpecek, huzurunda gözyaşı dökecektir. Şeyh de onun elini öpecektir!

İslamcı militanlar ve imam hatip öğrencileri ateistleri bile hoşgörüyle karşılamaktadırlar: “’Lütfen yanlış anlamayın bizi,’ demişti Necip. ‘Bizim bir insanın ateist olmasına hiçbir itirazımız yok. İslam toplumunda ateistlerin yeri hep vardı’” (Kar, s. 88).

Solcular ya saf değiştirip dinci kesime geçmişlerdir (İslamcı partinin belediye başkanı Muhtar Ka’nın gençlik yıllarından tanıdığı solcu bir şairdir; siyasal İslamcı militan Lacivert bile eski bir sol eylemcidir), ya ahlak dışı kazanç işlerine girmişlerdir, ya da tüm insanlıklarını unutup siyasal İslamcılara ve Kürt milliyetçilerine zulüm uygulayan devlet güçleri içinde yer almışlardır (Z. Demirkol, Sunay Zaim)...

Romandaki tüm solcular, laikler ve ateistler sürekli içki içmektedirler. “Şiddete eğilimli”dirler (s. 344). Halkın içki ve ahlaksızlık konularındaki kimi koşullanmaları, 1970’ler Türkiyesi’nde güçlenen sol karşısında iktidar sahiplerinin başvurduğu demagojik yöntemler, Kar romanında da solculara karşı bir aşağılama öğesi olarak ısrarla kullanılmaya çalışılmıştır. Sunay Zaim ve tiyatro ekibi her aşamada sarhoştur. Oyunlardan önce, oyunlardan sonra, hatta oyun sırasında... Sunay’ın ağzındaki rakı kokusu tiyatro oyunu sırasında ön sıralardan rahatça duyulmaktadır. Geçmişinde ün için yapmayacağı şey olmayan bir Makyavelist’tir Sunay... 1980 darbesi öncesi Doğu Almanya’dan kendisine gönderilmiş paralarla Brehtçi oyunlar oynamıştır (bir sanatçıdan çok para karşılığı çalışan bir casus tiplemesi çizilmiş...).

Romanda solcu bir kadın tipini temsil eden Sunay’ın karısı Funda Eser için roman boyunca olumsuzlayıcı, aşağılayıcı, küçük düşürücü her tür anlatım kullanılmıştır. Funda da neredeyse sürekli sarhoştur. Oyun sırasında bile, perde gerisinde, elinde içki şişeleri ve bardaklarla gezmektedir (s. 400). Erkek izleyicileri tahrik etme, şehvetli gösteriler yapma çabası içindedir. “Üçüncü sahnenin başında Funda Eser ırzına geçilmiş kadının türküsünü söyledi. Bu oyunu yer yer fazla ‘entelektüel’ ve anlaşılmaz bulan seyirciyi sahneye bağladı. Funda Eser her zaman yaptığı gibi, bir yandan gözyaşı döker erkek milletine söverken, bir yandan da başına gelenleri ballandırarak anlatmıştı” (s. 402). Basında Funda’nın lezbiyen olduğu doğrultusunda haberler de çıkmıştır zamanında. Sunay Zaim’le birlikte Anadolu turnelerinde iç gıcıklayıcı oyunlar oynamış, göbek dansları yapmıştır. Funda Eser rol gereği başka erkeklerle sevişirken Sunay seyretmiştir. Sunay da karısı da kendilerini anlayamamış halka karşı kin duymaktadırlar.

Z. Demirkol adlı karakter, darbenin ve belki de romanın yazar söylemini, kahraman kurgusunda yazarın öznel ve yanlı tutumunu açığa çıkarabilecek önemde bir kilit adamdır. Bu kişi eski bir komünist gazetecidir. 1970’li yıllarda Sovyet yanlısı komünist örgütlerde şair, yazar, en çok da “koruma” olarak görünmüştür. Z. Demirkol 1980’den sonra Almanya’ya kaçmış, Berlin duvarının yıkılmasından sonra Türkiye’ye dönerek Cumhuriyet’i Kürt gerillalara ve şeriatçılara karşı savunmak için devlet görevlisi olmuştur. Kar romanında da baskınların, öldürmelerin, imam hatipli öğrencilere işkencelerin baş sorumlusu olarak gösterilmiştir... Yanında da bir zamanlar düşman olduğu iki eski milliyetçi vardır ama “İslamcılar ve Kürt milliyetçileri ile mücadele”de ipler Z. Demirkol’un elindedir.

