ANADOLU’NUN KÜLTÜR ELİ, HAS DİLİ
Üzerinde ömür geçtiğimiz topraklarla, içtiğimiz suyla, soluduğumuz havayla, aralarında yaşadığımız doğa ve insan kültürüyle birey varlığımız arasındaki ilişki çoğunlukla kendiliğinden kurulur, gelişir, yol uzadıkça da birbirine yakınlaşır.
Bu ilişkiyi aklın önderliğinde bilinçli bir sürece dönüştürmek, soruşturmacı, gözlemleyici, gerektiğinde çözümleyici yöntemlerle işin ayrıntılarına girmek istediğimizdeyse, eksikliklerimiz, bazı konularda geç kalmış olduğumuz gerçeği karşılar bizi… Anadolu kültürüne, bu yurdun çok renkli, çok zengin gerçekliğine yakın olmak, onu tahayyül dünyasında bütünleyebilmek isteyen her yurttaşın mutlaka tanıması gereken bir durak, uğranmadan geçilemeyecek bir büyük liman, geçmişi bugüne taşıyan, bugünden yarına kalan duyguları tamamlayan bir kültür elçisi, has bir dil, büyük bin anlam anahtarı var; aramızda yaşıyor; ömrünün bir asra yakınlaşmış basamaklarında erdem ve yücelik örneği olarak yaşarken anıtlaşıyor.
İlhan Başgöz’den söz edeceğim… Yaşayan bir folklor, bir kültür hazinesinden…
Kendi adıma, Kuzeydoğu yaylalarında imececi halk kültürü içinde doğup büyümüş, dünyanın en zengin kır çiçeği örtüsünün üzerinde, yazı başka; kışı başka doğal zenginlikler içeren bir coğrafyada insanı sevmiş ve ait olduğu toplumu tanımaya çalışmış birisi olarak, kendi yöre coğrafyamın dışındaki birçok bölgede de hekim olarak görev yaptım; bir cerrah olarak halkın yalnızca nabzına, dokularına değil, ruhuna da dokunmaya, onu anlamaya çalıştım… Geceli gündüzlü, halk yaşamının bütün derinlikleri, bütün incelikleri benim gözümün önünde, elimin altında gibiydi…
Yine de, etkin hekimlik uğraşına bir nokta koyup kendimi edebiyat ve kültür alanındaki okumaların, araştırmaların o beni içine çeken burgacına kapılıp gidinceye, o burgaç içinde bir yerlere dalıncaya kadar içinde yaşadığım kültürün yalnızca hevesli bir acemisi olduğumu öğreten, daha çok yol almam gerektiğini söyleyen adlardan biri oldu İlhan Başgöz.
Edebiyatımızın ve kültürümüzün yakın tanımı için kültürbilimci Mihail Bahtin’den Octavio Paz’dan, Franco Moretti’den, eğitbilimci Paulo Freire’den aldığım esini, sosyalist geçmişimin değerleri Marks’la, Engels’le, Darwin’le, Childe’le tamamlamış olmanın, İslam Tarihi’nin Maddesi’nden Osmanlı Tarihinin Maddesi’ne, Tarih Devrim Sosyalizm’e, ilkel sosyalizmden kapitalizme ilk ve son geçişler İngiltere Japonya’ya kadar çok geniş bir perspektife yayılan çalışmalarıyla Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın tarih ve toplum araştırmalarını da hesaba katmanın, ayrıntılı bir toplumsal ve kültürel bilinç için yetmeyeceğini Pertev Naili Boratav’ın, Metin And’ın, İlhan Başgöz’ün yapıtlarını okuduktan sonra iyice anladım.
