BİREYDEN TOPLUMA SAĞLIK KÜLTÜRÜ…
Çocukluktan gençliğe geçiş yıllarında yaşadığım çevredeki alanlarda gözlemlediğim sağlık uygulamaları, öncesinde hiç düşünmediğim halde, ailemin yönlendirmesi ile girdiğim tıp öğrenimi, o öğrenimin son yıllarında bir uygulayıcısı olarak katıldığım stajyer hekimliğim, asistanlığım, o zaman süresince Ankara’yı çevreleyen Tuzluçayır, Kuşcağız gibi zamanın gecekondu mahallelerinde, yoksul halk içinde hem bir tıp doktoru, hem bir halk örgütçüsü olarak içine girdiğim çalışmalar, bunlara eşlik ederek dördüncü sınıf tıp öğrencisi olduğum 1972 yılı tanığı olduğum ilk Ankara Tabip Odası genel kurulu ve arkasından hem asistanlığım hem uzman hekimliğim boyunca hep içinde olduğum hekim örgütlenmesi, tabip odaları ve Türk Tabipleri Birliği çalışmaları, bir uzman hekim olarak yüzbinlerce insanın yaşadığı bir bölgede zaman zaman tek genel cerrah olarak kaldığım, buna karşın, hafta sonu, bayram tatili, yaz sıcağı demeden neredeyse aralıksız gece ve gündüz, günlerce hiç uyuyamamak gibi koşullara da katlanarak verdiğim hekimlik hizmeti yılları süresince toplumla birey arasındaki sağlık ilişkilerini hem gözleyen, hem düşündüklerini yaşama uygulayan, hem sorgulayan, hem de kaleme alan birisi olma olanağı sağladı bana…
Yayınlanmış birçok kitabım arasında yer alan “Doktor Civanım”daki sağlık öykülerinden “Şalter Kemal”deki futbol anlatılarına, “Türk Romanında Karnaval”dan “Dilin Dört Atlısı”na eleştirel denemelerde, edebiyatla sağlığı, yaşamla imgelem dünyasını bir kültürel uğraş olarak harman etmeye çalıştım. Bir yılı aşkın bir zamandır yaşamakta olduğumuz pandemi süreci de farklı bakış açıları ile sağlık uygulamalarının sinkritik ve anakritik bir değerlendirmesini topluca gözlerimizin önüne sermiş oldu…
Daha konuya girerken dikkatimizi çeken ilk olgu, her gün binlerce, on binlerce insanın can verdiği bir salgın hastalık yıllarında da, dünyaca ve topluca bir kurtuluşun nasıl sağlanacağının konuşulmasının çok da akla gelmediği, bu durumdan nasıl para kazanılacağına, çözüm olarak üretilen aşılar arasındaki rekabetin olumsuzlukları, zaman zaman bilime inançsızlığa yol açtığı tabloların, mutasyonlarla direnç kazanan o küçücük canlıların, tüm bunların bir arada oluşturduğu geleceğe ilişkin kaygıların öne geçtiği ironik bir insanlık durumudur. Bu durumu daha uzunca bir zaman da yaşayamaya devam edeceğiz sanırım.
Sağlık kültürü denince, zaman ve koşullara bakmaksızın insanlığın hem ruh, hem beden olarak sağlıklı olmak, yaşarken yaratılışsal ve genotipsel yeteneklerini olabildiğince kullanabilme olanağı bulmak, kendisi için bir kere mümkün yaşam koşullarını iyilikler ve hoşluklar içinde değerlendirebilmesini sağlamak anlamında bir toplumsal örgütlenme akla gelmeli diye düşünüyorum. Bireyle toplum arasındaki diyalektik etkileşimde kopuşma ve ayrışma değil, birlikte, birbirini çoğaltıcı bir var oluş süreci göz önünde tutulmalıdır. Birey ve zümre çıkarını öne çıkaran, üretim araçlarının belli kişi ellerinde toplandığı, toplumsal denetimin yeterli olmadığı bir coğrafyada sağlıklı bir gelecek kurulması mümkün değildir.
