Köy Enstitüsü faşist bir müessesedir!
Köy Enstitüleri'ne "çirkef atan kara çalıcı adamlar" diyor onlara...
Enstitüleri övmek için de kanıtı, elbette dön dolaş Mahmut Makal falan... Yarın da sanırım Tonguç'un oğlunu tanık gösterecek. Oturup Boğaziçi Üniversitesi hocalarından Asım Karaömerlioğlu'nun konuyla ilgili muhteşem kitabını okusa belki gerçeği öğrenecek fakat amacı gerçekleri ve söylenceleri sorgulamak değil militanlık yapmak, "liboşlara bok atmak"...
Alangu'nun bir kız meselesi yüzünden enstitü öğretmenliğinden kovulmuş olduğu için düşman kesildiği falan gibi, İnce'nin gençliğinden kalma "Baylan pastanesi dedikodularını" bırakalım da, birkaç kalemde meseleyi özetleyelim.
Zaten birçok okuyucu yazının burasına kadar "bu adamlar kim, enstitü neresi" diye boş boş bakmakta...
Köy Ensitüleri, Milli Şef'in, yani diktatör İsmet İnönü'nün onayıyla 1940
yılında, "Almanya'nın savaşı kazanacak gibi göründüğü" bir dönemeçte
kurulmuş faşist eğitim yuvalarıdır! Hani şu, Cumhuriyet Gazetesi kurucusu ve
başyazarı Yunus Nadi'nin Berlin'de Hitler'in doğumgünü partisine gittiği sıralar canım!...
Amacı, yetenekli köylü çocuklarını köyde, köyden çıkarmadan, şehire getirmeden eğitmek, marangozluktan duvarcılığa, arıcılıktan turşuculuğa kadar çeşitli pratik bilgiler vermek, bu arada elbette kırıntı düzeyinde müzik, edebiyat, tiyatro falan da öğretmektir. Karşılığında, çok uzun süreli bir "mecburi hizmeti" de vardır bu eğitimin...
Yani, köylünün köylü olarak köyde kalması arzu edilmektedir, büyük şehire
gelip işçiye dönüşmesi istenmemektedir!
Yani, bir işçi sınıfının doğması ve dolayısıyla solun gelişmesi de istenmemektedir! Yani, sanayileşme de istenmemektedir! Önce devrimler "oturtulacaktır". Bir burjuva sınıfı da istenmemektedir, ancak tek partiye "arz-ı übudiyet etmiş" zenginlere izin vardır. (Bu arada gayrımüslim zenginler, örneğin Yahudi burjuvazi de ezilmekte
ve yokedilmek istenmektedir tabii.)
1950 yılında iktidara gelecek olan Anadolu eşrafı ve tüccar da "mütegallibe" diye hor görülmekte ve aşağılanmaktadır öte yandan... Varsa yoksa bürokrasi üstün ve hakim olacaktır. (Özdemir İnce bugün de böyle düşünüyor.)
Bu hareket aynı zamanda romantik bir "narodnik" hareketidir.
Bu, ilerici gibi gösterilen gerici bir girişimdir! Ve de, o zamanın Türk bürokrasisinin Almanya'daki ustaları Heinrich Himmler gibi adamların "köye dönüş, toprağa
bağlılık, modernlikten ve büyük şehirden nefret" gibi gerici özlemleriyle çakışmaktadır.
Blut und Boden... Kan ve toprak... Aşağılık Nazi söylemleri...
Köy Enstitüsü'nü bitiren köylü çocuğu "eğitmen" olacak, elbette tek partinin, CHP'nin köydeki gözü kulağı kesilerek
"Recep Peker hayranı Özdemir İnce gibilerinin" özlemlerini gerçekleştirecektir.
Öğretmen değil ha, eğitmen... Bürokrat ama daha alt kategoride... Lutfedilip CHP saflarına kabul edilmiş ama yerini ve düzeyini de bilmek kaydıyla...
Elbette bu tezgâha, her faşist hareketin içinde bulunan radikal boyut uyarınca (Nasyonal ama yersen de Sosyalist), bir çeşit "sol lezzeti" de verilmiştir. Daha sonra gelen kuşaklardan birçok ahmağın Köy Enstitüleri'ni solcu sanmaları yanılgısı da buradan kaynaklanır.
