KÜRESELLEŞEN SOLUMUZ!*
1789 yılından bu yana çok sular aktı köprülerin altından. Dünyada da, ülkemizde, de sol düşünce, sol görüş açısı yeni boyutlar kazandı. Yeni sosyal devrimler, dünya savaşları, yıkımlar, değişimler, dönüşümler yaşandı. Dünyanın yeni egemeni, işveren sınıfı, emperyalizm aşamasıyla birlikte, göreli de olsa içerdiği, ilerici, devrimci özünü yitirdi. Kendi geleceğini sağlama almak için, yeni taktikler geliştirdi, teknik ve parasal birikimini kullandı. Karşısındaki güçlerin, olası karşıtlarının arasına kendi adamlarını yerleştirmeye çalıştı, "Sol" kılıklı, kendine hizmet edecek yeni düşünce akımları, sosyal gruplar, inanç örgütleri hatta ekinsel okullar geliştirdi. Kimin sağ, kimin sol olduğunu anlaşılmaz kıldı. Bu karmaşa içinde giderek yoksullaşan, yiyecek ekmeği zor bulan, eğitimden, insancıl gelişimden yoksun yığınlar için politik durum, tam bir kör döğüşüne döndü. Tozdan, dumandan göz gözü görmez oldu.
Halkımızın deyimiyle, "ara yitti, mezhep karıştı!"
Hele de, dünyanın işçi sınıfı düşüncesinin yönetimde olduğunu sandığı doğu bloku yıkıldıktan sonra, düşünce ve sosyal çatışmalar alanındaki karmaşa iyice arttı. Küreselleşen, tüm dünyayı tek bir ülkeymişçe olabildiğince kolay, tepkisiz bir saltanatla yönetmek isteyen emperyalist güçler, kendi ülkelerindeki halk yığınlarını, geri ülkelerden getirdikleri artı değerden bir sus payıyla, alkol, kokain, kola, seks esrikliğinde politikadan uzaklaştırırken, geri ülkelerde, "insan hakları", "ezilen azınlıklar", "geçmişte hakkı yenmiş milletler", "inanç özgürlüğü" gibi parlak, sol kılıflı kutsal kitap sayfalarıyla yandaşlar kazandılar. İç karışıklıklar, din, mezhep, kültür kavgaları kışkırtılar. Sıffiyn savaşındaki Muaviye'yi aratmayan kurnazlıklar düzenlediler. Çok keskin, çok solcu, çok insancıl vakıflar, dernekler, partiler doğurttular. Birazcık başını kaldıran, direnmeye çalışan, uyanış yaşayan her ülkede bir borsa krizi, bir banka patlaması, bir ekonomik bunalım çıkarıp kurtarıcılar gönderdiler.
Amacımız ne ülkemizin son ekonomik, politik karmaşasını didelemek, ne de yaşamın bir alanındaki bir aldatmaca, örneğin sanatımıza, ekinimize damgasını vurmuş postmodernist akım üstüne yeni bir söz söylemek.
Ülkemiz solunda yaşanan bazı tartışmaları gün ışığına çıkaralım diyoruz. Ve sola tartışılmaz kurallar koymak, özgür ve özgün düşüncenin elini kolunu bağlamak isteyen at gözlülükleri biraz yargılayalım.
Solda küreselleşme olur mu? "tektip sol" nedir?
Ekonomide, politikada kürselleşme, tekel imparatorluklarının egemenliği olunca, düşünce üstyapısında da, elbet onun izdüşümleri fışkırıverir.
Tektip sol, küreselleşmeyle atbaşı giden, koşulsuz batı yandaşı, batı özentili, çok insancıl, insan haklarından yana görünen kimi çevrelerce solumuza dayatılan bir düşünce, bir davranış kalıbıdır. Bu kalıba uyan aydın çevreler, siyasi parti, yığın örgütü temsilcileri, tekeller sofrasından kendilerine düşecek kırıntıları toplamaya çağrılırlar. AB uyum çalışmaları, HABİTAT toplantıları, sivil toplum örgütlerinin uluslararası dayanışması çerçevesinde geziler, eğlenceler, sosyal yardımlar... Zincirin dışında kalanlar ve bırakılanlarsa, halkçılık, ulusçuluk, kamusalcılık gibi kavramların ardındaki dinozorlardır.
