ANADOLU RÖNESANSI VE KÖY ENSTİTÜLERİ
Rönesans kavramını insanlık tarihi açısından geniş bir bakış açısıyla ele aldığımızda yeryüzünün birçok bölgesinde birçok zamanda oluşmuş Rönesanslar olduğunu görmek zor almayacaktır. Tarihçi Toynbee, Çin’de Song dönemindeki Rönesansı, Konfüsyüsçü bir maske takmış Budist bir Rönesans olarak tanımlar, Batı’daki Hıristiyan Rönesansı’nı ise “Helenistik” bir maske takmıştır…
Anadolu tarihinde de Rönesans sayılabilecek kimi atılım ve değişimler gözlenebilir. Sözgelimi, yozlaşmış ve kastlaşmış Bizans medeniyetini yıkarak yerine Anadolu topraklarını kullananların geçici mülkiyetine verip kamulaştıran, “Dirlik Düzeni” ile “Beytülmali Müslimin” kılan Osmanlı devletinin kuruluşu bir İslam Rönesansı sayılabilir. Aynı zaman dilimi içerisinde İslam uygarlığı Arap Yarımadası, Yakın Asya, Mezopotamya ve Kuzey Afrika topraklarında bir tıkanma noktasına gelmişti.
Bugünkü içinde yaşadığımız toplumsal koşulları değerlendirirken kapitalizm denen geniş yeniden üretim mekanizmasını ilk kuran, serbest işgücünü birikmiş emeğin hizmetine sokan ve coğrafya, bilim ve imgelem alanında büyük keşiflere ulaşan, böylece dünyanın büyük bölgelerine egemen olan Batı’da yaşanmış olan Rönesans’ı ve bu kavram ışığında yaşadığımız gelişmelere yakından bakma gereği doğuyor.
Genel olarak Batı dünyasında, “yenidendoğuş ya da bulgulayış” (Onur Bilge Kula, Avrupa Kimliği ve Türkiye, s 67) olarak tanımlanan Rönesans’ta yeniden doğan ve bulgulanan, ortaçağ öncesine ait çoğul kültürdür, Antik Helen kültürüdür. Düşünsel anlamda klasik antikite ile bağın yeniden kurulması şeklinde de anlatılan Rönesans, kültürbilimci Mihail Bahtin’e göre de, ortaçağın yüzyılları boyunca tekil ve dinsel söylemli derebeylik kültürü altına sıkışmış, karnaval zamanlarında gün ışığına çıkmayı sürdürmüş, kendini ritüeller, oyunlar, sözlü anlatılarla, karnaval ya da şenliklerle yaşatmayı başarmış halk gülmece kültürünün de “yenidendoğuşu”dur.
Batı Rönesansı’nda yeniden bulunan ya da bulgulanan antik Antik Helen kültürü, yalnızca bir Yunan, Rum kültürü olarak değerlendirilemez. O kültür, ne tek bir halkın ya da milletin kendi malı değildir… Büyük nehirlerin denize döküldüğü deltalarda ve Mezopotamya gibi sel baskınlarının sıkça olduğu verimli alanlarda tarımın bulunmasıyla, toprağın işlenmesiyle birlikte yerleşik topluma, kentleşmeye geçmiş insanlığın yüzbinlerce yıl sürmüş tüm sınıfsız toplum geleneklerinin ve coğrafyalarının Akdeniz bereketinde harman olmasıdır. Hint uygarlığından Çin’e, Mezopotamya’dan Mısır’a, yerleşik toplum düzenlerinin ve yazıya geçmeye başlamış düşüncenin, kimi tarıma uygun nehir boylarıyla yürüyerek, kimi denizler atlayarak gelen kültürel birikimler orada alabildiğine özgürleşmesidir, kucaklaşması gibidir.
Toplumsal gidiş içinde ikinci kültürel dönemde akış tersine dönmüştür. Batı derebeyleşmiş Orta Çağ’ın Haçlı bataklığına girdiğinde Helen kültürü İslam Rönesansı ile farklılaşmaya, kendini sorgulamaya, farklı coğrafyalarda sınanmaya koyulur. Üçüncü dönem, Endülüs eliyle Avrupa’nın nöbeti devralması, Batı Rönesansı ile daha uçkun ve geniş bir bakış açısı kazanmasıdır.
Rönesans’ın temelini oluşturmaya başlamış Geniş Yeniden Üretim, Kuzey Avrupa’da, kan toplumu geleneklerini taptaze muhafaza eden Gotların, Vizigotların, Narmanların adası İngiltere’de kapitalizm ile taçlanır…
Fransa’da işçi sınıfı ve yoksul köylülüğü de yedeğine alarak ekonomide ve politikada iktidarını kurar,
Geniş Yeniden Üretim’in tekelciliğe dönüştüğü, kapitalizmin gericileştiği emperyalist çağda ise bir ve büyük insanlık kültüründeki zinciri iletişim olanakları kullanılarak merkezi bir otoriteyle, kimi zor kullanılarak, kimi yarı sömürge gibi görülen halkların dini inançlarına dayalı bir rızayla oligarşik yönetimler oluşturulur. Halklar ve kültürler arasında kan davaları kurulur… Bu anlamda 2 Temmuz 1798 günü Mısır’ı işgal için İskenderiye’ye çıkan Napolyon’un söylediği “nous sommes les vrais Musulmans” (biz gerçek Müslümanlarız) yalanı ve kendinden sonra gelecek vekili Kleber’e Mısır’ı kolay yönetmek istiyorsa Şarkiyatçı bilim adamları ve Mısır’ın dini önderleri ile işbirliği yapmasını öğütlemesi (Edward Said, Şarkiyatçılık, s 91) dünyanın bugünkü durumu üzerinde önemli izler bırakacak politikaları doğuracaktır…
Yeniden Rönesans zincirinin halkalarına dönersek, Batı Rönesansı’na gelinirken yeniden bulunan Helen kültürü ile bu Rönesans’ın temellerini oluşturmuş Katalan ve İtalyan kültürü arasındaki akışı sağlayan öğenin Abbasi ve Endülüs uygarlığı olduğunu görürüz. 15. yüzyıldan sonra İtalya ve Fransa’nın kimi bölgelerinde uç veren Rönesansçı akımların bir ayağı Endülüs kültürüne, ona da öncülük etmiş Abbasi uygarlığına, onun bilgi arşivciliğine dayanır.
10. yüzyıl’da Hakim’in Kurtuba’daki kütüphanesi Makkari’ye göre 400.000, Lübnanlı keşiş Kasiri’ye göre 600.000 kitaptan oluşuyordu. Aynı dönemde Hıristiyan Avrupa’da en zengin kütüphane sayılan Aziz Gall manastırındaki kitap sayısı 800 ciltten ibarettir. (Jack Goody, Rönesanslar, s 27)
9. yüzyılda Halife Memûn’un Merv’de kurdurduğu “Beyt’ül Hikme (Hikmet Evi), bir Bilimler Akademisi gibi çalışmaktadır. Resmi bir yönetimi ve iktidar bağı yoktur. Farklı din ve etnik kökenden gelme birçok bilim adamının özgürce çalıştığı bu yerde hem Arapça, hem Yunanca bilen Suriyeli Hıristiyanlar öne çıkmıştır. (S. Frederik Starrr, Kayıp Aydınlanma, s 205)
Batılı bir çalgı sanılan kemanın ana yurdu ve asıl vatanı Orta Asyadır. (S. Frederick Starrr, Kayıp Aydınlanma, s 65)
Avrupa’da dünya yuvarlaktır dediği için engizisyon tarafından bilim insanlarının yakılarak öldürülmesinden yüzlerce yıl önce, 10. Yüzyılda yaşamış Afganlı Bruni bir yerküre modeli yapmış, 11. Yüzyılda Buharalı Cemaleddin yerküre üzerine denizleri, nehirleri, dağları yerleştirmişti (S. Frederick Starrr, Kayıp Aydınlanma, s 563)
Işığın kırılmasıyla ilgili ilk fizik kurallarını bulan İslam bilgini İbn Heysen’dir. Işığın kırılasıyla ilgili bu temel yasa, kurmaca dünyaların ve soyut matematiğin, geometrik işlemlerin oluşturulması için de ilk önemli buluş sayılmalıdır. Matematikte “Ondalık Sistem”in keşfi Jack Goody’ye göre Iraklı olan El Kaşi’ye aittir . (Frederick Starr’a göre Kâşi İran’ın Isfahanındandır –Kayıp Aydınlanma, s 611)
Batı Rönesansı’na Aristo’dan kalma diyalektik maddeci düşünceyi aktaran ve Rönesans çağının en saygın düşünürlerinden biri sayılan kişi, Kordoba’da heykeli dikilmiş İbni Rüşt’tür. Sol anahtarı ve beş çizgili nota yazılımını bulan Müslüman müzik insanları Batı müziğini kilise ilahisi kısırlığından kurtarmıştı (Toledo kayıtları). Marks’tan yüzlerce yıl önce toplumsal değişimdeki iç ve dış dinamikleri görünür kılan, emeği en yüce değer sayan, Darwin’den dört yüz yıl önce doğal seçilim ve insan evriminin temellerini bulan da İbni Haldun’dur.
