"ZÜĞÜRT TESELLİSİ"*
Çokça kullanır, karşılaşırız "züğürt tesellisi"yle... Ulusal güreş takımımız yurt dışındaki bir yarışma dizisinden dönmüş. Bir sporcumuz birinci olarak altın madalya kazanmış, diğerleri pek bir varlık gösterememişler. Spordan sorumlu devlet bakanımız televizyon alıcılarının önünde göğsünü gererek açıklama yapıyor. Sporcularımız ellerinden geleni yapmışlar, başarılı karşılaşmalar çıkarmışlar, ancak, her zamanki gibi hakem oyunlarıyla alt edilmişler... Sıradan birisi değil açıklamayı yapan, topluma örnek, önder olması gereken bir politikacı... Peki diyesi geliyor insanın, hakem oyunları o birinci olan sporcumuza neden sökmedi? Spordan açtık sözü, öyle sürdürelim. Heyecanlı bir futbol oyunu izliyorsunuz. Tuttuğunuz, tarafı olduğunuz takım sapır sapır dökülüyor. Oyuncular umarsız, gevşek... Sunucu toz kondurmuyor ama... "Daha önümüzde onca zaman var, biz elbet alırız bu maçı. Sonra da gelsin diğer başarılar. Hem gruptaki bizimle yarışan diğer takım da yenilmiş. Ayrıca maçın normal süresi böyle bitse bile en az üç dört dakika uzatma olur..." Yahu sen koca doksan dakikayı kullanamamışsın, üç dört dakikada ne yapacaksın diye sormak gelir insanın içinden. Onun art arda sıraladığı "züğürt teselli"leri sana ulaşır, sinirlerini bozar, sen ona tek ses ulaştıramazsın. Dersleri kötüdür öğrencinin, karne baştan aşağı rezillik... Anaya babaya sorarsan öğretmeni "garez"dir çocuğa. O çalışmıştır ama hakkı yenilmiştir... Sokaktaki vatandaşa alıcı uzatır televizyon görevlisi. Herkes öfkelidir; burnundan soluyarak konuşur, verir veriştirirler ülkeyi yönetenlere. "Öldük, bittik artık, utansınlar kendilerinden!" Bir tek "Allahın kulu" hoşnut değil gidişten... Ulan bu yöneticiler gökten zembille mi indiler diye sorası gelir insanın. El birliği, söz birliğiyle biz seçmedik mi bunları?
Gelin de bunca "züğürt tesellisi"nden sonra yöneticinizi iyi seçmeye, öğrencinizi başarılı olmaya, sporcunuzu heyecanıyla, coşkusuyla sizi temsil etmeye uğraşın... Boşunadır çabanız. Bu toplum ne eleştiriyi ne de özeleştiriyi kendinden başlatmayı bir türlü öğrenememiştir çünkü. Onun yerine işin kolayına kaçmayı, kendimize bir "züğürt tesellisi" bulmayı seçmişizdir oldum olası.
"Dünyada bazı şeyler yanlış gidiyorsa, bu, bireyde bir şeyler yanlış gidiyor, dolayısıyla bende de bir yanlışlık var demektir. Bu yüzden, eğer duyarlı biriysem önce kendimi düzeltmeliyim." diyor Jung. Kendimizden başladığımızda düzeltmeye, belki de herşey daha başka olacak. Bunun ilk koşullarından biri de olaylardan ders çıkarmayı öğrenmek, ne kendimizi ne de başkasını "züğürt tesellisi" ile kolayca bağışlamamak.
