LİBERAL AYDINLARIN TARİH TAHRİFATI TUTKUSU
Özellikle İletişim Yayınevi’nin öncülük ediyor göründüğü bu bir tür “moda” yayın politikasının en dikkat çekici özelliklerinden birisi de yayınlanan tez ve kitaplarda süreç içinde yapılması gerekli görülmüş tutum değişikliği, yorum karşıtlıklarıdır.
Eleştirilerin birçoğunda “Erken Cumhuriyet Dönemi” kültür ve eğitim politikalarını bir “ötekileştirilme” işlemine uğratma çabası öne çıkmaktadır. Geçmiş dönemlerde, Batılı Şarkiyatçı bakış açısının Şark ve Türk imgelerini kurarken kullandıkları dil ve yöntem ile günümüzde Batılı gözlemcilerin “Kemalizm”e yönelik değerlendirmeleri ve bizim aydınlarımızın birçoğunun biçemi arasında önemli koşutluklar bulunmaktadır.
Almanya’da 1700 yılında kurulmuş Bilimler Akademisi’nin ilk başkanı olan Wilhelm Leibniz’in (1644-1716) Türk’ü akıl dışı bir yazgı anlayışı taşıyan, iyiyle kötüyü ayıramayan bir kimlik olarak tanımlamasından, Aydınlanma’nın kurucusu Immanuel Kant’ın Avrupalı aklı ilkesel ve tözsel olarak Asyalı akıldan üstün bulmasına, Herder’in Asyalı barbarlar olarak tanımladığı Türkler’e Avrupa’da yer yoktur demesine, Hegel’in “doğuya ait şeyler felsefeden silinip atılmalıdır, doğuda istenç ve bilinç özgür değildir” yargısına (Onur Bilge Kula, Avrupa Kimliği ve Türkiye, s 249-250) kadar geniş bir yelpazeye dağılmış Batılı bilinç, Türk kimliğini “ötekileştirme” çabası içinde olmuştur.
21. Yüzyıl’da Papa 16. Benedik’in yaklaşımı da çok farklı değildir… Türk kimliğini eleştirel akıldan yoksun, İslami yapının bir parçası olarak gören bu anlayış, Türkiye modernleşme çabalarının günlük yaşamı Batı’da olduğu gibi “kutsal olandan” arındırma çabalarını da “tepeden inmeci” olarak tanımlamaktadırlar…
Octavio Paz, Çamurdan Doğanlar adlı yapıtının girişinde, “Gelenek, zinciri kırıp, sürekliliği kesintiye uğratan şey olabilir mi?” diye sorar ve modernliği günün geleneğini değiştiren polemikçi bir gelenek olarak tanımlar (Octavio Paz, Çamurdan Doğanlar, s 13). Sonra şöyle sürdürür: “Modernlik hiçbir zaman kendisi değildir; o her zaman öteki’dir. Modern olanın ayırt edici özelliği, yalnızca yenilik değil, ötekiliktir. Tuhaf bir gelenek ve tuhaf olanın geleneği olan modernlik çoğulculuğa yazgılıdır: Eski gelenek hep aynıydı, modern her zaman farklıdır.” Aydınlarımız tarafından hep tepeden inmeci bulunmuş, köycü politikaları bir tür köylü korkusuna dayandırılmış (Asım Karaömerlioğlu vb) Kemalizm’in kültür ve eğitim politikalarında halk kültürüne yaklaşımını “öteki”ne ve “çoğulculuğa” yönelme olarak görebilmek de olasıdır…
"Erken Cumhuriyet Dönemi" kültür eğitim politikalarına yönelik eleştirilerde çokça geçen bir kavram da "reddiye"dir. Orhan Koçak'ın da aralarında bulunduğu birçok aydın, Cumhuriyet'in bir geçmiş reddiyesi ile kendi kültürünü yapılandırdığı görüşündedir. Uluslaşma süreci açısından bakıldığında, Batı ile belirli bir eşzamansızlık taşıyan Türkiye uluslaşmasındaki kimi gelişmelerin Batı 18. Yüzyılı’na denk düştüğü görülebilir. Marks, 18. Yüzyıl Avrupası’ndaki bazı kültürel gelişmeleri değerlendirdiği "Aydınlanmanın Devrimci ve Rasyonalist Eğilimlerine Karşı Bir Tepki Olarak Santimantalizm" başlıklı yazısında bizim tarihimize yönelik değerlendirmelere de ışık tutuyor gibidir: "Reddetmek! Dar kafalı eleştirmen, her gelişmeyi, onu anlamaksızın bu sözcüklerle damgalayabilir; o kendi gelişemez gelişmemişliğini, övünerek ahlaksal saflık olarak gösterebilir. Böylece halkların dinsel hayal gücü, bütün tarihi masumiyet çağını, altın çağı, hiçbir tarihsel gelişmenin olmadığı, dolayısıyla yadsımanın ve reddin de olmadığı tarih-öncesine yerleştirerek damgalamıştır. Bu yüzden 18. Yüzyıl gibi gürültülü devrim dönemlerinde, güçlü ve tutkulu yadsıma ve red zamanlarında dürüst, iyi niyetli insanlar, Gessner asil, saygıdeğer yarı-tanrılar ortaya çıkar ve idillerin gelişemez durumunu tarihin çürümüşlüğünün karşısına koyarlar (bizde Osmanlı yozlaşmasının karşısında da ille de Itri, ille de Dede Efendi –yazar notu-). Gene de, bir tür eleştirel ahlakçılar ve ahlaklaştıran eleştirmenler de olan bu idil-ozanlarının lehine belirtmek gerekir ki, ahlak başarı ödülünü çobanın mı yoksa koyunun mu alması gerektiği konusunda vicdanen her zaman ikirciklidirler." (K. Marks, F. Engels, Yazın ve Sanat Üzerine, 2, s 25)
1990’lardan sonra hızlanmış Kemalizm eleştirilerinde beliren ortak ana öğelerden bir diğeri, belli ölçüde nesnel bulgular ve çözümlemelere dayanan kimi metinlerde görülen, sonradan oluşmuş öznel ve önyargıya dayalı kırılmalardır. Bu kırılmalar iki zamanlı yazılmış metinlerde daha çok görülmekte, günümüze yakın yorumlarda “Kemalizm karşıtı” olabilme çabası çok daha belirgin bir durum almaktadır. Biçem ve anlam kırılmalarının ve iç çelişkilerin yaşandığı bu metinlerin en somut örnekleri Günay Göksü Özdoğan’ın Turan’dan ‘Bozkurt’a adlı yapıtıyla, Taha Parla’nın Ziya Gökalp, Kemalizm ve Türkiye’de Korporatizm adlı yapıtlarıdır.