YASAKÇI, AYAĞA KALK!

Kim ister yasaklı olmayı? Hele de, bir avuç gökyüzüne, küçücük bir yıldız ışıltısına, bir soluk özgürlük kokan havaya hasreti çokca tatmış aydınlar olarak... Gelin görün ki, yazgı, yasaklara karşıymış gibi görünen kimi güçlere karşı davranışı, yazıyı, sözü gerektiriyor. "Kaderin cilvesi" olacak!

    Ülkemizin geleceğini karartan, insanımızın gönencine köstek olan dünya kadar yasak olduğu doğrudur. Parasızlıktan halk için yasak olan, sıkça et, süt, balık, ederi yüksek meyvelerden yemenin, gazete kitap okumanın, yine parasızlıktan ve özel derslere- kurslara gidilemediğinden iyi okullar bitirip iyi işler bulmanın yasak oluşu konumuz dışındadır. Parası olmayana, özel ya da kamu ayrımı yok, hastane kapısının duvar, sinema,- tiyatro kapısının düş olduğunu da unuttuk. Söz konusu edeceğimiz, kısa yaşam kesitlerinde karşımıza çıkıveren, bir düşüncenin, bir eylemin, ya da hazırlığının yasaklanması gibi günlük yaşamımızla direk ilgili, somut yasaklardır. 

    Hele de şöyle Ankara'dan, İstanbul'dan az uzağa, İç Ege'ye, Doğu Marmara'ya, Orta Anadolu'ya, Karadeniz içlerine, Doğu Anadolu'ya, Güneydoğu'ya (afedersiniz, sanırım kulağımı ters elle gösteriyorum, Anadolu'yu bunca uzun uzadıya parçalayıp sözü uzatmışım, Anadolu'nun herhangi bir yöresine demeliydim!) doğru varırsa yolunuz... Tutup, buralar da demokrasiyle yönetilen bu vatanın bir parçası, varalım bir açıkoturum düzenleyelim, bir tiyatro sahneleyelim, ya da milleti açık havada bir alana, bir kapalı spor salonuna toplayalım, bir konserde bam teline azıcık dokunan türkülerden söyleyelim dediniz mi...

    Önce başvurular yaparsınız. Küçücük bir toplantı için en az beş, yedi ad, sabıka kayıtları, yerleşke belgesi, nüfus örneği gibisinden bir dosya kağıt toplanır. Sonra bir inceleme değerlendirme zamanı için o dosyayı verdiğiniz ulu kapıdan çıkıp gitmeniz, beklemeniz gerekir. Ertesi gün yeniden varırsınız. Henüz bir sonuç çıkmamıştır! Konu ya görüşülmektedir, ya da olağanüstü işler nedeniyle gündeme alınamamıştır. Sonra bir gün, bir gün daha gidersiniz. Düşündüğünüz ve yapacağınız toplantıya bir gün kala da, artık geç kalınmıştır izin için! Başvuru için geç kaldığınız açıklanır. Dilekçeniz ekindeki onca belgeye karşın dosyada bir eksiğiniz olduğu söylenebilir. Güvenlik nedeniyle "sakıncalı" bulunabilir isteğiniz. Hatta, son zamanlarda üretilmiş yeni bir yanıtla karşılaşabilirsiniz: "gereksizlik!" (*) 

    Hukuk devleti yasalarına saygılı bir vatandaş olarak canınızı sıkmamalısınız. Sakınca gerekçelerini veya gereksizlik gerekçelerini yazılı olarak alma hakkınız her zaman güvence altındadır. Onun için de ayrıca başvuruda bulunmanız istenebilir, olağandır. Bu arada, üç, beş, yedi, ya da daha çok gün geçerse aradan, önerimiz, sabırla beklemeniz olabilir ancak. 

    Bunca yasağın, sıkıntının arkasında giriştiğiniz serüvende, yaşanmış her olayda olduğu gibi, bir olumlu sonuç elbet vardır: deneyim! İzin alamamış olsanız bile, bir sonraki başvurunuzda izlenecek yollar konusunda deneyimli bir yurttaş olmuşsunuzdur artık! Bir de bir gerçeği görmüşsünüzdür; ülkemizde anayasa ve yasalardan önce, yetkili kişilerimizin istençleri, eğilimleri öncelik taşımaktadır. Cumhurbaşkanınızın otomobili kırmızı ışıkta dursa, başbakanınız sıradan bir vatandaş gibi kalabalık bir yerde sıraya girmeye kalksa da, siz aldırmayın, onlar büyük kentlerimizin ayrıcalıklı, iyiniyetli görüntüleridir. Anadolu'da olduğunuzu unutmamalısınız! Halka açık bir şenlik yerinde iki sıra robocopla çevrilmiş yöneticilerinizi, halkın elli metre uzakta tutulduğu söylev alanlarında sözle kül dağıtan, mangal deşen politikacılarınızı, bir saylavınız, ya da Anakara'dan bir müdürünüz geldi diye altüst olan yaşamınızı, insana, araca kapatılan yollarınızı, itelenip kakalanmayı olağan sayacaksınız. 