Batı Rönesansının ve 16. Yüzyıldan sonra atağa çıkan bilimin, geniş serbest yeniden girişiminin temelinde Gırnata (Granada), Kurtuba (Kortoba), İşbiliye (Sevilla), Tuleytule (Toledo) gibi bölgelerde kurulu ve birer üniversite gibi çalışan İslam medreselerinin büyük etkisi vardır. Bu medreselerde Yahudi ve Hıristiyan çocukları da büyük bir hoşgörü içinde eğitim görebiliyordu. Batı Rönesansı’nın temel yapıtlarından sayılan Don Kişot’un yazarı Cervantes de ilköğretimini Kordoba’da yapmıştır. Cervantes, Batı Rönesansı’nın habercisi sayılan Deliliğe Övgü adlı yapıtın yazarı Erasmus’un öğrencisi Lopez de Hoyos’tan da özel dersler almıştır.
İbni Sina’nın Kanun (Şifa) Orta Çağ’ının tek tıp bilimi kitabı olarak. 17. Yüzyıla kadar aşılamamıştır
“Kurmaca uzamın Perpektif bakımından ölçümünün sanılageldiği gibi 15. Yüzyılda Brunelleschi, Alberti ve Ghilberti ile Floransa’da ortaya çıkmadığını, bundan dört yüz yıl önce Alhazen olarak bilinen Arap gökbilimci ve matematikçi İbn Heysem (965-1039) tarafından geliştirilmiş olduğunu gösterir. Alhazen’in görsel ışınlar kuramı konusundaki kitapçığı Kitabü’l-Menazır (Optik Kitabı) ilk olarak 1028’de Kahire’de basıldı ve perspektive başlıklı Latince çevirisi 13. Yüzyıldan başlayarak Batı üniversitelerinde okunmaya başlandı. Bir süre sonra, 1572’de bu el yazması Basil’de Thesaurus Opticea adıyla yayımlandı.” (Pokornoy, 2009; 51, Alıntılayan Jack Goody, Rönesanslar, s 126)
“19. Yüzyıl ortalarından itibaren perspektifin Batı’da ortaya çıktığını ilan eden sömürgeci kibir, bunun Arap kaynağının tanınmasına engel oldu. Eğitimli Avrupa, Rönesans’ı ve bunun başkenti Floransa’yı yabancılara karşı bir estetik kurmacası düzeyine çıkardı.” (Jack Goody, Rönesanslar, s 127)
Rönesans, taşıdığı anlam zenginliği içinde kendisinden önce yaşanmış ortaçağ’a ait “sorgulanamayan metinler”, “şaşmaz doğrular” üzerine çok yönlü aynalar, farklı bakış açıları sağlayan ışıklar tutmuş bir değişim, dönüşüm olarak da bilinir.
Jack Goody Rönesanslar üzerine önemli bir bilgi birikimini aktarırken nedenler üzerine yöneldiğinde idealize edilmiş bir yöntemle çıkar karşımıza.
Doğu’nun Avrupa’daki gibi bir Klasik çağdan yoksun oluşu (314 vb) ve Avrupa’nın güneyinde gelişen ticareti Rönesans’ın Avrupa’da çıkış nedeni olarak görür. Oysa ki Doğu’nun da en az Avrupa kadar parıltılı bir tektanrıcılık öncesi geçmişi vardır ve Batı Klasik Tarihi’nin temellerini atan öğeler Doğu’dan taşınmıştır.
Ancak 315. sayfada kısaca bir “kapitalizmin gelişi için gereklilik” maddesine ulaşır ama, kapitalizmin özünü oluşturan “geniş yeniden üretim”, üretim ilişkileri, üretici güçlerin önündeki engellerin insan eliyle ve düşün yöntemleriyle silinmesi gibi temel nedenlerden uzaklarda dolaşır…
Hindistan ve Çin geçmişin kazanımlarına hep sadık kaldığı ve geçmişine hiç sırtını dönmediği halde neden Batı Rönesansı’na benzer bir sıçrama yapamamıştır; bu sorunun yanıtı Goody’de olamayacaktır.
Henry Lewis Morgan’ın tarih çalışmaları üzerine gündelikçi iş ve ücret sorununu koyarak güne ulaşmaya çalışan Marks Engels ise diyalektik tarihçiliği süreklilik zeminine oturtmayı başaracaktır. Kapitalizm Öncesi Ekonomi Biçimleri’nden Kapital ciltlerine varılacaktır…
Günümüz gelişmiş Batı dünyasının ve göreli demokrasisinin temelini oluşturmuş Rönesans gelişimini “Karnavalcı” bir anlayış ve “Halk Gülmece Kültürü ve grotesk” temeli üzerinden incelemeye alan Mihail Bahtin ise, bakış açısını bu devrimci kültürün temelinde saydığı Rabelais romanına çevirir. Rönesans kültürünün diğer temel metinleri olarak sayabileceğimiz Cervantes’in Don Kişot’u Goethe’nin yapıtlarını ve Shakespeare oyunlarını bir tür ardıl olarak yorumlar.
Jale Parla, “Don Kişot, Yorum, Bağlam, Kuram” adlı yapıtında Bahtin’in Rabelais romanı ve Gargantua’yı ana metin olarak seçmiş olmasını Stalin totaliteryanlığı içinde yapılmış bir manevra gibi değerlendirmiş olsa da hem zamansal dizilim, hem de ortaçağ imgeler sistemine yaptığı vuruşların gücü açısından Rabelais’in öncelik alması doğru bir seçim gibi görülmektedir. Rabelais’in kullandığı “halk gülmece kültürü”ne yönelik imgeler daha tarihi bir derinlik ve genel insanlık kültürü açısından daha yaygın özdeşleşme ve benzeşmeler içermektedir.
Dil, göstergebilim ve edebiyat üzerine önemli çalışmaları olan Rus edebiyat kuramcısı Mihail Bahtin, karnaval kültürünün en yoğun bir şekilde yazınsal alanda yeniden doğduğu, kendini yenilediği Rabelais romanını Rönesans için çok önemli bir yapıt saymakta, değişik sanat okullarının, kuramsal bakış açılarının Rabelais romanı karşısındaki tutumunu belirleyici bir etken olarak görmekteydi…
Bahtin, değişik edebiyat çevrelerinin Rabelais romanı karşısındaki tutumlarını incelerken Rus Edebiyatında L. E. Pinsky’nin görüşlerini anılmaya değer bulur. “Rabelais için, Rönesans insanı için, gülme tam da yaşamın bilgisini karartan duygulardan bir kurtuluş yoluydu. Gülme, açık, berrak, tinsel görünün varoluşunu kanıtlar ve bahşeder. Hakikat, insan tasasız, keyifli, eğlenceli bir ruh halindeyken bir gülüşle açığa vurur kendisini. (…) Rabelais’nin gülmesinin en kayda değer özelliklerinden biri, anlam çokluğu, nesnesiyle olan karmaşık ilişkisidir. Samimi, dobra alay ve övgü, alaşağı etme ve göklere çıkarma, ironi ve Grek koro neşideleri Rabelais’de birleşir. (…) Tam da bu gülmenin havası, iki zıt ilkenin biçimde bile bir araya getirilebileceğini gösterir” Pinsky, ‘Realism of the Renaissance’, anan M. Bahtin, Karnavaldan Romana, s. 161).