Adam, dünya egemenlerine, sömürgecilere dişle tırnakla karşı koymuş, bir özgürlük ve insanlık destanı yazmış Mustafa Kemal'in kurduğu partiyi o egemenlerin çıkarlarını kollayan bir politikaya ve onun memurlarına oyuncak kılmış, din bezirgânlarına göz kırpar olmuş... Laikliğin en önemli varoluş ilkelerinden biri olması gereken bir ülkede (ki, Türkiye'mizi çevredemizdeki tüm aşiret- ağa- kapıkulu zinciriyle yönetilen ülkelerden ayrı tutan, insanını çağdaş birey olmaya yakın kılan ilke budur, din istismarının dış egemenlerce bunca desteklenmesinin de nedeni...) inanç söylemlerini seçim malzemesi olarak kullanmaya başlamış... Partisinde aday bir din adamının belki de bir "medya bombası" oluşturma amacıyla, pek de inanmadan ortaya attığı M. Kemal'in Türkçe Ezan uygulamasına dönüşü çağrıştırması karşısında, yapılmış bir kabahatı örtmek istercesine, büyük bir telaş ve "tövbe-istiğfar"la ortalığı laf kalabalığına boğup diğer bezirgân partileri gibi o din adamıyla birlikte "kutsal" kavramların tartışılamayacağı gericiliğine sığınışları... Tüm bunlar olup biterken bu ülkede, ben ilericiyim, ben devrimciyim, hatta ben Atatürkçü'yüm diyenlerin böyle birinin tarih öncesinin tiranlarını aratmayacak ölçüde tek söz, tek ses olduğu bir partiye umut bağlamış olmaları...
ABD'nin, dünyanın tüm petrol kaynaklarına tümden sahip olma saldırganlığının bir parçası olarak izlediği, Ortadoğu'da her gün dökülen insan kanıyla ibret veren, Irak'ta onbinlerce insanın yaşamına yönelmiş bir savaş çılgınlığına soyunmuş politikasına karşı ulusal çıkarları bir ölçüde de olsa savunan bir hükümeti devirip, yerine ABD ile uyumlu, ılımlı İslam'la bağlaşık yeni bir yönetim oluşturma oyununda (hem de ne evlere şenlik bir oyun!) kendine sunulan role ellerini ovuşturarak koşmuş her soydan her boydan politika erbabının oluşturduğu bir tablo... Daha bir yıl öncesine kadar sol bir parti içinde "devrimci muhalefet"in başına geçme yarışında ahkâm keserken, bugün finans-kapital basın patronlarının bir işaretiyle bir günde partileşip AB ve ABD'nin buyrukları doğrultusunda bir politikaya balıklama atlamış, sonra da ilk iş olarak Mustafa Kemal devrimciliğinin altmış yıllık karşıtı "Demirkırat" politikasının günümüz temsilciliğini yaptığını savlayan birileriyle bağlaşıklık, işbirliği arayışlarına girmiş bir partide ilk saflarda görüntüye girmiş "sol" politikacılarımız.... Halkı ya da halkın partisini değil de kendilerini kurtarmaya çalışırmış meğer "mübarek"ler...
Kendilerini bildik bileli bu ülkenin ezilen insanlarından, çalışan kesimlerinden alınmış, çalınmış oylarla politika yapmayı alışkanlık edinmiş tüm bu saydığımız "sol", "sosyal demokrat", "demokratik sol" hatta "sosyalist" etiketli siyaset cambazlarımızın ağzında çıkanları dinliyoruz... Bir tek sözcük yok milyonlarca insanı işsizlik, pahalılık cehenneminde inleten adaletsizliklere karşı; sigortasız, sendikasız boğaz tokluğu bile sayılmayacak bir ücretle çalıştırılan insanlardan, işçi hakları, insanca çalışma koşulları yok edildikçe bir kez daha temelleri sarsılan sanayi üretiminden, yok edilen tarımdan, hayvancılıktan... Bunlar yaşanmamış sanki bu ülkede. Şeker yasasını, tütün yasasını, tahkim yasasını kimler çıkarmış acaba? Yasaların çıkmasında kendileri oy kullanmamışlarsa, etkili olmamışlarsa bile, oy aldıkları on milyonlarca insanı candan ilgilendiren bu yasalarla ilgili neler söylerler acaba bu adları sanları televizyon karecamlarına, gazete sütunlarına sığmayan "halkçı" politikacılarımız? Ne diyecekler, ya da diyebilecekler ki? Eveleme geveleme... Ya utanıp, azıcık namus kalmışsa içlerinde, etliye sütlüye dokunmayan, diğer bezirgân partilerin politikalarından hiçbir ayrımı olmayan kendi politikalarının ne denli halkçı ve devrimci olduğunu dair kendilerine bir "züğürt tesellisi" verip kendilerini kandırmaya çalışacaklar, ya da utanmadan da yoksun kalmış bir yüzle susup kalacaklardır...