Solcu, ya da demokrat olmak istiyorsanız, küreselleşen sol düşüncenin, tektip'in öngördüğü bazı kurallara uymak zorundasınızdır. Yoksa Maazallah, yersiniz damgayı, "milliyetçi solcu!", "sağ politikacı!", "... halkı düşmanı!"
Son birkaç ay içinde olağanüstü hız kazanmış bazı siyasi gelişmeler, yakın geçmişimize bir dönüşü, aykırı kaçıyor gibi görünse de, kısa bir gezintiyi gerektiriyor. Anıları yinelemekte yarar var!
Buyrun süttozuna!
Düşünüyorsunuz. 1959 yılı, Ardahan Ölçek Köyü ilkokulunda, her evde 7- 8 ineğin sağıldığı, sütün alıcı bulamadığı, insanın başından aşağı döküldüğü bir köyde, bir süttozu kutusunun üstünde Amerikan bayrağıyla tanışmışsınız. (Aynı köyün, kente göç ve yoksulluk nedeniyle, bugün yarısı boşalmıştır. Ortalama, bir eve bir inek bile düşmemektedir. Çağ atladığımızı, süttozu kutulu, demirkıratlı Menderes, Demirel, Özal, Amerikan, Avrupa Birliği, İMF, Dünya Bankası güdümlü liberalizmle çok büyük gelişmeler yaşadığımızı savlayanlar, bu kervana katılan kimi ikinci cumhuriyetçiler, buyursun, bu türden gerçek sayımlarla ülke varsıllığını bir kez daha hesaplasınlar!) Mideniz bulanıyor Öğretmeninizin verdiği süttozunun, alışkın olmadığınız tadından değildir bulantınız. Sabrediniz!
"Oh my darling, Clementine!"
1962 yılında, Kırıkkale Lisesi'nin camları kırık, kavruk Anadolu çocuklarının sıralarını doldurduğu tozlu bir sınıfında, "Oh my darling Clementine!" diye şarkılar söylüyorsunuz. Öğretmen kürsüsünde, mavi gözlü, bir metre doksan santim boylu, size hiç de dostça bakmayan Mr. Coni var. İçiniz titriyor, ürperiyorsunuz. En küçük bir seste, kıpırdanışta, "Şadap!" diye bağırıp kocaman ayağını kaldırıyor yukarıya. Bir böceği ezmeye hazırlanıyor Mr. Coni! 1959 yılında tanıştığınız Amerikan süttozu kutusunun, 1962 yılında tanıştığınız Amerikan barış gönüllüsü, İngilizce öğretmeniniz Mr. Coni'nin kerameti yıllar sonra çıkıyor ortaya!
Maraş'ta, Çorum'da, Sivas'ta inanılmaz kıyımlar görüyorsunuz Kan ve gözyaşı sel gibi akıyor. Kardeş kardeşi vuruyor. Alevi semtlerine, evlerine camilerde kışkırtılan kalabalıklar saldırtılıyor. Diri diri yakılıyor insanlar, kadınların ırzına geçiliyor, kollar bacaklar kesiliyor. Tarihin az gördüğü bir vahşet yaşanıyor, din ve inanç uğruna! Anadolu toprağı bölümlere ayrılıyor sanki. Alevi yurttaşlar, evlerini, köylerini bırakıp büyük kentlere, varoşlara, arabeske, kültür ve inanç karmaşasına iteleniyorlar.
Ankara'nın doğusunda, tektip inançlı, tek kültürlü bölgeler yaratılıyor.
Tektip sol'a henüz gelemediysek bağışlayın bizi, yakın geçmişe yolculuk sürüyor.
Kara bir bulutun günden güne büyüdüğünü, yoğunlaştığını, soluduğunuz havaya karıştığını, elinizin kolunuzun giderek bağlandığını görüyorsunuz. Yıllardır büyüyor bulut. 12 Mart 1971'den sonra belirginleşip, 12 Eylül 1980'den sonra, geometrik bir diziyle, çılgınca patlayarak...