    Bu yasakların tümünün, ülkenizin "huzuru" için olduğu söylenecektir! 

    Sonra, günlerden bir gün, ülkeniz yetkililerinin, hatta Başbakan Yardımcısı düzeyindeki seslerin yasaklardan yakındığını duyacak, okuyacaksınız. Hep özgürlüklerden yana olmuş bir aydın olarak izleyeceksiniz olanları. "Ulusal güvenlik gerekçesiyle, milletimizi rahat ve huzura erdirecek adımların atılması adeta imkansızlaştırılmaktadır" demektedir bir iktidar partisinin başkanı ve ülkenin başbakan yardımcısı... Sözler ülke gündemine bir bomba gibi düşecek, konuyla ilgili taraflar ayrışacaktır. Çok geçmeden, tartışma, asıl odağına, Milli Güvenlik Konseyi ve  silahlı kuvvetlere gelip dayanacak, Genelkurmay da, kendi savunma hakkını kullanıp yanıt vermeye kalkınca, "demokrasi" yandaşları, yasak karşıtları bağırmaya başlayacaklardır. Genelkurmay'ın konuyla ilgili açıklamasının demokrasiye yakışmadığını söyleyeceklerdir köşelerinden, kürsülerinden. Dışardan bir bakışla, bir yanda siviller, politikacılar, demokrasi ve batı yandaşları, diğer yanda askerler ve asker olmadıkları halde askerden yana çıkmış küçük bir aydın azınlık olacak. (Ülkemiz sessiz çoğunluğunun silahlı kuvvetleri en güvenilir kurum olarak seçmiş olması konumuz dışındadır!)

 

    kim bu yasakçı?

    ".... Bu sendromdan kurtulmalıyız" demektedir Başbakan Yardımcısı. Bir çeşit hastalık sayılan, hastalık belirtilerinin toplamı olan yasakçı "sendrom"dan kurtulması gereken kimdir acaba diye bulmaya, araştırmaya çalışacaksınız. "Milletin rahat ve huzuru", ülkenin gelişmesi için hangi tarafın, kimin engelleyici olduğunu saptamalısınız ki, siz de yanınızı belirleyesiniz, doğru karar veresiniz. Bir yanda askerler, bir yanda "sivil- demokrat"lar...

    Ülkenizin geçmişini anımsayacaksınız. Yasakçılar, yasak yanlılarıyla özgürlük yanlılarını ayırmaya çalışacaksınız. 

    Açıkçası biraz şaşıracaksınız! Tanzimat'tan Meşrutiyet'e, Ulusal Kurtuluş Savaşı, Türkiye Büyük Millet Mecilisi'nde halk egemenliği, Cumhuriyetin kuruluşundan 27 Mayıs 1960'a, yasakların karşısında yer almış olanın, bağımsızlığı savunanın, bireyin özgürlüğü, çağdaş batı uygarlığına benzer insan hakları için mücadele edenin çoğunlukla (hatta genellikle!) asker, yasaklar koymaya çalışanların da yüzyıl önce Osmanlı derebeyi devletçiliğinden yanayken günümüzde demokrasiyi savunur gözüken kimi "sivil" politikacılar olduğunu öğreneceksiniz! 