Komünist örgütlerde yazar, şair ve “koruma” olma durumu, sonra da eli silahlı bir devlet görevlisi olarak Kars’ta önüne geleni öldüren acımasız bir katile dönüşmüş bu tip, 2000’li yılların başında Kars’ta yaşayan bir siyasal İslamcı’nın da başka bir yerdeki başka bir insanın da aklından geçebilecek bir kişi imgesi değildir. Bu imgesel üretim, bir zamanların sol hareketini pek de dostça olmayan duygularla izlemiş Orhan Pamuk’un tekil bir bildirim için yoğunlaşmış yaratıcı düş gücünün ürünü olmalıdır.

Z. Demirkol ve arkadaşları yollar açıldıktan sonra da Kars’ta kalıp İslamcıları ve Kürt milliyetçilerini öldürmeye devam edeceklerdir (s. 420).

Ka, sol lafları “bütün hayatını berbat eden” şeyler olarak görmekte, “onlara artık hiç inanmamakta (...) güzel ve akıllı bir kıza sarılıp şiir yazabilmeyi” hayatta en büyük mutluluk olarak görmektedir. On iki yıldır Almanya’da yaşamaktadır ama Almanca öğrenmeyip ruhunu ve saflığını korumayı başarmıştır (Almanya’daki kütüphanede İngilizce kitaplar okumaktadır!). Kendisini kar tanesi (kar yağınca insanlar birbirlerine sokulmaktadır düşmanlıkların, hırsların öfkelerin üstüne yağarak onları birbirlerine yaklaştıran –Kar, s. 113) ile özdeş gören, kırılgan, duyarlı, içi merhamet duygularıyla dolu bir şairdir. İnsanlara yardımcı olmak için çırpınmaktadır. Yoksul evlerinin yanından geçerken kederlenmekte, gözlerinde yaş birikmektedir (Kar, s. 16). Yazar Orhan Pamuk, arkadaşı Ka’yı anımsadıkça yazacağı “Masumiyet Müzesi” adlı yapıt aklına düşmektedir (s. 258); arkadaşı onun için masumiyeti temsil etmektedir! 

Orhan Pamuk için “benim politik tek romanım” diyor. Bu bildirimi biraz değiştirmek, sözü gerçekliğe gerçekten de işaret eder duruma getirmek daha uygun olacaktır: Kar, Orhan Pamuk’un “Türkiye gerçeğini” Batılı gözle gören, tekil bir politik sonu işaret eden, “ılımlı İslâm”ı Anadolu’nun şairane ve “kendine ve Batı dünyasındaki Doğu mitine yakışır” politik gücü gösteren yapıtıdır.

Sessiz Ev’den sonraki yapıtlarında varlığını azar azar duyumsatan, bir ağırlıklı Doğu alaysaması, ya da Batılı okur için 18. Yüzyıldan itibaren Batı’da egemen olmuş romantik Doğu mitine uygun, “Batılı’nın merhamet duygularına sığınma gereği duyacak, eğitilip ehlileştirilmesi gereken, yöneticileri tarafından ezilen, kimi yabanlıkları, barbarlıkları da barındıran Doğulu imgesi” yaratma çabası, Kar’da  iyice görünür duruma gelmiş, tekil yazar söyleminin yaslandırıldığı imam hatipli delikanlılar, türban mücadelesi veren kızlar böylesi bir öngörüyle “şey”leştirilerek, tüm nesnellikleriyle çizilmişlerdir.  “Ebedi ve değişmez bir Doğu vardır. Ve bu Doğu değişmezliğini bir ölçüde karşıtlıklarını çözümlememesine borçludur. Doğu her şeyden önce bir tezatlar ülkesidir. Orada en korkunç suçlarla en arı bir masumiyet, en affedilmez tabularla en çıldırtıcı duyusallık ve yasak zevkler, efendilikle kölelik, kişiliklerde yoğun çelişkiler (çiftkişililik) birlikte bulunur. Romantikler bir yandan bu saydığım öğelerle bir Doğu miti ya da Doğu düşü yaratırken, bir yandan da bu düşü yaşantıya dönüştürmeye çabalamaktan geri durmuyorlardı” (Jale Parla, Efendilik, Şarkiyatçılık, Kölelik, Eletişim yayınları, 2. Baskı 2002, s. 25).