1995ler Türkiyesi'nde, evinizin içine, soluduğunuz havaya, dokunduğunuz her şeye o buluttan bir parça konuyor. Çevreliyor toplumu. Kasabalardan, küçük kentlerden, varoşlardan kalkıp merkezlere doğru... Kendini Atatürk'e benzetmeye çalışan, yönetime egemen bir tektip giyitliden sonra, yönetici olmuş, ekonominin patronu, şortlu, terlikli, pijamalı, çoktip, çok liberal bir liderin yol göstericiliği, destekleriyle... Hükümetler değişiyor, sosyal demokrat olduğunu savlayanlar ortak oluyor ülke yönetimine. Kara bulut daha da büyüyor. Yaşadığınız Anadolu kasabasında, alevi olduğunu bildiğiniz yurttaşların oruç tuttuğunu, ya da tutar göründüğünü, akşamları, sessiz, başı önde iftar yemekleri düzenlediklerini, başları önde, camiye teravi namazına gittiklerini görüyorsunuz. Kamu kurumları, ramazanda yemekhanelerine kilit vuruyorlar. Kamu yapılarında mescitler kuruluyor. Çalışma saatleri, namaz saatlerine göre ayarlanıyor. Okuldan gelen çocuğunuz, din öğretmeninin anlattıklarını aktarıyor size: "12 Eylül öncesi, dindarlar toplu kıyımlara uğratılmışlar, oruç tutanlar kurşuna dizilmiş, öldürülmüşler." Böyle anlatmış Atatürk ardılı görünmeye çalışan tektip giyitlilerin buyruklarıyla, zorunlu ders olmuş din bilgisinin öğretmeni! Çocukları, dinsiz Atatürk ve din düşmanı solculara karşı toplanmaya, davranmaya çağırmış. Şaşırmayın! Güçlükle kurulan, saldırılara uğrayan Atatürkçü Düşünce Derneği aracılığıyla aynı kasabada, tüm orta öğrenim öğrencilerine tek tek ulaşan, tümünü kapsayan bir anket düzenliyorsunuz. En ilginç yanıtlar İmam-Hatip'ten geliyor. Neredeyse tektip... Bölgenin, tüm camları sağlam, çatısı akmayan, yurtları geniş, sıcak, yemekleri, kömürleri yeterli, spor salonundan her türlü sosyal olanağa değin hiç bir eksiği bulunmayan, tüm eğitim kadrosu seçme ve bilinçli öğretmenlere verilmiş tek okulunun, İmam-Hatip Lisesi'nin öğrencileri, ülkeyi yönetenlerin kendilerini baskı altında tuttuklarını, okullarının bakımsız, yokluklar içinde olduğunu savlamaktadırlar! Yanıtlarından, gelecek için belirli bir hınç, yönlenme ve itelenmeyle yetiştirildiklerini anlıyorsunuz. Neredeyse birer asker gibi!
Art arda İmam- Hatip Liseleri açılıyor Anadolu'nun dörtbir yanına. Yatılı bölge okulları, öğretmen okulları kapanırken din eğitimi veren okullar, tarikat yurtları çığ gibi büyüyor. Halk, her kasabada, her semtte, yöneticilerin önünü kesip bir İmam-Hatip Lisesi daha istiyor. Bu liselerin üniversite giriş sınavlarındaki başarıları her geçen yıl artıyor. Sıcak yatakhaneleri, yeterli yemekhaneleriyle halk çocukları için tektip kurtuluş yolu oluyor.
Her sokakta bir cami yükseliyor. Cami yaptırma dernekleri, kamu yararına çalışan dernek sayılıyor ülkeyi yönetenler tarafından. Camilere yapılan bağışlar vergiden düşülebiliyor, denetimler zorlaştırılıyor. Toplanan yardımlardan pay alan sakallı gönüllüler dolduruyor sokakları. Otomatik silahlı kimi militanlar camilerde yatıp kalkmaya başlıyorlar.
Her gün bir yenisi yapılan camilerin altı dükkan... İnançla çıkar el ele, etle kemik gibi...
Ankara'da, "Afet İnan İnkilap Tarihi Enstitüsü"nde, YÖK aracılığıyla eğitim görüp tüm Türkiye'ye, "İnkilap Tarihi" (hay dilinizi eşek arısı soksun, nasıl zorlanıyorum bir bilseniz, güzelim Arıtürkçe, devrim sözcüğü varken, inkilap demeye, midem bulanıyor!) dersi vermek üzere, üniversitelere yayılan öğretim kadrosunun, tamama yakınının ne inkilapla ne devrimle ilintisi olmayan, kendilerini dini esaslarla yönetilecek bir devlet kurmaya adamış militan ya da yandaşlardan seçildiğini duyuyorsunuz. Her yıl, Amerika'ya eğitim için, devlet parasıyla gönderilen 1000- 1500 öğrenciden yüzde doksanının tarikatlarla ilişkili, bağlantılı olduğunu, Amerikan üniversitelerinde eğitim görüp Türkiye'ye üniversite eğitimcisi, okutmanı olarak dönecek (bir yandan dönmeye, görev almaya başlamış olsalar gerek!) bu insanların hangi düşünceye öğrenci yetiştireceklerini biliyorsunuz. Bulut yoğunlaşıp büyüyor. Hac paraları, kurban derisi paraları, "Bosna'ya yardım" paraları, Arap- Amerikan Petrol Corp.(Aramco.) paraları, Kaddafi yardımları, yurt dışında sahipsiz kalıp inançlarına sarınmış vatandaşlarımızın paralarıyla, vakıflar, okullar, yurtlar, yatırım kurumları, mağaza zincirleri, fabrikalar kuruluyor.