    Ülkenizin kimi çağdaş görüntülü sosyal yobazlarını da şaşırtan özgün geleneklerini görmüş olacaksınız kısa bir tarih gezintisiyle. İki aykırı dönemeç, 12 Mart ve 12 Eylül dışındaki tüm yakın tarihte, ayrıcalıklı, derebeyi kökenli zümrelerin despot egemenliğine karşı davranan sosyal güçlerimizin öncülüğünü, vurucu gücünü hep asker oluşturmuş... Sendikasından siyasi partisine, kadın haklarından seçme seçilmeye, halk sağlığından iş sağlığı, işyeri hekimliğine, dernek kurmaya, batıda burjuva devrimiyle işveren sınıfının sağladığı sosyal hakları bizde asker, ya da eskerin görev verdiği ekipler tepsi içinde, hazır sunmuşlar halka. O iki aykırı, askerin yasakçı olduğu dönemeçte de, bugün, "Kopenhag kriterleri", "insan hakları" v. b. demokratik görünüşlü zortlatmalarla ülke içinde ayrılık, aykırılık kışkırtıcılığı yapan batı dünyası ve yerli Finans-Kapital işbirlikçilerinin el altından darbe hazırlıkları yaptırdıklarını, yönelttiklerini, sendikaların, partilerin kapatılması, binlerce aydının tutuklanması, işkenceden geçirilmesi karşısında birilerinin kesenin ağzını açtıklarını, diğerlerinin de bol özelleştirmeli, liberal havalı, bol dolarlı, hayali ihracatlı, ihale vurgunlu, sendikasız, sigortasız köle işgücünün sömürülmesine dayalı saltanatlar sürdüklerini tarih sayfaları sunacak size.  

    

    "milletin rahat ve huzuru" için iki ayıraçta taraflar, EĞİTİM- SAĞLIK!...

    Bir toplumun geleceğinde, insanın gönencinde en önemli iki ayıraç, elbet sağlık ve eğitim olacak... 

    "Milletin refah ve huzuru" için kaygılar duyan Başbakan Yardımcımız Mesut Yılmaz, Menderes, Demokrat Parti, "46 ruhu" deyimiyle yerini bulan, Demirel, Özal "Özelleştirmeci, Liberal" sağ politikaların sürdürümcüsü olduğunu yadsıyamaz sanırım. Demokrasiden yana görünen bu sağ politika, açıktan söylemese de, 1919 Ulusal Kurtuluş, kuvayımilliye asker davranışıyla yaşama geçmiş "Eğitim Birliği- Köy Enstitüleri" ile halk tabanına uzanan aydınlanmacı eğitimin karşısında olagelmiştir. 27 Mayıs 1960, askercil Ak Devrimi ile yasalaşmış 224 sayılı Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi uygulamasına karşı çıkanlar, yasayı "kadük" bırakanlar, herşeyde olduğu gibi sağlıkta da, özelleştirmeci politikayla ayrıcalıklılara, varsıllara öncelik tanıyanlar da aynı odaklardır. En azından öncülüğünü onlar yapmış, Kemalist, demokrat, sosyal demokrat geçinen kimi  utangaç, ikiyüzlü politikacılar da aynı kervana katılmışlardır. 

    Yine 27 Mayıs Anayasası'nın getirdiği özgürlük ortamına karşı çıkanlar, o anayasayı ülke için "lüks" bulanlar, 12 Mart yetmeyince 12 Eylül'ü tezgahlayanlar, "Bana sağcılan suç işliyor dedirtemezsiniz"  diyenler, provakasyonlara, ülkeyi kan gölüne çeviren oyunlara izleyici kalanlar, yardımcı olanlar da aynı "sivil - demokrat" çevrelerdir.  

    Eğitim ve sağlık gibi iki önemli "rahat ve huzur", toplum ilerlemesi göstergesinde, tarafların tavrı çok açıktır. Konuşan taraflardan şu iki soruya yanıt istemelisiniz: 

    1. Eğitim Birliği yasasını kim çıkardı, kim İmam- Hatip seferberliği, medrese hamlesiyle yok etmeye çalıştı? Köy Enstitüleri'ni kim kurdurdu, kim kapattı, ya da kapattırdı? Kim birkaç aylık eğitimle karanlık kafalı binlerce militanını Anadolu'ya öğretmen olarak saldı, Arap giyinişli, türbanlı, takkeli öğretmenlerle eğitim ordusunu arkadan hançerlemeye kalktı? 

    2. "Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi" ile kim halk sağlığına daha çok kaynak ayrılmasına, halk sağlığına önem verilmesine olanak sağladı, kim "Ben zengini severim" özdeyişi ile ayrıcalılıklara öncelik sağladı?

