ÖNCE HUKUK, ÖNCE DEMOKRASİ...
Önce, Cumhurbaşkanımız! Umulmadık bir yerden ve zamandan çıkıp gelen bir ad... Sayın Ahmet Nejdet Sezer... Benim Cumhurbaşkanım, benim gibi kırmızı ışıkta duruyor! Benim Cumhurbaşkanım, özel telefon görüşmelerinin bedelini cebinden ödüyor! Benim Cumhurbaşkanım, 2000 yılı bütçesinde, yüzde elliyi geçecek enflasyona karşın köşkün bütçesini arttırmıyor!
Cumhurbaşkanımı seviyorum. Siyasi ayrılıklarımız olabilir, benim gibi düşünmüyor olabilir... Orasını tam bilmiyorum bile. Yansız çünkü... Her neyse. Ben onu seviyorum. Bir yurttaşlık örneği veriyor. Hem de, otuzbeş yıldır bu ülkenin en başında, o şarkıdaki gibi, "...... hep Başbakan!", ya da başka yetkili yerlerde görmeye alıştığımız birinden sonra. Dilimizin dönmediği, Omdusmanlık çözümlerine kadar, haftalarca, aylarca aynı yerde kalması için Baykal'dan Ecevit'e, "sosyal demokratlarımızın" bile göklere çıkarıp yere inmesine razı olamadıkları birinden sonra... Yoksulluk sınırındaki ilkokul öğretmenlerinin kesintileriyle oluşmuş İLKSAN paralarının, eski şakşakçısı bir aileye peşkeş çekildiği anlaşılınca, "Vermişsem ben vermişimdir." diyebilen birinden sonra. Çarpık sanayinin öldürdüğü dünyalar güzeli İzmit körfezindeki bir fidanlığın, günde otuz canımıza kıyan otomotiv tekellerinden birine bedelsiz devrine karşı çıkanları, çocuklar gibi azarlamaya kalkan, "Orayı vermezlerse, ben, köşkün bahçesini veririm!" (Köşkün, devlet ve millet malı olduğunu bu arada anımsatmayı görev biliyorum!) diyebilen birinden sonra. Yeğenlere "Hamili kart!" uygulamasından "Hayali ihracat"a, çeteciliğe, terör odaklarının, saldırgan siyasi odakların korunmasına, dinin politikaya sokulmasına, ülkenin baştan aşağı imam-hatip liseleriyle donatılmasına kadar günümüzdeki çirkinliklerin temelini oluşturan uygulamaların arkasındaki adlardan sonra... "Benim memurum işini bilir!" onursuzluğunu yurttaşlarımıza yakıştıran, herşeyin paraya çevrildiği arsızlıklara kapı açan, "Bir koyup üç almak!" için savaş isteyen, yurtsever subaylarımızı istifaya zorlayan birilerinden sonra. "Dikili ağacı yoktur!" denilen çocukların, yeğenlerin karunlar kadar zengin oldukları anlaşıldıktan sonra. Amerikan pasaportlu, Amerikaya yatırım yapan, koyları, tarım alanlarını kendi çiftliğine çeviren işbilir politikacılardan sonra... Ve sonra, ve sonra... Sonsuz sonralar. Sonsuz... Onlardan sonra, ben Cumhurbaşkanı'mı daha çok seviyorum!
Sevdiğim ikinci insan, ikinci ad. Politik olarak ayrı düşündüğüm, şimdiki uygulamalarından birçoğunu da eleştirebileceğim bir ad... İçişleri bakanımız, Sayın Saadettin Tantan... İki tümcede bir, "Siyasi nüfuz" kullananlara cephe açmış bir ad!
İçişleri Bakanımı da seviyorum. Tüyü bitmedik yetimin paralarıyla oluşmuş devlet bütçesinden, zararları karşılanan batık bankaların arkasındaki adlar yargılanıyor! 8 Milyar dolar olduğu söyleniyor bankalardan uçurulan paranın. Rakamların diliyle konuşalım,
-17 Ağustos yıkımında, o koca depremde ülkenin uğradığı zararın üçte biri!
-Politikacıların "Kara delik!" diyerek saldırdıkları, elli milyon insana sağlık ve sosyal güvenlik sunan, Emekli Sandığı, SSK, Bağ-Kur için 1999 bütçesinden aktarılmış paradan çok daha fazla!
Ülkemiz için yadsıyamadığımız, alışageldiğimiz şeylerdi olanlar. Devletin, milletin, halkın parasını, politikacılar, ya da yakınları, alıp götüreceklerdi. Öyle ya, "Bal tutan parmağını yalar!"dı. Sayın Tantan, "Hayır! Siyasi nüfusa karşıyım! Kim olursa olsun bu işin içindeki, yakasında olacak ellerim!" diyor. Onu da seviyorum! Özerk üniversite isteyen üniversite öğrencilerinin yıllarca hapis yattıkları, zehirli altına çıplak bedenleriyle karşı koyan Kuvayımilliyeci Bergama köylülerinin yargılandıkları bir ülkede, devleti, milleti soyanların da yargılanması yüreğimize su serpiyor.
Bir Erdal İnönü örneği vardı geçmişte. Bu ülkeye yakışmayan bir politikacı, alçakgönüllü, temiz adam diye onu da seviyordum. Korumalarından kaçıp halkın arasına karışıyordu. Omuzlara alınmamak için yerlere yatıyordu. Sivas'ta 37 canı diri diri yakanlara, onları koruyanlara, kollayanlara karşı eli kolu bağlı duruşunu görünce soğudum...
Ben ülkemden umutluyum. Umudun sürmesi gerek. Benim ve herkesin. Ama, belki biraz raslantıyla yetkili yerlere gelmiş kişiler, gelgeç olmamalı. Halkın istenci ve örgütlü gücüyle yenilerinin gelmesini sağlamalıyız. Bayrak açmış bir bürokrat aracı geçtiğinde altüst olan kent trafikleri, el, etek öpmek için yarışanların mide bulandırdığı görüntüler sona ermeli. "Hamili kart yakinimdir!" çirkinlikleri, çifte seçkiler, yalnızca kağıtlarda yazılı kalmış yurttaş eşitliği, yasa ve yönetmeliklerin adamına göre uygulanması devri kapanmalıdır artık!
Öyleyse, umut için, katılımcı demokrasi! Partilerde, derneklerde, kooperatiflerde! Yemek için, kazanmak için değil... Paylaşmak, onurlu yaşamak, sevgi, ve daha aydınlık bir ülke için politikaya! Dürüst, sağlıklı insanlar, yurtseverler... Önce hukuk, önce demokrasiye...