Rabelais romanında groteskin tüm sınırlarını zorlayan bir sıçrama vardır… Pantagruel’in eylemleri karşısında tanrılar paniğe kapılmıştır. İnsan tanrılaşacaktır! “Göksel güçler, yer ve deniz tanrıları –hepsi de sofu Pantagruelion’un yardımıyla arktik halkların antartikaların gözleri önünde nasıl Atlantik denizini geçtiğini, her iki topiği de aştığını, ateşli bölgeyi geçtiğini, önlerinde uzanan iki kutbu görerek tüm zodyağa yayıldığını ve ekvatoru şenlendirdiğini seyrederken dehşete kapıldı.
Olimpus tanrıları korkuyla bağırdı: “Elindeki otun yapıp ettikleri sayesinde Pantagruel bizi Aloides’in bile vermediği kaygılara düşürdü. Yakında evlenecek, çocukları olacak. Onun kaderini değiştirmek elimizde değil, çünkü zorunluluk’un kızlarının, ölümcül kızların elinden çıktı bu kader. Çocuklarının da böyle bunun kadar güçlü başka bir ot bulmayacağını kim söyleyebilir ve onun yardımıyla insanların dolunun kaynağına kadar gitmeyeceğini, aya çıkmayacaklarını, göksel ışıkların bölgesine girmeyeceklerini ve oraya yayılmayacaklarını kim söyleyebilir: bazısı Altın Kartal’a, bazısı Koç’a, bazısı Lir’e, bazısı Arslan’a, oturduğumuz yere oturacaklar, tanrıçalarımızla evlenecekler ve böylece kendileri tanrılar olacaklar’” (Pantagruel, Kitap III, Bl. LI, anan Mihail Bahtin, François Rabelais ve Ortaçağ-Rönesans Halk Kültürü, s 406)
Ortaçağ uzmanı sayılan edebiyatçı Umberto Eco, milyonlarca baskı yapmış ve dünyanın hemen tüm dillerine çevrilmiş ünlü romanı Gülün Adı’nda kendini Hıristiyan dünyasının hamisi sayan ve Aristo’nun gülmece üzerine olan kitabını cinayetler pahasına saklayarak yakalandığı an zehirli sayfalarını yiyerek yaşamına son veren ve koca manastırın yanmasına yol açan kör papaz Jorge bu gerçeği şöyle vurgular…
“Ama bu kitap insanın kendisini şeytan korkusundan kurtarmasının bilgelik olduğunu öğretebilir. Köylü, şarap boğazından lıkır lıkır geçerken güldüğü zaman kendini bey sanır, çünkü derebeylik ilişkilerini tepetaklak etmiştir, ama bu kitap, okumuşlara, bu tepetaklaklığı yasallaştıracak zekice ve o andan başlayarak aydınlatıcı hünerler öğretebilir. O zaman köylünün davranışında, neyse ki, henüz midesel bir işlem olan şey, bir zekâ işlemine dönüşür. Gülmenin insana özgü olduğu, biz günahkârların sınırının bir belirtisidir. Ama bu kitaptan, seninki gibi yozlaşmış kafa gülmenin insanın amacı olduğunu öngören bir tasarım çıkaracaktır! Gülmek, bir an için bir köylüyü korkudan kurtarır. Ama yasa korku aracılığıyla kendini kabul ettirir; yasanın gerçek adı Tanrı korkusudur. Oysa bu kitaptan, tüm dünyayı yeni bir ateşle tutuşturacak iblisçe bir kıvılcım çıkabilir. Ve gülme, Prometheus’un bile bilmediği yeni bir korkuyu yok etme sanatı gibi tanımlanacaktır.” (Gülün Adı, s 650-651)
Gülün Adı’nın en büyük sorunu, Umberto Eco’nun kitap üzerine yazdığı yorumlarda tek kelime olsun Rönesans üzerine en önemli anahtarları sunmuş Mihail Bahtin’den tek kelime söz etmemiş olmasıdır.
Batı Rönesansı tarihinde önemli kilometre taşı sayılan kimi yazarları ve yapıtlarını zamandizimsel olarak şöyla sıralıyabiliriz. Erasmus (1469-1536, Deliliğe Övgü 1515), Rabelais (1494-1553, Pantakruel 1532, Gargantua 1534), Cervantes (1547-1616, Don Kişot , 1605, 1615)…
Milan Kundera’ya göre de ilk büyük Avrupa romanı Francois Rabelais’e aittir (Milan Kundera, Roman Sanatı, Çev. Aysel Bora, Can Yayınları, 1. Basım 2002, s 174)
Anadolu Rönesansı üzerine geçmeden, yarım kalmış bu girişimin önemli öğelerinden olacak Eyüboğlu ailesinden Sabahattin Eyüboğlu’nun 1932 yılında İstanbul üniversitesinde önüne koyduğu Gargantua çevirisi işini ancak ölümünden hemen önce 1973 yılı sonunda Vedat Günyol ve Ezra Erhat yardımı ile gerçekleştirebildiği gerçeğine, ömrünü neredeyse bu yapıtın çevirisine adamış olduğu üzerine vurgu yapmakta yarar olabilir. İşin diğer bir boyutu ise Rabelais romanının Batı Rönesansı için ne denli önemli olduğunun Batılı ülkelerde 1970li yıllardan sonra, bizde ise 21. Yüzyıl başında Türkçe’ye kazandırabilmiş Mihail Bahtin yapıtları ile anlaşılabilmiş olmasıdır.
Batı Rönesansı’nın ana özelliği, grotesk halk kültürünün yeniden doğuşa uğradığı, çeşitli sanat dalları, gösterge alanlarında ve özellikle yazın sanatında kendisi için imgelem alanları bulabildiği bir değişim ve dönüşüm çağı olmasıdır. Rönesans kültürü, çok eski dönemlerden bu yana halk kültürü içinde yaşayan çeşitli kuttörelerin (ritüel), dramatik oyunların, Pazar dilinin, yarı ciddi yarı gülmeceye dayalı türlerin biçimsel ve içeriksel olarak tüm düşünce alanlarına akmasını sağlamıştır. Bu kültür, deyim yerindeyse başka ve yeni bedenlerde “reenkarnasyon”a uğramıştır.
Yeniden buluş, bulgulayış anlamına gelen Rönesans’ın temellerinden biri olarak gösterilen antik kültür, üzerine yüzyıllar, bin yıllar sürmüş, teolojik, tartışılmaz kutsal bir kilise ve cami hegemonyası ile desteklenmişti. Bu kültürün yeniden konuşulup tartışılması, kitlesel güç kazanmasının güçlüğü ortadadır. Rönesans’a asıl kaynak olacak olan ise yanıbaşımızda duran halk gülmece kültürüdür. “Hümanist antikliği keşfetmek için, ortaçağ düşüncesinin kategorilerinin bin yıllık iktidarından, resmi kültürden uzaklaşmak, ideolojik gelişiminin yüzyıllardır süren zincirinden kopmak gerekiyordu hâlâ.