Ekonomik ve politik örgütlenmenin en büyüğüyse, çoğu dışardan görünmeyen bir buzdağı gibi gelişiyor. Karakollara, okullara bedelsiz gazeteler dağıtılıyor. Her polis masasında, her öğretmen odasında, kimden beslendikleri belirsiz dağıtılarca, ücretsiz getirilmiş bir tarikat gazetesi! Yıllarca, onlarca yıl sürüyor... Değirmenin suyu çok! Bir ucu Amerika'da, bir ucu Orta Asya'da, kocaman bir imparatorluğun okulları açılıyor. Ordu içinde de güç edinmeye çalışıyorlar. Amerikan gazetelerinin, dünya politikasını belirleyen ünlü yayın organlarının köşe yazılarından, Türkiye için en uygun yönetim biçiminin "ılımlı İslam" olduğunu okuyorsunuz. Amerika yolculukları giderek sıklaşan bir büyük kentin belediye başkanının adı, ülkeniz geleceğinin yöneticisi olarak sıkça geçer oluyor aynı yazılarda.
Bir tarikat lideri, girdiği her yerde, Cumhurbaşkanlığı'ndan sosyal demokrat parti liderlerine kadar, saygıyla karşılanıyor, ödüllendiriliyor, adı geçtiğinde akan sular duruyor.
Çok uzaklardan yazılan bir senaryoda oyuncusunuz siz. Daralıyor, sıkılıyor, patlayacak gibi oluyorsunuz. Olanları, olacakları seziyor, kıpırdanamıyorsunuz.
Ülkenizin güneydoğusunda korkunç bir terör yaşanıyor bir yandan...
Bir umulmadık Şubat sabahı!
Sonra bir sabah tanklar geçiyor bir Anadolu kasabasından! Hesap dışı, kural dışı bir davranış! Dışarda, içerde, buz kesen bir şaşkınlık! 27 Mayıs gibi, 19 Mayıs gibi önceden sezilememiş, dışardan kurgulanmamış.
Ülke ufuklarını kaplamış kara bulutun büyümesi duruyor, süreç bozuluyor. Birden yüz renkleri, anlatımları değişiyor bazı politikacıların. Hukuk sistemi, cumhuriyet yasalarını anımsamaya başlıyor. "Kanlı mı gelsek, kansız mı?" diyebilecek denli gemi azıya almış birileri yargı önüne çıkarılıyor. Tarikat toplantılarındaki seks oyunları, halkın inançlarından neler için yararlanıldığı sergileniyor televizyonlarda.
Halkımızın imam- hatip istenci azalıyor, dinci yurtlara, okullara yönelmiş genç kuşakların seçimlerinde değişme, en azından duraksama başlıyor. Binlerce kilometre öteden Türkiye için biçilmiş, Anadolu'yu kullanarak, Orta Asya'ya, Kafkasya'ya, Orta Doğu''ya egemen olabilme oyununun programcıları, değişik yöntemler kullanmak zorunda kalıyorlar. Biçilmiş kara kaftan bir ucundan yırtılıyor. Rahat bir soluk almaya hazırlanıyorsunuz. Taa 75 yıl önce ülke topraklarına gelmiş inanç özgürlüğüne yeniden döndüğünüzü, bunun değerinin bilinmesi gerektiğini düşünüyorsunuz.
Hemen o Şubat sabahını izleyen zamanlardan birinde, elinize sol bir partinin duyurusu geçiyor, en görünen yerde, "Ne Refahyol, ne Hazırol!" O Anadolu kasabasından geçen tanklara içerlemiş arkadaşlarınız!