Fakat Almanya yenilince oyun bozulmuştur. 1946 yılından sonra Köy Enstitüleri kimlik değiştirmişler, sıradan birer köy okuluna dönüşmüşlerdir. Günün birinde de hepten kapatılmak üzere... Çünkü göstermelik bir demokrasiye geçilmektedir (Peker ve İnce bunu erken bulsalar da) ve artık kabak gibi faşist eğitim mümkün değildir.
Faşizm gizli yapılacaktır! (Solcu Tan matbaası ve gazetesine saldırıp yağmalayınca pek gizlisi saklısı da kalamamıştır ya...)
Yerinde tutulmak istenen köylü, bu yanlış politikalar yüzünden, ellili yıllardan başlayarak büyük şehire bu kez "lumpen" olarak akın akın geldi ve büyük sorun oldu! Şimdi de AKP'ye oy veriyor ve İnce gibilerini kalın hüzünlere gark ediyor.
Gerçekler o kadar saptırılmış, yeni kuşaklar o kadar bilgisiz bırakılmışlardır ki, bugün Köy Enstitüleri'nin "yeniden açılmasını" isteyebilen birçok zavallı budala dolaşıyor ortalıkta... Bunu sol sanıyorlar. İnönü'yü solcu sandıkları gibi... Bu soyadı
elbette babasını da oğlunu da kapsar.
Alper AKÇAM
ENGİN ARDIÇ YİNE “KABAK GİBİ”…
Bu Engin Ardıç denen “efendi”, halkımızın deyimiyle “ya sayı saymayı bilmiyor, ya hiç dayak yememiş”tir.
Yine kaşınmış bir yerleri, Köy Enstitüleri’ne bir şeyler atmaya çıkmış…
Ardıç efendi, 17 Eylül günü Akşam Gazetesi’nde yazdığı yazısında Köy Enstitüleri kuruluş tarihini, yasanın çıktığı 1940 yılına koymuş. Böylece politikasında Alman faşizminin olası yengisine ve Alman elçisi Von Papen’in entrikalarına epeyce bel bağlamış İnönü ile enstitüleri özdeşleştirme başarısını gösterir; enstitüleri ona mal eder! Oysa ki, Köy Enstitüleri’nin gerçek kuruluş temelleri Mustafa Kemal’in sağlığına, Saffet Arıkan’ın Milli Eğitim Bakanı, Tonguç’un İlköğretim Genel Müdürü olduğu 1935 yılına kadar gider… 1936 yılında başlatılmış eğitmenler seferberliği, arkasından yaşama geçirilmiş Kızılçullu ve Çifteler Köy Öğretmen Okulları’na yani oradaki Köy Enstitüleri’yle birlikte temeller atılmıştır.
Bu Köy Enstitüleri nasıl bir “faşist müessese” ise, Hasanoğlan’da Tarımbaşı İzzet Palamar’ın dolabı iktidardaki birilerinin adamları tarafından kırılır, İgnoze Silone’nin ünlü antifaşist romanı Fontamara (Sabahattin Ali çevirmiştir) dolaptan alınır ve kitaptaki Tonguç’un armağan yazısı gerekçe gösterilerek Köy Enstitülerine hücum edilir.
Bu nasıl bir “faşist müessese” ise, kurucusu, mimarı, belki de her şeyi demek olan İsmail Hakkı Tonguç “komünistlik” suçlaması ile süründürülür, yıllarca yargılanır… Meclis kürsüsünden, Türkiye’de bir “kızıl tehlike” olduğunu kanıtlayabilmek, Ardıç efendi ve onun akıl hocalarının da önünde secde ettikleri ABD’li ağbilerinden sadaka dilenmek durumunda olanlar tarafından, Köy Enstitüleri, “köylere kadar uzanmış komünist örgütlenme” olarak dünyaya ilan edilir. Öyle ya, o tarihlerde iç savaşın sürdüğü Yunanistan’a para akıtmıyor muydu ABD? Bizimkiler neden geri kalsınlardı ki? Bizde neden böyle büyük “kızıl tehlike”ler olmasındı ki… “Kızıl tehlike”nin en büyüğü olarak da Köy Enstitüleri gösteriliyordu.
