AHISKA TÜRKLERİ ve BURSA TABİP ODASI SEÇİMLERİ*
İşyeri hekimliği için gittiğim o küçücük kuruyemiş fabrikasının tozlu çekirdek eleme makinasının başında tanıdım Hamza'yı... Hekimliğine yeni başladığım işyerinde az önce doldurduğumuz kartta okumuştum doğum yerini: Ahıska! Dedemin dedesi Murat Dede'nin 1828 Osmanlı- Rus savaşı sonrası içinden çıkıp geldiği, her anılışta içimden gizemli esintilerin geçtiği ad: Ahıska... İkisi de çoktan toprak olmuş dedemden, nenemden dinlerken ürperdiğim, bitmeyen Kafkas karmaşası içinde, bitmeyen savaş, kavga ve kaçışlardan birinde gidip yeniden gördükleri o yerin, hep iç geçirilerek aktarılan söylencelerin, anlatıların adamı olduğunu söylüyordu karşımdaki çalışkan işçi... Ya da sürekli çalışıyor durumda görünmesi gerektiğine kendini inandırmış adam; asgari ücret karşılığı yeni gelip bir kenar viranesine yerleştiği karmakarışık bir ülkenin karmakarışık bir kentinde aslanın ağzındakiyle uğraşan... Gözlerinden bildik ışıklar gelip kaçıyordu gözlerime. Dilinde kuzeydoğudaki köyümün, tüm Ardahan köylülerinin bana beni anımsatan o bildik vurgusu... "Bu ne?" diye sordum elediği ay çekirdeklerini göstererek, "çekirdek" diye yanıtladı önce. "Ben de aslen Ahıskalı sayılırım, kendi dilindeki adını söyle" dedim. "Şimişka" diye fısıldadı gözlerime o tanıdığım ışıltıyla bakarken(1). Ahıskalı'ydı Hamza; duraksamaksızın verilen bir yanıtla... Ahıska'yla dil ve yer adı dışındaki somut ilişkilerinin zayıflığı hatta hiç olmayışı ile Hamza'nın dümdüz "Ahıskalıyım" deyişi dünyanın en büyük ironisinin de dile gelişiydi. Ahıskayla ilgisi neydi Ahıska'dan binlerce kilometre ötede doğmuş, şimdi binlerce kilometre uzakta doymaya çalışan Hamza'nın? Babasının onlarca yıl önce, daha on beş yaşındayken tüm diğer Ahıskalılar gibi Stalin tarafından önce Sibirya'ya, sonra Rusyanın dört bucağına sürülüşü, binlercesinin, on binlercesinin uzak diyarlarda memleket hasreti ve bin sıkıntıyla ölüp gidişinin dilindeki anısı, bir de bir kaç yıl önce Türkiye sınırına yaklaşırken bindiği o eski otobüsün kirli camlarından görmeye çalıştığı şimdi Gürcistan'a kalmış toprakların hüzünlü görüntüsü belki... Yaşayan tüm Ahıska Türkleri gibi Hamza da memleket diye bildiği toprakları hiç görmemiş biriydi! Dünyanın en büyük acılarından ve yıkımlarından bir görüntüydü Hamza. İnsan hakları şampiyonlarının, soykırım bezirgânlarının olmamış saydığı bir insanlık ayıbı... Ahıska Türkleri, özgürlüğüne düşkün, paylaşımcı göçebe geleneklerini sürdüren yiğit insanlardır. Dillerini, kardeş ve dost bakışlarını, memleketlerinden uzakta geçen onca ve onlarca çileli yıllara karşın yitirmemişlerdir. Özbekistan'dan Kazakistan'a, Sibirya'dan Türkmenistan'a dağıtılmışlar, birbirlerinden koparılmaya çalışılmışlar ama onlar direnmişlerdir. İnsanca bir direnişle karşı koymuşlardır tüm yıkma, yozlaştırma çabalarına. Hatta Türkiye toprakları içinde yaşayanlar, kendilerini özgün, özgür sananlar bin türlü bezirgânlığa özenip kirlenmiş, yozlaşmış, yurtlarından binlerce kilometne ötelere savrulup atılmış olanlar dimdik ve kendileri gibi kalmışlardır. Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, bugün tüm Ahıska Türkleri Ardahan köylüleri gibi konuşurlar. Daha dün görmüşsünüzdür sanki onları, Ardahan köylerinden birinde bir çayırda, harosta(2), tarlada tırpan çekerken, bir düğünde papağa(3) at binerken, bir kotanda (4) horavel(5) söylerken...