Bu duyuruyu yazanın ayağına kim bastı acaba? diye sormayın kendinize. Demek ki solculuk böyle olmalı diye düşünmelisiniz. Kendisi engel olamıyorsa ülkenin bir kara bataklığa sürüklenmesine, sen ben bizim oğlan olmaktan öte artamıyorsa, hamamda şarkı söylemekten bir adım ileri geçemiyorsa, başkası da davranmamalıdır!
Sonra özgürlük yürüyüşlerine, özlemlere, toplu öldürmeler, hayın tuzaklara sahne olmuş Beyazıt meydanındaki bir gösteriye takılıyorsunuz. "Türban" denen, geleneksel yaşamımızda olmayan, kadın cinsinin geriliğini yansıtan giyiniş biçimine üniversitelerde özgürlük isteyen bir gösteride, kimi solcularımızın da onlara destek için yürüdüklerini görüyorsunuz! Yıllar önce, 6. Filo karşıtı gösterilerde, İmran Öktem'in cenaze töreninde çok yakından tanışıp canınızı ellerinden zor kurtardığınız, devrimci arkadaşlarınızı, yurtsever aydınları, kışkırtılmış cami kalabalıklarıyla bıçaklayan, kurşunlayan, akıncılarla başlayıp ülkücülere uzanan bir örgütlenme içindeki dinci- tutucu kesimle tektip solcunuz yan yanadır! Sivas'ta otel kundaklayanlar, insanlar diri diri yanarken vecd içinde göklere eren saldırganlarla "ne refahyol, ne hazırol!"cular, solcu geçinenler birlikte yürümektedirler.
İran, Suudi Arabistan, ya da, Afganistan gibi ülkelerde sola daha büyük özgürlükler tanınıyor olduğunu bilmiyorsanız, öğrenmelisiniz artık! Ve engel olmalısınız gözünüzün önündeki ıslaklığa!
Öldürenlere, boğanlara, yakanlara özgürlükten yana değilseniz, solcu sayılamazsınız!
Tektip Sol Kapsam Kazanıyor!
Bir mahkeme salonunda, otuzbin yurttaşımızın kanını akıtmış, ülke varlıklarını yiyip bitirmiş terör olaylarından bir parçasının duruşmasında, olayın sorumlusu bir örgütün ikinci adamını dinliyorsunuz. "Apo beni ölüme mahkum etmişti, Fransız istihbarat örgütü kurtardı." diyor. Rahat, yalın bir anlatımla. Çok olağan, bilinen bir şeyden söz eder gibi...
Amerikan Çekiç Güç uçaklarının, "yanlışlıkla", dağdakilere yardım paketleri atarken görüntülendiğini anımsıyorsunuz. Sonra mavi gözlü, sarı saçlı batılı bazı bayların, gösterişli bayanların, seksen yıl önce Anadolu'ya asker çıkarmış batılı ülke cumhurbaşkanı eşlerinin, senin ülkenin güneydoğusundan söz ederken, nasıl büyük bir rahatlık ve dünyayı yönetiyor olmanın yetkileriyle, buyurgan pozlarda gülümseyerek, "Kürdistan" dediklerini görüyorsunuz.
"İnsan Hakları" ve "demokrasi" mücadelesinin, ülkene verilecek borç paraların karşılığının, güneydoğuda "siyasi kimlik"le özdeş tutulacağını öğretmeye çalışıyorlar. Türkiye'de, hele de güneydoğuda, demokrasi öncelinin, kapitalizm öncesi ilişkilerin temizlenmesi, aşiret yapısının kırılması, köylünün geçim kaynağına kavuşturulması, insanın özgür birey olabilmesi, kısaca, Avrupa'nın ikiyüz yıl önce tamamladığı bir demokratik devrim sürecinin işlemesi olduğunu söylemeye kalkmayın sakın. Kararı verecek olanın da, batılı varsıllarla, istihbarat örgütleri değil, bu ülkede yaşayanlar, bölge halkı olması gerektiğini hiç anımsatmayın. Güneydoğudaki terörün, batı destekli kanlı kavganın arkasında, ortadoğu ve Kafkas petrolleri, su, Türkiye GAP'ı üzerinde egemenlik oyunları olduğunu da görmezden gelmelisiniz.
Maazallah, küreselleşmeyi iyice kanıksamış tektip solumuzca afaroza uğratılır, demokratlıktan bile dışlanırsınız!
Kapsam genişliyor!