Pandemi sürecinin bize verdiği ilk ders toplumsal sağlık çalışmalarının ne derece önemli olduğunu bir kez daha vurgulaması oldu. Toplumsal sağlık koşullarından çok sağlığı bir kazanç alanı olarak gören gelişmiş toplumlarda, çok uzun bir süre boyunca, seçkin kesim arasında yer almayan yığınların ve özellikle topluca bir arada yaşayanların nasıl bir kırıma uğradıklarını, neredeyse göz göre göre ölüme terk edilmiş olduklarını gözledik… Süreç içinde tıbbi malzemeleri ve aşı gibi önemli bir savaş aracını da ekonomisinde bir kazanç unsuru olarak görmüş ve buna göre önlemler almış, bu alanda ticari olarak başarı kazanmış olan ülkeler o toplumsal açıklarını bir süre sonra topluma dönük, yaygın bir sağlık hizmeti vererek kapatmayı başardılar. Bir tür politika değiştirmek zorunda kaldılar yani… Bu başarının kalıcı olabilmesinin ilk koşulu, yeryüzünün tümünde sağlık koşullarının iyileştirilebilmesidir; bu gerçek tartışmasız bir biçimde kendisini kabul ettirmiş bulunmaktadır.
Sağlık hizmetinin toplumsallığı alanında konuşurken, 1973 yılında Bingöl’ün Genç ilçesinde bir stajyer hekim olarak Halk Sağlığı ve Toplum Hekimliği stajı yaptığım günlerde gözlemlediğim bir tabloyu paylaşmak istiyorum. Kendisi de sonradan benim gibi genel cerrah olacak ve Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Klinik Şefliği’ni yürütecek olan Dr. Ömer Cengiz ve eşi, benden bir dönem önce Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni 1. Derece ile bitirmiş eşi Dr. Saadet Cengiz’in yanında bulunduğum staj döneminde, Genç Sağlık Merkezi’ndeki kayıt dolaplarımızda, Genç Nüfus Müdürlüğü’ne göre daha fazla kişiye ait kart bulundurduğumuzu, nüfusa kaydı yapılmamış birçok yurttaşımızın bizde şahsi bir izleme kart sahibi olduklarını çok iyi anımsıyorum. İki üç saatlik, jiple yaptığımız sarp dağlardaki zor yolculuklardan sonra yarım saatten çok da yayan yürüyebilerek ulaştığımız kimi dağ köylerinde başlangıçta insanlar bizi gördüklerinde ortadan kayboluyorlar, ya da kendilerini evlerine kilitliyorlardı. Dilimizi konuşamayan bu insanlarla Kürtçe bilen şoförümüz aracılığıyla anlaşıyor, süreç içinde bizim gebe kontrolü yapmaya, çocuklarını aşılamaya, hasta olan varsa muayene etmeye gelmiş bir sağlık ekibi olduğumuzu anladıklarında aramızdaki buzlar çözülüyor, bizi mırra kahve de kaynattıkları elektriksiz, ışıksız yoksul ocaklarına ve Allah ne verdiyse ortaya konan yer sofralarına davet ediyorlardı.
Aynı dönemde her yaz dönemi tatilimi geçirdiğim, aralarında bulunup tırpan çekmeyi, düğünlerde papağa at binmeyi çok sevdiğim Ardahan’a bağlı Ölçek Köyü’nde de bir sağlık ocağı, orada sürekli bulunan gebeleri ve çocuk sağlığını kontrol eden, pansuman ve aşı hizmetlerini yerine getiren bir ebe-hemşiremiz, daha büyükçe bir köy olan komşu Gölebert’te de bir sağlık ocağı ve bir hekim vardı.