Romanın tekil bir söylemin okurda kuşkusuz yer edinebilmesi için alelacele kaleme alınmış olduğuna ilişkin kimi göstergeler de bulunmaktadır. 90. Sayfada, aynı paragrafta hem “mısra”, hem “dize” sözcükleri geçmektedir. Orhan Pamuk romanı yazarken birkaç kez gidip her seferinde birkaç günlüğüne kaldığı Kars’ta kış mevsiminde yapraksız olarak gördüğü ağaçların hangi ağaç olduğunu da sorma zahmetine katlanmamış olmalıdır (Orhan Pamuk isteseydi, sık sık sofrasına çağırdığı, Kar romanında “Telefon idaresinin kitap ve hatıra okumaya meraklı kültürlü müdürü” Recai Bey diye andığı, şimdilerde Kars Kent Konseyi Genel Sekreteri olan Sezai Yazıcı dostumuz bu konuda kendisine severek yardımcı olabilirdi!). Roman boyunca sık sık adları geçen çınar ve kestane ağaçları Kars’ta yetişmez, Kars’ın çok sert iklimine dayanabilmeleri de olası değildir. Şehrin çok az yerinde az sayıda iğde ağacı dikilmiş olduğu ama bunların da boy atamadığı ya da kuruduğu söylenmektedir. Öyle kocaman, eski iğde ağaçları yoktur yani Kars’ta. Vitrinlerde gördüğü “Cizlaved” markası, spor ayakkabılarına değil görece durumu iyi köylülerin giydiği içi miflonlu lastiklere aittir. Yoksul köylüler hâlâ çok ucuza satılan çıplak, kapkara, “kara lastik” giymektedirler.

Orhan Pamuk, tüm yapıtlarında özel bir özenle seçtiği adlar konusundaysa yine başarılıdır: “Ka – kar – Kars”... Kafka’dan ödünç alınmış kahraman Ka ve kasvetli metin havasıyla Ka-kar-Kars dizilimi içinde söyleminin ana iskeletini oluşturan türbanlı kızlar ve imam hatipli öğrencilerin baskılara karşı mücadelesi ve bu mücadele ruhunun okur gözünde değer kazanması çabasında gerçekçi bir tutum izlenir. Bunu sağlayabilmek için kendisi de anlatıya adıyla sanıyla Orhan Pamuk olarak girmiştir ama seçtiği şehrin yapısı romanın gerçekçi kılınmaya çalışılmış dokusu ile uyuşmayacaktır. Kars, çokdilliliğin, Anadolu’ya geçişlerde kavimler uğrağı - kültürler harmanı olmanın, hâlâ daha altı yedi ayrı kültürü barış içinde, kardeşçe yaşatmanın güzelliğiyle, göçer boylardan kalıt kan geleneklerinin etkisiyle, kadının erkeğin yanında olduğu bir şehirdir. Kars’taki düğünlerde kadın erkekle kız delikanlıyla el ele tutup oynar. Köylerde bile delikanlılar sevdiği kızın kapısına kadar gidip konuşurlar. Kızlar, kadınlar, ata biner, tırpan çeker. İşte, eğlencede, mücadelede, kentinde ve köyünde, kadınla erkeğin cins ayrımı yapılmaz. Köylerde göçerliğin, anaerkil toplumun kalıtı olarak, kadın adıyla anılan soylar yaşarlar (Havalar, Zeynepler...)