Onları yazmayı düşünüyordum, raslantı sonucu tanıştığım, biraz görev, biraz ticaret gereği yıllarca Rusya'nın dört yanını dolaşmış bir yetkili "ülkücü"nün "Ahıskalılar bambaşkadır. Hiçbir Kafkas halkına benzemezler; boyun eğmek, düzenbazlık yazmaz kitaplarında" deyişini anarken... Bir halkın tüm insanlığın gözünün önünde nasıl parçalandığını, dağıtıldığını, yersiz yurtsuz bırakıldığını ve en önemlisi görmezden gelindiğini anlatıyordu onların öyküsü. Şimdi de Ahıska üzerine yeni oyunlar oynanıyordu. Gürcistan içinde özerk bir Ahıska bölgesi için anlaşmaya çalışıyordu Ermenistanla Gürcistan... Ermeni nüfusun bir şekilde bölgeye kaydırıldığı söyleniyordu. Tüm bunlar Ahıska Türkleri'nin bilgisi dışında onların toprakları için oynanan, bir yandan da belki ABD'nin bölgeye yerleşimiyle ilgili izleklerin bir parçasıydı. Bir zamanlar Kafkasya'yı kan gölüne çevirmiş İngiliz petrol şirketlerinin yerini ABD şirketleri ve uluslararası tekeller alıyordu. Halklar arasındaki kavgada yeni birşey yoktu! Belki de, zaman geçecek, birileri tarihsel, sosyal bakışlar adına "sosyal" araştırmalar yapacak, çağımız savaşlarında hangi halkın "suçlu" olduğunu bulmaya çalışacaklardı. Ve emperyalizmin soygun, sömürü, parçalama, yoksul bırakma oyunları yoğun bir duman ve sis tabakasının arkasında gözden yitip gidecekti.
Bursa Tabip Odası seçimleri girdi araya. Bazı politikalarına eleştirel yaklaşımımız nedeniyle bazı yöneticileriyle aramızda serin esintiler olsa da tabip odaları ve Türk Tabipleri Birliği onlarca yıllık göz ağrımız, emeğimiz, çilemizdi. Eleştirilerden sonra bazı etkinliklerine çağrılmıyorduk; kendilerinden sayılmıyorduk belki... Olabilirdi; çok da önemli değildi. Yetmişli yıllardan kalma anılarda, ilk seçim kazanmalar, geceli gündüzlü çalışmalar, neredeyse tüm hekimlerin katıldığı coşkulu hastane toplantıları, bozuk teksir makinaları, sabahlara kadar kurşun harflerle dizilen ilk tabip odası yayınları için uykusuz geçmiş matbaa geceleri, izlenmeler, sürgünler, tehditlerdi tabip odaları... Bizim olandı; bizden sonrakilerin biraz çeşitlenerek, biraz bizden ayrışarak sürdürdükleriydi. Bazıları bizi kendilerinden saymıyordu ama biz tabip odalarından yanaydık; en azından onların her türlü iktidardan bağımsızlığını savunuyorduk. Dünyaya iktidar yerine insanlık penceresinden bakanların yanındaydık. Aday olmadan da çalışmalıydık. İktidarı temsil eden müdürlükler, siyasi partilerin ilçe ve il örgütüne döndürülmüş yönetimleri, bir ayağı siyasi parti yapıları olan yöneticileri tabip odalarına yönelmişlerdi. Bir yerlerden düğmelere basıldığını, bazı bildirgeler, buyruklar çıktığını duyumsatan olaylar yaşanıyordu. Yönetici ağırlıklı yeni aday listeleri postalanıyordu evlere, ülke tarihinde ilk kez bir kitle örgütü seçimi için kent merkezlerinde pahalı "seçim büroları" tutulup donatılıyor, sekreterli, bilgisiyarlı, hareket halinde ekiplerden oluşan gruplar, pastalı, börekli seçim gezilerine çıkıyorlardı. Aklımızdaki "bu değirmenin suyu" sorusuydu, Ahıska yazısı şimdilik dursundu. İktidar olanlar yeni bir iktidar için yola koyulmuşlardı, belki de sağlıktaki tüm ayrı, aykırı sesler susturulmak isteniyordu.