Yaşam sürüyor, her gün yeni ufuklar açılıyor önünüzde. Ve soldaki tartışmalar kapsam kazanıyor.
"F tipi" cezaevlerine karşı geliştirilen eylemler aylarca gündeminizde kalıyor. Belçika'dan yönlendirildiği savlanan bir örgütçe alevlendirilen ölüm oruçlarında, güvenlik güçlerinin cezaevi operasyonlarında onlarca insan ölüyor, öldürülüyor. Tutuklu ve hükümlü de olsa, elbette ki tüm insanların, insanca yaşam koşullarına sahip olması gerektiği inancında, tüm ölümlerin, öldürmelerin karşısında olduğunuzu düşünüyorsunuz yeniden. Ancak, toplum çoğunluğunu, yasalar, yurttaşlık görevi gereği, asker giysisi giyenler de dahil, "düşman", kendilerini özgürlük savaşçısı, "tutsak" olarak adlandıran, öyle koşullanmış birilerinin, cezaevlerinin hiç de sağlıklı olmayan koğuş yapısını sürdürmek, buralardan örgütsel bir üs gibi yararlanmak isteğine ülkeyi yönetenlerin izleyici kalmasını da bekleyemiyorsunuz. Yeni bir tartışmayı bu süreçte yaşıyor, küreselleşen solu bir kez daha tanıyorsunuz.
F tipi cezaevlerine karşı geliştirilen ölüm oruçları eyleminde, solcu bilinen sanatçılar, yazarlar, kitle örgütleri, insancıl duygularla, özverilerle aracılık yapıyorlar uzun süre. Tartışmaların kamuoyunun konuyla çok yakın ilgilendiği, sinirlerin gerildiği, toplumun ölüm kavramından, kandan ateşten yıldığı bir aşamasında, bu örgütlerden, Türk Tabipleri Birliği ve Ankara Tabip Odası Başkanı televizyonlara konuşmacı olarak çıkarılıyorlar. Onlarca yıldır bir parçası olarak uğraş verdiğiniz, yetmişli yıllarda sabahlara değin dergilerini dizdiğiniz, dişinizle, tırnağınızla can vermeye çalıştığınız örgütünüzün televizyon karecamlarındaki temsilcileri, onca olay içinde, Dünya Hekimler Birliği'nin Malta ve Tokyo Bildirgeleri uyarınca, ölüm orucundakilere sağlık yardımı yapılmaması doğrultusundaki düşüncelerini dönüp dönüp söylüyorlar. Aynı günlerde, bir yandan F Tipi protestocularına yönelik operasyonlarda, basından bazılarının yargısız infaz diye değerlendirdikleri olaylar yaşanıyor. Ardından, İstanbul'da polis otoları, Ülkü Ocakları taranıyor, polisler, sağcı bilinen gençler öldürülüyor. Çevik kuvet polisleri, silahlarını göstererek, yasadışı ve kitlesel gösteriler yapıyorlar. Ankara'da F Tipi Eylemi'ne destek için gösteri yapanları dağıtan polis çevrede toplananlarca alkışlanıyor. Taşlı, sopalı bir kalabalık göstericilere saldırıyor. Bir sol partinin camları kırılıyor. Yer yer yerinden oynamış ülkede... Çok zaman geçmeden, güpegündüz, koca bir kentin emniyet müdürü öldürülecek onlarca militan tarafından, otomatik silahlarla... Ne Malta'ta yaşanmış böyle oyunlar, ne de, Tokyo'da! TTB ve Ankara Tabip Odası Başkanları, sanki sizin ülkenizde, Türkiye'de yaşamıyorlar.
Ölüm oruçlarının, insan sağlığının politik bir araç olarak kullanılmasının tartışması bir yana, başlangıçkati ölüm oruçlarında, şiddet ve terör yanlısı, örgütsel bir yarışmanın varlığını duyuyor, duyumsuyorsunuz. Ölüm, topluca, örgütsel kararlarla gidilen bir yol olunca, tüyleriniz ürperiyor, donup kalıyorsunuz. Adalet Bakanı'nın, F Tipi Cezavelerine geçiş için, toplumsal uyumdan yana olduğunu, bunun için de TTB, TMMOB, Barolar Birliği gibi örgütlerle görüşeceğini, onlarla uyumu sağlayacağını söylediği bir anda rahatlıyor, söz konusu kitle örgüt yöneticilerinden ses bekliyorsunuz, sssss! Ses yok! Bakanın bu sözü üzerine, ölüm oruçlarında amacın ölmek olmadığını, artık ölüm oruçlarının bitirilmesini, Adalet Bakanı'nın da verdiği sözü tutması gerektiğini söylemelerini, ölüm orucu yapan örgütler ve kişiler yerine kendilerinin öne çıkmalarını boş yere bekliyorsunuz. Onlar, cezaevlerinden, belki de yurt dışından gelecek kararlara bırakıyorlar geleceği.