Kar romanı, metinle hayat arasındaki gerçeklik ilişkisini tartıştıran bir ontolojik hareket noktası işlevi de görür. Yıllarca Kars ve Ardahan’da yaşamış, öğretmenlik yapmış olan annemin Ankara’daki bayan doktor komşusunun “Hocam, Kar romanını okuduktan sonra size çok acıdım. Onca yıl kızların türban takmak için intihar ettikleri, kadınların ezildiği kapalı bir yörede nasıl yaşadınız ve çalıştınız?” diye dile getirdiği düşüncesinin romana bağlı bir yanılsama olduğu gerçeği, annemin, duyarlı komşusuna Kars’ta kadının kapalı olmadığını, erkekle eşit konumda yaşadığını, Kars’taki yıllarında hiçbir sıkıntı çekmediğini bildirmesi çok da anlamlı değildir. Kar romanını okumuş olanların sayısı hem dünyada hem de Türkiye’de Kars gerçeğini bilenlerin sayısından kat kat fazladır. Süreç içinde metnin yazdığının yaşanan olmayacağını kim savlayabilir ki? Edward Said’in “Doğu’nun Batı’dan yazılmış metinler durumuna geldiği” saptaması, bu bağlamda, Kar romanı için müthiş bir anlam taşımaktadır.

Kar romanının yazılışında ve ABD’de ilk ona girmesinde Orhan Pamuk’un yıllardır ilişkide olduğu ABD’li danışmanlarının rollerinin hangi ölçüde olduğunu ölçebilmek olası değildir. Ancak dünyanın son durumu, Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve özellikle 11 Eylül saldırısından sonra Batı’da İslam’a bakışın değişime uğramasının da etkili olduğu bir atmosfer içinde olmalı, Orhan Pamuk son demeçlerinde İslam’ın tehlikelerinden söz etmeye başlamıştır: "Siyasi İslamcılık üzerine yazmak istiyordum. Bu işi bir romancı olarak yaptım. İslamcılar elbette ki düşmandırlar, tehlikeli kişilerdir. Ama ben bir yazarım, bunu insani açıdan ele almak, onları yaşadıkları biçimiyle anlatmak istiyordum” (İtalyan La Stampa Dergisi ile söyleşiden, Haber.com. 13 Ekim 2005, Perşembe)

Kar romanı hakkında konuşulacakları çoğaltmak, Orhan Pamuk poetikasında etkili olmuş olabileceği düşünülecek kimi ilişkileri sıralamak bizi ne kadar edebiyat dışına düşürür, ne kadar anlamlı olur bilemiyoruz ama Orhan Pamuk ve Kar’la ilgili bazı yazılarımdan sonra bana gönderilmiş bir iletideki, Orhan Pamuk’un 1985 – 1988 yılları arasında A.B.D.’de üç yıl kalıp İowa Üniversitesi içerisinde kurulmuş İnternational Writing Program adlı dünyanın değişik yörelerinden gelmiş yazarların eğitildiği bir kursa katıldığını, Benim Adım Kırmızı ile İMPAC (tüm dünyada yaygın danışmanlık hizmeti veren bir kuruluş) Dublin Ödülü’yle birlikte 115 000 Dolar kazandığını, ödülü veren kuruluşun başındaki Dr. James İrwin’in Amerika’nın orduyla arasından su sızmayan (ordudan West Point üstün hizmet ödülü almış) Cumhuriyetçiler’inden olduğu, İMPAC’ın kurucuları arasında Ronald Reagan, Margaret Thatcher, Baba Bush, Helmut Kohl, Jack Chirac gibi adların bulunduğu, Türkiye’den Doğru Yol Partisi ve Anavatan Partisi’nin de üye olduğu bu kuruluşta, dünyaya silahların gölgesinde demokrasi taşımakla ünlenmiş, ABD devlet sisteminin en önemli adlarından Henry Kissinger’in de etken bir ad olarak yer aldığı bilgisini paylaşmamak biraz bencillik gibi olacak...  Orhan Pamuk Dosyası adlı iletinin yazarı Emekli Hava Füze  Kıdemli Albay, (kendisini  Araştırmacı – yazar olarak tanıtan) Osman ŞAHİN imiş.