    Askerin kendi devrimci vuruşları dışında da, halkın eğitimiyle, sağlığıyla ilgili davranışı çok açıktır. Asker ocağı, yoksul Anadolu insanının okuma öğrendiği, eğitildiği, bedenini sağalttığı bir ocaktır. Askerliğini yapmamışa neden kız versin köylümüz?

    hadi bırakalım tarihi

    Tarihimizi nesnel bir biçimde değerlendirmeyi belki de onlarca yıl başaramıyacağız. Aramızdan aydın geçinen kimileri geçmişe at gözlüğüyle bakmayı sürdürecekler. Birisi bir yerden askere, silahlı kuvvetlere yönelik bir eleştiri, bir söz söylemeye kalktı mı "Yaşşa, varol!" diye öne fırlayacak, demokrat, sosyal demokrat, hatta sosyalist markalı lafazanlar... Kafasındaki koşullanmış yarı körlük olan özgürlüğün, elindeki kalemin, gazetesindeki köşesinin, hatta eşinin kendiyle birlikte sokağa çıkışının, çarşafa bürünmeyişinin, elindeki rakının, batılı akıl hocalarınca "Jön-Türk" diye adlandırılmış göçebe demokrasisi gelenekli askerin bir çeşit armağanı olduğunu görmeyecek, göremeyecekler. Burnunun dibindeki İran'dan, Afganistan'dan, Yugoslavya'dan, ders almayacak, tüm kardeş kavgalarının, bölünme, parçalanmalarının arkasındaki para- silah, kuram gücünün ülkesini kölesi yapmaya çalıştığı batılı gizli servislerce sağlandığını anlayamayacak, ya da  beyninin kapsadığı özgürlük anlamaya yetmeyecektir.

    Onlara önerimiz, şöyle kendilerini tanıtmadan, ayrıcalık istemeden, sıradan yurttaşlar gibi Anadolu'ya çıkmalarıdır. Sorunlarına sahiplendikleri, birlikte ağladıkları, birlikte askerden yakındıkları "siyasi islam"ın ve batıya hizmette yarıştıkları tahkimci, İMF'ci sahte milliyetçilerin Anadolu'da baştan sona egemen olduğunu görecekler. Tüm insan, gençlik kaynakları da onlara doğru akmaktadır. Anadolu'da tarikatçı öğretim üyelerinin cirit attığı, bilim yerine kalıplaşmış inançların genç beyinlere aktarıldığı, oruç tutmayanların bıçaklandığı üniversiteler bulacaklar. Dirlik düzeninin yıkılmasıyla derebeyleşmiş eski yapı, Anadolu'daki binlerce yıllık tefeci- bezirgan ekonomik egemenliğin günümüze uzantısı olarak, kendini batı emperyalizminin petrol istasyonlarıyla somutlaştırarak, biçim değiştirerek sürdürmektedir. Anadolu bürokrasisinde, yönetiminde de onlar egemendir. Memur masalarında, yönetici odalarında, özellikle de, poliste, öğretmen odalarında ücretsiz dağıtılan, bir ucu Amerikan bankalarında, bir ucu Orta Asya'da imparatorluklar kurmuş, batı destekli tarikat gazetelerini bulacaklar Anadolu'da. Gazete başlıklarında, çok hoşlanacakları, kendi kafalarına uygun düşen asker karşıtı anlatımlar görecekler. Çarşafla gezen yönetici eşleri, tarikat toplantılarına katılan hukukçular, kadın eli sıkmayan en üst düzeyde yetkili bürokratlar tanıyacaklar. Şimdi birçok konuda anlaştıkları bezirgan politikacıların, İmam- Hatip'lilere üniversite kapılarını neden büyük bir coşkuyla açtıklarını, neden onlara ille de Siyasal Bilimler, Hukuk gibi okullara yönlendirdikleriniı anlayacaklar... Pardon, hiç sanmıyoruz anlayacaklarını, elbet anlayamayacaklar. Özür diliyoruz! 

    Ülkeyi Suudi Arabistan, ya da Afganistan'a benzetme, tüm bireysel ve toplumsal özgürlükleri yok etme çabasındaki Amerikan destekli "siyasi islam"ın  da, her sözünden, davranışından onursuzluk, softalık akan, soldaki yandaşlarının da, bir türlü içlerine sindiremedikleri 19 Mayıs'ın, 27 Mayıs'ın, 28 Şubat 1977'nin üstünden onca zaman geçmiş olmasına karşın Anadolu gerçeği hep aynıdır. Cumhuriyet, derebeyi alt yapısını çökertememiş, demokrasi üste çıkamamıştır bir türlü. Egmen olan, anayasa, ya da yasalar değil, yasaklar ve sivil- resmi ağaların dudaklarıdır. "Ağalık" yasayla yasaklanmış olmasına karşın, Anadolu kentlerinde, şenliklerinde politikacılarımız para karşılığı "ağa" seçilmektedirler! Derebeylik sürmektedir.