Solun, bir yandan ayrılıkçı terör, bir yandan ölüm oruçları, kan, ateş, ölüm olarak algılandığı, sendikaların, kitle örgütlerinin, şöven, dinci akımlarca tek tek ele geçirildiği, sol düşüncenin geriletildiği bir ülkede, onlarca yıldır oynanan bu oyunlara öfkeyle bir eleştiri yazısı yazıyorsunuz. Bu arada meslek örgütünüz yöneticileri, nasıl kim olduklarını, örgütsel yerleriyle birlikte söylüyorlarsa, siz de öyle yapıyorsunuz. Bulunduğunuz kentte, iki bin beş yüze yakın bir üyenin içinden, yalnızca altı oy farkla seçim kazanmış, bunun için çok uğraş vermiş, seçilmiş bir kişi olarak yerinizi de bildiriyorsunuz. Buna da hakkınız olduğunu düşünüyorsunuz... Altmış yıldır ülkeyi karanlığa çekmek isteyen, sözde "milliyetçi- muhafazakar" bir bağlaşıklığın elinden, devlet cankurtaranlarıyla çarşaflı, kara gözlüklü hekimlerin seçim salonuna taşındığı bir seçimden, altı oyla, kıl payı kurtarmışsınız meslek örgütünüzü. Bir sonraki seçimi düşünmek bile istemiyorsunuz. Televizyon ekranlarında örgütünüzü temsil ettiğini söyleyenler, sunucuların özel oyunlarına da gelerek, ölüm oruçlarından, ölümlerden yanaymış gibi gösteriliyorlar. Susup kalırsanız, siz de, örgütünüz de, çok şeyler yitireceksiniz. Eleştiriyorsunuz ekranlara çıkanları. Malta Bildirgesi, Tokyo Bildirgesi yinelemeleriyle ülkeniz üstüne oynanan bir oyuna gelenleri, uyarma görevini yapamayanları...
Kıyametler kopuyor! Siz kim oluyorsunuz da, ölüm oruçlarını böyle değerlendiriyorsunuz? Hangi hakla, hem de görevinizi belirterek, örgüt yöneticilerinizi eleştiriyorsunuz?
Tektip sol'un, kutsal kitapta aya gidişin yerini arayan softayı aratmayan temsilcileri ses veriyor dört yandan. (Destekleyen, omuz veren, özgür düşünceden yana olan dostlarınızı anmamak da yanlış olur!)
Günler geçiyor, F Tipi tartışması, onlarca insanın öldüğü "kurturma operasyonu"ndan sonra, korkunç dramatik bir biçim alıyor. Bu kez, tutuklu ve hükümlülerin yalnızca ortak kullanım alanlarından yararlanma isteği, hücre uygulamasına benzeyen yeni koşulların düzeltilmesi amacıyla sürdürdükleri ölüm oruçları, gözünü kırpmadan ölüme giden gencecik insanları gözünü kırpmadan izleyen milyonlarca insan, politikacı, sorumlu bürokratın birlikte gözlenebildiği acı görüntülere varıyor. İnsanlar duyarlılıklarını, insanlıklarını yitirmişlerdir sanki. Bu ülke bu noktaya kadar nasıl geldi diye düşünüyorsunuz. Sorumluluğu, yalnızca duyarsız görünen politikacılarla bürokratlara yıkmakla işin içinden sıyrılabilmek olası mı?
Oyun, oynatanların istediğince sonuçlanmıştır! Birçoğu eline silah almamış gencecik insanların sessizce ölüme gidişine tepkisiz bir toplum yaratılmış, aynı ülkenin insanları birbirine düşmanca bakar olmuş, insan duyarlılıkları yok edilmiştir.