Böyle bir dayanağı ancak binlerce yıldır oluşmakta olan güçlü halk gülmece kültürü sunabilirdi. (Mihail Bahtin, Françoıs Rabelais ve Ortaçağ- Rönesans Halk Kültürü, s 299)
Cumhuriyet, Aydınlanma ve Rönesans…
Cumhuriyet aydınlanma sürecinde erken Cumhuriyet Dönemi Kültür ve Eğitim Politikaları’nda antik kültüre verilen değerin bir yere kadar yararı olabilirdi. Bu konuda Ettiene Copeaux’un tarih kitapları üzerinden yaptığı çalışmalarda karşılaştığı gerçeğin kendisini şaşırttığı ortadadır… Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde yazılmış tarih kitaplarında antik kültüre Türk tarihine göre dört kat daha gazla yer verilmişken, Hasan Ali Yücel döneminde bu fark altı kata çıkacaktır (Bak. Anadolu Rönesansı, Alper Akçam)
Hasan Ali Yücel’in çeviri bürosunun da antik klasikleri öncelemiş olduğu önemli bir gerçekliktir.
Ancak, Anadolu Rönesansı’nın asıl temellenmesi Tonguç’un Köy Enstitüleri’nde halk gülmece kültürü üzerinden olacaktır…
Rönesansa özgü yapıtlarda gülmece ön plandadır. Tuhaflıkların bir araya geldiği, hiyerarşilerin ortadan kalktığı, kutsal olanın gülünçlemeye uğratıldığı, delinin tahta oturtulup sonra indirilip kovalandığı, yüz boyamayla, maskeyle herkesin bir başkası olma çabasına girdiği karnaval kültürüne ait öğeler bu dönem yapıtlarının ana malzemesini temsil etmekte, biçimini ve içeriğini oluşturmaktadır. Herkesin çok iyi anımsayacağı, Don Kişot romanı, dev haline gelen değirmenler, lord olan hancılar, asil leydi olan hizmetçi ve fahişeler, şövalye miğferi olmuş tıraş tasları, silah yerine konan mutfak gereçleri, orduya dönüşmüş koyun sürülerine ait imgelerle yüklüdür. Don Kişot’u anıtsal bir başyapıt yapan diğer özelliği Tanrı katında bir anlatıcısının olmaması, birbirini izleyen anlatıcıların bir önceki anlatı üzerine bıraktığı sisli hava ve muğlaklıktır. Kültürel alanın çeşitli boyutlarında verilen birçok örnek yapıtın yanında, edebiyat alanında Rabelais, Cervantes, Shakespeare adları kendilerinden sonra gelecek kuşaklar üzerinde önemli etkiler bırakmış, edebiyat yaratıcılığı yapmış dehalar olarak anılmalıdırlar. (Bu saptama Fransız Romantiklerin’nden Chateaubriand’a aittir).
Ortaçağ ile Rönesans arasındaki diyalektiği ayrıntıları ile ortaya koyarken insanlık tarihinin kuruluşundan bugüne, halkın gülme gücüne büyük bir ışık demeti tutan, bu anlamda günümüzde emperyalizmin geri ülkeler ve Şark üzerinde oynanan karanlık dini temelli oyunlarla insana yaşamı nasıl zindan ettiğini gösteren de Mihail Bahtin’in çalışmaları olmuştur diyebiliriz. İnsanı açıklamaya yetmeyen Homo Sapiens ve Homo Faber kavramları yerine Homo Ludens (oynayan yaratık) kavramını yerleştiren ve insanı bir anlamda eşsizleştiren Johan Huizinga’nın ve Batı Şarkiyatçılığının ipliğini pazara çıkaran Edward Said’in, insan eğitiminde Eleştirel Pedagoji’nin değerine vurgu yapan Paulo Freire’nin de yeterince anlaşılabilmesi Bahtin’in yeniden bir anahtar gibi ele alınması ve dünyada eşsiz bir girişim olarak gördüğümüz Köy Enstitüleri’nin ve Baba Tonguç’un anlaşılabilmesi de Bahtin ve onu bir ölçüde Latin ve Avrupa kültürü üzerine yaptığı çalışmalarla tamamlayan Octavio Paz ile mümkün olabilecektir…
Rönesans’tan sonraki yüzyıllarda ortaya çıkan Aydınlanmacılıksa, soyut ve akılcı bir ütopyacılıkla mekanik bir maddecilik anlayışına sahiptir. 17. yüzyıldan itibaren gülmece kültüründe önemli bir duralama, bozulma yaşanmıştır. Gülmenin alanı daralmış ve evrensel niteliğini yitirmiştir. Gülme, kişisel sözlü saldırıya indirgenmiştir. Karnaval gülmecesinin evrensel özelliği anlaşılamaz olmuştur. Aydınlanmacılar halk kültürü karşısında yavan, yüzeysel, tekil değerlendirmeler yaptılar. Aydınlanmacılar’a göre Rabelais, ‘vahşi ve barbar on altıncı yüz yıl’ın tipik bir temsilcisiydi. Voltaire, Felsefi Mektuplar’da, “Rabelais’i aklın ötesindeki anlaşılmaz kitabında uç boyutta bir neşe ve uç boyutta bir küstahlık sergiliyor, bilgililiği, kaba saba sözlerle ve can sıkıntısıyla sıvıyor…” der (Voltaire, Felsefi Mektuplar, s. 106, anan Mihail Bahtin, Karnavaldan Romana, s. 136). Onu “yalnız sarhoş olduğunda yazan sarhoş bir felsefeci” olarak tanımlar. Bilgece ve özgür konuşma ile yiyecek ve şarap arasındaki özel sofra sohbeti hakikati arasındaki özlü geleneksel bağlantıyı yadırgar… “Zevklilik Tapınağı” adlı yapıtında (1732) tüm kitapların esin perileri tarafından özetlenip düzeltildiği “Tanrı’nın Kütüphanesi”ni anlatır. Bu kütüphanede Rabelais romanı sekizde bir oranında kısaltılmıştır. Aydınlanmacı bakış özetlemecidir, tekil düşünceler, değişmeyen gerçeklikler ardındadır.
Engels’e göre, “Aydınlanma çağında uslamlayıcı akıl var olan her şeyin ölçütü haline gelmiştir.” (Karl Marks ve F. Engels, Works, 5. Cilt, s. 16, anan M. Bahtin, Karnavaldan Romana, s. 138). Tarihsellik karşıtlığı, genelleme ve diyalektik olmayan düşünceye yönelik bir eğilim, olumsuzlama ile olumlama arasındaki kopuş, çağa damgasını vuran ansiklopedici anlayış, eğlenceye özgü zıt duygular barındıran gülmenin içeriğini teorik olarak kavramalarını engellemiştir. Çelişkili, sürekli oluşum ve tamamlanmamış varlık imgesi aydınlanmacıların akıl kavramında kendine bir yer bulamamıştır. Voltair’in ünlü gülmesinde, gülme, alaycılığa indirgenmiştir. Üretici ve yenileyici gücünden yoksun bırakılmıştır.
Fransız devrimi önderleri ise Rönesans romanının en önemli yazını, Rabelais romanının devrimci özünü iyi kavramışlardır. Ginguene’nin 1791 yılında yayınlanan “Çağımızdaki Devrimde Rabelais’in Etkisi ve Ruhban Sınıfı Hakkındaki Hüküm Üzerine” başlıklı kitabı Rabelais düşüncesiyle ilgili kimi yanlışlıklar ve eksikliklerine karşın önemli bir örnek olarak verilebilir. “Genelde Rönesans dönemi, özelde de Fransız Rönesansı, edebi alanda her şeyden önce folk mizahının en yüksek potansiyellerinin yüksek edebiyat düzeyine ulaşıp onu gübrelemiş olduğu gerçeğinin damgasını taşıyordu” (M. Bahtin, Karnavaldan Romana, s. 155).
Aydınlanmanın ve klasizmin kendine ait kıldığı soğuk akılcılık, resmi şekilci ve mantığa dayalı buyurganlığa karşı bir tepki olarak çıkmış Romantizmin grotesk anlayışında Shakespeare ve Cervantes’ten büyük bir etkilenme olmuştur. 18. yüzyıl sonlarında filizlenen yeni öznel groteskçilerin içinde Sterne’in Tristram Shandy’si önemli bir yer tutar.