Hamza'nın gözlerindeki ışık kıpırdıyordu içimizde. Biz de gezmeli, konuşmalıydık hekimlerle. Pastasız, böreksiz, kadro ya da atama için sözlerden, aba altında sevimli gösterilmeye çalışılan tehditlerden yoksun olsak da hekimdi yanlarına gideceklerimiz. Onca eğitimden geçmiş ve gerçekten zor koşullar altında çalışan meslektaşlarımızdı onlar.
Vardığımız her yerde çok önceden çok şeyler yapılmış olduğunu çağrıştıran işaretler vardı. İktidar tüm olanaklarını kullanıyordu. Bizim söyleyeceklerimiz tabip odalarının onlarca yıldır hekimlere kazandırmaya çalıştığı bilgi, mücadele deneyimi birikimi, işyeri hekimliğiyle ilgili kazanılmış haklar ve en önemlisi "hekim özgürlüğü" olabilirdi. Birlikte dolaştığımız oda başkanının o sevecen, sürekli gülümseyen yüzüne bakarken, onunla bazı konularda ayrı şeyler düşündüğümüzü ama bir arada çalışabildiğimizi, bizim yazılarımızın da oda yayın organında yayınlandığını, toplantılarda birçok şeyin açıkça tartışılabildiğini, tüm bunların çok anlamlı olduğunu ve hekimlerin öncelikle kendi özgürlüklerine önem vermeleri gerektiğini söylüyorduk. Bir yandan da hekimlerin gözlerinde Hamza'nın gözlerini arıyorduk "özgürlük" sözcüğü çıktıkça dilimizden. Görüntü çok açık değildi... Hekimlerle söyleşi için gittiğimiz bir hastanede kendinden izin almadan hastaneye girdiğimiz için bir başhekim bizi uyarıdan çok öte anlamlar taşıyan bir şekilde uyarırken, kendilerini belki de başhekimin emir kulları gibi gören yanımızdaki hekimler panikleyerek uzaklaşıyordu.
Kendilerini "bağımsız" olarak tanıtmaya çalışan sağlık yöneticisi ağırlıklı liste, "değişmeyen tek şey değişimdir" diyen duyurular asıyordu! Kongrede "bağımsız" listeyi müdürler, başhekimler yönetiyordu! Türbanlı bayan hekimler, "na'mahrem"liklerini unutmuş, erkeklerin arasında, yeniden oy atma kuyruğundaydılar. Yeni bir "takiyye" oynanıyor olmalıydı. Cumhuriyet tarihinin altmış yıllık "milliyetçi- muhafazakar" bağlaşıklığı, keçi sakallı, makyajlı, modern ve "liberal" görünümlülerle kol kola iş başındaydı. Hemen seçim yerine kondurulmuş bir ekip iki bilgisayarla harıl harıl çalışıyor, gelmeyenler cep telefonlarıyla aranıyor, gelenler elli metre öteden karşılanıp art arda öpüşler, kola girmelerle sandıklara götürülüyordu. Yakın zamanlara kadar hekim çoğunluğunun umursamadığı kongreye katılım inanılmazdı; %81.4... Yine de bir umut diyordu içimizdeki bir ses. Karşılarındaki yöneticileri de olsa, biraz "söz" biraz "uyarı" ile hekimler kanmaz, baskılara aldırmaz, özgürlüklerini seçebilirlerdi. 12 Mart 1971 darbesi sonrası (1973 sonbaharı olmalı) Ankara Tıp Fakültesi öğrenci temsilciliği seçiminde gördüklerimizi anıyorduk. Ülkücü egemenliğindeki Site Yurdu'ndan otobüslerle getirilen öğrenciler oy veriyordu. Sandık kurulu görevlisi olarak salonun birçok kişinin hiç bilmediği bazı üst bölmelerinden birinden bakarken, oy verme bölümünde Site yurdundan gelen kimi öğrencilerin çevresini iyice yokladıktan sonra solcu adaya ait pusulayı iyice katlayıp zarfa yerleştirdiğine tanık olmuştuk. Açık ara kazanmıştı solcu aday. Dışardan fakülteyi sarmış ülkücülerin sloganları, marşları yükseliyordu. Önce bize görev veren hocalarımız, dekanımız Rıdvan Ege yitip gitmişti göz önünden, sonra bizi koruyacağını sandığımız eli telsizli polis şefleri marş söyleyen grubun liderleriyle bildik tokalaşmalar için yürümüştü. Dışarda üç otobüs toplum polisi birbiriyle şakalaşırken, belleri tabancalı, elleri sopalı, bıçaklı, zincirli yüzlerce kişilik bir kalabalık solcu bildikleri dört sandık kurulu üyesini (diğer ikisi kendilerindendi), bizleri linç etmek üzere duvar dibine sıkıştırıyordu. Son dualarımız gelmeliydi aklımıza! Sonra bir mucize oldu; tanıdık biri, bir yıl önce okulu bitirmiş ülkücü Dr. Ömer Polat girdi araya, (gözlerimizle anlaştığımız, karşı görüşlerde olmamıza karşın Türkiye üzerinde oynanan oyunları karşılıklı sezinlediğimiz sayılı insandan biriydi) bedenini siper etti bize, çekip çıkardı oradan. Bir yıl sonra da göreve giderken Samsun'da bindiği jip devrildi, rahmetle anarız kendisini.