Halk Sağlığı ve Toplum Hekimliği uygulamaları için aynı zaman dönemindeki ders yılı içinde Ankara’yı çevreleyen semtlerdeki sağlık ocaklarına gidiyor, burada görevli hekim eşliğinde çevre kontrolüne çıkıyorduk. İçme suyu bulunmayan semtlerde kuyu sularının kullanımı için bilgi verdiğimizi ve dezenfeksiyon, asepsi ve antisepsiyle ilgili halka broşürler, belgeler dağıttığımızı anımsıyorum.
Günümüzde Covit 19’a karşı verilen mücadelede sağlık uygulamalarının can damarını oluşturan, üniversitelerin halk ve toplum sağlığı, bulaşıcı hastalıklar kürsüleri ve en önemlisi, FİLYASYON ekipleri ve çalışmaları o dönemki sağlık politikalarının bir kalıtı olarak görülebilir.
Yetmişli, seksenli ve doksanlı yıllarda, en önemli sağlık sorunu uzman hekime ve bir yataklı tedavi kurumunda yatarak tedavi olabilme olanağını bulabilmek idi… Bu alanda yöreden yöreye değişen uygulamalar görülüyor olmakla birlikte yatarak tedavi ve ameliyat gibi işlemler için bir uzman hekim muayenehanesine uğramak ya da bir üniversite hocasına döner sermaye payını yatırarak özel muayene olmak neredeyse bir zorunluluk olarak karşıya çıkıyordu.
Karabük SSK Hastanesi’nde genel cerrah olarak çalıştığım, günde iki yüzden fazla hastaya poliklinik yaptığım bir dönemde askerlik yapmamış olmam bahane edilerek siyasi nedenlerle açığa alınmıştım. Askerlik durumumla ilgili bir belge alıp kamu hizmetine geri dönebilmek için gittiğim memleketim Ardahan’da, bir genel cerrah muayenehanesinde 52. Sırada bakılmış ve pansuman bile yapılmadan bir reçete yazılarak gönderilmiş bedeninin yarıya yakını yanmış, kirli bezlere sarılı bir hasta çocuk ile bir yakınımın eczanesinde karşılaşmıştım. Yani Ardahan’daki uzman hekimler yalnızca muayenehanelerinde hasta bakıyorlar, hastanede, sıra olarak ücret ödemeden bir uzman hekime muayene olabilmek ise mümkün olmuyordu.
Türkiye, hem kültürel olarak, hem sağlık uygulamaları açısından son derece karmaşık uygulamalar içeren bir tarihe ve güncel yapıya sahiptir.
Bin dokuz yüz doksanlı yılların başında Karabük SSK Hastanesi’nde genel cerrahi uzmanı olarak çalışırken dönemin sağlık ve sigorta sistemiyle ilgili “SSK HİMMET İSTEMİYOR” başlıklı bir çalışma hazırlamış ve o çalışma gönderdiğim Cumhuriyet Gazetesi’nde üst üste tefrika gibi yayınlanmıştı. Dönemin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Aydın Güven Gürkan tarafından Ankara’ya çağrılmıştım. O hazırlığımda, Türkiye Avrupa Birliği ilişkilerinde önemli bir sorun olarak görülen meslek hastalığı konusunda bildirimde bulunamama ve yeterli istatistiki bilgilere sahip olamama konusundaki açığın kapatılması için İŞYERİ HEKİMLİĞİ uygulamaları ile İSGÜM (İş ve İşçi Sağlığı Genel Müdürlüğü) arasında somut işbirliği ve belli formlar üzerinden ortak çalışma içeren bir izlek öneriyordum. Sağlık hizmeti veren farklı kurumların SSK ve Emekli Sandığı ile devlet ve üniversite hastanelerinin aynı çatı altında toplanması da önerilerim arasındaydı. Önerilerimin temelini, prim toplanmasından sağlık uygulamalarına kadar demokratik ve katılımcı bir örgütlenme ve özyönetim oluşturuyordu. Bu örgütlenme kasabalardan işyerlerine kadar uzanan bir yelpazeye dağılıyordu. Dosyama göz gezdiren, bir süre konuştuğumuz Bakan, dönemin SSK Genel Müdürü Kemal Kılıçdaroğlu’nu da yanımıza çağırmıştı. O günkü görüşmeden ve elimdeki dosyayı teslim etmemden çok kısa bir süre sonra Aydın Güven Gürkan Bakanlık görevinden ayrıldı. Kılıçdaroğlu ile ilk aşamada, eczanelerin SSK Hastanene ve poliklinik binalarının dışına çıkarılarak kuyruklara bir son verilebilmesi için önerim üzerine birkaç kez kendisinin araması ile görüştük ve ne yazık ki onu dâhi gerçekleştiremedik.