Bu saydığım adlar ve kitaplar içinde beni en derinden etkileyenlerden biri de İlhan Başgöz oldu… Başgöz’ün Folklor Yazıları adlı denemesi ve birçok makalesi yıllarca üzerinde çalıştığım, Anadolu kültürünün şenlikçi yapısının edebiyatımızdaki yerini Ahmet Mithat Efendi’den günümüz yazarlarına kadar incelediğim Türk Romanında Karnaval adlı yapıta girebilmek için açtığım en büyük kapılardan, üzerinden geçtiğim en büyük eşiklerden oldu…
“İlhan Başgöz’ün, Folklor Yazıları adlı yapıtında ayrıntılarıyla anlattığı kimi bayramlarda, düğünlerde, yağmur törenlerinde, süslenmiş tahta bebek, yörelere göre verilen değişik adlarla nahıl gezdirilmesi, eşeğe bindirilmiş yaşlı bir kadının dolaştırılması, bu arada eşeğin dürtüklenerek gülünçlükler yapılması antik kültürde ve Batı Hıristiyan kültüründe yer alan bayramlarda, karnaval ritüellerinde de sıkça gözlenebilir (Eşek Bayramı). Benzerlikler, oyun, ritüel kültür geleneklerinin tüm insanlık için ulaştığı geçmişteki o paylaşılmış değerler zamanına, “yeryüzünü komünal bir edime” dönüştüren karnaval ortamına götürür bizi. Anadolu’da yağmur için yapılan törenlerde çömçegelin, dodo, godu godu, gode, kepçegelin, kepçehatun, bodi bodi gibi değişik adlar verilen bir tahtadan yapılma, çoğu kez kepçenin de kullanıldığı, çapraz konulmuş tahtalar üzerine kurulmuş kukla gezdirilir. (…) İlhan Başgöz, burada kullanılan kepçe sözcüğünün Oğuzca “kamıç”tan, onun küçültülmüşü kumıcak, yani kurbağa yavrusundan geldiğini işaret eder. Anadolu’da ve İran’da yaşayan Kürtler kurbağa yavrusuna çömçecik derler. Bu ad, Oğuzca çömmek, çummak (bir başka yerel ve çağcıl kullanım: çimmek, bizim notumuz-) eyleminden doğmuştur. Aynı törenlerde kullanılan bezetme nesne için kullanılan “Gelin Guk” tamlamasındaki Guk sözcüğü Farsça kurbağadan gelir. Dodu, ya da dodo sözcüğü de İran kaynaklarından kurbağa ile ilişkili bulunmaktadır. Anadolu yağmur törenlerinin bir bölümünde yakın zamana kadar kurbağanın kullanılmakta olduğu bilinir. Törenin ilk doğuş zamanlarında da kurbağa taşınıyor olmalıydı. Ateşte islenmiş bir kepçe ile kurbağa yavrusu arasındaki biçim benzerliği de göz önüne getirilmelidir.“ (Türk Romanında Karnaval, s 59-60)
İlhan Başgöz fıkralar üzerine bir değerlendirmesinde şöyle diyor: “Fıkra kahramanlarımızı Türk halkının yarattığı yolundaki yargımız çok söylenmiştir ve doğru bir yargıdır. Ama Türk halkını da fıkraların yoğurup yarattığını da nedense pek düşünmemişizdir. Oysa bizim duyu ve düşünce dünyamızın biçimlenmesinde, diyelim Nasreddin Hoca’nın katkısı küçümsenmeyecek kadar önemli olmuştur. (...) Bu yandan bakılınca hepimiz Nasreddin Hoca’nın kuşağıyız. En az 500 yıldan beri onun fıkralarını dinleyerek beslenip büyümüşüz. Bu etki çoluk çocuk, genç ihtiyar hepimize işlemiş. Beşikten mezara hepimiz onlarla eğitilmişiz. Böylece Nasreddin Hoca’yı Türk halkı yarattığı kadar, Türk halkını da Nasreddin Hoca yaratmış.”(İlhan Başgöz, Folklor Yazıları, s 139-140)
Bu çok geniş bir görüş alanına yönelmiş bakış açısı, bu diyalektik yöntem, benim kendi toplumuma ve edebiyatımıza yönelik yürüttüğüm çabanın en önemli anahtarlarından biri oldu.