Köy Enstitüleri nasıl “kabak gibi” faşist müessese ise, her cumartesi toplantısında müdüründen öğretmenine tüm yöneticiler öğrencilere hesap vermek üzere meydana çıkarlar, açıkça eleştirilirler. Bu nasıl “kabak gibi” faşist müessese ise, her gün bir saat serbest okuma zorunlluğu vardır ve okunan kitaplar arasında Batı klasikleri, Marks Weber gibilerinin yapıtları bulunur...
Bu nasıl “faşist bir müessese” ise, yedeksubay okuluna başlamış Yüksek Köy Ensitütüsü mezunları er olarak çıkarılırlar… Bu nasıl “faşist bir müessese “ ise neredeyse her Köy Enstitülü öğretmenin arkasına bir sivil polis takılır çok demokrat DP iktidarı dönemide… Bu nasıl “faşist bir müeessese” ise 17.000 mezunu arasından 300’e yakın yazar ve şair çıkar…
Yaa Engin bey, bu “kabak gibi” olan, senin kaşıntı tutmuş ve bir türlü sahip çıkamadığın bir yerin olmasın sakın!
Aslında, senin, arkalarından gittiğin, bıraktıkları koca manda terslerinin altında kaldığın Karaömerli, Kemal Tahir, Murat Belge gibilerinin anladığı anlamda olmaya çalışan bir tane Köy Ensitüsü vardı; Emin Soysal’ın yönettiği Kızılçullu… Araştırmacılğın, yaratıcılığın önde tutulduğu diğer Köy Enstitüleri’nin tersine orada bazı bilgilerin öğrencilere “belletilmesi”, seçkinci yöntemler uygulanması söz konusu olmuşsa da sonuç Soysal’ın beklediği gibi olmamıştır… Kızılçullu öğrencileri de Hasanoğlan’a geldikten sonra gerçek Köy Enstitülü ruhuyla karşılaştılar ve bunu açıkça itiraf etmekten kaçınmadılar. Emin Soysal da o kurumun başından müfettiş raporuyla 1942 yılında alınmıştı zaten.
Daha sonra 1946 seçimlerinde Maraş’tan bağımsız milletvekili seçilen Emin Soysal, onun akıl hocası H. F. Kanad ve onların ortağı Reşat Şemsettin birer Nazi hayranı ve aynı zamanda da Köy Ensitülerinin gerçek kurucusu ve yürütücüsü İsmail Hakkı Tonguç’un can düşmanıydılar… Reşat Şemsettin, CHP iktidarı döneminde, Milli Eğitim Bakanı iken de Adnan Menderes ile işbirliği içerisinde olduğunu meclis kürsüsünden sonradan büyük bir övünçle söylemiş, Sabahattin Ali’yi de ihbar eden öğretmen olduğunu açıklamaktan çekinmemiş bir Köy Enstitüsü ve halk düşmanıdır.
“1946’dan sonra basit birer köy okuluna dönüşmüş”müş Köy Enstitüleri… Yanılıyorsun Ardıç efendi, enstitüler o tarihten sonra da yoksul çocuklarını bugünkü eğitim sisteminden çok daha yaratıcı, çok daha yetkin bir anlayışla eğitmeyi sürdürdü. Belki, o tarihten, 1946’dan sonra “faşist” eğilimler girme girişiminde bulunmuştur Köy Enstitülerine… “2. Maarif Şurası”nda başlayarak, yıllarca, Köy Ensitüleri’ndeki tarih derslerinde bizim Nazi hayranlarının istedikleri şekilde tarih dersleri verilmediği ve “Türk’ün şanlı tarihi” öğretilmediği için Tonguç topa tutulmuştur… Senin sandığın gibi, hiçbir Köy Ensitülü öğretmen CHP’nin köydeki adamı olmadığı gibi, birçoğu da o partinin yerel yöneticileriyle, kolluk güçleriyle sürtüşmek zorunda kalmıştır…