Romantik kuşak, grotesk halk kültürü karşısındaki tavırlarıyla Aydınlanmacılardan bir adım öndedirler. Genişletilmiş bir gerçeklik kavramını benimsemişlerdir. Ancak, onlar da yoğun kullandıkları fantezi ile mistisizmi ön plana çıkarmışlar, asla var olmayan şeyleri gerçekliğe eklemek çabasına girmişler, insan özgürlüğünü zorunluluktan koparıp madde üstü bir güce dönüştürmüşlerdir.
Ortaçağ ve Rönesans groteskini Romantik ve modernist groteskten ayıran tipi özellik, varoluşa dair gerçekçi bir kavrayışa sahip oluşudur. Rabelais, Cervantes, Shakespeare’nin grotesk imge dokusu Stendhal, Balzac, Hugo, Dickens gibi yazarları da etkilemiştir.
Yüksek edebiyata sızmış folk mizahının, grotesk halk kültürünün anlaşılamaması, Rabelais’in anlaşılamamasını getirmiştir diyor Bahtin. Bizim Tanzimat edebiyatçılarının İstanbul halk kültürü karşısındaki tavrı da budur. Namık Kemal’in Karagöz ve Ortaoyunu için “Rezaletler mektebi” dediğini biliyoruz. Onlar için, “Mülkümüzde pek kesretli olup da hiçbir sebeb-i ma’kule haml olunamayan münasebetsiz göreneklerdendir” der (Tasviri Efkâr, 9 Ocak 1283, no. 353; anan: Metin And, Metin And, Geleneksel Türk Tiyatrosu, s 303). Şemsettin Sami, halk hikâyelerimiz için konuşurken “Mecnun’un etrafında toplanmış kurt ile kuzu, arslan ile ceylan gibi muhtelif hayvanların ortasında oturup onlarla lakırdı ettiğini veya Leyla’nın mumla konuştuğunu bir ufak çocuk bile severek ve beğenerek okuyamaz” diyerek belirtir görüşlerini (Yeni Türk Edebiyatı Antolojisi, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1979, Cilt 3, s. 321-23). Bizim bir gözü Batı’da, bir ayağı kutsal metinlerde, iki arada bir derede kalmış edebiyat çevrelerimiz kendi kültürüne böyle bir aşağılanma duygusu içinde bakarken, Batılı başka şeyler bulmaktadır aynı yerde... Modern Batı kültürünün temel yapıtlarından sayılan Mimus’un yazarı Herman Reich’ın Karagöz değerlendirmesi bu bakımdan çok anlamlıdır: “Müslüman Doğu’daki gölge oyununun ve Türkler’deki Karagöz’ün, Almanların Kasperl oyununa, veya commedia dell’arte’ye, Aristophanes’in komedyalarının kaba sahnelerine, Arlecchino, Pulcinella, Scappino ve Turlupin’e, Macarların Paprika-Jancsi’sine benzediği ileri sürülmüştür. Yalnız, Karagöz bunlardan daha yüksektir, commedia dell’arte düzeyine yaklaşır, ondan aşağı da pek düşmez.” (Anan: Metin And, Geleneksel Türk Tiyatrosu, s. 489) M’ery adlı bir gezginin İstanbul’da tanığı olduğu Karagöz oyununu Bocaccio, Rabelais, Petrona, Marfario, Arlequin karışımı olarak değerlendirmesi de çok ilginçtir. (Anan: Metin And, agy, İnkılâp Yayınevi, 1985, s. 298.)
Herman Reich’in 1903 yılı yayınlanmış Der Mimus adlı yapıtı Avrupa halk kültürü üzerine ayrıntılı kapsamlı bir çalışmanın ürünüdür. Herman Reich’in gülmenin maddi bedensellik ilkesini modernleştirip yok etmesi ve gülmece kültürünün tarihini pandomim tarihine indirgemesi ise Bahtin tarafından eleştirilen noktaları olmuştur.
Anadolu Aydınlanma’sı diye bir terimi mutlaka kullanmak gerekecekse, Cumhuriyet Devrimi ve Köy Enstitüleri’nden çok Tanzimat çıkışları, İttihat ve Terakki dönem ve örgütlenmeleri örnek olarak verilebilir. Mutlak metinci, pedagojik biçimciliği ağır basan Tanzimat düşüncesi tekil dillidir, değişmeyen tek gerçeği birilerine öğretmek çabasındadır.
Bugünkü kültür dünyasında gerçekçilik karşıtlığı, Aydınlanmacılığın kaba gerçekçiliğinin eleştirisi üzerine dayandırılmaktadır. Aydınlanma’nın yavan ve yüzeysel, tek yönlü gerçekçiliği, gerçekçilik evriminde belirli bir dönem etkili olmuştur ama onun tümüymüş gibi gösterilmek istenmektedir.
Anadolu Rönesansı olarak adlandırabileceğimiz, Batı bilgi temelli pozitivist toplumunu hedefleyen Osmanlı çöküş döneminde başlamış (Mustafa Satı Bey, İstanbul Muallim Mektebi), Cumhuriyet’ten sonra büyük ivme kazanmış kimi girişimlerin nesnel bir gerçeklik boyutu kazanabilmesi ancak Köy Enstitüleri’nin kurulması ile çok önemli bir temele oturmuştur.
Köy Enstitüleri öncesinde, eğitim ve kültürde ortaçağ öncesi Helen Antik kültürüne verilen önem Anadolu Rönesansı’nın ilk girişimi olarak tanımlanabilir.
“Kemalist Tarih Tezi”ni “darbeci” bir tez olarak bulan ve Balkanlar’daki “Osmanlı varlığının olağandan uzun sürmesi” (s 326), “Osmanlılar neredeyse Avrupa’dan tamamıyla püskürtülmüşken” (s 45), “Aralık 1912’deki Londra Konferansı Türklerin Avrupa’dan neredeyse tamamen atılmalarını onayladı” (agy, s 38), gibi değerlendirmelerle, birçok yerde soyut ve yanlı olduğu kanısı uyandıran bir yaklaşım sergileyen Fransız tarihçi Etienne Copeaux’nun Cumhuriyet’in kuruluş yıllarından itibaren tarih kitapları üzerinde yaptığı araştırma da ilginç sonuçlar vermiştir... Copeaux’ya göre, 1931 yılında yazılmış tarih kitapları “sürpriz” bir şekilde “diğer gelişmelere karşı kapalı bir model oluşturmamakta” ve tamamı 500 sayfaya yaklaşan kitaplar içinde Türk tarihine ayrılmış bölüm yalnızca 78 sayfa olarak yer almaktadır. Copeaux, bu durumu tarih yazımcıların bir pasif direnişi olarak yorumlar! Oysa ki, o tarih kitapları, dönemin tarih çalışmalarını yürüten Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti üyelerinin kendilerince yazılmış ve denetlenmiştir (Doç. Dr. Mustafa Oral, Türkiye’de Romantik Tarihçilik, s 287, 288).
Bazı liberal aydınların “Hegemonik Kemalizm” diye tanımladığı ilk kuruluş yıllarından sonraki “hümanist” döneminde ise Klasik Antik Çağ’a, Türk tarihine göre on kat, İslam tarihine göreyse üç kat fazla yer ayrılacaktır! (E. Copeaux, Türk Tarih Tezinden Türk-İslâm Sentezine, s 117-119)
Rönesansın kitle temelini oluşturacak, kültürde kalıcı zihniyet ve anlayış değişikliklerine yol açabilecek halk tabanının oluşması Köy Enstitüleri girişimi ile mümkün olabilecektir.
Bahtin’in Batı Rönesansı için yaptığı araştırmalarda ve Rabelais ve Dünyası adlı önemli yapıtında yer verdiği gülmeceye dayalı, bozguncu ve çoğulcu bir bakış açısı içeren gülmeceye dayalı halk kültürünün üst kültüre taşınması ve yeniden doğuşa uğraması Köy Enstitüleri ile hayata geçmiştir.