El ve esin aldığı yurt topraklarından, aralarında yaşadığı insanlarından koparıldı zaman zaman, kem gözlerin acımasız saldırılarına uğradı… Önünde aynı kötülükleri yaşamış başka değerli izler vardı. 16 Mart 1998 yılında tüm ömrünü kendi ülkesinin halk bilimine, folkloruna adamış, kendi yurdundan çok uzaklarda, yâd ellerde toprağa verilmiş ustası, hocası Pertev Naili için 21 Mart 1998 günü Cumhuriyet gazetesinde şunları yazarken sanki bir yandan da kendini anlıtar: „Pertev Hoca’nın dehşetli sağlam sinirleri ve eşi az bulunur bir aydın dürüstlüğü var. O yupyumuşacık insan kişiliğinin içinde aklanan bu dirence hep şaşmışımdır. Ben onunki kadar sağlam bir irade ve eğilmez bir dürüstlük örneği görmedim. Hoca‘(nın evi taşlanır, kapısında ne idiği belirsiz insanlar dolaşır, dövecekler mi Hoca’yı, evini mi basacaklar kimse bilmez. Akşam Hamamönü’ndeki o küçücük ve mütevazi evine uğrarım. Benim kaba tahtadan kitap raflarının önünde Hoca oturmuş, sanki hiçbir şey olmamış gibi masal katalogları yapmakla uğraşır. (…) Nur içinde yat hocam. Kolaylığın, palavranın, abartamanın dışında bir Türk halkbilimi varsa bu bizlere senin en büyük armağanın. Bu armağanı koruyacağız, geliştirmeye çalışacağız.“ (İ. Başgöz’den, Berfin Bahar, Sayı 277, Mart 2021, s 39)
Günümüz Türkiyesi’nde kadını toplumun geri planında tutmaya çalışan, bir kullanım nesnesi gibi gören, kadına yönelik şiddetin temelini oluşturan Orta Çağ’a ait erkek saldırganlığını bizim töre ve geleneğimizmiş gibi gören, öyle göstermeye çalışanlara karşı İlhan Başgöz’ün öz kültür araştırmaları bir tokat gibi çarpar…
“Benim tamamını okumakta güçlük çektiğim bu şiirler (okuma güçlüğü, şiirlerdeki açık saçık anlatım, erotik öğelerden kaynaklanıyor –bizim notumuz-), ancak konar-göçer Türkmenlerin obalarında söylenebilirdi. Bugün bile Toros’un Yörükleri arasında yaşayanlar, onlardaki kadın erkek ilişkilerine şaşar kalırlar. Bana 1967 yılında Göller yaylasında bir çadırda, en açık saçık bilmeceleri, 17-19 yaşlarında iki Yörük kızı yazdırdı. Hem de babaları karşılarında oturuyordu. Kuyudan su çekmek, odunu balta ile parçalamak, ekmek, yemek yapmak, keçileri sağmak, kilim dokumak, çadıra gelen erkek konukları ağırlamak hep bu kızların omuzlarına düşüyordu.” (İlhan Başgöz, Folklor Yazıları, s 158)
İlhan Başgöz, bazı araştırmacıların yaptığı gibi salt ve soyut bir gözlem aktarıcısı, olay ve nesne toplayıcısı olarak kalmaz, kendi araştırmacı ve çözümleyici kişiliğiyle olguların arkasındaki gizli düzeneğe ilişkin yorumlarını da katar. Uzun yıllar boyunca izlediği Müdami’deki değişim üzerine yaptığı gözlem çok önemlidir: “Gençliğinde derlediğimiz hikâyelerinde Müdami, hikâyelerine bu denli din bilgileri sokmazdı. Fırsat düşürüp Kuran’a ve hadislere böyle sık yer vermezdi. Bir yandan kendisinin yaşlanması, bir yandan Türkiye’de 1945’ten bu yana din eğitimi ve öğretimi alanında görülen değişmeler Müdami’nin sanatında da bu bakımdan değişmeler yapmış. Tanrı’yı, Peygamberi, kutsal kitapları daha çok anıyor, dinleyicilerini dinsel ahlaktan, önemli saydığı din konularından daha çok haberli kılıyor. Yalnız bu değişme bile Türkiye’deki toplum değişmesinin hikâye anlatımına nasıl yansıdığını gösteriyor.