Yeniden dönelim kendi edebiyat alanımıza... Orhan Pamuk, çok okuyan, entelektüel birikimi güçlü bir yazardır. Biçeminde Dostoyevski ve Kafka etkileri açıkça görülebilir. Ancak dilinde bir konuşma dili havasından çok özel bir yazı dili, çeviri etkisi gözlenir. Yerli kültür olarak da İslam etkisindeki tasavvufçu mistik kültür üzerine yoğunlaşmıştır. Seçkinci, “soyluluk” imgesi taşıyan kişiliğiyle halk kültürünün, günlük konuşma dilinin çok uzağında kalmıştır. Orhan Pamuk’un çoksesli anlatı yapısı içinde bile, ne yazıktır ki, kendi yaşadığı toplumun kültürel zenginlikleri olan halk oyunlarına, kuttörelere, yoksul halk filozoflarına, Nasreddin Hocalara, Keloğlanlara, Karagözlere ait bir ses yoktur.

Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünce yapılmış, Türkçe için anlam katan, metni zenginleştiren bir özgünlük olarak kabul edilen bir “ikileme” çalışmasında, Yaşar Kemal’in Tanyeri Horozları adlı yapıtı ile karşılaştırılan Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ında “ikileme” kullanımı bakımından önemli bir zayıflık bulunduğu gösterilmiştir (Yard. Doç. Necmi Akyalçın çalışması, KIBATEK – Kıbrıs Yakın Doğu Üniversitesi 11. Edebiyat Şöleni).

Roman türünde daha önceki başarısıyla kendinden söz ettirmeyi haketmiş ve kanımızca yeterli bir üne kavuşmuş Orhan Pamuk’un daha fazla yorumlamak istemediğimiz bir işlevsellik düşünerek Kar romanını yazmış olması ve sonrasında bir kısmının kendi adından söz ettirmeyi amaçladığı görüntüsü veren demeçlerle, birbiriyle çalışan ifadelerle saygınlığına gölge düşürmesi karşısında üzüntü bildirmekten öte yapılabilecek bir şey olduğunu sanmıyoruz.. 

Kara Kitap’tan yapacağımız bir alıntı, onun kendi anlatıcısınca seslendirdiği sözü, onun için söyleyeceğimiz son söz olsun:

“Şehzade eğer bir gün kendisi olamazsa, eğer bir gün kendisi olabilmenin gücüyle Osmanlı tahtına oturamazsa, İstanbul’un soysuzlaşacak sokaklarında yaşayacak şaşkınların başından geçecekleri hikâye ediyor, ‘kendi hayatlarına başkalarının gözüyle bakacaklarını, kendi hikâyeleri yerine başkalarının masallarını dinleyeceklerini, kendi yüzleri yerine başkalarının yüzleriyle büyüleneceklerini,’ anlatıyordu...”  (Orhan Pamuk, Kara Kitap, s. 412)

 

Kaynakça:

Orhan Pamuk, Kar, İletişim Yayınları 1. Baskı, Ocak 2002

Mihail Bahtin, Karnavaldan Romana, Ayrıntı Yayınları 2001,

Mihail Bahtin, Rabelais ve Dünyası, Ayrıntı Yayınları 2005,

Mihail Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, Metis Eleştiri, Eylül 2004, 1. Basım

Jale Parla, Efendilik, Şarkiyatçılık, Kölelik, İletişim Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 2002

 

*Bu yazı “KARNAVAL VE TÜRK ROMANI” adlı çalışmanın kısa bir parçasıdır, Berfin Bahar Dergisi’nde 2006 yılı başında yayınlanmıştır..

Alperakcam@gmail.com