81. yılını dolduran ulusal egemenliğinizin yürekli devrimcilerini barındırmış ilk meclis binası, Türk tütününü yok etmek için olmadık dümenler çeviren, açıktan rüşvet oyunları döndüren Amerikan Philip- Morris şirketi tarafından onarılırken, yüreğiniz kanıyor. Aynı şirketin yerli ortağı, yanında ulus egemenliğini temsil eden yetkililerle birlikte poz verirken attığı "vah vah"lı nutuklarla eleştirileri yanıtlıyor, hatta saldırıyor...
Aralarında, üniversite öğretim üyelerinin de bulunduğu "saygın" bir toplulukta, ulusal kurtuluşun simgesi olmuş ilk meclis binasının rüşvetçi, kışkırtıcı, sömürgeci, insan sağlığı düşmanı bir tekel tarafından onarılmasını eleştirdiğiniz için, "solcu" bir bey tarafından çağdışı kalmakla, bilim toplumunun gereklerine uymamakla suçlanıyorsunuz!
Gencecik bir insan dikiliyor karşınıza meslek örgütünüzün toplantı salonunda. Aynı şeyleri söylerken, oldukça öfkeli... "Siz nasıl solcusunuz., nasıl demokratsınız ki, ölüm oruçlarının belirli bir aşamasına karşı çıkıyor, meslek örgütü yöneticilerinizi eleştiriyorsunuz? Kürt siyasi kimliği için verilen mücadeleyi, batılı ülkelerin, insan hakları için, Ermeni soykırımını dile getiren, tarihsel yanlışları düzeltmeyi amaçlayan desteklerini, çabalarını görmezden geliyor, art niyetli buluyorsunuz?" Tektip sol'un gereklerini sıralıyor sanki... Batılı ülkelerin, o insan hakları, kültürel haklar, siyasal kimlikler ateşlemeleriyle, bir Yugoslavya'dan kaç devlet, kaç bin ölü çıkardıklarını, kaç silah sattıklarını, kaç fabrika uçurtuklarını, kaç ekonomik geçim kaynağı kuruttuklarını, kaç bitmeyen kan davası yangınına körük tuttuklarını boş yere anlatıyorsunuz. Boş gözlerle bakıyor. Boş...
Bir başkası sizi sağa kaymakla, milliyetçi olmakla suçluyor. Milliyetçi geçinenlerin İMF'ye, Dünya Bankası'na, tahkime, Avrupa Birliği'ne koşulsuz kapılandıklarını, kendileriyle uyum içinde olduklarını unutmuş görünerek...
Avrupalı olmakla, çağdaş olmanın, Avrupalı'ya kul, köle olmanın ayrı şeyler olduğunu, hiç örneği görülmedik biçimde, en küçük bir korunma önlemi almadan, koşulsuz bir şekilde gümrük birliğine girmiş olmakla, yerli ekonominin, üretimin havaya uçurulduğunu, ülkede kopan bin türlü fırtınanın arkasındaki asıl amacın, işgücünü yoksullaştırmak, ülke kaynaklarını ucuza kapatmak olduğunu anlatacaksınız önce. Sonra, Avrupalı ve Amerikalı dostların, demokrasi tüccarlarının üzüm yemek için bağcı olarak gördükleri işbirlikçilerini de seçtiklerini, küreselleşmiş sağla solu, hatta din bezirganlarını birlikte kullandıklarını, değişik koşullara göre siyasal konaklara konuk olduklarını sıralayacaksınız. Ulusal değerleri savunmakla, küreselleşmeye, emperyalizme karşı, tüm halk güçleriyle, hatta tekel dışı kalmış, finans kapital oligarşisinin ezdiği namuslu işveren zümreleriyle işbirliği yapmayla, kapitalizmden yana olmanın çok farklı olduğunu söyleyeceksiniz arkasından. Ya anlamaycaklar, ya da anlamak istemeyecekler. Boş gözlerle bakacaklar. Boş...
Soldaki küreselleşme, somut bedenler olmuş, ete, kemiğe bürünmüş olarak karşınızda duracak, suçlayacak, karıştıracak, kara kaplıda yeni durumlar için çözüm ararken zorlanacak.
Solun, özgürlük demek olduğunu, onur demek olduğunu bilmeden... Ülkeleri için oynanan karanlık oyunları göremeden, öylesine şaşkın...
Dr. A. Alper AKÇAM
Eczacılar Sitesi, Çağrışan Köyü, Mudanya, Bursa
0 224 5663411, 5663056
*Bu yazı Anadolu ve Rumeli Müdaafa-i Hukuk Dergisi’nde yayınlanmıştır