    Hergün binlerce kez yinelenen yasaklamaların, sakıncaların, gereksizliklerin arkasında hep o "sivil- demokrat" görünüşlü politikacılar ve onların atadıkları, görevlendirdikleri bulunur.  

    Finans Kapital- Tefeci Bezirgan bağlaşıklığı, kapitalizmin kendine ihanetini, kendi önceliyle anlaşmasını gözler önüne sererek egemenliğini sürdürmektedir. Anadolu'nun batısında, Başkent'inde, rantiyeci parababaları, ülkedeki tüm direnç noktalarını kırmak  için küresseleşmiş batılı emperyalizme canla başla hizmet ediyor. 12 Eylül döneminin karunlaştırdığı, cunta destekçisi TÜSİAD, birden insan hakları şampiyonu kesilip ülkenin bütünlüğünden, onurlu bir dış politikadan, dünya barışından yana tavır almış silahlı kuvvetlere yönelmiş eleştirilere el altından alkış tutuyor. Milli Güvenlik Konseyi'nin kaldırılmasını, ülke yönetiminde askerin söz hakkı olmamasını istiyor. 

    Emperyalist güçler, ülkeye egemen olduğu ilk gün despot diktatör olacak, demokrasi düşmanı din bezirganlarıyla ayrılıkçı teröre yeni yollar açmanın, yeni olanaklar sağlamanın peşindedir. Batılı sömürgenlerin yönlendirmesiyle, "güdümlü demokratlık" yapan birileri, silahlı kuvvetlerin yıpratılması ile, "milletin refah ve huzuru"nun artacağını, toplumun ilerleyeceğini sanıyorlarsa, yanılgı içindedirler. 

 

    yine ve yeni yasaklar!

    Yalandan özgürlük nutukları atanların, halkın gönenci için timsah gözyaşı dökenlerin içyüzünü, ekonomide, tarımda, hayvancılıkta oynadıkları oyunlar ortaya döküyor. 

    Bıraktık düşünce, toplantı, gösteri özgürlüğünü, halkın yaşama hakkı elinden alınıyor!

    Et Balık, SEK özelleştirmesi ile hayvan üreticisinin, şeker yasası ile şeker üreticisinin, tütün yasası ile tütün üreticisinin, TARİŞ'teki oyunlarla üzüm, incir, zeytin üreticisinin karın doyurma hakkına yasaklama getiriliyor. Anadolu'da üretici, güneş görmüş kar gibi eriyor. Köylünün kendine yeterliliği azaldıkça bunalımlar daha sarsıcı oluyor. Dünya bankasından İMF'ye emperyalist odakların yöneltmesiyle tarım ürünlerinde desteği kaldırmaya yönelen sahte demokrasi şampiyonları, tarım ürünlerinde borsa ederlerinin, piyasa koşullarının geçerliliğinin adaletli olacağını öne sürüyorlar. Bu adaletten çok, ülkeye ihanetin anlatımıdır! Amerika'da, Avrupa'da üreticiye açıktan verilen desteği halktan gizliyorlar. Dünya Bankası'nın tarım alanında dağıttığı, dağıtacağı karşılıksız paranın tarımın yok edilmesine karşı verilmiş bir yem, dilenciye atılmış bir sadaka gibi olduğunu görmezden geliyorlar. İstemiyoruz sadakalarını! Dünya Bankası, İMF'si, AB'si,  koysun parasını cebine, alsın bizim içimizdeki adamlarını da, çekip gitsin ülkemizden. 

    Bakmayın siz onların yalancı özgürlük şamatalarına...

    Yasaklanmak istenen insanca yaşamın kendisidir. Barıştır, kardeşliktir, kendi yurdumuzda onurlu bir insan gibi yaşamaktır.

    Gelin, birlikte bağıralım  YASAKÇI, AYAĞA KALK!

 

    *Söz konusu olay, adı gerekli olmayan bir doğu ilinde yaşanmıştır. Halka açık, konusu doğa, konuşmacıları ülke çapında çok ünlü bir doğa korumacı örgüt temsilcisi, yöre derneklerinin temsilcisi, yöredeki bir kamu kuruluşu görevlisinden oluşan bir açıkoturum başvurusu, ".konuyla ilgili daha önce yörede yeterli çalışmanın yapıldığı, hatta ... valiliğinin üç yıl önce konuyla ilgili bir kitap çıkardığı..." gerekçeleriyle "gereksiz" bulunarak açıkoturum için izin verilmemiştir.


 

*Bu yazı, Anadolu ve Rumeli Yeniden Müdafaai Hukuk Dergisi’nde yayınlanmıştır.