Ardıç efendi, “kabak gibi” manda tersleriyle dolu yazısında “Boğaziçi Üniversitesi hocalarından” Asım Karaömerlioğlu’nun kitabından övgüyle söz ediyor, onu kaynak gösteriyor, böylece de “sirkatin söylemiş” oluyor. “Kıpti secaatini” böyle arz ediyor… Sözünü ettiği Asım Karaömerlioğlu da ünlü yazarımız O. Pamuk gibi uzun yıllar Amerika’da kalarak kendi ülkesiyle ve tarihiyle ilgili önemli dersler almış (!), 1993-1998 yılları arasında Ohio State Üniversitesi’nde tarih doktorası yapmıştır… Yayıncılık politikasının başına Türkiye’deki “antiemperyalist bilinci köreltme” ilkesini oturtmuş İletişim Yayınları’nın (Orhan Pamuk’un da yayınevidir…) bastığı “Orada Bir Köy Var Uzakta” adlı yapıt baştan sona öznel, uyduruk değerlendirmelerle doludur. Daha ilk adımda şöyle diyor: “Öte yandan, 1917’de Rusya’da köylülüğün de aktif desteğini alan devrim, dünyanın başka bölgelerini olduğu gibi Türkiye’yi de korkutmuştu. Birinci Dünya Savaşı sonrası Balkanlar’daki güçlü köylü isyanları da benzer şekilde köylü meselesinin önemini ortaya koymuştu. Tarımsal yapıların çözülmesinin, yani köylü sorununun, büyük sorunlar ortaya çıkarabileceği düşünülüyordu. Bu nedenle de Kemalist yönetici seçkinler köylülüğü de içerecek bir halkçılık anlayışına yöneldiler.” (Asım Karaömerlioğlu, Orada Bir Köy Var Uzakta, İletişim Yayınları, 1. Baskı 2006, İstanbul, s. 12)
Yeryüzünde ve yanıbaşımızdaki coğrafyalarda kan gövdeyi götürken, Türkiye emperyalist politikaların güdümüne sokulmaya çalışılırken, işi gücü bırakmış, “ulusalcılık”la uğraşmayı iş edinmiş tüm “demokrat” bilgiçler böyle somut bir özne, tek vücut bir bireymiş gibi tanımlarlar “Kemalizm”i… Ne dönem koşulları, ne paramparça edilmiş, yağmalanmakta olan yoksul bir ülke umurlarında bile değildir. Bıraktık tüm bunları, dönem politikalarında, köylüye karşı böyle önyargılı, onu bir “kullanım nesnesi” görme anlayışı var mıdır?... Genç Cumhuriyet, köylüyü hem yüzyıllarca ezilmiş, hor görülmüş bir üretici yığın olarak tanımlanış, hem de bir kurtarıcı gibi ona koşmuştur! Ardıç efendinin akıl hocası ABD apoletli Asım Bey’e göre, Kemalistler köylü ayaktlanmasından korktukları için kurmuşlar Köy Enstitülerini… Ya da böyle bir politikanın gereğidir bu “faşist müessese”…
Evet Ardıç efendi, aslında efendi, terbiyeli bir adam olarak bilinirim. Ama, hekimlik yıllarımda böyle “logore” dediğimiz cinsten söz ishaline tutulmuşlara el atmak zorunda kalmıştım… Senin yazdıklarını okudukça, bulaşıcı hastalıklar kliniğinde motoruna sahip olamayan hastalar arasındaymışım gibi geliyor bana… Gel, köşe yazarı yuvarlak kardeşim, hekim sözü dinle… Bu yazdıklarını bir kaba koy ve güzelce kafaya dik; iflah olmaz bağırsaklarına ve çok az bir kısmı çalışabilen beynine iyi gelecektir inan ki…
Allah aşkına ya aç kendisi de uzun yıllar ABD ve Kanada’da kalmış Niyazi Berkes’i, Türkiyeye Balkan göçmenlerini incelemek için gelmişken Köy Ensitülerini inceleme kararı vermiş ve bu isteği hükümeti tarafından kabul görmeyince Kanada vatandaşlığına geçmiş, kendisi de ABD’li bir barış gönüllüsü olan Fay Kırby’nin kitaplarını oku… Tonguç’u oku… Bir tane onurlu insan adı ver kaynakların arasında…
Ya oku, biraz öğren de ondan sonra yaz, ya da git başka yere sürtün; başka yerde kaşıntını gidermeye çalış…
Hadi canım benim…
alperakcam@gmail.com