Et Balık kurumu'nu, SEK' i özelleştirip üreticiyi tefecinin bezirgânın insafına bırakmış, yok oluşlarına kapı açmış, üreticiden litresi 170 000. Tl.'den süt alınan bir ülkede aynı sütü 1.000.000. T.L'den kentteki tüketiciye ulaştıran bir soygun ağında, ne üreticiyi, ne tüketiciyi düşünmeyip, aracının elindeki parayla yönlenmiş, onun gösterdiği doğrultuda mindere çıkmış cambazların bu dünyayı yorumlama ve değiştirme ilkesini öğretisinin abecesi kavramları, sözcükleri kullanmayı sürdürüyor olmalarıysa, Nobel Edebiyat Ödülü almaya hak kazanmış bir gülmece olabilir ancak.
"Züğürt tesellisi"nin her olmadık türü, çeşidi fır dolanıyor çevremizde. Bu topraklarda sömürgeciliğin, emperyalist saldırganlığın bir türlü kendine yüzde yüz uydu kılamadığı ordumuzun devrimci geleneğinden söz edenleri, "Kuvayımilliye"den yana tavır koyanları, düne kadar "cuntacı" diyerek karalamaya kalkanlar, dışalım "kırlardan şehirlerin fethi", "silahlı halk savaşı" kışkırtmalarıyla bu ülkenin gençlerini kanlı bir oyuna sürükleyenler, bugün, birdenbire milletçi de değil, "milliyetçi" kesildiler! Olmadık komplo savlarıyla ortalığı karıştırmayı sürdürüyor, sağa sola leke bırakacak şeyler fırlatmaya çalışıyorlar. Doğru politikayı bulduklarını sanıyorlar. Bu da onların "züğürt tesellisi"... Geçmişte yaptıklarıyla ilgili tek satır, tek sözcük "özeleştiri" yok; olmayınca da biçimce doğru görünen politikalarıyla özde zarar veriyorlar ülkeye...
Böyle bir ortamda ülkemizin geleceğini belirlemede söz sahibi olacak politik temsilcilerimizi seçiyoruz. Daha doğrusu, çoğunluğu, birilerinin bize doğru uzattığı, seçim barajını aşabilecekler arasında "kırk katır mı, kırk satır mı?" ikilemlerinde karar vermeye yöneliyoruz. Yine de geleceğimizden umudu kesmiyoruz; toprağımıza, insanımıza daha çok bağlıyor bizi olupbitenler. Daha iyi anlıyoruz kendilerine "züğürt tesellisi" aramadan, gerçek bir devrimci gibi, yeri ve zamanı geldiğinde içinden geldiği gibi davrananları, gözünü kırpmadan ülkesi ve insanı için kavgaya girenleri. Kuvayımilliye'nin ve önderi Mustafa Kemal'in üstesinden geldiği karmaşa, bulanık ortam daha iyi aydınlanıyor gün geçtikçe.
Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk, yeniden Kuvayımilliye... Hem çok güç, hem çok çekici ve parlak bir gelecek önümüzde...
A. Alper AKÇAM
Eczacılar Sitesi, Çağrışan Köyü, Mudanya- Bursa
0 224 5663411, 0 532 7650723
*Bu yazı Anadolu ve Rumeli Yeniden Müdaafai Hukuk Dergisi’nde yayınlanmıştır.