EĞİTİMİN BİRLİĞİ…
2002 yılında kurulan bir siyasi parti aracılığıyla kısa zamanda iktidar olabilmiş günümüz egemen politikasının en önemli güç kaynaklarından birisi de “Erken Cumhuriyet Dönemi Kültür Eğitim Politikaları”na yönelik bu tepkinin bin yanda liberal aydınlar, bir yanda Siyasal İslamcı politikaların yer aldığı geniş bir cephe tarafından yaygınlaştırılması olmuştu.
Sorun, tarihsel olayları kendi nesnel gerçekliği içinde ve bugünlere yansıyan neden sonuç ilişkileri içinde değerlendirebilmekte, kimi bakış açılarının arkasında yer alan niyetleri iyi görebilmektedir.
3 Mart 1924 günü kabul edilen Eğitimin Birliği (Tevhidi Tedrisat) Yasası ile 1 Kasım 1933 günü, yaklaşık on yıl sonra çıkarılmış üniversite yasasının karşılaştırılması önemli bir tarihsel gerçeği de aydınlatabilmek için yeterli ipucu verebilmektedir.
Eğitimin toplumsal işlevi, genç kuşakların yetiştirilmesi ve geleceğe yönelik siyasal adımların atılabilmesindeki yeri tartışılmazdır. 3 Mart 1924 günü çıkarılan Eğitim Birliği Yasası’nın gerekçeleri arasında “eski eğitim sisteminin milli bir karakter göstermemesi, çağın gereklerine uymaması, toplumun isteklerini yanıtlayamaması, ezbere dayalı, yaratıcılıktan ve bilimsellikten uzak olması,” gibi maddeler vardı.
Daha öncesi döneme damgasını vurmuş dini temelli eğitim ve medrese anlayışının yerine farklı bir eğitim sisteminin oluşturulması, dini eğitim için ayrıca okullar açılması öngörülmüştü (1931 yılında ülkede hiçbir imam hatip okulu kalmamıştı).
Eğitim Birliği Yasası’nın ilk iki maddesi şöyle demektedir.
“MADDE 1- Türkiye dahilinde bütün müessesatı ilmiye ve tedrisiye Maarif Vekaletine merbuttur.
MADDE 2- Şer’i ve Evkaf Vekaleti veyahut hususi vakıflar tarafından idare olunan bilcümle medrese ve mektepler Maarif Vekaletine devir ve raptedilmiştir.
Kamuya ait eğitimde din eğitiminin başka bir başlık altında ele alınması ve merkezi eğitimin olabildiğince laik, bilimsel ve yurttaşların eşit olarak yararlanabileceği yeni eğitim sisteminin ilk adımı da “millet mektepleri” olmuştu. Millet mekteplerini askerliğini çavuş ve onbaşı olarak tamamlamış köylü çocuklarının eğitmen adayı olduğu Eğitmen kursları ve Köy Öğretmen Okulları (giderek Köy Enstitüleri’ne dönüşen) izlemişti.
Dönem politikalarının farklı ideolojik etmenlerin birlikte yer aldığı heterojen yapısı içinde üniversite eğitimine bakışı ise çok ilginçtir.
İstanbul’daki Darülfünun’a 21 Nisan 1924 yılında çıkarılmış özel bir yasa ile yönetsel ve parasal özerklik verilmişti. TBMM'nin 23 Mayıs 1926 tarihli oturumunda Maarif Bakanı Mustafa Necati, Atatürk'ün Darülfünun'a bakışını şöyle açıklamıştı:
“Darülfünun doğrudan doğruya bağımsız bir kurumdur. Ulusun manevi gücünün temsilcilerinden biridir. Kabul etmek gerekir ki Darülfünun denen kurum, doğrudan doğruya Maarif Bakanlığının buyruğu altında bir kurum değildir. Eğer gelişigüzel herhangi bir kişi Darülfünun kurumuna şu biçimde, bu biçimde davranın diye emir verecek olursa orada Darülfünun yok demektir.”
Darülfünun’un (zamanın üniversitesi), 1 Kasım 1933 tarihine, yani Cumhuriyet’in kuruluşundan tam on yıl sonrasına kadar başına buyruk davranmış olduğunu görürüz. 1923'te Cumhuriyet'in ilanı üzerine bir kutlama mesajı gönderilmesi teklifine, Darülfünun Talebe Birliği Genel Kurulu, "üniversitenin siyasi akımların dışında kalması kanaatiyle" karşı çıkmıştır… 1924 yılında İstanbul Üniversitesi öğrencileri, üniversite bahçesinde fotoğraf çektirdiklerinde, fotoğraf çektirmeyi günah sayan öğretim üyeleri büyük tepki göstermiş ve öğrencilere ceza verilmiştir (İstanbul Üniversitesi resmi web sitesi). Aynı öğretim üyeleri, harf devrimi yapıldığında, “‘Latin harfleriyle tek bir satır yazmayıp kalemlerini kıracaklarını” söyleyerek direnmişlerdir” (Yalçın Kaya, Bozkır’dan Doğan Uygarlık – Köy Enstitüleri, 1. Cilt, s 83)
Ancak Cumhuriyet’in kuruluşundan tam on yıl sonra, 1 Kasım 1933 tarihinde çıkarılan üniversite yasası ile, üniversite ile merkezi hükümet arasında bir bağlantı kurulabilecek, bu tarihten sonra da Alman Nazizmi’nden kaçan ve en demokrat Avrupa ülkelerinin bile giriş izni vermekten kaçındığı çoğunluğu solcu ve Yahudi olan öğretim üyeleriyle üniversite eğitiminin temelleri atılabilecektir.
1946 yılında, yeni kurulmuş Ankara Üniversitesi’nde rektörlük seçimini hükümetin desteklediği emekli general Abdükadir Noyan değil, üniversite öğretim görevlilerinin doğrudan oy kullanarak seçtikleri Şevket Aziz Kansu kazanmıştı.
Bu tarihi gerçekliği önümüzde tutarak, bugün içinde bulunduğumuz kültürel ortama hangi aşamalardan geçtiğimiz ve geleceğe yönelik çabalarımızda neleri temel almamız gerektiği konusunda iyi düşünmeliyiz…
02 Mart 2020, Alper Akçam