Müdami ne vakit Kuran’dan veya hadislerden bir aktarma yapsa, orada hikâye anlatma geleneği ile din arasında bir çatışmanın izi görünüyor. Sazı elinde ne vakit böyle bir aktarma yapsa, Müdami diyordu ki, ‘Elimizde saz var, günahtır, Kuran’dan ve hadisten bahsetmemeliyim. Ama âyet der ki...’ Her seferinde de Müdami hikâye geleneğine boyun eğiyor, saz elinde iken diline almaması gereken âyeti ve hadisi dinleyicilerine sunuyordu. Müdami’nin bu kararsızlığı, İslam dini ile halk edebiyatı arasındaki gerçek bir çatışmadan kaynaklanıyordu. Hoca ile âşık arasındaki, softa ile âşık arasındaki bu gerginliğin örneklerini halk şiirimizde, halk hikâyelerimizde, masallarda ve halk oyunlarının oynanmasında sık sık buluruz. Hoca veya din, kendi bakımlarından haklı bir görüşle pagan kültürün sürüp gelmesi olan, ya da o kültürden açık izler taşıyan halk edebiyatına her zaman karşı olmuşlardır. (İlhan Başgöz, Folklor Yazıları, s 61)
Kendisi araştırmalar yapmak, çözümleme çalışmalarında bulunmakla yetinmez, yapılar araştırmalar üzerinde eleştirel bir bakış açısıyla gezinir ; yanlışı, yavanı silkelemeden, göze batırmadan edemez… Enver Behnan Şapolyo, Karagöz’ün Tarihi adlı yapıtında (Türkiye Yayınevi, 1946) Karagöz’le Hacivat’ın kıyafetlerini karşılaştırır ve Karagöz’ün kıyafetlerini Bektaşi giyimi ve gelenekleri ile benzer bulur. Hacivat’ın giyim ve davranışları ise sünni davranış kalıplarına uygundur. İlhan Başgöz’e göre, Şapolyo’nun koca kitabındaki tek özgün ve gerçeğe yakın saptama budur. (Folklor Yazıları, s 341)
İlhan Başgöz’ün yaşam öyküsü, bir yandan halkına yabancı, Divan Edebiyatı’yla, Arapça, Farsça karışımı Osmanlıca ile kendi ülkesinin diline ve kültürüne yabancı Osmanlı yozlaşmasının yerine kurulmuş Cumhuriyetimizin hem halka ve halk kültürüne tuttuğu ışığı anlatır; hem aynı Cumhuriyet’in kendi değerleri karşısındaki eksikliklerini, piyasacı, baskıcı, yaban ve hoyrat kalmış yanlarını açığa çıkaran bir ipucu gibi uzanır gözlerimizin önünde, tarihimizin derinliğinde…
1923 Sivas / Gemerek doğumludur İlhan Başgöz...
Yanında halkbilim ve folklor çalışmalarına asistan olarak başladığı Pertev Naili Boratav’ın Dil Tarih’teki kürsüsü, uluslararası Finans Kapital’ile aynı yatakta halvet olma, emperyalist Batı'ya ülkesini yağmalattırma hevesindeki gerici-bezirgân politikacılar tarafından özel bir yasa ile kapatılınca, burslu olduğundan zorunlu görev olarak atandığı Sivas Lisesi öğretmenliği bile çok görülmüş, açığa alınmış (1950)... Sen misin Dil Tarih Coğrafya’da Pertev Naili’ye asistanlık yapan, kendi kültürünü araştıran, yetmez denmiş, 1953 yılında ünlü 141. Maddeye (sınıf esasına yönelik cemiyet kurmak) muhalefetten tutuklanmış, yargılanmış, iki yıl hüküm giymiş, sekiz ay cezaevinde yatmış.
1960 yılında Ford Bursu aracılığıyla gittiği ABD’de, Los Angeles ve Berkeley üniversitelerinde ise bilim adamlığına yükselmiş... Amerika’da, 1967’de Doçent, 1976’da profesör olmuş. 1983 yılında Amerika Folklor Derneği Onur Üyesi seçilmiş. Yine de ille de vatanım diyerek ülkesine dönmüş, Boğaziçi Üniversitesi’nde Türk Edebiyatı dersi verip emekli olmuş... Oradan Bilkent Üniversitesi’ne geçmiş. Arkasından Van 100. Yıl Üniversitesi’nde hocalık yapmaya başlamış. FETÖ tescilli savcıların başlattığı ilk büyük kumpas davası 2004 yılında burada patlamıştı. Üniversite sekreteri cezaevinde intihar etmiş, İlhan Başgöz için de “Köroğlu’nun aşkları” nı anlattığı için dava açılmaya kalkışılmıştı.