O dönemde aynı zamanda Türk Tabipleri Birliği Zonguldak Tabip Odası Karabük Temsilcisi olarak Karabük’te var olan ve birçoğu olağanüstü zor ve sağlıksız koşullarda çalışan özel demir çekme haddanelerinde İŞYERİ HEKİMLİĞİ VE İŞ SAĞLIĞI uygulamaları için çalışmalar yaptım. O dönem hemen bana öneriler işyeri hekimliği olarak çalışmam önerilerini de geriye çevirdim; o döneme kadar uzman hekim muayenelerinde, işyerine bile gidilmeden kimi kartların imzalanmasıyla yürütülen hizmetin genç pratisyen hekimler tarafından uygulanması daha sağlıklı olacaktı. Aynı yıllar içinde Türk Tabipleri aracılığıyla Zonguldak’ta bir İşyeri Hekimliği Eğitim Programı hazırlamış, hekim arkadaşlarımızla son derece demokratik koşullarda tartışarak, yüzlerce metre yer altında çalışan kara elmas işçileriyle iş koşullarında, onların baret ışıklarında buluşarak sağlıklı ve güvenlikli bir iş ortamının nasıl oluşturulabileceği üzerine kafa yormuştuk.
O günlerden bu günlere köprülerin altından çok sular aktı. Benim önerim olan farklı kurumların birleştirilmesi işi yazımın yayımlandığı tarihten on iki on üç yıl sonra gerçekleştirildi.
Açılan çok sayıda tıp fakültesi, muayenehane çalışmalarına getirilen bazı kurallar nedeniyle muayenehane hekimliği alanındaki çalışmalar giderek azalmış olmakla birlikte hasta hekim ilişkisinde halen sıkıntılar yaşandığı, tıp uygulamalarında fiziki muayene ve hekimin hastaya birebir sahiplenme olayının gerilemekte olduğunu görüyoruz.
2010-2012 yıları arasında yaptığım Ankara Tabip Odası Onur Kurulu üyeliği ve sonraki yıllarda aynı oda adına katıldığım SGK uyuşmazlık kurullarında tanığı olduğum bir başka önemli konu da özel sağlık hizmetlerinde çok önemli bir sorun durumuna gelmiş hizmet istismarıydı. Aynı yıl içinde bir hastaya kısa aralıklarla sekiz on kez MR çektirildiğine tanık olmuştum.
Bugün, Sağlık Bakanlığı’nın oldukça düzenli çalışan kişisel kayıt, E Nabız ve MHRS sistemleri ile bu alandaki birçok sorun en aza indirilmiş olmakla birlikte sağlık politikalarında COVİT 19 pandemisinin getirdiği zorunluluk dışında halk ve toplum sağlığına gereken önemin verilmediği, iş ve işçi sağlığı için yeterli özenin gösterilmediği inancındayım.