Cumhuriyet Eğitim Devrimi’nin ilk ışığı, eğitmenler girişimi, tüm Köy Enstitüleri eylemliliğinin önemli bir başlangıç aşaması olarak onun ruhunu aydınlatmaktadır. Eğitmenler, askerde çavuşluk aşamasına ulaşmış, zeki, becerikli, önderlik niteliği taşıyan köylülerdir. Tüm Anadolu köylerinde askerlik sırasında çavuş olabilenlerin hep ayrı, saygın bir yerleri olmuş ve eğitmen olsun olması, ömürleri boyunca “çavuş” diye anılmışlardır. Göçebe kökenli, askercil gelenekli halkımız için çavuş olabilmek önemli bir aşamadır.
Genç Türkiye Cumhuriyetinin eğitim ve kültür politikalarına yönelmiş tüm “muhalif” eleştirilerde, Osmanlı divan edebiyatı ve saray kültürünün yadsınmış olmasını ana sorun olarak öne çıkarılmaktadır. Osmanlı kültürünün kendisinden önceki Türk kültürünü yok sayması, onun konuşma dilini bile yazıda kullanmamış olması, Anadolu çoksesliliğini ve çok renkliliğini oluşturan diğer kültürler, genel olarak halk kültürü üzerindeki yok sayıcı egemenliğini de görmezden gelmiş olması ise unutulur… Osmanlı kültürü, dini temele dayalı, tekil söylemli, kendi kurucusu boyu olduğu kadar kadını da yok sayan bir iktidar kültürüdür. Bu kültürü baş tacı tutan ve Cumhuriyetin ilk yirmi yıllık devrimci atılımını kıyasıya eleştiren çevreler, Anadolu kültür ve tarihini, Osmanlı kesim düzenine, derebeylik yozlaşmasına indirgerler. Yazınsal alanda da, Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın yaklaşımları tarihle, kendi kültür geçmişimizle barışık olmanın tek çıkış yolu olarak gösterirler.
Köy Enstitüleri ve Eğitmenler yetiştirme girişimi, halk kültürünü anlayabilen, onun yeniden doğuşunu, yenilenmesi ve gelişmesini destekleyen bir bakış açısının ürünü olabilirdi. Cumhuriyet Eğitimi’nin Köy Enstitüleri girişimi, Eğitmenler ilk ışığından sonra Yüksek Köy Enstitüsü ile ikinci büyük adımını atmıştı. Kendi kaynaklarına yönelmiş eğitim çalışması halk kültürüyle içli dışlı olabilme olanağını, o kültürü yeni beden ve ruhlarda yeniden doğuşa uğratma olanağı bulmuştu. Hemen hiçbir modern bilgi eğitiminden geçmemiş, halk kültürünün bire bir temsilcisi sayılabilecek halk âşıklarının enstitü enstitü dolaştırılıp birer müzik öğretmeni gibi öğrencilere eğiticilik yaptırılması bu dönem ruhunu alabildiğine temsil eden bir tutumdur. Âşık Veysel, Âşık Ali İzzet, Müdâmi, Tâlibi Coşkun birer öğretmen olmuşlardır Köy Enstitütüleri için. Her Köy Enstitisü’nde kendi bulunduğu yöreyle ilgili özel çalışmalar yapılmıştır; yörenin tarım gereçleri kullanılmış, yöredeki yaşam enstitü içinde bir kez daha canlandırılmıştır. Yöreye özgü eğlenceler düzenlenmiş, yöre halkıyla sıcak ilişkiler kurulmuştur. Daha sayısız örnekle taçlandırmak, ölümsüzleştirebilmek olasıdır büyük Anadolu Rönesansını…
Mustafa Kemal’in sofraları
“Erken Cumhuriyet Dönemi” kültür ve eğitim politikaları ile Rönesans üzerine konuşurken bu politikaların belirlenmesinde epeyce işlevi olmuş Mustafa Kemal’in çilingir masalarını anmadan geçmek olamaz… “Çankaya Köşkü’nün, Dolmabahçe Sarayı’nın ve misafir olduğu bütün evlerin pencereleri tâbesabah elektirk ışıklarıyla parlardı. Her gittiği yerde düğünler düğünleri, eğlentiler eğlentileri takip ederdi. Hiçbir akşam sofrasındaki davetlilerin sayısı yirmi, otuz kişiden aşağıya düşmezdi. Bu sofra ise, kâh Trimalkion’un şölenlerini, kâh Sokrates’in meclislerini andırırdı ve birinde mâşivaî (dünyaya ilişkin) zevkler bir Diyonizyak coşkunluk halini alırken, öbüründe mânevî ve dimağî hazlar ruhlara sonsuzluğun ürpertisini verirdi. Bazen, hele Büyük Adam’ın son yıllarında, masa etrafındaki bu akşam toplanışları, bana, İncil’de zikri geçen “Cene”leri hatırlatmaya başlamıştı. Bilirsiniz ki İsa, dinini (tıpkı Sokrat gibi) havarilerine bir sofra başında toplanıp hep bir arada yemekler yenir ve şaraplar içilirken telkin etmeyi severdi.” (Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Atatürk, s 121)
Bahtin, Rönesans kültüründe şölen sofralarının değerini sıkça vurgulamaktadır. “Rabelais, hakikatin sadece şölen atmosferinde, sofra sohbeti sırasında özgür ve samimi bir şekilde söylenebileceğine inanmıştı. Tüm sağduyu kaygılarının dışında böyle bir atmosfer ve ton, Rabelais’in anladığı şekliyle hakikatin tam da özüne karşılık geliyordu: İçsel olarak özgür, neşeli ve materyalist olan hakikat… (…) Bu gelenek Coena Cypriani, yani Cypriyanus’un Yemeği ile başlar. (…) İnsan dünyadan korkmaz, onu yenilgiye uğratmıştır, ondan beslenmektedir. Bu muzafferane yemek atmosferinde dünya farklı bir veçhe kazanır, verimli bir hasada dönüşür, aşırı bir bolluk artışına uğrar. (…) Şölen konuşması hem evrensel hem de materyalisttir. Grotesk sempozyumun, dünya üzerindeki saf idealist, gizemli ve çileci zaferi (yani soyut ruhun zaferini) gülünç duruma düşürmesi ve küçültmesi de bundandır.” (M. Bahtin, Rabelais ve Dünyası, s 314, 325)
Rönesans’ın Temeli, Grotesk Halk Kültürünün Serüveni…
Yüzlerce kişinin, cins, yaş, sosyal ayrım gözetmeksizin her sabah davul zurnayla, akordeonla kol kola başladığı bir yenidendoğuş etkinliğidir Köy Enstitüleri… Halkın da serbestçe katılabildiği, doğaçlama oyunların oynandığı, bir köy seyirlik oyunu ya da mevsimlik ritüellerdeki gibi şenlik havasında yaşanan eğlenceler, bin kişilik açık hava tiyatrolarında, halka açık alanlarda gerçekleştirilmektedir…