Sonrasında da vazgeçmemiş bilim ve halk kültürü adanmışlığından; ODTÜ’de çalışmalarına devam etmiş, onun dışında uzun yıllar boyunca Güre’de yaz kursları düzenlemiş… Arının çiçekten vazgeçemeyişi gibi İlhan Başgöz de kültürünün üzerinden elini, ayağını, emeğini çekememiş, bir ömür çalışmış…
Yılmaz, usanmaz bir kültür âşığı ve bilim insanı…
Bilmeceler, tekerlemeler ve manilerle ilgili çalışmaları eşsiz... Kars Ardahan yöresine, memleketime kadar gitmiş araştırmaları için. Toros yörükleri arasında tuttuğu notlar ayrıca çok değerli...
Geçtiğimiz yıl, Ürün Yayınları, Prof. Dr. İlhan Başgöz’ün “Atatürk’e ve Türkiye Cumhuriyeti’ne Selam, Sevgi ve Saygı” başlıklı notlarını “İlhan Başgöz 100 Yaşında” kapaklı küçük bir kitapçık olarak yayımlamıştı. Bu küçük kitap, kendi ülke tarihini somut bilgiler ve veriler ışığında bir kez daha gözden geçirmek isteyenler için yaşayan bir hazine gibi…
İlhan Başgöz, kitabın ilk sayfasına, “Acaba tarafsız olabilir miyim?” sorusu ile başlıyor… Onun gerçeklik, bilim ve insanlık karşısındaki tarafsızlığı, hiç önyargısız adam gibi adamlığı, yaşamının da yazdıklarının da her adımından, her harfinden balçığın sıvayamayacağı bir gün gibi ışıldıyor. “Ancak yazdıklarımın doğru olmasına ve sağlam verilere dayanmasına gayret gösterdim” (sayfa 8) demesine hiç gerek yok… Hemen daha giriş sayfalarında Sakarya Savaşı’nda albayların en ön siperde Memetlerle omuz omuza çarpıştığını ve bu savaşa bu nedenle “subay savaşı” dendiğini öğreniyoruz. Sarıkamış’ta aç ve çıplak, donarak ölen askerlerimiz için bir anıt yaptırılmasını öneriyor ve “oraya ayaz işlemez kürklü gocuğu, Astragan kalpağı ile Enver Paşa kondurulmalı, altına da bir Sarıkamış ağıdından şu dizeler kazılmalı” diyor: “Biz Urus’a yenilmezdik, askeri kırdıran Enveri Paşa…”
Tarsus tren istasyonunda yazması omuzuna düşmüş, ak saçları darmadağın, bir vagon penceresinden diğer vagon penceresine koşarak çul çaput içinde, hasta, perişan, vagonlarda çuvallar gibi istif edilmiş asker döküntüleri içinde oğlunu arayan “Mehmedimi gördünüz mü, Mehmedim nerede” diye soran anaya, Falih Rıfkı'nın “Ana biz senin Mehmedini kumarda kaybettik,” deyişini aktarıyor… (sayfa 6)
Cumhuriyet’in eleştirel bir değerlendirmesine geçiyor Başgöz… Tanınmış ekonomi uzmanı Herslog’un "1930’lu yıllarda, Türkiye’nin planlı sanayileşmesini bütün dünyada sadece Japonya geçmiştir,” anlatımı var notları arasında. Aynı devletçiliğin görünmeyen yüzünde besleme Finans Kapitalin hazır yiyiciliği sırıtmaktadır. Vehbi Koç’un “Özel girişimi Türk devletçiliği beslemiştir;” sözü çıkar ortaya. Aynı Vehbi Koç, halk uyanışı için mücadele eden aydınları kırmış 12 Eylül 1980 faşist darbesini gerçekleştiren Kenan Evren ve arkadaşlarını kutlayacak, suçluların bir an önce cezalandırmasını isteyecektir…