1940lı yıllarda aşı üretebilen bir kuruma sahip olan ve Çin’e Kolera aşısı gönderen ülkemiz, bundan 80 yıl sonrasında, uygulanan yanlış politikalar nedeniyle aşı alabilmek için Çin’in kapısını çalmak zorunda kalmıştır. Filyasyon ekiplerinin sahada, hastanelerde sağlık çalışanlarının canla başla mücadelesine karşın aşı tedarikinde yaşanan sıkıntılar nedeniyle binlerce yurttaşımızı kaybettik. İşin en acı taraflarından biri de, salgın başlangıcından itibaren bir buçuk yıl geçmiş olmasına karşın yerli aşı için en az altı aya daha ihtiyaç duyuyor olmamızdır. Pandemiden kurtuluş için son çare olarak kapısını çaldığımız Alman Biontek-Pfizer firmasının aksanı pek Türk’e benzemezse de ülkesinin dışında bilim insanlığı yapmakta olan, Türklüğünü de söylemekten onur duyan soydaşımızın yöneticisi olduğu firmadan aşı almak zorunda kaldık ve inandırıcı olabilmesi için aşının doz ve gönderileceği zaman konusundaki açıklamanın kendisine yaptırıldığına tanıklık ettik.
Türkiye sağlığa toplumsal bakış açısından geleneksel bir geçmişi olan, ama aynı zamanda o toplumsal bakış açısının ne anlama geldiği kitleler tarafından çok benimsenmemiş olduğundan, birçok alanda olduğu gibi sağlıkta da birey varlığını, bireyler arasında bir yarış ve farklılaşma sürecini tercih eden politikaların alkışlanabildiği çok özel bir ülke konumundadır. Bir yanımız filyasyon çalışmaları ve tedavi edici hekimlikte, yoğunbakım hizmetleriyle pandemiye meydan okurken, bir yanımız sayıları 128 olan tıp fakülteleri ile dünya rekorları kırıyor, kadavra görmeden tıp fakültesi bitiren hekimlere sahip olduğumuz gerçeğini yaşıyor; popülist ve politik tercihlerin yarattığı salgın yayılmalarıyla sarsılıyoruz. Uluslararası bilimsel yayınlar ve aşı üretimi gibi konularda önemli sıkıntılarımız olduğunu da görüyoruz.
Birbiri ardına açılı açılıvermiş tıp fakültelerinden birinden mezun olup çalıştığım bir kamu hastanesinin ilkyardımında nöbet sırası gelmiş bir hekimin nabzını alamıyorum abi diyerek evimden çağırdığı bir hastaya bakıp ona, “alamazsın canım kardeşim, çünkü önündeki sedyede yatan bu varlık bir hasta değil, bir ölünün cansız bedenidir” demek zorunda kalmıştım.
Özel bir sağlık kuruluşunun da sahibi olan sağlık bakanımız toplumsalcı sağlık hizmetlerini önde tutan bir anlayışın ürünü olan filyasyon ekiplerinin çalışmalarından hep övgüyle söz ederek görevini sürdürmekte ve tartışmaya açtığımız konularda ne kadar haklı olduğumuza canlı tanıklık etmektedir.
Onlarca yılını geceli gündüzlü sağlık hizmetine vermiş, bir yandan da edebiyat ve kültür çalışmaları içinde iyiyi, güzeli, doğruyu arayan bir aydın olarak sağlık alanında bireyle toplumu bir arada düşünebilen bir sağlık sisteminin örgütlenebilmesi ve uygulanabilmesinin ön koşulunun meslek örgütlerinin sağlık politikalarında daha etkin duruma getirilebilmesi olduğu inancındayım. Sağlığı bir kazanç alanı olarak gören özel sağlık hizmeti sunucuları yerine çalışan kesimlerin kendi sağlık hizmetlerinde söz ve karar sahibi olabilmeleri, demokratik ve katılımcı bir sağlık sistemi de iyileştirmenin ön koşulları arasında bulunmaktadır… Çıkar kaygılarının bölüp parçaladığı, birbirine rakip duruma getirdiği bilim dünyası ve yaşamı iyileştirmeye, daha sağlıklı kılmaya yönelik araştırmalarda bilimcil ve insancıl bir işbirliğinin sağlanmasını da ummak istiyorum…
En içten selam ve sevgiyle, sağlıklı günler dileklerimle…
25 Mayıs 2021, Dr. Alper Akçam