Eğitmenler hareketi ve Köy Enstitüleri’nin yenidendoğuş ışığıyla canlanan köy ve Anadolu halk kültürünün çoğulluğu, üretkenliği yabancı uzmanlarca da görülebilecektir: “Eğitmen deneyi, eğitimcilere halk müziğinin yalnızca tekdüze, ağlamaklı, hasta ruhlu bir müzik olmadığını gösterdi. Türkiye’de halk arasında daha yaygın ve saygın olan alaturka müziğin tersine, eğitmen kurslarının ve Köy Enstitüleri’nin müziği, içinde güç, güldürü, gelişmemiş bir düzeyde çok seslilik öğeleri ve insancıl bir felsefe olan müzikti.” (F. Kırby, Türkiye’de Köy Enstitüleri, s 285) Halk kültürünün köylü çocuklarında reenkarnasyona uğrayan gücü, müzik ustası Adnan Saygun’u da şaşırtacaktır… Köy Enstitüsü öğrencilerinin kendilerini müzikle anlatabilmeleri için seçilmiş mandolin ve harmonikanın Batılı aygıtlar olduğu için köy çocuklarının bunları çalamayacağı görüşündedir Saygun… Sonuçta, neredeyse her Köy Enstitülü öğrenci bir mandolin ustası, yetkin bir müzisyen olmuş gibidir…
Fay Kırby’nin Tonguç’u değerlendirirken kullandığı anlatımda, bir Rönesansçı’ya yönelmiş betimlemeyi buluruz: “Tonguç’a göre eğitim sorunun iki yönü vardı: Biri, Türk köylüsüne ekonomik işte ayrımlaşmanın yolarını açmak, diğeri bu yol açıldıktan sonra daraltıcı yaşam koşullarından kurtulmuş olan köylünün tutacağı yolda Türk eğitimcilerinin onları izlemesi, gözlemlemesi.” (F. Kırby, Türkiye’de Köy Enstitüleri, s 99) “Yalnız Türkiye’de değil, tüm dünyada 20. Yüzyıl’ın dili ile kendini açıklayabilecek köylü ender sayılacak bir olaydır.” (F. Kırby, agy, s 271)
Tonguç, halk kültürünün ve o kültürün çoğulluğunun, yenileşmeci, değişimci gücünün ayrımındadır... Pulur Köy Enstitüsü’nde eğlence ve gösteri için bir sahne hazırlanmakta olduğunu duyunca küplere biner. “Gerçekten de orada öğrenciler masaları birleştirmişler, bir sahne hazırlamaya çalışıyorlardı. Çok kızdığı anlaşılan Tonguç, Müdür’e ve öğretmenlere sertçe çıkıştı; enstitülerde oyunların, toplantıların ortada, herkesin eşit durumda izleyebileceği bir ortamda yapılmasını kaç kez yazmış, söylemişti. Konuklarla öğretmenlerin önde, öğrencilerin arkada oturduğu bir düzenin yıkılmak istendiğini hâlâ anlayamamışlar mıydı? ‘Kaldırın o sahneyi, toplantı dediğim biçimde yapılacak!’” (E. Tonguç, Bir Eğitim Devrimcisi, s 448) Tonguç, Köy Enstitüleri’ndeki eğlencelerin “‘müsamere’ anlayışı ile değil, doğal ve özgün yöntemler ve geniş katılımlarla yapılması…” nı istemektedir (E. Tonguç, Bir Eğitim Devrimcisi, s 305).
Tonguç’un Cilavuz Köy Enstitüsü’ne bir gelişinde öğrenci Kazım Arıcı’ya da bir görev verilmiştir. 14 Haziran 2006 günü Kazım Arıcı Cılavuz Köy Enstitüsü kitabı yazarı Firdevs Gümüşoğlu’na anlatıyor: “Hakkı Tonguç’un geldiğini hatırlıyorum, bana bir monolog vermişlerdi, monolog işte komik, yani güldürücü, kalktım bunu okudum. Hakkı Tonguç orada oturuyor öğretmenler arasında, talebe de böyle halka yapmış, büyük bir halka, kalktı o gür sesiyle, ‘böyle bir tane öğrencinin kalkıp da eğlendirmesi olmaz. Herkes oynayacak, herkes eğlenecek’ dedi, hepimize bir halay çektirdi. Ben biraz bozuldum yani!” (Firdevs Gümüşoğlu, Cılavuz Köy Enstitüsü, s 227)
Tonguç ve öğrencileri cins ayrımcılığına karşı Anadolu kültürünün özünde var olan kandaş toplum geleneklerinin ayrımında olarak davranmışlar, kadın haklarını Batı’dan alınmış bir eklenti olarak algılamamışlardır.
“Genel olarak köylerde kadın-erkek ilişkileri daha özgür ve çağdaş koşullara daha uygundu. Köy kadınları toplum ve iş yaşamından ayrı, peçe ve kafes arkasına konmuş değildi. (…) Türk köylerinde aile tipi genellikle ataerkil (patriyarkal) olmakla birlikte, güçlü anaerkil (matriyarkal) ailelerin varlığı da tek tük denemeyecek kadar çoktur. Gerek Batı, gerekse Doğu illerinde köyün ‘hükümeti’ ile olan işlerini yürüten kadınlar görülmüştür. (…) Özet olarak, yeni bir toplumsal ilişki sistemi yaratmak için gerekli hammadde, Türk köylerinde hazırdı. Bu hammaddenin kökü, kentlerde Batı yöntemlerinin öykünmecisi olan az sayıdaki kadınlarınki gibi dışarıda değildi, katışıksız yerli malıydı. Sorun, bir seçme yapmak ve yeni toplumsal koşullar için en gerekli olanları, ulusun tüm toplum yaşamına örnek olacak şekilde, eğitim yolu ile yerleştirmekti. Enstitülerde öğretmenlerin yardımlarıyla köy gençliği bir kez böyle bir örnek kurduktan sonra, bu tüm eğitim sistemine yaygınlaştırılacak bir düzenleme olabilirdi.” (F. Kırby, agy, s 191-192)
Halk kültürü, herkesin katıldığı, hiyerarşilerin ortadan kalktığı, iktidarların uygunsuz bulduğu her şeyin özgürce sergilendiği karnaval alanıdır… Avrupa Rönesansı’nı yaratan da Ortaçağ grotesk halk kültürü ve kökleri binlerce yıllık toplumsal yaşamda olan pagan kültürdür… “Karnaval, sahneye çıkılmaksızın ve icracılarla izleyiciler arasında bir ayrım yapılmaksızın gerçekleşen bir törendir. Karnavalda herkes etkin bir katılımcıdır, karnaval edimine herkes katılır. Karnaval izlenmez, hatta daha doğru bir dille icra bile edilmez; katılımcıları karnavalın içinde yaşarlar, karnavalın yasaları yürürlükte olduğu sürece bu yasalara göre yaşarlar; yani, karnavalesk bir yaşam sürerler. Karnavalesk yaşam alışıldık seyrinden çıkmış bir yaşam olduğu için de, bir ölçüde ‘ters yüz edilmiş bir yaşam’dır, ‘dünyanın tersine çevrilmiş bir tarafı’dır.” (M. Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, s 184)
Avrupa Rönesansı’nın ana öğesi karnaval kültürünün kimi özelliklerini şöyle sıralıyor Mihail Bahtin:
“bağdaştırmalı, debdebeli gösteri,
.hiyerarşi ve ayıbın ortadan kalktığı karnavalcı yaşam,
.sahnesiz, katılımlı karmaşa,
.sıcak, karşılıklı temas, .tuhaflık,
.uygunsuz birleşmeler, .saygısızlık...
.Karnaval kralına şaka yollu taç giydirme ve tacı alma; dünyevi otoriteyle alay edip onu küçük düşürme, kendisini yenilemeye zorlama,
.Yüksek/alçak, genç/yaşlı, üst/alt, hamile olan ölü gibi ikicikli imgelerin kullanımı, giysilerin ters giyilmesi, başa geçirilen don ya da pantolon, şapka yerine tas,
.Yok eden ve yenileyen ateş,
.Parodinin karnavalımsı doğası, her şeyi eğip büken bir aynalar sistemi..”