“Cumhuriyet doğuda Şeyh Sait hareketini kanla, silahla ve zulümle bastırmış olmakla eleştirilmiştir. Cumhuriyet’in dördüncü yılındayız. Yeni devletin güvenliği zor sağlanmış. Halifelik kaldıralı üç yıl olmuştur. Kurtuluş Savaşı yıllarında Mustafa Kemal’e işbirliği yapan paşaların bir kısmı Hilafetin kaldırılmasına karşı çıkmıştır. Lozan’da Musul petrolleri sorunu çözülememiş ve Lahey Adalet Divanı’na gitmeyi kabullenmişiz. (…) Hükümet isyanla uğraşırken Lahey Adalet Divanı toplanmış ve Musul petrollerinin İngilizlere bırakılmasına karar vermiştir. Şeyh Sait yargılanmasında ele geçen deliller bir tarafa bırakılsa bile, isyanın İngilizlerin işine geldiği, onlar tarafından kışkırtıldığı açık değil midir?” (s 17)
“Osmanlı medreselerinde son yıllara kadar anadilimiz Türkçe okutulmazdı. Türkiye Cumhuriyeti, anadilini okutmayan ve kültürü yalnızca küçük bir azınlık için böyle çetrefil, anlaşılmaz bir dille aktaran, müsbet bilimlere programında yer vermeyen medreselere elbet göz yumamazdı.” (s 18)
Cumhuriyet ekonomik ve bilimsel olarak özgür gördüğü üniversitelere 1933 yılına kadar dokunmamıştı. 1930’ların başında fotoğraf makinesine poz veren, resim çektiren öğrenciler hakkında din kurallarına aykırı davrandığı için soruşturma açtıran bu yapı öyle mi kalsaydı diye sorar İlhan Başgöz hocamız... (s 23)
O tarihten sonra Yahudi ve solcu oldukları için Hitler'in eli kanlı bir diktatör olarak yönettiği ülkelerinden kaçmak zorunda kalan çok sayıda Alman bilim adamı bizim üniversitelerimizin gelişmesinde önemli bir rol oynayacaktır. Aynı bilim insanları 1945 yılından sonra başlatılan cadı avıyla ülkemizden ayrılmak zorunda kalacaklar, tümü de Avrupa ve Amerika’da çok önemli bilim kurumlarının başına geçeceklerdir… (s 28-29)
Tarım üreticisi yerine toprak ağalarına, tefecilere kredi veren bankaları, tarım yerine asalak kapitalistleri destekleyen devlet politikalarını da eleştiriyor Başgöz… Ülkeyi yönetenlerin ve halk adına konuşanların halktan kopukluğuna vurgu yapıyor. “Daha 1934 yılında 3339 işçi üyesi olduğu rapor edilen Halkevi’nde ben tek bir işçi üyeye rastlamadım,” diyor (s 47)
Cumhuriyet tarihinin canlı tanığı İlhan Başgöz; “Ben, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde devlet babanın verdiği bursla, 6 kişilik bir aileyi geçindirerek okudum,” demeyi de ihmal etmiyor. (s 31)
Yediği ekmeği, gördüğü iyilikleri de unutmuyor…
İlhan Başgöz’e ve birçok namuslu aydınımıza olmadık kötülüğü yaptı bu ülkeyi yöneten gerici zihniyetler.
Onların yazdıkları da yaşamları da bizim için ders gibidir… Keşke din bezirgânlarıyla omuz omuza safta durmuş, kendi ülke tarihlerini Batılı Şarkiyatçılar’dan öğrenmeye kalkan liberal geçinen aydınlarımızda da azıcık İlhan Başgöz namusu bulunsaydı…
Selam olsun İlhan Başgöz’ün yüz yaşına, selam olsun namusuna…
Hoş gelmiş sefa gelmiş yurdunun toprağına…
12 Ocak 2021- 19 Mart 2021, Alper Akçam
(Not: İlhan Başgöz’ün ABD’den Türkiye’ye getirilmesi için tüm olanaklarını kullanan T.C. Sağlık Bakanlığı yetkililerine, onu havaalanında karşılayan Ankara Üniversitesi temsilcilerine ve yıllardır İlhan Başgöz’ün gönül verdiği toplumunda hak ettiği yeri bulması için çaba gösteren sevgili dostum Metin Turan’a gönülden teşekkürü de borç bilirim…)
Kaynakça:
İlhan Başgöz, Folklor Yazıları, Adam Yayınları, İstanbul 1986
İlhan Başgöz 100 Yaşında, Ürün Yayınları, 2019
Alper Akçam, Türk Romanında Karnaval, 3. Baskı, Abis Yayınları, 2018