Hani o günlerin anısı da var; çok önceden bildiklerimiz de... Onca baskıya, çileye karşın Ahıskalı Hamzanın gözlerini terketmemiş insanlık ve özgürlük ışığı, Kuvayımilliyenin ön saflarında dünya egemenlerine göğsünü siper etmiş devrimci tıbbıyelinin yeni kuşaklarında da yaşıyordur elbet dedik; yanıldık. Bursa Tabip Odası seçimini yöneticiler listesi kazandı. "Özgür hekim sesi" 970 oy almasına karşın karşı liste 1030'a varmıştı. Sağlık Müdürü'nün aylar önceden başlattığı ayrı 14 Mart töreni düzenleme, kongrede konuşma ve baştan sonra başhekimlerle birlikte kongreyi yönlendirme çabaları sonuç vermişti; Türk Tabipleri Birliği'nin "değişimi" yönünde bir adım daha attı birileri.
Bu sonuçlar üzerine Türk Tabipleri Birliği yöneticileri geçmiş bazı politikaları üzerinde bir öz eleştiriye yönelmeli mi, kendileri bilir. Ama daha iyi bildiğimiz, 12 Eylül 1980 darbesinin bu ülke insanı üzerindeki olağanüstü yıkımıdır. Onlarca türbanlı hekimin kullandığı oylarla (hâla 28 Şubat'a karşı olmayı solculuk sayan hamam sosyalistlerine diyecek sözümüz de kalmadı, gidip bir baksınlar orta öğrenimdeki, üniversitelerdeki genç kaynakların kime doğru aktığına, ya bir de 28 Şubat olmamış olsaydı, imam-hatipler hâlâ halk çocukları için bir kurtuluş kapısı gibi görünseydi ne olurdu bu ülkenin durumu?), kadro, atama, belki döner sermaye arttırımı gibi ufacık sözlerle seçim kazandı en aydın geçinenlerimizin örgütlerinden birinde bir liste... Özgürlük kavramının çoğu hekim için bir anlam taşımadığı bir ülkede yaşıyoruz bugün... Değişim inanılmazdır. Birilerinin tarih önünde verecek çok hesabı var.
Neyse ki, yüreğimiz yerinde duruyor hâlâ! Ve umudumuz bitmedi; Ahıskalı Hamza'nın ve onun gibi kalanların gözlerindeki özgürlük ve insanlık ışığı hep aydınlatacak yolumuzu.
1. Dede Korkut dil geleneğini sürdüren Ahıska aksanı az da olsa Rusça, Ermenice, Acemce (Ecem) sözcükleri de kapsar. "Şimişka" Rusça kökenli olmalıdır.
2. Haros: Dinlendirmek üzere boş bırakılan tarla... Yörede dağ taş, her yerde, aylarca diz boyu ot ve renk renk çiçek olur
3. Yöre düğünlerinde nerdeyse tüm erkekler at biner. Üç günden az olmayan düğünün ortasında kız evinden çıkan atlılar yarışır; oğlan evine ilk gelenlerin atlarının boynuna renkli valalar bağlanır; bu yarışın adı papak'tır.
4. Kotan: Pulluktan daha büyük bir koşum aygıtı.
5. Sert yayla toprağı ancak 5-6 çift öküz art arda koşularak yarılabilir. Öküzlerin boyunduruğunda oturan çocuklar birbirlerine kendi dizeledikleri dörtlü koşmalarla, "horavel"lerle sataşarak eğlenirler.
*Bu yazı Bursa Tabip Odası’nın Hekimce Bakış adlı dergisinde yayınlanmıştır.