(M. Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, s 186-190)
Bahtin’in Avrupa-Asya kültürleri içinde tanımını yaptığı karnavalcılık geleneği, Octavio Paz’ın Latin Amerika kültürü içinde tanımladığı Fiesta geleneği ile örtüşmektedir. “…Fiesta gerçek bir yeniden yaratılıştır. (…) Seyirci ile oyuncu yönetici ile yönetilenler arasındaki sınır kuleleri kalkar. Fiesta’ya herkes katılır ve bırakır kendini onun sarıp sarmalayan akışına. (…) Erkekler kadınlar gibi giyinir, efendiler sanki köleler, yoksullar da zenginler gibi! Askerler, rahipler ve yasalarla alay edilir. Kutsal şeyler çalınır, dinsel ayinlere küfürler savrulur.” (Octavio Paz, Yalnızlık Dolambacı, s 55-57)
Köy Enstitüleri’nde köylülerin de katıldıkları cumartesi eğlenceleri birer şenlik, Bahtinci bir bakış açısıyla birer “karnaval” yeri gibidir. “Çalışan ve öğrenen insanın okumak, ilerlemek, eğlenmek de hakkı olduğuna inanıyorduk. Eğlencelerimizi her cumartesi günü yapıyorduk. Bunların mahiyeti de değişmişti. Eskiden olduğu gibi yazılmış, hazır piyesler oynamaya kalkmazdık. Uzun boylu hazırlanmalar da olmazdı. Kadın kıyafetine girmek için battaniyelere sarılır, meydana çıkıverirdik. Elbiselerimize başkalık vermek için de ceketlerimizi, şapkalarımızı, ters çevirir giyerdik.” (Köy Enstitülü bir öğretmenin anılarından, aktaran, İ. Hakkı Tonguç, Canlandırılacak Köy, s 625)
“Köy Enstitüleri halktan aldığını halka verirken kısacık ömürlerinde içte ve dışta ilgi odağı haline gelmişlerdi. Cumartesi akşamları çevre köylülerinin de katılımı ile fıkralar anlatılır, ortaoyunları oynanır, şiirler okunur, türküler söylenir, folklor gösterileri yapılırdı. Müzik, eğlence ve yayın kollarına çok önemli görevler düşerdi. Yörelerimizin dört bir yanından getirilerek harmanlanan ağırlamalar, zeybekler, horonlar, birinden öbürüne, kentlerden uç köylere değin yayılırdı. Tiyatro, eğlence ortaoyunu gibi kültür sanat etkinliklerinin çoğunu kendimiz doğaçlama olarak üretirdik.” (Mevlüt Kaplan, Aydınlanma ve Köy Enstitüleri, s 155-156)
Sabahattin Eyüboğlu 1947 yılında Paris’ten İ. Hakkı Tonguç’a bir mektup yazar. Tonguç da Eyüboğlu da görevlerinden alınmış, etkisiz konumlara getirilmişlerdir. “Bir de en büyük konser salonlarından birinde halk musikisi ve dansları gördüm. O akşam da hep sizi düşündüm. ‘Auvergue’ köylülerinin türküleri ve dansları vardı. Bir kısmı aynen, bir kısmı da harmonize ve stilize edilmiş olarak. Güzel şeyler olmakla beraber bizim folklorun yanında çok fakir. Koroları dinlerken hep Hasanoğlan’ı düşündüm. En ileri Avrupa’yı en kısır toprağımıza götürmenin yolunu bulmuş olan sizi düşündüm ve öfkemden tekrar ağladım.” (S. Eyüboğlu, Tonguç’a Mektup, aktaran Mehmet Başaran, Sabahattin Eyüboğlu ve Köy Enstitüleri, s 71) Tonguç’un Sabahattin Eyüboğlu’nun “kısır toprak” saptamasına ne kadar katılacağı kuşkuludur.
Bugünkü zengin edebiyat varlığımızın temelinde de, genç Cumhuriyet’in halkçı, devrimci çabaları sonucu yenidendoğuşa uğratılmış çok sesli halk kültürü bulunmaktadır. Sözün burasında, “halk” sözcüğü ile kültür ve sanatı pek bağdaştıramayacak bir düşünce yapısının varlığını da unutmamalıyız. Böyle bir düşünce yapısı içinde olanlar, yerli, yani bize ait açıklamaları yeterli bulmayacak olabilirler. Octavio Paz’dan bir alıntı yapabiliriz: “Halk sanatını ortaya çıkaran 1910 devrimi, çağdaş Meksika resminin temelini attığı gibi, Meksika dilini dirilterek yeni bir şiir yarattı.” (Octavio Paz, Yalnızlık Dolambacı, s 39)
Genç Cumhuriyet’in eğitmenler girişimi, Köy Enstitüleri yapılanmasına dayanan eğitim devriminin sonuçları, yalnızca ülkedeki okuryazarlık oranının, kültür düzeyinin yükseltilmesi, halk yığınlarının günlük yaşama etkin olarak katılma olanaklarının sağlanmasıyla sınırlandırılamaz. Sanat ve edebiyatla uğraşan bireylerin kökenlerinde önemli bir değişim gözlenir. “Örneğin Tanzimat döneminde yazar ve ozanlarımızın %79,5’i İstanbul’da, %7,1’i Anadolu’da doğmuştur. Servetifünun döneminde ise İstanbul doğumluların oranı %73, Anadolu doğumluların oranı ise %11,7’dir. Cumhuriyet’ten yani 1923’ten sonra ise bu oranlarda büyük bir değişim ortaya çıkmış, İstanbul doğumluların oranı %29, Anadolu doğumluların oranı ise % 67 olmuştur.” (Emin Özdemir, Türk Edebiyatında Dönemler-Yönelimler, s 186-187)
Sayıları 17.341 dolayında olan Köy Enstitüsü çıkışlı “Cumhuriyet devrimci üretimi” öğretmen arasından 300’e yakın yazar ve şair, 47 parlamenter çıkmış... 400’ün üzerinde Köy Enstitülü resim ve müzik alanında adlarını duyurabilecek etkinliklere imza atmışlar, bunlardan 20 kadarı üniversitelerin resim ve müzik bölümlerine kurucu öğretim görevlisi olarak önderlik etmiş profesörlük ününü almaya hak kazanmışlar… (Prof. Dr. Hasan Pekmezci, Köy Enstitüleri’nde Sanat, “Eğitim-Kültür’de Politik Yönelimler ve Köy Enstitüleri” başlıklı çalışma).
Genç Cumhuriyet’in kültür ve eğitim programları “perişan” durumdaki, hep aşağı görülmüş “köylü” zümresi üzerinden yapılanan bir halk kültürü yenidendoğuş’u gibidir. “Köyün canlanması demek, aynı zamanda köy kaynağının fışkırması demektir. Milli kudretimizin özü orada saklıdır. Bu kaynak fışkırmadıkça kuvvetli, mes’ut, şen ve varlıklı Türkiye yaratılamaz. Türk milletinin kültür yaratabilmesi bu kaynaktan ilham ve kuvvet almasına bağlıdır.” (İ. Hakkı Tonguç, Canlandırılacak Köy, s 548)
Ne yazık ki Cumhuriyet ve Atatürk üzerine yapılan kimi yorumlarda seçkinci, tepeden bakan bir bakış açısıyla aynı köylü zümresi aşağılanmakta, hor görülmektedir.
Köy Enstitüleri, Köy Bölge Okulları ile salt bir eğitim çalışması, köy çocukları eğitimi düşünülmemiştir. Aynı zamanda çevre halkının da birer kültür merkezidir bu kurumlar… (İ. Hakkı Tonguç, Canlandırılacak Köy, s 700)
Tonguç’un ve Köy Enstitüleri’nin önderlik ettiği Anadolu Rönesansı’na Halkevleri de kimi uygulamaları ile katılacaktır. ‘Hakiki halk edebiyatıyla, taşrada oturmuş ve edebi eserler bırakmış yarı münevverlerin mahsullerini birbirine karıştırmamaktır. (…) Halk edebiyatı metinlerinin halkın ağzından aynen çıktığı gibi ve hatta telâffuz hususiyetlerine varıncaya kadar büyük sadakatle tespit edilmesidir.” (Yaşar Nabi, Ülkü dergisi, Mart 1939, anan: F. Gümüşoğlu, agy, s 360)
Köy Enstitüleri’nde yetişmiş bir ozan, seksen yıl aşmış ömrünü tümden devrimci uğraşlarına ayırmış bir öğretmen, Mehmet Başaran Köy Enstitüleri’ni anlatıyor: “Ger&cced